Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Nis 12

Şehit Kaymakam Mehmet Kemal Beyi Anma Töreni

Milli Şehit Kaymakam Mehmet Kemal Bey (1mart 1884-10 Nisan 1919) Anıldı.

Boğazlıyan Kaymakamı milli şehit Mehmet Kemal Bey, şehadetinin 99. yılında 10 Nisan 2018 günü Kadıköy’deki mezarı başında törenle anıldı.

Tören, Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, Başkan Yardımcısı Erol Güler ve Kartal Belediye Başkan Danışmanı Yılmaz Özdemir’in Koordinasyonunda düzenlendi.

Törene aşağıdaki kurum, kuruluş ve STÖ’leri katıldı.

Kartal Belediye Başkanlığı

Kadıköy Belediye Başkanlığı

Aydınlar Ocakları Genel Merkezi

Anadolu Aydınlar Ocağı

Emekli Subaylar Derneği

Muharip Gaziler Derneği

Kazım Karabekir Kültür ve Araştırma Vakfı

Türkiye Kamusen İl Başkanlığı ve Şube Başkanlıkları,

Sarıkamış Şehitleri Gönüllüleri

Sarıkamış Dayanışma Grubu

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu

Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile Mücadelede Kültür ve Spor Birliği

Türk Ocakları Kadıköy Ümraniye Beykoz Maltepe Pendik Şube Başkanlıkları,

Türkiye-Kıbrıs Türk Cumhuriyeti İşbirliği Cemiyeti

Kartal Cumhuriyet Kadınları Derneği

Türk Hukuk Enstitüsü Derneği

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı

Turan Araştırmaları Derneği

Hoca Ahmet Yesevi Vakfı

Doğu Karadenizliler Derneği

Uludağ Üniversitesi Mezunları Platformu

Kartal Atatürkçü Düşünce Derneği

Azerbaycan Kültür Evi

Arif Şanlı Musiki Derneği

Milli Düşünce Derneği

Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı

Yozgat Dernekleri Federasyonu

Kartal Yozgatlılar Derneği

Milliyetçi Gönül Dostları Kadın Platformu

Anadolu İrfan Ocağı

Altıntepe Kültür Sanat Platformu

Şehit Anneleri Derneği

Mevlana Eğitim ve Kültür Derneği

İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği

Ahde Vefa 78 Derneği

Yozgat Sanayici ve İş Adamları Derneği

Yozgat Kültür ve Dayanışma Derneği

Yozgat Boğazlıyanlılar Derneği

Boğazlıyan Anadolu Lisesi

Boğazlıyan Kaymakam Kemal Bey Anadolu Lisesi Öğrenci Temsilcileri

İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu

Kazak Türkleri Eğitim ve Araştırma Derneği

Turkuaz Kulübü

Milliyetçi Hekimler Derneği

Ülkü Der Maltepe

Türkiye İçin Birlikteyiz Platformu

Maltepe Çevre Vakfı

Artvin Kemalpaşa İlçe Belediye Başkanlığı

Koop-İş Sendikası İstanbul Ş. Başkanlığı

Hopa Sanayi ve Ticaret Odası Başkanlığı

Tüm Siyasi Partilerimizin Temsilcileri

Yerel Sendikalar

2023 Lider Ülke Türkiye Platformu

 

Saygı duruşu ve İstiklal Marşı sonrası açış Konuşmasını yapan, Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek şunları söyledi;

Yozgat Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Bayburt Kaymakamı Urfa Mutasarrıfı Mehmet Nusret Bey ile Diyarbakır Valisi Mehmet Reşit Bey, öz vatanlarında, kendi milletinin gözleri önünde yaptıkları görevleri karşılığı İstanbullu Ermeniler, Rumlar, işgal kuvvetleri ve basiretsiz, hain, işbirlikçi devlet yöneticilerinin dayatmaları ile Ermeni tehciri olayında görevlerini ihmalde bulundukları gerekçesi ile suçlanmış, Nemrut Kürt Mustafa Paşa başkanlığında düzmece bir mahkemede yargılanmış ve mahkum edilmişlerdi. Emperyal güçler için Kaymakam Kemal, o koca imparatorluktan alınan intikamın sembolü idi. Esir edilmiş imparatorluğun kalbinde millet, evladına sahip çıkamamıştı.

10 nisan 1919 günü Beyazıt meydanında bir idam sehpası başında birçok zebaninin arasında beyazlar giyinmiş bir aslan kükredi; o kükreme, halen İstanbul’da ve Beyazıt Meydanında çınlamakta ve yankılanmaktadır. “Adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet” “Ben cephede düşmana karşı savaşan bir nefer gibi şehadet şerbetini içmeye gidiyorum”.

Bu millet Balkan savaşı ve 1. Dünya savaşı günlerinde beş milyon evladını kurban verdi. Varlıklarını bin yıldır Türk’e borçlu olan Ermeniler, Birinci Dünya savaşı günlerinde,  Rus, İngiliz ve Fransızlarla birleşerek Anadolu ve Azerbaycan topraklarında sırtımızdan vurdular. Türk’e soykırım uyguladılar ABD Başkanlarından Reagen’in Danışmanı Bruce Fein, ABD’li  Prof. Dr. Stanfort Shaw ve Justin McCarthy raporlarına, göre Ermeniler iki milyon Türk ve Müslümanı katletmişlerdi. 25 yıl önce Hocalı’da katlettikleri yavrucukların kanı ise henüz kurumamıştı.  Şimdi utanmadan Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır diyerek, onlarca parlamentoyu kandırarak üstümüze salmaktadırlar. Üstelik her 24 nisan günü mum dikerek, resimler asarak yalandan ağlayıp sızlayarak, “1915’ ten günümüze soykırım sürüyor” diyerek“ ırkçı faşizan emelleri ile Güzel İstanbul’umuzun sokaklarını kirletmektedirler. Bu rezalete yetkililerimiz kesinlikle müsaade etmemelidir. Bütün bunlara rağmen, ülkemizde çalışan ve Türk çocuklarına dadılık yapan Ermeni hanımlar her yıl ülkelerinin ekonomisine Türkiye’den gönderdikleri  paralarla büyük katkılar sağlamaktadırlar.

Türk yurdu dün olduğu gibi bugün de emperyal güçlerin ve haçlı zihniyetinin tehdidi altında şehitler vermeye devam etmektedir. Allah hepsine rahmet eylesin, Biliyoruz ki Cennetteki en yüce makam onlaradır. Onlar hiç çekinmeden Allah yolunda savaşmışlar ve seve seve canlarını vermişlerdir. Onun içindir ki, şehitlerimizin ardından “ey cemaat,  hakkınızı helal ediyormusunuz” diye sormayalım. Asıl sormamız gereken soru, “Ey şehit bize hakkını helal ediyormusun” olmalıdır. Kaymakam Kemal beyden de bize ve milletine hakkını helal etmesini diliyorum.

İkinci konuşmacı, Yozgat Boğazlıyan’ lı öğrenci İhsan Samet Süzener; seni unutmadık Kaymakam Kemal Bey diyerek başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü: Osmanlı Devleti asırlardır her türlü saldırıya karşı bir ulu çınar misali dimdik ayakta durmuştur. Türk milleti, bu ulu çınarın gölgesinde diğer milletlerle kardeşçe ve beraberce yaşamış ve her şeyini onlarla paylaşmıştır. Fakat  Osmanlı devletinin zayıf düşmesi ile şefkatle yönettiğimiz diğer milletler, birer hain olarak karşımıza dikilmiş ve intikam dehşetine düşmüşlerdir. Kendisine verilen bir kamu görevini yerine getiren vatan evladı Kaymakam Kemal  bey bu hain ve işbirlikçilerce kurban seçilmiştir. Bu yüce milletin evladı almış olduğu terbiye ve devlet anlayışı içinde son ana kadar devletinin adaletinden ümidini kesmemiştir. Son sözleri “Benim sevgili kardeşlerim, çocuklarımı asil Türk milletine emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin, Âmin. Borcum var, servetim yok. Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet.” Olmuştur.

Bizler, Boğazlıyan gençliği olarak Kaymakam Kemal Bey’i hiç unutmadık, unutmayacağız ve asla unutturmayacağız. Sözlerimi Kaymakam Kemal Bey’in vasiyeti olan şu sözlerle bitirmek istiyorum: “Türk milleti ebediyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.”

Dr. Mustafa Kavlu, Türk Kamu Sen İstanbul İl Başkanı; Kaymakam Kemal Bey’in Şehadetinin Türk tarihinde önemli bir yeri vardır.  Kemal Bey tıpkı Çanakkale’nin 57. Alayı gibi, İzmir’de düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin gibi sembol olmuş bir kahramandır. Onun şehadeti bir haksızlığın, hukuksuzluğun ve dahası ihanetin sonucudur. Bu olay canından aziz bilerek vatanına, milletine sahip çıkanlara bir göz dağıdır. Ülkenin ve milletin milli iradesine milli müdafaasına milli inançlarına kasıttır. Bunda da hiçbir zaman başarılı olamamışlardır. Kemal beyin şehadeti adeta kurtuluş savaşımızı ateşleyen bir kıvılcım olmuştur. Esefle ifade ediyorum ki bu ülkede Nemrut Mustafalar, Sait Mollalar, Damat Feritler,  Şeyhülislam Mustafa Sabriler, Ali Kemaller bitmedi ve bitmeyecektir. Fakat her seferinde karşılarında dev gibi Kaymakam Kemaller ve Mustafa Kemaller çıkacak, onları tarihin karanlıklarına gömecektir dedi. Konuşmasını Kaymakam Kemal beyin  “Fertler ölür millet yaşar. Yaşasın Millet …” sözleri ile bitirdi.

Ali İhsan Hasanpaşaoğlu, Türk Eğitim Sen 3 Nolu Şube Başkanı; Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşında ölüm  kalım savaşı vererek her cephede savaşın en acı faturalarını  ödemişti.  Bununla birlikte kendi vatandaşı olan Ermenilerin ihaneti ile içinde bulunduğu durumu daha da ağırlaştırmıştı. Osmanlı Devletinin o gün ki idaresi 27 Mayıs 1915’te “Tehcir Kanunu” çıkarmış, huzur ve güven ortamını bozan Ermeni çete ve gruplarını geçici olarak Suriye’ye sürgün etme, kararı almıştı. Bu karar üzerine Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı köylerini de ateşe veren, gelen devlet güçlerine ateş açan bölge Ermenileri,  bölgenin mülki amiri Kaymakam Kemal bey tarafından alınan önlemlerle zorunlu göç olayı sağlanmıştır.

İşgal güçleri, Ermeni komitacılar, Rumlar  ve vatan hainlerinin yalancı şahitlikleri ile Ermeni tehcirinde görevini kötüye kullanarak ölümlere sebep olduğu iddiasıyla, Kaymakam Kemal bey idamla yargılanır. Kaymakam Kemal Bey duruşmasında: “ siyaset icabı bir kurban aranıyorsa, herhalde bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olanlar dururken benim gibi küçük bir memur kurban olamaz. Siz adaletle hüküm vermek vicdani görevini taşıyan bir yüksek heyetsiniz”. Demiştir.

Burada alınan karar tarihimizin yüz karası bir karar olup bu kararı alanların ve aldıranların yüzüne kara bir leke olarak yapışmış, tarih boyunca da öyle kalacaktır. Sait Mollalar, Nemrut Mustafa Paşalar, Damat Feritler lanet ve nefretle anılırken, Kemal Bey ve onun gibi nice şehitlerimiz millet vicdanında müstesna yerini muhafaza edecektir.

Bundan sonraki yıllarda uğruna canını feda ettiğin milletinin binlerce evladı tarafından anılmanı dileyerek  bir kez daha rahmetle anıyoruz…

Prof. Dr. Mustafa Erkal, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı; Atatürk’ün teklifi ile 19 ekim 1922 günü TBMM kararı ile Boğazlayan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey, Bayburt Kaymakamı Mehmet Nusret Bey ve Diyarbakır Valisi Mehmet Reşit Bey Milli Şehit ilan edilmişlerdir. Bizlere düşen görev, gelecek nesillere şehitlerimizi unutturmamaktır. Kazanımlarımızın, değerlerimizin ve demokrasinin kıymetinin farkında olmaktır. Kaymakam Kemal Beyi ve tüm şehitlerimizi Saygı ve rahmetle anıyoruz.

Ülkemizde şehitliğin ve gaziliğin ne kadar anlamlı ve kutsal olduğunun bilmeyen yoktur. Bundan da ayrı bir mutluluk duyuyoruz. Asil ve kahraman Türk Milleti, şehit ve gazilerine devamlı sahip çıkmıştır.

Türk Milleti Anadolu’da yaşayan insanlar topluluğu, bir kalabalık veya bir sürü değildir. Bazılarının Türk Milleti ifadesinden kaçınmalarını da üzüntüyle ve hayretle izliyoruz. Son Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları, Türk Milleti’nin asalet, fedakarlık, vefalılık gibi bazı önemli özelliklerinin ortaya serilmesine yardımcı olmuştur. Türk Milleti’nin mensubu olan ancak onu bir türlü tanıyamamış olanlara bu harekâtlar ders niteliğindedir. Türk Milleti’ne mensup bir harp malûlü gazi çocuğu olarak daima gurur ve şeref duymuşumdur.

Bizim Ermeni vatandaşlarımız ile hiçbir zaman sorunumuz olmamıştır. Sorun Ermeni terör örgütleri iledir. Günümüzde değişik isimlerle ortaya çıkmış, daha doğrusu çıkarılmış ve kullanılan bu terör örgütleri, Batının uşağı olmaya, hilale karşı haçın malzemesi olmaya soyunmuşlardır.

Her Nisan ayında sözde Ermeni soykırımını önümüze sürenlerin ellerinde ciddi bir belgeleri yoktur. Batılı emperyalist ülkeler, kendi soykırımlarını örtme gayretine girmişlerdir.  Osmanlı’yı tehcir yaptı diye suçlayan bazı yerli siyasiler ile son yıllarda “taziye” ve “özür” ifade eden konuları üzüntü ve hayretle izliyoruz.

Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Türk tarihi ile yüzleşilmeli diye ortaya dökülen Batının uşakları ve işbirlikçileri biraz insanî boyuttan konuya bakarak tarih boyu Türk’e yapılan soykırımlarla ilgilenebilmelidirler.

 

Em. Tümg. Cumhur Evcil, Türk Mukavemet Teşkilatı mensubu Kıbrıs Gazisi; Şehit Kaymakam Kemal Bey, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş döneminde önemli isimlerden biri idi. Çünkü bu vatan evladına, milletçe sahip çıkılamamış, o göz göre göre şehit verilmiştir. Egemenliğimiz için çok şehit verdik ve bugün de halen egemenliğimizin selameti için şehitler veriyoruz. Bugün Türk’e Türkiye’yi çok gören ve bu topraklar Türklere bırakılamaz diyen batılı emperyal güçlerin Güneydoğu oyunları, Türk’e çok görülün Türkiye’nin paylaşım senaryolarından biridir. Yüzyıllarca milletçe koruduğumuz kolladığımız Ermeniler 1800’lü yıllardan itibaren Türk’e ihanetlerini 1. Dünya savaşı günlerinde de sergilemiş, erkeği savaşta olan savunmasız Anadolu Türkünü camilere samanlıklara doldurarak diri diri yakmışlardır. Bu yetmiyormuş gibi Suriye, Irak, Filistin ve Mısır coğrafyasında savaşan askerimizin silah mühimmat ve erzak yollarını keserek, ordularımıza büyük zayiat vermişler, ordularımızı iki ateş arasında bırakmışlardır. Bu durumda Yöneticilerin çeşitli ikaz ve uyarılarına aldırış edilmemesi üzerine, devlet köklü çözümler almak zorunda kalarak, gerekli önlemleri almıştır. Özellikle katliamları körükleyen, isyanlara katılan Osmanlı devletinin Ermeni vatandaşları, yine Osmanlı devletinin bir başka bölgesine geçici olarak iskan edilmişlerdir. Ermenilerin Hınçak ve Taşnak çeteleri, bununla birlikte düzenli orduları ve en son Asala örgütleri tamamen Türk düşmanı emperyal güçlerin ülkemizi zayıflatma ve parçalama hayallerinin ürünüdür. Milli şehidimiz Kaymakam Kemal Bey kendisine verilen emirleri yerine getiren bir memur olarak, kimseye zararı dokunmamış, buna rağmen sorumlu tutularak hainlerin tuzağına düşürülüp,  katledilmiştir. Bu, kahraman vatan evladı şehidimize ve tüm şehitlerimize Allahtan rahmet diliyorum.

 

Op. Dr. Altınok Öz, Kartal Belediye Başkanı

  1. Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgali ile birlikte Ermeni Patriği Zevan Efendi ve İngiliz hükümetinin dayatması ile Damat Ferit Paşa hükümetinden Ermeni tehcirinde görev yapanları yargılanması istenmiştir. Divan-ı Harb-i Örfi mahkemesi başkanı Hayret Paşa bu dayatmayı kabul etmeyerek görevinden ayrılmış, onun yerine İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi olan Nemrut Mustafa Paşa Divanı yargılamaları üslenmiştir.

Hukukun siyasallaştırıldığı ve Batılılara yaranmak için keyfi cezalar verildiği o dönemde küçük bir devlet memuru olan Kaymakam Kemal Bey, emri veren sorumluların yerine suç yüklenmiş ve mahkum edilmiştir.  Kemal Bey’in son sözleri şöyledir: “Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarında budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin, Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Fertler ölür millet yaşar. İnşallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır. Yaşasın Millet…”

Kaymakam Kemal, yoktan var edilen Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki büyük mücadelenin ve Kurtuluş savaşımızın sembollerinden biri olmuştur. Dünkü emperyalist güçler Ermenileri, Rumları kullanmışlar, onları ülkemize karşı kışkırtmışlar, Güzel vatanımızı bölmek parçalamak için ellerinden gelen her ihaneti sergilemişlerdir. Bu gün de aynı emperyal güçler, bir takım dayatmalarla, terör örgütlerine verdikleri desteklerle, sınırlarımızda oynadıkları oyunlarla ülkemize ve tüm kazanımlarımıza  kastetmektedirler. Atatürk’ün kurmuş olduğu bu devlet ve cumhuriyet o kadar güçlü temeller üzerine kurulmuştur ki, bu devleti hiçbir güç yıkamayacak, bu yüce Türk milletini de hiçbir güç bölemeyecektir. Türkiye cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey başta olmak üzere ülkemizin varlığı ve bağımsızlığı için canlarını veren asker, sivil, tüm şehitlerimizi saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.

 

Mehmet Şahin ve Vedat Özbaş, Şehitler için Kur’an ve dualar

 

 

Koordinasyon ve Düzenleme Kurulu adına Prof. Dr. İbrahim Öztek 10 Nisan 2018, Kadıköy

 

Nis 12

Hayaller Günsüz Yaşar

Cafer GENÇ

Dünkü yazımda hayatın, hayallerin şiirini yazalım demiştim ve hayal kurmanın eğitimdeki önemine değinmiştim.

Bugün de, hayal gücünün eğitimdeki yerinden ve etkisinden söz edeyim.

Dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya’da eğitim, tamamen, öğrencilerin hayallerini gerçekleştirmeleri üzerine kurulmuştur. Kitap, ödev, yazılı sınav, not yoktur. Sınıflar, ev ortamı şeklinde düzenlenmiş olup öğrenci, istediği eğitim bölümde, istediği çalışmayı, istediği zaman yapmaktadır. Sınıfta gezmek, bölümleri dolaşmak, konuşmak, yardımlaşmak, paylaşmak, üretmek, sosyal etkinliklerde bulunmak…vs gibi işler ve eylemler eğitimin birer parçası olarak değerlendirilmektedir. Böyle bir sınırsız, özgür eğitim ortamında öğrenci, istediği işi yapmanın, üretmenin, ortaya eser koymanın mutluluğunu yaşarken, “emek” ve “güven” düşüncesiyle eğitilerek hayata hazırlanmış olmaktadır. Kurduğu hayallerini gerçekleştirmesi için düşlediği dünyasını oluşturmasına imkân verilmektedir. İşte, “Eğitim” diye ben buna derim…

Hayal kurmanın, hayal gücünü kullanmanın eğitimde önemli bir yeri vardır. Başarıyı tetikleme, yapma ve yaratma adına mükemmel sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Küçük yaşlardaki çocukların hayal dünyası daha geniştir. Çizgi filmleri bu yüzden çok severler.

Okullarda, bilimsel anlamda “hayal kurma” zamanı veya dersleri düzenlenerek teknoloji üretmeye, yenilikler icat etmeye temel teşkil edecek altyapı oluşturulmalıdır. Bugün, bilim ve teknoloji ürünlerinin, bir zamanlar hayal edilerek icat edildiğini söylememiz mümkündür. Mesela televizyonu, “ne yapılır, nasıl yapılır” hayali ortaya çıkarmıştır. Ben, Ankara’da ilkokulu okurken radyoyu anlatan öğretmenimiz, “Bu ne ki, sadece ses var, bunun içine insanların girdiğini görüntüleri de göreceksiniz” diye televizyondan söz etmişti. Ben de, “Böyle bir kutunun içine insan nasıl sığar” diye düşünmeye, sığdırmak için hayaller kurmaya başlamıştım.

Hedeflerle hayaller aynı şeyler değildir. Hedefler somuttur, gerçektir ve gerçekleşmesi istenilir. Hayaller ise, soyuttur, tasarıdır, tasavvurdur. Hayaller, hedeflere yürünülen yolda bir adım durumundadır. Yanlış anlaşılmaması için, bir işi başarmanın tek yolunun hayal kurmak olmadığını da söylemiş olayım. Hatta, bir işi yapmaya karar verdiğinizde hayal kurmak zorunda da değilsiniz. Hayal gücü, duygu ve düşünceleri harekete geçirmek için kullanılır. Yeni fikirler ve buluşlar için hayal gücünden faydalanılır. Hedef ise, “vardır” ve “ulaşılması” amaçlanmaktadır. Lise öğrencisinin hedefinde istediği bir üniversite ve bir bölüm vardır. Gerçekleştirmesi (ulaşması) için derslerinde çok başarılı olması gerekmektedir. İnsan, ne istiyorsa onu hayal etmeli ve hedefi olarak düşünmelidir.

Lise yıllarımda şiir yazıyordum. Yozgat Lisesi’ne gelen Arif Nihat Asya ile tanışma imkânım olmuştu. Hayalim, ilerde, şiir kitapları olan büyük bir şair olmaktı. Gençlik hareketleri ve diğer sebeplerle ihmal etmiştim. 1984 yılında, Mersin’de Orhan Şaik Gökyay ile karşılaşmıştım. Şiir sohbetimizde bana, şiirlerimi beğendiğini ve yazmamı istediğini söylemişti. Bunun üzerine, hayalimi tekrar gündemime aldım. O yıllarda yazdığım şiirlerimi toplayarak emekli olunca “Şiirin Akşam Vakti” isimli şiir kitabımı bastırdım. Geç de olsa hayalimi gerçekleştirmiş oldum. Bu durumu 2. baskısını yapan kitabımın önsözünde belirttim. Şunu demek istiyorum ki, hayaller günsüz yaşar. Ertelenmiş olsa da, gerçekleşmesi için karşınıza bir zaman ve bir sebep çıkabilir.

Hayal kurmak bulmaca çözmek gibidir. Beyin jimnastiği yaptırır, duyguların ve düşüncelerin canlı tutulmasını sağlar. Azim ve irade etkili bir şekilde kullanılmış olur. Şimdi siz de arkanıza yaslanın, hayatta istediğiniz şeyler gerçekleşmesini düşünün. Eğitim sistemini düzeltmeyi, kitap okuma alışkanlığı kazandırmayı, Bursa trafiğine çözüm bulmayı, tacizi, tecavüzü, kadına şiddeti önlemeyi, dünya barışını, uzayda da ikamet etmeyi… vs. gibi sorunlara ve sıkıntılara çözüm bulmayı hayal edin. Hayatta istediğiniz şeylerin bir listesini yapın, hedeflerinizi belirleyin ve onlara ulaşma adına hayal gücünüzü kullanarak projeler üretin. İyi, güzel şeylerin olacağını göreceksiniz.

Sözlerimi güzel bir hayal hikâyesiyle bitirmiş olayım.

Öğretmen, ortaokul öğrencilerine, “büyüdükleri zaman ne olmak ve ne yapmak istedikleri” konusunda hayallerini anlatacakları bir kompozisyon yazmalarını ister. Çocuk, bütün gece oturup “Günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini” anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazar. Hayalini, en ince ayrıntılarıyla anlatır. Hatta hayalindeki çiftliğin krokisini de çizer. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterir. Krokiye, bin metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekler. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam istediği gibi hayalinin ürünüdür. İki gün sonra ödevi geri aldığında kâğıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir “0” (sıfır) ve “Dersten sonra beni gör” uyarısını görür. Çocuk, “neden “0” aldım?” diye hocasına merakla sorar. Hocası da, “bu, senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal, paran yok, bunu başarman imkânsız” diyerek daha pek çok sebep söyler. Arkasından, “Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm” der. Çocuk evine döner, uzun uzun düşünür ve babasına sorar. Babası da, “Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu, senin hayatın için oldukça önemli bir seçim, tercih” diye karşılık verir. Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevinde hiçbir değişiklik yapmadan geri götürür. Hocasına verirken, “Siz, verdiğiniz notu değiştirmeyin, ben de hayallerimi değiştirmeyeceğim, hayallerime dokunmayın hocam” der.

Sözün özü: İnsanın hayalleri ve hedefleri olmalı. Bunlar, yeni fikirlerin üretilmesinde, korku, kargı, çaresizlik gibi durumların giderilmesinde, moral, motivasyon ve konsantrasyon sağlanmasında, insanın kendisine inanmasında ve güvenmesinde etkilidir ve gereklidir. Bir gün gerçekleşebileceği ümidi, duygusu ve düşüncesi içerisinde olmalısınız. Çünkü, hayaller günsüz yaşar…

 

 

 

Nis 09

Aydınlar Ocaklarının Yapması Gereken Bazı Sorumlulukları

Dr. Şahin  CEYLANLI

Aydınlar  Ocakları, bir  sivil  toplum  kuruluşu  hüviyeti  içinde, tüzüğüne  uygun , Dernekler  Kanunu  ve  Dernekler  Yönetmeliğine  aykırı  olmayan, yeni  gelişmeler  karşısında  birtakım  girişim  ve  birçok  etkili  faaliyet  yapmalıdır.

Bu  faaliyet  ve  girişimlerin bazıları  aşağıdaki  şekilde  sıralanabilir :

Aydınlar  Ocakları, her şeyden  önce, bulundukları  ilin  ve  ilçenin  protokolüne  mutlaka  girmeli  ve  bunun  için  de  ocak  yöneticilerinin  gerekli  gayret  ve  hassasiyeti  göstermeleri  gerekmektedir.

Senede  iki  defa  yapılan  ve  son  gelişmelerin  de  değerlendirildiği  Aydınlar  Ocakları  Şûraları, bütün    ocakların  ortak  faaliyeti  olduğundan;   önemi  kavranarak, her  Aydınlar Ocağının  kalabalık  delege grubuyla katılması ve en az bir tebliğ  sunması   çok  önemlidir. Bu  durum  aynı  zamanda ; ocaklar  arasında  bir  dayanışma  ve  işbirliği  ortamını  da  canlı  tutacaktır.

Bu  vatanın  birliği,  dirliği  ve  bölünmez  bütünlüğü  için  canlarını  çekinmeden  vererek  şehit  düşen  kahramanlar; asla  unutulmamalı, şehit  kuruluşları  ve  şehit  aileleriyle  iyi  ilişkiler  içinde  bulunulmalı , onların  her  türlü  sorununa  ortak  olunmalı , şehitlikler  mutlaka  ziyaret  edilmeli ; şehit  çocuklarının  eğitim  ve  öğretim  yapabilmeleri  için  gerekli  yardım  ve  desteğin  en  iyi  şekilde  yerine  getirilmesi, şehit cenazelerine kalabalık üye guruplarıyla iştirak edilmesi Aydınlar  Ocaklarının  en  büyük  görevi  olmalıdır. Ocak  yöneticilerinin, bulundukları  yerlerdeki  belediye  yetkilileriyle  iyi  ilişkiler  kurmaları, şehit  isimlerinin  yaşatılması  için  cadde  ve  sokaklara , semtlere  şehit  isimlerinin  verilmesi  ve ”  Şehitler  Abidesi “  yapılması  için  gerekli  projeler hazırlayarak  ilgililere  teslim  edilmesi  ve  daha  sonra  da  bu  işlerin  takibi, en önemli  faaliyetleri  olmalıdır.

Aydınlar Ocakları, Türklükten kesinlikle taviz vermemeliler. Atsız Hoca bu konuda ne kadar güzel söylemiş: “ Biz Türk’üz. Tarihimize ve yakın mazimize dayanarak Türk’üz der ve bundan haklı bir iftihar duyarız.” Ayrıca,  Mustafa Kemal Atatürk’de bu konuda şunları söylüyor: “ Bu memleket tarihte Türk’tü, bu günde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”

Aydınlar Ocaklarının Tüzüklerinde “ Türk Milliyetçiliği “ ibaresi bulunmakta ve bununla şeref duymaktayız. Bazı güç ve odaklar bu bakımdan Aydınlar Ocaklarına düşmanca tavırlar sergilemekteler. Bu konuda Ocağımızın değerli üyelerinden rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör şunları söylüyor:  “ Biz Türk milliyetçileri milliyetçiliğimize karşı yapılan suçlamaları şeref madalyası olarak taşımaya alışmış kimseleriz.”

Aydınlar Ocaklarının titizlikle üzerinde durmaları gereke bir diğer mesele de  binlerce yıldır varlığını sürdüren “ Türk Ordusu “ na sahip çıkmak olmalıdır.Mustafa Kemal Atatürk bu konuda da şöyle söylüyor: “ Ordu, Türk ordusu. Bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan şanlı ad.”

Son yıllarda; Avrupa  Birliği  ve  Soros  Vakfı  fonlarından  destekli  birtakım  yeni  vakıf  ve  dernekler  kurularak  veya  kurdurtularak, Türkiye’nin sosyal, siyasal  ve  ahlaki  yapısına  şekil  verdirilmeye  çalışılmaktadır. Bu dışarıdan  kumandalı  kuruluşlara  çok dikkat  edilmeli  ve  yaptıkları  faaliyetler  yakından  takip  edilerek , milletimizin  menfaatlerine  ters  düşen  çalışmalar  karşısında,  ocakların  basın toplantıları  yaparak  veya  basın  bildirileri  hazırlayarak  kamuoyuna  açıklama  yapmaları , biraz da  olsa  vicdanları  rahatlatacaktır. Ocakların yöneticileri  ve  üyeleri n bu  hususları  göz önüne  alarak , kendi  kuruluşlarına  en iyi  şekilde  sahip  çıkmaları  boyunlarının borcu  olmalıdır. Bu  böyle  olmakla  beraber; çok  faydalı, etkili  ve  olumlu  faaliyetlerde  bulunan  ocakların  da  haklarını  teslim  etmek  gerekir. Temennimiz, bu  şekilde  faaliyet  gösteren  ocakların  sayılarının artmasıdır. Ayrıca, Aydınlar Ocakların  mali  yönden  de  kuvvetlenmesi  en  büyük  dileğimizdir. Bu açıdan da  gerekli  adımların  atılması  yerinde  olur.

Aydınlar Ocaklarının, her türlü  tertip, oyun, tezgah  ve  tehlikeye  karşı   iç bünyelerini  kuvvetlendirmeleri  ve  mevcut  üye  sayılarını  temsil  gücü  yüksek , inisiyatif  sahibi  ve  üyeliğe  mani  bir  hali  olmayan  akademisyen , sanayici , işadamı , serbest  meslek  sahibi  ve  onurlu  kişilerle  takviye  etmeleri  durumu  önem  kazanmıştır. Alınacak  bu  yeni  üyeler , Aydınlar Ocaklarının gücüne  güç  katacaktır. Aydınlar Ocaklarının, Türk  Vatanı  üzerinde  oynanan  oyunları  fark ederek, faaliyetlerinin  bir  bölümünü  de  bu  yönde  yoğunlaştırmaları  gerekmektedir. İllerde  Türk  Milli  Kültürü’ne  üstün  hizmetlerde  bulunmuş  kişiler  tespit  edilerek, bu  kişilere  gerekli  ödüllerin  verilmesi, Türkiye  üzerinde  hevesi  olanları  telaşlandıracaktır. Ve  dolayısıyla, Türk  Milleti için  gözünü  budaktan  esirgemeyen  kişi, kurum  ve  kuruluşların  var olduğunu  bileceklerdir. Bütün  bu  olasılıklar  göz önüne alındığında; Aydınlar Ocakları , yapmış  olduğu  ve  yapacağı  yeni  çalışmalarla milletimizin  bağımsızlığının  ve  geleceğinin  teminatı  olmalıdır. Aydınlar  Ocakları  aynı  zamanda  bir  okuldur. Gerçekten  yapmış  olduğu  girişim  ve  faaliyetleriyle  bir  okul  görevi  görmektedir. Ocakların  bu  özelliklerinin  devam  edebilmesi  için  büyük  bir  çaba  ve  gayret  içinde  çalışma  yapmaları    ve  bu  çalışmaları  yaparken  de  araştırma  ve  geliştirme  ( AR – GE ) sistemine  önem  vermeleri  gerekir. Ocakların yapacakları  açık  oturum, konferans   ve buna  benzer faaliyetlerinde aktüel  ve  canlı  konuların  ve  konuşmacı  olarak  da  o konunun  uzmanları  seçilmelidir. Aydınlar Ocaklarının  nasıl  bir  kuruluş  olduğu, gayesi , yaptıkları, yapacakları  kamuoyuna  en iyi  şekilde  anlatılabilirse, büyük bir yol  kat  edilmiş  olacaktır

Aydınlar Ocaklarının    bünyelerinde  doğabilecek  ayrışmalara kesinlikle  müsaade  edilmemeli  ve  o  ortamı  oluşturan  üyeler  için  tüzük  ve  ilgili  kanun  ve  yönetmelik  hükümleri  çerçevesinde  gerekli  işlemlerin  yapılması ; Aydınlar Ocaklarının  geleceği  açısından  ve  uzun  yıllar  yaşaması  için  çok önemlidir. Hizipleşme  hadisesi  öyle  bir  olgudur  ki; yapılacak olan  iyi  niyetli  her şeyin  önünde  bir  engel  oluşturur, kırgınlıklar  ve  küskünlükler  meydana  getirir. Birlik olmazsa hiçbir şey yapılamaz  Bu konuda Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “ Büyük işler, önemli atılımlar; ancak birlikte çalışma ile elde edilebilir.”

Nis 09

Hayatın ve Hayallerin Şiirini Yazmak

 Cafer GENÇ

Abidin Dino, mutluluğun resmini yapabildi mi bilemiyorum ama eğitimin, mutluluğun şiirini yazdığından eminim.

Anne kucağından itibaren eğitim almaya başlayan çocuk, küçük yaşlardan itibaren edindiği alışkanlıklarını davranış haline dönüştürmektedir. Okul hayatındaki eğitimiyle edindiği bilgileri ve becerileri yaşayışına yansıtmaktadır. Eğitimin amacı, mutlu olmayı beceren bireyler yetiştirmektir. Hayat mücadelesinde zorlukların üstesinden gelmek, engelleri ortadan kaldırmak, emek vermekle, bedel ödemekle mümkün olmaktadır. “Başarının bedelini bir dönem ödemeyenler, başarısızlığın bedelini ömür boyu öderler!” diyoruz ya, eğitimde,”başarmak” ve becermek” adına yapılması gerekenlerin ihmal edilmemesi gerektiğini de söylemiş olayım.

Dünyanın en mutlu ülkesi olan Finlandiya’nın bunu, eğitim sistemleriyle gerçekleştirdiğini göz önünde bulunduracak olursak, saygın araştırma şirketi Gallup’a göre, ülkelerinin mutluluk sıralamasında sonlarda bulunmamızın eğitim sistemimizle ilgili olduğunu söylememiz gerekmektedir. Bu durumda, “mutluluğun resmini yapmak” da “hayatın, hayallerin şiirini yazmak” da zor iştir. Renklerde, çizgilerde, kelimelerde, duygularda, mısralarda uyumu ve memnuniyeti sağlamak hiç de kolay görülmemektedir. Eğitim sistemimizdeki “insan yetiştirme modeli”mizi değiştirmek zorundayız.

Hep söylüyorum; sistem, öğrenciyi öncelikle eğiterek hayata, öğreterek bir mesleğe hazırlamalıdır. İlgi alanına ve yeteneğine göre yönlendirmeli, mutlu olacağı hayatın ve severek yapacağı mesleğin sahibi olmasına imkân vermelidir. Meslek seçimi, evlilik gibidir. İnsan, mesleğiyle bir ömür boyu birlikte yaşayacağı için, mutlu olacağı işi yapmalıdır.

Okul başarısı, hayat başarısını sağlamalıdır. Dereceler yaparak mezun olmak yeterli değildir. “Hayat Bilgisi” dersi önemlidir. Bilgi başarısına sahip insanların, mutsuz oldukları hayatlarının temelinde, toplumda, “başarılı olunca değerli olmak, başarılı olduğu için kabul görmek” anlayışı yerleştiği için, sürekli başarılı olmaya odaklanmaları, hayata bakış açılarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu da psikolojik sorunlar yaşamalarına, hayattan zevk almamalarına, dolayısıyla mutsuzluklarına sebep olmaktadır. Kimsenin mezar taşında, “bu kişi acından öldü” diye yazmaz. Hatta malının, mülkünün, servetinin işe yaramadığından; derdinden, sıkıntısından, mutsuzluğundan, huzursuzluğundan söz edilerek üzüntüler belirtilmektedir.

Hayatın gerçeklerini kabul etmek gerekir. Mevcut olanlarla yetinmeyi bilmek, sorunların ve sıkıntıların üstesinden gelmek, hayatı sevmek ve mutlu olmayı becermek, huzurlu olmayı ve gönül rahatlığını başarmak inançla ve iradeyle mümkün olur. İnsanın duygularındaki ve düşüncelerindeki eksikliği, içindeki boşluğu dışarıdan gelen şöhret, başarı, para, makam, unvan, etiket, itibar, iltifat doyurmuyor. Hayallerini gerçekleştirmesi, hayatını şiirleştirmesi gerekiyor.

Gazi Anadolu Lisesi’nden öğrencilerim olan sanatçı Eser Yenenler ile Oğuzhan Koç’u tanırsınız. O yıllarda sanatçı olmayı istiyorlardı. Ellerinden tuttuk, destek verdik ve yönlendirdik. Hayallerini gerçekleştirmelerine imkân ve fırsat vererek bugün, sevilen sanatçılar olmalarına vesile olduk. Eser Yenenler’in annesi, diplomasını almaya okula geldiğinde, müdür yardımcıma, “oğlumu her şeye koşturdunuz, yoksa tıp kazanırdı” demiş. Bunu, 2013 yılında katıldığım 3 ADAM programında öğrendim. Doktor olsaydı, bu kadar mutlu ve başarılı olur muydu, bilemiyorum ama işini severek ve isteyerek yapmanın mutluluğunu yaşadığını ve başarılı olduğunu yakinen biliyorum.

Meslek alanları için personele ihtiyacımız olduğu gibi, yeteneğe ve beceriye bağlı olarak sanatçılara ve sporculara da ihtiyacımız vardır. Bu alanlar için tespitler ve yönlendirmeler yapılmalıdır. Akademik eğitime yetersiz olanlar, başarılı olacağı diğer alanlara yönlendirilmelidir. Bilim adamına, mühendise, doktora… vs. ihtiyacımız olduğu gibi sanatçıya, sporcuya, işçiye, çiftçiye, manava, kasaba, çöpçüye de …vs ihtiyacımız vardır. Bunlar olmazsa bu işlerimizi kim yapacak? Kim, ne iş yaparsa yapsın “eğitilmiş insan” olarak mesleğini yapmış olsun. Aksi takdirde, böbrek nakli ticareti yapan doktorun, devleti yıkmak için temeline dinamit üreten kimyagerin eğitimlerini ve varlık sebeplerini sorgulamamız gerekir…

SÖZÜN ÖZÜ: “İşini ve eşini hor görenler, mutluluğu zor görürler” ve “kaliteli insan işiyle, boş insan kişiyle uğraşır” sözlerinden hareketle “mutluluğun resmi ve hayallerin şiiri eğitimle gerçekleştirilir” diyelim. Zamanı israf etmemeliyiz ve zamanın bize hükmetmesine izin vermemeliyiz. Zamanı yönetmeliyiz ve yönlendirmeliyiz. Zamanın elinden tutarak mutluluklar ülkesine yürümeliyiz.

Formun Üstü

 

Formun Altı

 

 

Nis 12

Rusya İle ABD Arasında

Ruhittin SÖNMEZ

Uzunca bir süredir Suriye’de, ayı izinin kurt izine karıştığı, karmaşık bir durum var. Türkiye de bundan etkilendi, etkilenmeye de devam ediyor.

Türkiye, Cumhuriyet hükümetlerinin geleneksel dış politikasından farklı bir siyaset izleyince, alışılmış stratejik dostluklar sürdürülemez oldu.

Üstüne ABD’nin PKK/PYD yanında durması eklenince, ABD’den uzaklaşarak, Rusya ve İran’la yakınlaştı.

Erdoğan, Ruhani ve Putin’in birlikte yürüttüğü politikalar Astana Süreci ile olgunlaştı. Amaçları farklı olan ve birbirlerine güveni oldukça zayıf olan bu üç aktör Amerika karşısında bir blok gibi görünüyordu. Ama aslında bu üçlü Amerika’nın alacağa tavra göre kendisini garantiye almak ve yalnızlaşmaktan kurtulmak için, sahada pratik işbirlikleri yapmaya çalışıyordu.

Afrin’e askeri müdahale ile girişimiz Rusya’nın verdiği izin kapsamında ve bize açtığı hava sahası sayesinde olabildi. Afrin’e yaptığımız harekâta, Rusya kendi askerlerini çekerek ve Suriye’yi ikna ederek, destek verdi. Rusya bunları muhtemelen Türkiye’yi Batı blokundan koparmak için yapıyordu.

Amerika ile aramızda esen soğuk rüzgârlar bundan ibaret de değildi. ABD, Reza Zarrab dosyası’nı “Demokles’in kılıcı” gibi Erdoğan ve Türkiye’nin üstünde sallandırılmaya devam ediyordu.

Türkiye (tabii burada Türkiye yerine tek yetkili olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da diyebiliriz) Astana Süreci ile ABD’nin karşı blokunda yer almakla kalmadı, Nükleer Santral işini Rusya’ya verdi. Rusya’dan S-400 füze savunma sisteminin tedariki ile ilgili anlaşma yaptı.

Bütün bunlar devam ederken ABD, İsrail ve İngiltere tarafından, Suriye yönetiminin (Esad rejiminin) kendi vatandaşlarına karşı kimyasal silah kullandığı iddiası gündeme hâkim oldu.

Bu ülkelerin Saddam döneminde Irak’a müdahale için attıkları yalana benzer bir durum olabilirdi. Nitekim Rusya, İran ve Suriye bu iddianın bir yalan olduğunu savunuyor.

Suriye temsilcisi Caferi BM Güvenlik Konseyi’nde, Suriye’nin elinde hiç kimyasal silâh olmadığını ancak Suriye’de çeşitli terör örgütlerinde kimyasal silah olduğunu söyledi. Terör örgütlerinin bu silahları edinmesi hususunda ABD, Katar, Türkiye ve Fransa’yı suçladı.

Türkiye bu olaydan sonra yine taraf değiştirdi. ABD, İsrail, İngiltere blokunun, “Esad kimyasal silah kullandı” iddiasını doğru kabul ederek, Suriye’ye müdahale bahanesine zemin hazırlayanların yanında saf tuttu.

Peki, bu arada ABD’nin PKK/PYD ile ittifak tavrında bir değişiklik oldu mu?

Bildiğimiz kadarıyla hayır.

ABD, Suriye’nin kuzeyinde Irak petrolünü Akdeniz’e taşıyacak bir “Kürt Koridoru” oluşturma projesini iptal etti mi?

Ve yine ABD, İsrail’in güvenliği için, Suriye’de bir Kürt devleti kurdurma emelinden vaz geçti mi?

Yine bildiğimiz kadarıyla hayır.

Öyleyse yalan olma ihtimali çok yüksek bir iddia yüzünden neden bir uçtan diğer uca savruluyoruz?

Böyle ABD ile Rusya arasında gidip gelen ittifak çabaları sürdürülebilir bir başarıyı getirebilir mi?

Bu tür politikalar her iki ülke ile de ilişkilerimizin bozulması sonucunu doğurabilir.

Tecrübeli devlet adamı İsmet İnönü “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer!” dermiş.

Türkiye şimdi bir değil en az iki ayı ile yatağa girmiş durumda.

Yara bere almadan bu yataktan nasıl kalkacağız? İşte şimdi bütün mesele bu.

**************************************

DÖRT LİRAYA DOLAR MI, (D)OLMAZ MI?

Bizim halkımız ekonominin gidişinin iyi olup olmadığını dolar ve avro kuru üzerinden anlar.

Döviz kuru artmıyorsa alım gücünün arttığını, her türlü ithal veya yerli malı daha ucuza alabildiğini tecrübe ile bilir.

Son günlerde hızlı bir devalüasyon yaşıyoruz. Türk Lirası hem Amerikan Doları (USD) ve hem de EURO karşısında değer kaybediyor.

Her gün kırılan rekorlardan biri de, bu yazının yazıldığı saatlerde kırıldı. 12 Nisan 2018 tarihi itibarıyla dolar/TL kuru 4,15 TL; Euro kuru 5,15 TL oldu.

Oysaki 2018 yılı için öngörülen dolar kuru 3,73 TL, 2020 için öngörülen ise 4,02 TL idi. Şimdiden 2020 yılında ulaşılacağı öngörülen kuru geçtik. Anlaşılan 2023 hedeflerine bu yıl içinde ulaşacağız.(!)

2023’ün büyüme, yatırım vb konularda hedeflerine şimdiden erişebilsek iyi de, kur konusunda tam tersine çok kötü bir durumdur.

Türk Lirası son 7 ayda yaklaşık %22 değer kaybetti. (Eylül 2017’de dolar kuru 3,40 TL idi.)

Bu şu demek diyerek, kişi başı milli gelir yaklaşık 2.000 USD eridi. Türkiye ekonomisi ise şu kadar küçüldü diye anlatsak halkımızın çoğu pek umursamaz.

Fakat hepimizin kesesini ilgilendiren tarafını söyleyelim: Aldığımız ithal mallarının tamamı bu oranda bizim için pahalandı.

Yerli malların içinde ithalat oranı yüzde 70 civarında olduğundan, yerli malların da bu orana yakın miktarda pahalandığını hissedeceğiz.

Tabii geliriniz Dolar veya Euro ile ise bu durum sizi etkilemez.

O zaman Başbakan kadar rahat olabilirsiniz. “Dolar dolsa ne olur, dolmasa ne olur?” diye anlamsız cümlelerle espri yapabilirsiniz?

“Doların artması bizim ekonomimizi etkileyecek bir şey değil” diyen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ile zeybek oynayabilirsiniz.

Geliriniz TL ise önünüzde iki seçenek var:

Ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “6 sıfırı attık, 1 milyona gittiğimiz tuvalet 1 liraya düştü” sözü ile rahatlayabilirsiniz. (Bu arada halkımızın bilmesinde fayda var, birçok ülkede mesela ABD’de umumi tuvaletler bedavadır.)

Ya da ayağınızı daha kısalan yorganınıza göre uzatır, harcamalarınızı kısarsınız.

Karar sizin.

 

Nis 09

Ezilenler Özgürlüğe Kavuşmaktan Korkar

Ruhittin SÖNMEZ

“Ezilenler özgürlüğe kavuşmaktan, ezenler ise ezme özgürlüğünü kaybetmekten korkar.”

Paulo Freire’nin (Ezilenlerin Pedogojisi kitabındaki) bu cümlesi ilk bakışta anlamsız gibi gelebilir. Tıpkı sosyal veya siyasi konularda bazı kişilerin veya grupların davranışlarının da bize anlamsız gediği gibi.

İşsiz, yoksul kesimlerin mevcut iktidara oy vermesini anlamakta güçlük çekiyoruz.

Maden faciasında 301 evladını kaybeden Soma’da iktidar partisinin oy kaybetmemesini yadırgıyoruz.

Şeker fabrikaları kapanan illerde, Suriyeli göçmen sayısının yerli sayısını geçtiği şehirlerde de benzer durumlarla karşılaşabiliyoruz.

Fındığı, pancarı, tütünü üretemediği için, hayvancılık yapamadığı için köylerden göçenlerin de mevcut ezilmişliklerine bir tepki, bir isyan duygusu içine girmediğini görüyoruz.

Meğer bu davranışların bir bilimsel açıklaması varmış.

Freire’nin mülksüzleştirilmişlerin “sessizlik kültürü” diye tanımladığı şeyi yaşıyoruz.

Freire, mülksüzleştirilmişlerin ekonomik, sosyal ve siyasi egemenliğin oluşturduğu ortamın birer ürünü olduğunu tespit etmiş.

Bu kitle gereken bilgi ve donanıma sahip olmadıklarından, bir eleştirel farkındalık gösteremiyor.

12 milyon insanın sosyal yardım ile geçindiği Türkiye, OCED ülkeleri içinde en yüksek işsizlik oranına sahip. Ama 16 senedir ülkeyi yöneten AKP en yüksek oyu bu kitlelerden alıyor. Çünkü bu kitleler kendilerini yoksulluğa iten iktidar için eleştirel farkındalık içinde değil. Hatta minnet duygusu içinde. Bir kısmı “celladına âşık olma sendromu” içinde.

Buna karşılık ezenler, kendilerine karşı çıkanları hapse attırarak, mallarına el koyarak, ekonomik olarak çökerterek, medya yoluyla itibarsızlaştırarak en acımasız yöntemleri kullanarak ezme özgürlüğünü doyasıya yaşamaktalar.

Sadece ezme özgürlüğü değil, “günah işleme özgürlüğünü” de yaşamanın dayanılmaz hafifliği içindeler.

*************************************

KURALI EZEN KOYAR, EZİLEN UYAR

Ezen ile ezilen arasındaki ilişkinin temel unsurlarından biri kural belirlemedir. Ezen, kural belirleyen yani seçimini dayatandır.

Ezilenlerin davranışı ise belirlenmiş davranıştır, ezenin ilkelerini izler. Aslında onlara özenirler, yakaladıkları ilk fırsatta ezme yarışında efendilerini geçer.”

“Ezenler için sadece tek bir hak vardır; kendilerinin barış içinde yaşama hakkı. Buna karşılık ezilenlerin hakkı ise hayatta kalmaktır.

Onlar için daha fazlasına sahip olmak kişinin devredilemez bir hakkıdır, onların kendi ‘çabaları’, ‘riskleri göze alma cesaretleriyle’ elde ettikleri bir haktır. Eğer ötekiler daha fazlasına sahip değilse, bu onların beceriksiz ve tembel olduklarındandır, en kötüsü de hâkim sınıfın ‘cömert jestlerine’ karşı gösterdikleri mazur görülmesi imkânsız nankörlüktür.”

İleri teknolojili toplumumuzda da bizler nesneler haline getirilebiliyoruz ve yeni bir tür “sessizlik kültürüne” gömülmüş hale geliyoruz.

Fakat çok da ümitsiz olmamak gerekiyor.

Çünkü Freire’nin tecrübelerle desteklenmiş tezine göre, ne kadar “cahil” veya “sessizlik kültürüne” gömülü olursa olsun, her insanın eleştirel bakma yeteneği vardır.

Yeter ki uygun araçlar sağlansın.

Tamam da, “bu uygun araçlar ne olabilir?” sorusuna cevap bulmak zorundayız.

“İnsanlarda toplumsal bilinci ve eleştirel düşünme yeteneğini geliştirip, toplumsal katılımı kolaylaştıran” bir eğitim sistemi olsaydı, uygun araç olabilirdi.

*************************************

EN UYGUN ARAÇ SOSYAL MEDYA OLABİLİR

Konu Türkiye olunca, (İpsos’un son araştırmasına göre) yüzde 35’i hiç kitap okumayan, yüzde 44’ü hiç sinemaya gitmeyen bir toplumdan bahsediyoruz.

Eğitim sistemimiz eleştirel düşünceye değil, ezberciliğe dayanıyor. Yine de okuyan ile hiç okumayanlar arasında ciddi bir eleştirel bakış alışkanlığı farkı olduğunu kabul etmemiz lazım.

“Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor, ben her zaman cahil halka güvendim” diye cehaleti öven Rektör Yardımcısı Profesör eleştirel düşünce yeteneğinden rahatsız olan bir zihniyetin temsilcisidir. Bu adamı Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Denetleme Kurulu üyeliğine atayan zihniyetin yönettiği üniversitelerden eleştirel düşünce çıkabilir mi?

Nüfusumuzun yüzde 61’i televizyonda haber ve haber programlarını izliyor, yüzde 23’ü de siyaset ve tartışma programlarını seyrediyor. Fakat bu yayınları yapan medyanın yüzde 90’ı iktidarın güdümünde. Bunların eleştirel bakma yeteneğini körelten etkileri var.

Vatandaşlarımızın sadece yüzde 16’sının pasaportu var. Dünyayı tanıma oranımız düşük. Yine de dış dünyayı tanıyanların görmeyenlere bilgi nakletmesi eleştirel bakışa katkı sağlar.

Fakat vatandaşlarımızın yüzde 90’ı akıllı telefonları ile internete bağlanıyor. Telefonu, bilgisayarı veya tabletinden sosyal medyayı kullananların oranı yüzde 90’ın üzerinde.

Toplumumuz Cumhuriyet mitingleri gibi kitle hareketlerini, meşru sokak hareketlerini, yürüyüş, protesto gibi eylemleri yapamaz hale geldi.

Vatandaşlarımız eskiden söylemese de söylenirdi. Artık söylenmeye dahi korkuyor.

İnsanımızın sesini ve sözünü yükseltebildiği tek mecra sosyal medya gibi görünüyor. Sosyal medyada temkinliler ve korkaklar var ama cesurların ve pervasızların sayısı daha fazla. Hatta aykırı olanların oranı hayli yüksek.

Bu mecranın çeşitli sıkıntıları ve riskli yönleri olduğunu biliyorum.

Buna rağmen, mevcut şartlarda, toplumumuzun geniş kesimlerine eleştirel bakış yeteneği kazandırabilecek tek alan olarak sosyal medyaya güveniyorum.

Mar 17

İstiklâl Marşı İle Oynanmamalı

Dr. Sakin ÖNER

Milli ve dini değerler, milletlerin birlik ve beraberliğini sağlayan en önemli unsurlardır. Milli ve dini bayramlar, dini kandiller ve geceler, vatan, millet, devlet, bayrak, milli oyunlar ve milli marşlar, ortak milli ve dini değerlerimizdir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe’de 46. Muhtarlar Toplantısı’nda yaptığı konuşmasında, “En büyük üzüntüm, İstiklâl Marşı’mızın hakiki mânasını yüreklere nakşedecek bir bestenin yapılamamış olmasıdır”  dedi. Bu sözlere Mehmet Akif Ersoy’un torunu Selma Ersoy Argon şöyle cevap verdi: “Allah bu millete bir daha ne güftesi ile ne bestesi ile yeniden İstiklal Marşı yazdırmasın”.

İstiklâl marşları, milletlerin buhranlı devirlerinde doğarlar ve o devirlerin duygu, heyecan ve arzularını yansıtırlar. Türk İstiklâl Marşı da, milletimizin yakın tarihinde yaşadığı  en buhranlı ve sıkıntılı bir devirden, İstiklâl Savaşı’nın ortalarından doğmuştur. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, kan ve barut kokan o buhranlı günlerde yazdığı İstiklâl Marşı’nda, Türk milletinin milli ve manevi duygularını ve vatan sevgisini dile getirmiştir. Topyekûn milletimizin duygularına tercüman olan bu marş, I. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda dört defa ayakta dinlenerek Türk İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir.

 

Akif, İstiklal Marşı’nı, kahraman ordumuza ithaf etmiş ve bu marş için “O benim değil, milletimin malıdır” diyerek şiirlerini topladığı tek eseri Safahat’a almamıştır. Ömrünün son günlerinde, hasta yatağında kendisini ziyarete gelen bur dostunun “Acaba,  yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” sorusuna verdiği cevap oldukça manidârdır: “Onu bugün ben bile yazamam. Allah bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın!”…

 

İstiklal Marşı’nın ilk bestesini Ali Rifat Çağatay, halen yürürlükte olan ikinci bestesini ise, Osman Zeki Üngör yapmıştır. İstiklal Marşı’nın kabulünden sonra marşın bestelenmesi için düzenlenen yarışmaya  katılan 24 besteci, değişik biçimlerde 24 beste yapmışlardır. Kurtuluş Savaşı’nın devam etmesi, Meclis’in Kayseri‘ye taşınmasının gündeme gelmesi üzerine yarışma sonuçlandırılamamıştır. Her bölgede 24 bestenin ayrı hali çalınmıştır. Yarışmacılardan İsmail Zühtü Bey bestesi Ege bölgesinde, Ahmet Yekda Bey bestesi Trakya bölgesinde, İstanbul çevresinde Ali Rıfat Çağatay’ın bestesi söylenmiştir.

 

Beste karmaşası üç yıl sürmüş, 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nda  oluşturan kurul, yaptığı değerlendirmede Ali Rıfat Çağatay‘ın Türk müziği tarzındaki Acemaşiran makamında yaptığı besteyi seçmiştir. Ali Rıfat Bey’in bestesi, 1924’ten 1930 yılına kadar çalınıp söylenmiştir. 1930 yılında milli marşın bestesi değiştirilerek, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefliğini yürüten Osman Zeki Üngör‘ün bestelediği marş kabul edilmiştir. İstiklâl Marşı, 1930 yılından günümüze kadar, 88 yıldır Osman Zeki Üngör‘ün bestesi ile söylenmektedir.

 

1982 Anayasası’nın, değiştirilemeyecek üç maddesinden biri olan III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti” başlıklı 3. Maddesinde, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır” denilmektedir.

 

Görüldüğü gibi İstiklâl Marşı, Anayasa’nın koruması altına alınmış milli değerlerden biridir. Marş, güftesi ve bestesi ile bir bütündür. Bu sebeple, beste değişikliği yasal olarak mümkün değildir. Ayrıca, içte ve dışta bu kadar çok sorun varken, bu tartışma çok zamansız ve gereksizdir.

 

Son olarak, toplumda bu kadar kutuplaşma ve bölünmenin olduğu bir ortamda, milli birliğimizi sağlayan önemli bir milli değerimizle oynama, fayda yerine zarar getirecektir. Bu sebeple, İstiklâl Marşı ile oynamayalım.

 

 

Mar 14

İslam’ı Bunlar Güncellerse…

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini” söylediği sözleri epeyce ses getirdi.

Türkiye o kadar hızlı gündem değiştiriyor ki bu konu da kısa sürede tedavülden kalkabilir.

Oysaki “İslam’ın güncellenmesi” çok boyutlu ve hayati bir mesele. Siyasi gündemin kısır konuları gibi birkaç günde tüketilmesi doğru değil. Enine boyuna tartışılması gerekir.

NE DEDİ?

Cumhurbaşkanı Erdoğan Dünya Kadınlar Günü toplantısında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız. Beni birçok hocaefendi tefe koyacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın.”

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir.”

YA BAŞKASI SÖYLESEYDİ…

Eğer bu sözü söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan yerine bir başkası olsaydı, Erdoğan’ın mahallesindeki “dindar” kesim bu sözü söyleyeni anasından doğduğuna pişman ederdi.

Hatırlayınız. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk büyük cesaretle yüzyıllar öncesinin fıkıhçılarının yorumları yerine, önce “Kur’an’daki İslam’ın” esas alınması gerektiğini söylüyordu. Hadislerin sahih olup olmadığını değerlendirmek için rivayet zincirinin sağlamlığı kriterinin yeterli olmadığı, Kur’an hükümleri ile uyumlu olup olmadığına bakılması gerektiğine dair görüşlerini anlatıyordu.

Bunların üzerine Yaşar Nuri Hoca’ya ve benzer görüşte olan ilahiyatçılara cemaat ve tarikat mensuplarından yapılan saldırılar, haksız ve seviyesiz iftiralar akıllardadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Siz İslam’ı 14 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız; böyle bir şey yok.”

“Birisi bakıyorsunuz sünneti, öbürü bakıyorsun icmaı tartışıyor. Ya bırak bu işleri, aslolan mukaddes kitabımız Kuran’dır. Kuran’a ters değilse mesele bitmiştir” sözleri Yaşar Nuri Hoca’nın sözünden daha radikal değil mi?

Hazreti Ali, “söyleyene değil, söylenen söze bak” demiş.

Bizim dinidarlar bu sözü de ters anlamış olmalı. Söylenene değil, söyleyene bakıyorlar.

GÜNCELLEME, REFORM, TECDİT

İslam’ın güncellenmesi yeni bir kavram. Yeni olduğu için de İslam’ın “tecdit” veya Hıristiyanlığın “reform” kavramlarıyla eş anlamlı sayılmaya müsait.

Rasim Özdenören’in cümleleriyle izah edelim: “İslam’ın tecdit hareketi Hristiyanlığın reform hareketinden farklıdır.

Reform yeniden biçimlendirme anlamına geliyor. Dinin yeniden biçimlendirilmesi onun hükümlerine müdahale etmeyi gerektirir.

Oysa İslam’da tecdit (yenileme) hareketi reformdan tümüyle ayrı bir anlam taşır. İslami hükümlerin çeşitli görüş açılarıyla yorumlanması çeşitli içtihatların, dolayısıyla mezhep farklılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. İçtihadın (yorum) önü daima açıktır.

Yorumların kendisinin herhangi bir kutsallığı söz konusu değil… Kutsal olan Kur’an’da ve Sünnet’te mevcut olan kurallardır. Onların değiştirilmesi söz konusu olmaz. Onların yeniden yorumlanmasının önü ise açıktır…

Reform, dine karışmış olan bidatleri dinde içselleştirme maksadına yöneliktir.

(Mesela dinde haram olan bir eylem yaygınlaşmışsa dinin kuralını değiştirip haram olmaktan çıkarmak reformdur. Bu bana “fiili durumu hukukileştirmek” ifadesini hatırlatıyor. RS)

İslam, dinin hükmüne göre insanın kendini değiştirmesini öngörüyor, yoksa dinin hükmünü kendine göre değiştirmeyi değil…”

Cumhurbaşkanı da, sözcüsü de Mecelle’nin “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz” maddesini gerekçe gösterdiler.

Ben Cumhurbaşkanının sözünü İSLAM’IN KAVRAMLARININ VE YORUMLARININ GÜNCELLENMESİ talebi olarak değerlendirmek istiyorum. Bu anlamı ile cümleyi doğru buluyorum.

******************************

ENDİŞEM

Anayasa kurallarına ve Anayasa Mahkemesi kararlarına bile uymayan bir kişinin hukuki durumu fiili duruma uydurma alışkanlığını, din kuralları konusunda da yapmasından endişe etmiyor değilim.

Bu endişemi besleyen gerekçelerim de var:

Partisi içindeki “Bakara-makara” geyiği ile Kur’an ayetiyle alay edenlere bir yaptırım uygulamadığı gibi bir tek kelime uyarısı dahi olmadı.

Kendisini “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan” diye tanımlayan Ak Partili milletvekiline de, ‘Siyasi liderimize dokunmak ibadet etmek yerine geçer’  diyen siyaset arkadaşına da bir tepkisi olmadı.

Nasılsa Diyanet İşleri Başkanları bile bir başka artık. Kendisine tahsis edilen 1 milyonluk makam aracı için “İbret-i âlem olsun diye o aracı iade edeceğiz” diyen Diyanet İşleri Başkanı, Cumhurbaşkanı aksini talimat verince sus pus oluyor. Üstüne bir de 4 milyonluk araç tahsisini kabul ediyor.

Her türlü hukuksuzluk olduğunda hukuk fakültelerinden, dinin en yanlış yorumlarına karşı İlahiyat Fakültelerinden bir ses çıkmıyor.

“Yolsuzluk hırsızlık değildir” diye yolsuzlukları sevimlileştiren, vakıflar üzerinden yürütülen rüşvet mekanizmasına kılıf fetvaları üreten hocalar bulabiliyor.

Bunların yapacağı bir güncellemenin “İslam’da reformu” bile aratacağından, dinimizi hepten yozlaştıracağından endişe ediyorum.

Nis 03

Bursa Kitap Fuarı’nın Ardından

Cafer GENÇ

   17 – 25 Mart tarihleri arasında düzenlenen Bursa 16. Kitap Fuarı’nın geride bıraktıkları ile ilgili izlenimlerimden hareketle kitabın öneminden söz edeyim.

2016 ve 2017 yıllarında, Bursa Kitap Fuarı’nda “İmza Günü” düzenlemiştim. Bursa Türk Ocağı standında düzenlediğim bu imza günüme ilgileri ve destekleri sebebiyle yönetim kurulundan Hamit Saraç Beye’ bir kez daha teşekkür ediyorum. Kitabımı herhangi bir ücret karşılığında vermemiştim. Yüzlerce öğrencime, öğretmen arkadaşlarıma, dostlarıma ve fuar ziyaretçilerine imzalayarak ücretsiz, hediye olarak dağıtmıştım. Kurumlara ve üniversite öğrencilerine yardım amacıyla imzaladığımın bilinmesi ve söylenmesi üzerine 1 TL, 2 TL, 3, 5 TL gibi bozuk paralarını verip katkıda bulunanlar da oldu. Bunu, şunun için söylüyorum. 1) Kitaba ilgi ve sevgi sağlanmalıdır, kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için bir şeyler yapılmalıdır. 2) Kitap Fuarı olmasına rağmen, kitap fiyatları yüksek olduğu için bütçe sebebiyle, sınırlı sayıda almak zorunda kalındığı bilinmelidir.

Bu, iki konu ile ilgili olarak, Kitap Fuarı izlenimlerimden hareketle; a) Devlet, kitaba ilginin ve sevginin sağlanması için, okuma alışkanlığı kazandırmak adına özendirici, etkili, gerçekçi kampanyalar, etkinlikler düzenlemelidir. b) Devlet, nasıl ki bazı alanlarda teşvik desteği veriyorsa kitap için de düşünmelidir veya Kültür Bakanlığı ile kendisi bastırmalıdır. Kitap fiyatlarında ticari amaç olmamalıdır. Sadece, “emeğe saygı, emeğin karşılığı” adına yazarına standart, sembolik bir ücret ödenmesi uygun olur diye düşünüyorum. Kitabı, “karın doyurma” değil, “gönül doyurma” olarak değerlendirmek gerekir.

Kitap, ciddiye almadığımız, çok ihmal ettiğimiz bir konu. Bir türlü okuma alışkanlığını, kitap sevgisini gerçekleştiremedik. Gelişmiş ülkeler bu meselelerini halletmişler. Mesela, Japonya’da 1 günde basılan kitap sayısı, bizde 1 yılda basılan kitap sayısına eşittir. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25 iken, bizde ise 12 bin kişiye 1 kitap düşecek kadar komik bir farkın olduğunu söylemiş olayım. (Japonya’da, 1 kişi 25 kitap okurken bizde, 6 kişi 1 kitap okumaktadır) Dünyada, kitap okumada 86. sırada bulunmaktayız…

Bursa Kitap Fuarı’na gelince. Her geçen yıl ilginin artması sevindirici olmakla birlikte ders ve test kitaplarının çokluğu dikkat çekmektedir. Kitap fuarlarında amaç, “ilgi, teşvik ve tanıtım” olmalıdır. Ticari yönü en son düşünülmelidir. Sanayiler, şirketler, kurum ve kuruluşlar, hayırseverler sponsor olmalı, ücretsiz dağıtım stantları kurulmalıdır. Kısacası, gündemdeki “ÇİFTLİK BANK” faciasını hatırlatarak “dolandırmanın” ve “dolandırılmamanın” yanlışlığı ile ilgili bilginin ve bilincin kitap okuma ile kazanılacağını söylemiş olayım.

Bursa’nın, 3 milyona yaklaşan nüfusu göz önünde bulundurulursa, ziyaret edenlerin 273 bin kişi olması abartılmamalıdır. 100 kişiden 11 kişinin (% 11) ziyaret etmiş olmasını Bursa gibi gelişmiş, modern, büyük bir şehir için yeterli görmemek gerekir. Nüfusun en az % 30 gibi bir oranın olmasını isterdim. 590 bin öğrencinin olduğu Bursa’da, 83 bin öğrencinin okullarıyla birlikte grupça ziyarette bulunduklarını, gelmemiş olan 500 bin öğrencinin de sorgulanması gerektiğini vurgulamak isterim.

Kitap, kelime hazinemizi zenginleştirir; doğru, düzgün, güzel ve etkili konuşmamızı sağlar. Hayatın gerçeklerini ve anlamlı yaşamayı öğretir, hedeflere yönlendirir. Bir kitap, küçük olan maddi yapısına, çok geniş olan düşünce dünyasını sığdırmıştır. Güzel bir kitap, hissettiğimiz sıcaklığıyla içimizde donmuş duygularımızı eritir. Her kitapta, avuçlarımızın içinde tuttuğumuz dünyamız, hayallerimiz vardır. Kitap, ilk sayfasıyla umutla açılan, son sayfasıyla kazançla kapanan bir hazinedir. Kitaplar ruhun ilacıdır, aklın tedavi yerleridir. Fikrin ve zekânın, duygu ve düşüncenin evlatlarıdır. Gerçeğin aynasıdır. Medeniyete yol gösteren ışıklardır. Ve önemi ile ilgili daha pek çok sebep söylemek mümkündür. Durum böyle olunca, anne ve babalara da bir çift sözüm olacak. Mutlu, kaliteli, başarılı hayatın gerçeği olan eğitimin temeli, kitap okumayla yakından ilgilidir. Evlatlarınızın elinden tutun, kitap fuarlarına, kitap etkinliklerine, kütüphanelere götürün. Ayda 3 – 5 tane kitap alın, hediye olarak kitap verin. Küçük yaşlarda kitaplığını (kütüphanesini) kurmasına yardımcı olun, destek verin. Kitap okuyanla okumayanı takip ederek aradaki farkı fark etmenizi tavsiye ederim.

SÖZÜN ÖZÜ: Evlatlarımıza bırakacağımız en güzel miras eğitimdir. Eğitimin temel hazinesi kitaptır. Kitapla mutlu bir hayatınız, umutlu bir geleceğiniz olsun…

 

 

 

Şub 27

GEÇMİŞ OLSUN

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi İlim İstişare Kurulu Üyesi  işadamı değerli kardeşimiz Ali Armağan ciddi bir operasyon geçirmiştir.  Şu anda sağlığına kavuşmuş olan olan arkadaşımıza camiamız adına geçmiş  olsun der, acil şifalar dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Eski yazılar «

» Yeni yazılar