Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 24

Aranan Bir Kayıp: İnsan Hakları

Prof.Dr.Mustafa Erkal

Bütün insanların sahip olmaları gereken temel hak ve hürriyetlerdir. En önemli insan hakkı yaşama hakkıdır. İnsan hakları, ırk, milliyet, etnik taassup, din, dil ve cinsiyet ayırımı gözetmeksizin bütün insanların faydalanabileceği haklar olarak kabul edilirler. Bu hakların eşit kullanılması esastır ama Dünyanın birçok bölgesinde ve ülkesinde bu olması gerekenlerin bulunduğu ileri sürülemez ve en azından tartışmalıdır.

İnsan hakları demokrasinin varlığını, bütün kurum ve kurallarıyla işlemesini ve hukukun üstünlüğünü gerektirir. Milli standartları milletlerarası standartlara uydurma ve yükseltme amacı için birçok milletlerarası kuruluş bulunmaktadır. AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı), günümüzde tek patronlu hale gelen BM, Avrupa Parlamentosu, İLO, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi kuruluşlar dikkat çekmektedir.

Güçlü ve egemen konumdaki bazı ülkelerin diğer ülkelerin iç işlerine karışmalarında insan hakları bir müdahale aracı olarak da kullanılmaktadır. İnsan haklarını bir vasıta olarak kullanıp hedef ülkelerde işbirlikçileriyle beraber darbe yaptıranlar da insan hakları ve demokrasiye sığınmışlardır. Bu bakımdan kavram milletlerarası alanda istismar edilebilmektedir.

,Türkiye’yi insan hakları ihlalleriyle suçlayan bazı Batılı ülke ve kuruluşlar asıl kendi ihlallerini örtebilmek için Türkiye’yi suçlar durumdadırlar. Tarihi belgelere ve mahkeme kararlarına dayanmayan ve gerçek dışı sözde Ermeni soykırımı iddiaları buna bir örnektir.

Terörle mücadeledeki farklı ve çifte standart tutum sürmektedir. Başta ABD’nin terör örgütlerini kurmak, Ortadoğu başta olmak üzere, Dünyanın değişik bölgelerinde emperyal amaçlar için bunları kullanmak; su ve petrol bölgelerinde egemen olabilmek için yaptığı faaliyetler insan haklarına önemli bir darbedir. Silah satışlarını artırarak ülkeleri birbiriyle savaştırmak, kan akıtmak çirkin ve düşündürücü örneklerdir. Türkiye’nin Akdeniz’de kendi karasularında yasal petrol ve gaz arama faaliyetlerine müdahale ve saldırılar da insan hakları ihlallerine girer. Irak ve Suriye’nin işgali, Kıbrıs ve Ege’de milletlerarası anlaşmaların yok sayılması, devletlerin sınırlarının tartıştırılması, egemenlik haklarının açıkça çiğnenmesi, önü açılan milli ve üniter devletlere etnik tuzakların kurulması, toprak bütünlüklerinin parsellenmesi, emperyal ülkelere boyun eğdirilmesi, çok kültürlülük dayatma ve zorlamaları, ekonomik kaynakların talan edilmesi, Suriye ve Irak Türkmenlerinin yok farz edilmesi, Batıda yükselen ırkçılık ve islamifobi, Osmanlı ve Türk düşmanlığı, AB üyesi Yunanistan’ın Batı Trakya’da Türklere uyguladığı insan hakları ihlalleri, Türklerin topraklarına ve vakıflarına kamulaştırma adına el konulması, müftü seçimlerine bile karışılması, Doğu Türkistan’da Çin Tarafından uygulanan Uygur Türkleri’nin eritilme ve yok edilme çabaları insan hakaları ihlallerinden sadece bazılarıdır. Bütün bunlara ve benzer örneklere rağmen, insan hakları kavramı bir hoş seda olarak aramızda dolaştırılmaktadır.

 

 

Ara 07

5 Aralık Demokrasi Bayramı Olarak Kutlanmalı

Dr. Sakin ÖNER

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün en önem verdiği konuların başında, kadının toplumdaki yerinin ve statüsünün erkeklerle aynı düzeye yükseltilmesi gelmektedir.
Yüzyıllarca toplum hayatında ikinci planda tutulan Türk kadınına ilk olarak 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile toplum ve aile içinde yasal statü kazandırmıştır. Sonra kadının eğitimine büyük önem vermiştir. Atatürk döneminde İstanbul’daki 10 Liseden 5’i Erkek, 5’i de Kız Lisesi idi. Çünkü Atatürk, bir kadını eğitmenin bir aileyi eğitmek olduğunu biliyordu.
Atatürk 5 Aralık 1934 tarihinde Anayasa’da yapılan bir değişiklikle kadınlara seçme ve seçilme hakkını kazandırmıştır. Diğer ülkelerde kadına seçme ve seçilme hakkı, Fransa’da 1944, İtalya’da 1945, Japonya’da 1945, Arjantin’de 1947, Meksika’da 1947, Yunanistan’da 1949’da ve İsviçre’de 1971’de verilmiştir.
Eğer dünyanın gelişmiş ve medeni olduğunu iddia eden çok ülkesinden önce kadınına Bu hakkı veren Türk milleti, 5 Aralık tarihini Demokrasi Bayramı olarak kutlasaydık, bugün hem yaşadığımız darbeleri yaşamazdık, hem demokrasi kültürümüz gelişirdi hem TBMM’nde daha fazla kadın parlamenterimiz olurdu, hem de kadına şiddet olaylarında dünya şampiyonu olmazdık.
 

Ara 05

Hayat Tarzımızdaki Değişim

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye 2 binli yıllarda daha da hızlanan bir sosyal değişim içerisinde. Bu değişimi en çok kadınların hayat tarzlarını konu alan araştırmalarda ve kadınlarla erkeklerin mukayese edildiği istatistiklerde hissediyoruz.

“KONDA Hayat Tarzları 2018- Kadınlar, Kasım 2019” başlıklı araştırmadan ilgimi çeken bazı tespitleri paylaşmak istiyorum.

Çünkü on yıl içindeki müthiş değişimin ekonomik, sosyal ve siyasi yansımalarını göz ardı eden ticari işletmelerin, idari kurumların ve siyasi partilerin başarılı olması beklenemez kanaatindeyim.

****

EĞİTİM: Türkiye’de ortalamada kadınlar 7,8 yıl, erkekler 9,3 yıl eğitim görmüştür. Kadınların yüzde 10’u okuryazar değildir, yüzde 51’i ortaokul seviyesinde, yüzde 25’i lise seviyesinde eğitim almıştır. Buna karşılık erkeklerin yüzde 3’ü okuryazar değildir ve ortaokul ve lise seviyesinden eğitimi olanlar sırasıyla yüzde 45 ve yüzde 33 oranındadır.

İlköğretim/ortaokul, lise ve üniversite seviyelerinde, kadınların oranı yüzde 41-42, erkekler yüzde 58 mertebesinde olması kadınlar açısından olumlu bir gelişmedir.

Özellikle 32 yaşa kadar olan genç kadınlarda üniversite mezunlarının oranı yüzde 22’ye çıkmıştır. 32 yaş ve altındaki üniversite mezunu kadınların oranı erkeklerden daha yüksektir.

Kadınların eğitim seviyesinin hızla arttığı ama toplamda aradaki açığın hala kapanmadığı görülmektedir.

****

ÇALIŞMA DURUMU:

Türkiye’de 15 yaş üstü kadınların yüzde 22’si gelir getiren bir işte çalışıyor. Kadınların çalışmayan yüzde 78’lik kalan kesimin ise çok büyük bir kısmı, yani her iki kadından biri ev kadını. Diğer çalışmayan kadınlar ise ya öğrenciler, ya emekliler ya da işsizler.

Son on yılda kadınların çalışma durumunda dikkate değer değişimler söz konusudur. Kadın istihdamında yüzde 13 gibi bir artış gözlenmiştir. Çalışan kadın oranı yüzde 18’den yüzde 22’ye, emekli kadın oranı yüzde 3’den yüzde 17’ye ve öğrenciler ise yüzde 7’den yüzde 11’e çıkmıştır.

Bu değişimlerin bir sonucu ev kadınların oranının 10 yıl içinde yüzde 66’dan yüzde 53’e düşmesidir.”

Artık özel sektördekilerin ve memurların yüzde 32’sini, esnafların ve çiftçilerin ise yüzde 18’ini kadınlar oluşturuyor.

“Kadınların istihdamı artarken erkeklerinki aksine düşmektedir. 2008 yılında 15 yaş üstü nüfustaki erkeklerin yüzde 67’si çalışıyordu. Hâlbuki şimdi yüzde 62’si çalışıyor. Bunun en önemli iki nedeni emekli olan ve öğrenci olan erkeklerin artmış olması.”

Ancak uzun yılların sosyal yapısı çok kısa sürede dengeye kavuşmaya izin vermiyor. “Hala kadınlar çalışanların yüzde 22’sini oluştururken, işsizlerin yüzde 38’ini oluşturuyor.”

Ekonomik krizlerde ilk önce kadınlar işsiz kalıyor.

****

DİNDARLIK DURUMU:

Dindarlık eğilimine bakıldığında kadınların erkeklerden çok daha dindar olduğu görülüyor. Kadınların yüzde 67’si, ev kadınlarının ise yüzde 80’i kendini ‘dindar’ ya da ‘sofu’ olarak tanımlıyor. Bu oran erkeklerde yüzde 56 ile sınırlı kalıyor.

Diğer yandan beklenenin aksine toplumda dindarlaşma genel olarak azalan bir eğilim gösteriyor. Zira 2008 yılında ‘dindar’ ya da ‘sofu’ olduğunu belirten kadınların oranı yüzde 71, erkeklerin oranı ise yüzde 64 düzeyindeydi.

“Kadınların yarısı sık sık veya her zaman namaz kıldıklarını belirtmektedir. Erkeklerin ise ancak üçte biri bu sıklıkta namaz kılmaktadır.”

“Genç erkekler ve özellikle genç kadınlar arasında düzenli namaz kılma alışkanlığında son on yılda önemli bir düşüş gözlenmektedir.”

********************************

BUNCA KONUT YAPILDI, EV SAHİBİ ORANLARI DÜŞTÜ

Konda’nın araştırmasından ilginç bir sonuca göre, inşaat sektörünün adeta uçtuğu son on yıllık dönemdeev sahipliği oranında önemli bir gerileme görülmektedir. On yıl önce görüşülen erkeklerin yüzde 75’i, kadınların yüzde 72’si ev sahibi olduğunu beyan etmiştir. Kiracı olduğunu beyan edenler ise erkeklerin yüzde 19’i, kadınların yüzde 22’i idi.

On yılın sonunda kirada oturanların sayısında da önemli bir artış görülmektedir. Görüşülen erkeklerin yüzde 68’i, kadınların yüzde 65’si ev sahibi olduğunu beyan etmiştir. Kiracı olduğunu beyan edenlerin oranı ise erkeklerin yüzde 28’i, kadınların yüzde 31’ine çıkmıştır.”

Dar gelirlileri ev sahibi yapmak idealiyle yola çıkıldığı söylense de konutları daha çok hali vakti yerinde insanların yatırım amaçlı olarak aldığı anlaşılmaktadır.

********************************

GAZETE YERİNE SOSYAL MEDYA

Konda araştırmasına göre, “Gelişmeleri takip etmek, olan bitenden haberdar olmak için en güvenilir kaynak olarak hâlâ televizyon görülmektedir. Kadınların yüzde 77’si, erkeklerin ise yüzde 67’si haber için televizyona güvenmektedir.

Gazete okuma alışkanlığının ülkede giderek yok olduğu görülmektedir. Özellikle kadınlarda gazete okumayan oranında muazzam bir artış vardır. 2008 yılında hiç gazete okumayan kadın yüzde 48 iken, 2018’e gelindiğinde bu oran yüzde 83’e çıkmaktadır. Erkeklerde de son on yılda gazete okuyanların oranı yüzde 74’den, 34’e düşmüştür.

Erkeklerin yüzde 70’inin, kadınların yüzde 59’unun sosyal medya hesabı vardır. Kadınlarda en çok kullanılan sosyal medya uygulamasının Whatsapp olduğunu görüyoruz. Erkekler arasında Facebook kullanımı daha yaygın görünmektedir. Ancak erkekler hemen hemen her sosyal medya platformunu kadınlardan daha sık kullanmaktadır.

“Tek haber kaynağı” veya “en güvenilir haber kaynağı” yandaş TV kanalları olan kırsal kesim ile kadın nüfusun (özellikle de ev kadınlarının) siyasi iktidarı en çok destekleyen kesim olması tesadüf değilmiş.

 

Ara 05

(BM-UN) Birleşmiş Milletlerin Kirli Bahçesi…

Emrah BEKÇİ

10 Ocak 1920 tarihinde, yeni bir savaşın önüne geçmek gayesi ilemilletler arası bir teşkilat olarak, Versailles Antlaşmasını imzalayan devletler tarafından İsviçre’nin Cenevre şehrinde, ‘Cemiyet-i Akvam’ Milletler Cemiyeti adı altında kuruluş kuruldu. Kurum, ABD başkanlarından Wilson’un barış prensipleri üzerine geliştirilmiş ve bu görüş esas alınmıştı.

Kısacası kuruluş ABD çıkarlarını prensip alarak kurulmuştu.

1932 yılında Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye olmuş ve fakat Gazi Mustafa Kemal Atatürk, üyesi olduğumuz milletler arası kuruluşu hiç mi hiç benimseyememiş ve onu zayıf bir kuruluş olarak değerlendirmiştir. Denecektir ki; O halde niçin mevzubahis cemiyete üye olduk?

Cevap basit…

Dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların hayati yönde tetkiki ve ona göre gerekli tedbirlerin alınması açısından bizim de cemiyete girmemiz, milli menfaatlerimiz bakımından elzemdi.

Cemiyet 1939 yılında Avrupa’da savaşın başlaması ile varlığını yitirdi.

***

Biz konumuza dönelim…

Günümüzde bizimde (Türkiye’nin) üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatı, yukarıda kısa hikayesini anlattığım ‘Cemiyet-i Akvam’ gibi; Dünya barışı, güvenlik, toplumsal, beşerî, kültürel sorunları çözmede uluslararasıiş birliği yapmak amacıyla, ABD’nin New York kentinde, 51 ülkenin 26 Haziran 1945 tarihindeki imzalarıyla kurulmuş; 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Şimdi diyeceksiniz; ”-Ne güzel, insanlık için, milletler için güzel bir teşkilat kurulmuş kardeşim. Bunda ne var ki?”

Şöyle izah edeyim;

Dünyaca ünlü Amerikan Petrol milyarderlerinden JhonDavisonRockefeller (1839-1937) ABD’de ki ilk büyük tröstü oluşturmuş ve ”Standart OilCompany” petrol şirketi, dünya siyasetinde büyük roller oynamıştır. Buna örnek olarak Sovyet İhtilali döneminde (1905-1917) Çarlık Rusya’daki bütün ihtilal hareketler, JhonDavisonRockefeller’in paralı ajanları tarafından organize edilmiş; Moskova’da açmış olduğu bankalar aracılığı ile ihtilalcilere maddi yardımda bulunmuş. Hatta kendi bankalarını ihtilalcilere soydurmuş, tüm bu soygunların başında bulunan isim ise sonradan Sovyet Rusya‘nın başına geçecek olan Stalin‘dir…

Şaşırdık mı?..

Asla (!)

Şimdi siz: ”-İyi de kardeşim Birleşmiş Milletler ile bu insanların ne alakası var?” diye bilirsiniz…

Okumaya devam, alakaya yaklaşıyoruz…

Birleşmiş Milletler’in51 Ülke imzası ile 26 Haziran 1945 tarihinde kurulduğunu yazmıştım. Hatta ABD’nin New York şehrinde binasının olduğunu. İşte o binayı Birleşmiş Milletler’e hibe eden kişi; JhonDavisonRockefeller’in mahdumu JhonDavisonRockefeller.Jr’dir. (1874-1960)

Birleşmiş Milletler binası, dünyadaki ülkeler hakkında hayati önemde kararların alındığı bir merkez haline geldi. Tüm ambargolar, savaş kararları bu merkezde bulunan ve başta ‘Rockefeller’ve kendisiyle iş yapan tröstlerin menfaatleri doğrultusunda alınan kararların; üye ülkelere uygulanmasının düşünce merkezidir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin ABD’nin New York şehrinde kurulmasının başka bir boyutu daha vardır. New York ‘Siyonizm’in ve Museviliğin ev sahipliğini yapan, şehrin tamamına yakınının yönetimsel olarak Musevi olduğu bir şehirdir. Kısacası siyonizme ve Museviliğe karşı bir gelişme olduğu vakit; ilk mekanizma olarak New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi ivedi harekete geçen bir mekanizmadır.

Birleşmiş Milletlerin, ABD, Çin, Rusya Federasyonu, Fransa, İngiltere tüm yetkileri elinde bulunduran, kurula gelen herhangi bir karar ve teklifi oyları ile; onay-ret verme yetkisine sahip ülkeler olup, geri kalan diğer ülkeler ise uluslararası bir filmin figüranları konumundadır (!)

Dünya 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan Birleşmiş Milletlerin gizli odalarından yönetilmekte olup, ABD, Rusya Federasyonu dahil olmak üzere diğer ülkelerin yöneticileri, bu gizli odalarda alınan ticari-ekonomik çıkarlar üzerine atanan memurlardan farksızdır.

***

Dünya üzerinde güçlü bir aktör olmak isteyen ülkeler Birleşmiş Milletlerin görünmez yöneticilerinin musluğuna, değirmenine su taşımadıkları takdirde ne ülkelerinin ekonomik durumu ne de dünya üzerinde yaptıkları ticari hareketlerinden tam manası ile sonuç alamayacaklardır.

Dünyada geçerli olan ve Birleşmiş Milletlerintanımış olduğu gerçek $ (Dolar)dır. Paranın hareketi, politikayı, savaşı, ambargoyu, siyaseti, dünya üzerindeki açlığı belirlemektedir. $’ın basılması için gerekli olan günümüzdeki en önemli gereç ise ‘enerji’dir. Enerji kaynakları ve enerjinin taşınacağı yol güzergâhı nerelerden geçiyor ise; Birleşmiş Milletlerle o yol güzergahı ile enerjinin çıkmış olduğu sahanın ABD’nin New York şehrinden organizasyonunu yapmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan tüm hadiseler ve ülkemizde yaşananların temelinde Birleşmiş Milletlerde kapalı odalarda ülkemiz aleyhine kurgulanmış olan senaryolardır. Yoksa, 1945 senesinde kurulan ve kuruluşunda kendi arsasını hibe eden, Siyonizm ve Musevilik gibi kuşatılmış bir şehirde Birleşmiş Milletlerinkurulmasını tesadüf mü sayıyoruz?

***

Peki günümüzde Birleşmiş Milletlereliyle ne olmakta ve neler yapılmaya çalışılıyor?

Birleşmiş Milletler5 daimî üyesinden biri olan Rusya Federasyonu, ABD’nin Mısır’da yapmış olduğu darbe sonucu başa getirdiği Sisi’den memnun olmadı. Bu hatasını Suriye için tekrarlamamak Birleşmiş Milletlerinkapalı odalarından mutabakatla yapıldı (!)

Rusya Federasyonu, Şam yönetimine günümüze kadar yaklaşık olarak 20 Milyar Dolar gibi bir rakama varacak silah ve gereç yardımında bulundu. Amacı; ileriki vadede hem coğrafyada tam olarak konuşlanmak hem de ticari olarak Suriye üzerinden ekonomisine katkı sağlamak. Kısacası 1 taşla 2-3-4 kuş vurmak… Ve vurdu…

Rusya, Suriye’nin ‘Tartus’ limanına üstlendi (Tartus çok önemli bir bölgedir)ve Doğu Akdeniz dahil olmak üzere, enerji koridorunun musluğunun başına geçti. Ayrıca, son günlerde Akdeniz’de bulunan Hidrokarbon yataklarına da ortak olmuş oldu…

İşte tüm bu gelişmeler Birleşmiş Milletlerin kapalı odalarında alınan ve yapılan pazarlıklar sonucunda meydana gelmekte…

Belki güzel bir senaryo diye bilirsiniz. Lakin güneş balçıkla asla sıvanmaz…

 

***

 

Türkiye tüm bu gelişmelere rağmen nasıl bir siyaset gütmeli, bölgede nasıl bir aktör olmalı?

Çünkü önünde Birleşmiş Milletlerin tröstleri yer almakta. Türkiye politikasını ve eksenini kendi kültüründen olan, geçmişte aynı dili, aynı aşı paylaştığı devlet olmuş veya federatif yönetim altında bulunan ülkelere çevirmeli.

Ortadoğu coğrafyasında ise kesinlikle Arap ülkelerine güvenmemeli. Malumunuz Osmanlı Devleti’ni bu bölgede arkasından hançerleyenler; günümüzde ‘İhvan’ dediğimiz gurupların-siyasi uzantıların ataları idi.

Türkiye’nin en büyük avantajı, bu coğrafyayı çok iyi tanımasıdır. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi, evladıdır. Bundan dolayı, günümüzde ‘güvenli bölge’ tartışmaları yerine; ”Güvenlik nedeni ile haklı ilhak” hakkını kullanıp, kendi misaklarını, huzurunu tahsis edene kadar genişletmelidir. Aksi halde Birleşmiş Milletlergibi bir ifrit örgüt, bu bölgede nice bataklık kuracak ve ürettiği haşereleri ülkemize salacaktır.

Tabii ki devletimiz gereken hassasiyeti düşünmekte-düşünüyordur. Yazımızın amacı, hafızalarda Birleşmiş Milletlergibi bir kurumun ne olduğunu, nelere muktedir olduğunun altını çizmektir.

Saygı ve Sevgilerimle

Ara 05

Osmanlı’nın Çöküşü ve Günümüz

Halil ALTIPARMAK

1912 yılında yazılmış bir kitabı  çevirdim ve yayınlandı. Kitabın adı “Tarih-i Tedenniyat-ı Osmanî” idi. Yazarı, o dönemin sosyologlarından Celal Nuru İLERİ’dir. Kitabın adını “Osmanlı’nın Çöküşü” olarak değiştirdim. Kitap, bugün, D&R’dan edinilebilir.

Yılını tekrar yazıyorum: 1912!

Bu kitabın Millî Can Çekişme başlıklı bölümünden bazı kısımları yazarak size sunmayı uygun görüyorum:

“Öncekilerin tarihini iyice okudum. Geçmiş asırlarda hayli dolaştım. Böyle bir millî hezimete, böyle bir ırk çöküşüne şimdiye kadar tesadüf etmedim desem doğru. Milliyetiyle iftihar eden kimse yok. Milliyetini kurtarmak kaydında olan kimseye tesadüf edilmiyor. ZAVALLI TÜRKLÜK! BÜTÜN EVLADIN NANKÖR! BÜTÜN HİZMETKÂRLARIN NİMETİNİ TANIMIYOR. ”

“Ruh sonsuzluğu milletler için de var mıdır? Ölen bir millet tekrar dirilebilir mi? Çöküşten sonra dirilişin tarihî örneği, bilinen geçmişi var mı? Evet! Fakat bu, hassasiyeti itibariyle öyle derin bir tarihî mesele, öyle derin bir ruh davasıdır ki, bu konuda konuşmak, hayli cesaret, büyük bir cüret gerektirir.”

“Evet, mahvolmuş, dünya haritasından silinmiş, geçmiş milletler sırasına girmiş bazı kavimler var ki, siyasî ve ırkî nedenler sonucu olarak şu son zamanlarda yine meydana çıktılar.”

“Biz Türkler, bundan sonra hükümetten, hakimiyetten yoksun, acaba millî hukukumuzu kullanabilecek miyiz? Yoksa milletimiz, devletimizle bitmiş midir? Hükümet elden gittikten sonra, çaresiz, millet de yok olacak mıdır? Yoksa, Osmanlı Saltanatı, Asur, Babil, Fergana, Roma, Kartaca gibi bir daha doğmamak üzere mi yok oluyor?”

“Devlet, ancak, milletin kurtuluşuyla kurtuluşa erebilir. Millet kurtulmaz, bağımsız milletler sıralamasına girmezse, onun oluşturduğu veya yaşamasına bekçi olduğu hükümet heyetinden hayır yoktur.”

“Ne zaman ki, topraklarımızda milleti yetiştirmek hevesi uyanacaktır, işte ancak o zaman, devletin yaşaması ümitleri uyanabilir.”

“Şurasını söylemekten çekinmeyelim ki, millet ve devleti kurtarmak, zannedildiği kadar kolay bir iş değildir. Hele yalnız siyasete kapılıp kurtuluşumuzun çarelerini diplomatik düzende ararsak, işte o zaman aldanır ve batarız.”

“Büyük ve küçük devletler, daha başka bir bakışla sonumuzu bekliyorlar. Onlardan bu alışkanlığı atmak, bu iştihayı kaldırmak için pek büyük bir MİLLÎ HAREKETE ihtiyacımız vardır. Küçük devletler de büyük devletler gibi geleceğimize karışıyorlar.”

“Bunlardan dolayı, boş, beyhude düsturlarla, geçmişe dayanan hükümet şekilleriyle meşgul olmayalım.”

“Millî gayret nasıl uyanır? Bir millî vicdan nasıl düzenlenir ve oluşturulur? Bir milletin yeniden dirilişi için ne gibi fikirlerin, duyguların yayılması lâzımdır? Uyumuş bir millet nasıl uyanır? Bir milleti sonsuz ümitsizliğe girdirmemek için ne gibi çareler vardır?”

“Her nerede devlet çöküyorsa, orada, yerine gelenler son derecede öfke ve şiddetle, vahşilere yakışır bir vahşetle milleti de katliama uğratıyorlar. Şehirleri, köyleri yakıyorlar. Türklüğü süpürüyorlar, mahvediyorlar, çil yavrusu gibi dağıtıyorlar. Kısacası, düşüncemiz daima geleceğe dönük olmalıdır. Gelecek her daim dimağımızda yer tutmalıdır. Yoksa gelecek asra varmaz Türk Milleti tarihin en zavallı, en biçare, en sefil ve hasta bir kavmi olarak Bulgarların, haşin Rusların, sahtekâr İngilizlerin, hain Yunanlıların, iblis Fransızların, korkunç Cermenlerin emirleri altında bir göçebe kafilesi oluşturur.”

GÜNÜMÜZE BİR DE BURADA YAZILANLARDAN, YANİ 1912’DEN BAKALIM!

Ara 05

Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü

A. Kemal GÜL

Büyük Önder, Kütahya lisesinde öğretmenlere seslenirken söyle konuşur;

“Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur… Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir. Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür… Bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek… İrfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim…”diyordu.

Ait olduğu kendi toplumunun değerlerine geleneklerine uygun insan yetiştirme sanatının diğer adı Öğretmenlik ulvi bir görevdir. Türk toplumunun güçlenerek milletleştirilmesinde ana öge çocuklarımızın mensup olduğu ailelerinin ellerinde kıvam bulması durumunda anne ve babaların görevlerinin önemi tartışılmazdır;  Çocuklarının eğitiminde aile başlıca birinci istasyondur. Aile içinde O kıvamlı hamur haline getirilmiş saf ve temiz dimağların eğitimi sürecinde aile ve öğretmenin işbirliğiyle işlenmesinin kişilik kazanmasının temelinde öğretmenlik sanatı süreç olarak uzun soluklu ikinci istasyondur. O saf ve temiz dimağlar öngörülen programlar önceliğinde öğretmenlerinin eğitimindedir, gözetimindedir, denetimindedir. Öğretmenler; ülkenin kaderini belirleyecek, ülkenin kalkınmasında milli değerlerin güçlenerek yaşatılmasında yarının saygın ve onurlu, mesleğinde uzmanlaşmış bilinçli insanlarının yetiştirilmesinde emek veren alın teri döken eli öpülecek mümtaz şahsiyetlerdir.

Kanında taşıdığı Türk kültür genleriyle, aldığı eğitimle bir öğretmen görevini icra ederken bilir ki; bin yılı aşkındır vatan edindiğimiz Anadolu topraklarında Türk Milleti bütün unsurlarıyla bir bütündür; manzum bir kültür bahçesidir. Bu kültür bahçemizde vatan sevgisi vardır. İman vardır. Ana sütü gibi saf ve temiz Türkçemiz vardır. Tarihimiz vardır, örf ve adetlerimiz vardır, temiz ahlakımız vardır, büyüklere saygı-küçüklere sevgi, insana saygı, yardımseverliğimiz, dürüstlüğümüz vardır. Bir tek kültür kelimesi değildir, itelenen. . Milli kültür, geçmişten geleceğe yol alan milletimizin rehberidir, ışığıdır, gücüne güç katan cevheridir.

Bu ahval üzere çocuklarımızın eğitim ve öğrenme çağında kültür genlerini besleyen, eğitimlerinde rehber olan, yetişmelerinde emek vererek kutsal görevlerini fedakârca icra eden öğretmenlerimizin,’’Öğretmenler Gününü’’kutluyor icra ettikleri bu kutsal görevlerinde başarılar diliyorum.

Ara 05

Öğretmenler Günü ve Düşündürdükleri

Av. Mustafa ÖZKURT

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün başöğretmen olarak kabulünden hareketle, 26 Kasım 1992 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “Öğretmenler Günü Kutlama Yönetmeliği” doğrultusunda her 24 Kasım öğretmenler günü olarak kutlanılmasına başlanılmıştır.

Öğretmenler Günü ile bir meslek olarak öğretmenlik yaparak bizleri hayata hazırlayan (daima saygı duyduğum) , aziz öğretmenleri hatırlayıp, onurlandırmak amaçlanmıştır.

Her meslek saygın ve kutsaldır. Ancak iki mesleğin bende farklı yeri vardır. Bunlardan bir öğretmenlik diğeri doktorluktur. Her meslekte yapılacak hatalar düzeltilebilinir. Fakat öğretmenlik ve doktorluk mesleği icra edilirken hataya yer yoktur. Öğretmenlik sade bir meslek değildir. Aynı zamanda ustasının elinde bir sanattır. Bu sanatla insan şekillendirilir.

Eğitim/öğrenim boyunca birçok öğretmenle karşılaşılmasına rağmen ilkokul öğretmeni kolay, kolay unutulmaz. İlkokul öğretmeni yaş ağaca şekil verendir. Bu şekille insanın hayattaki çizgisi belirlenir.

İlkokul öğretmeni sadece öğreten değil, öğretirken eğitendir de.

Bir üniversite bitirerek veya daha fazla tahsil yapılarak öğretici olunur, ancak öğretmen olunmaz.

Daha evvelce öğretmen yetiştirmek için öğretmen okulları vardı. Ortaokuldan sonra gidilen bu okullarda sınıf öğretmeni yani ilkokul öğretmeni yetiştirilirdi. Bu okullar öğretmen yetiştirmek içindi.

Hangi gerekçelerle olursa, olsun öğretmen okullarının kapatılması ülkemiz açısından zararlı olmuştur. Bu gün öğretmen okulu mezunu öğretmenleri göremememizin sonucunda eğitim seviyemiz perişan hal aldı. Öğrenim yedi yaşında da, yetmiş yaşında da olur. Fakat eğitim için bunu söyleyemeyiz. Eğitimi verebilmek için bu konuda yetiştirilmiş olmak gerekir.

Resmi Gazetenin 24 Haziran 1973 tarihinde yayımlanan 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu Öğretmen Okullarının sonunu getirdi. Sonu gelen öğrenim değil EĞİTİM idi.

Bu güne baktığımızda her iktidar değiştiğinde değil, her bakan değiştiğinde Milli Eğitimimize neşter vurulmaktadır. Eğitim sistemimiz yazboz tahtasına döndü. Oysaki eğitim meselesi her türlü siyasetin üstünde görülmesi gereken asli ve milli bir yapıdır. Eğitime siyaset müdahale etmemelidir. Eğitim bir ülkenin geleceği ve onu ayakta tutan temel direktir. Bu nedenle Milli Eğitim Temel Kanunu denmiş ve ancak temel yerinden sökülmüştür.

Her kurum ve kuruluşta aksaklık olabilir. Aksaklık var diye, aksaklıkların giderilmesi yerine onu ortadan kaldırmak akla zarardır. Hastalıkta son çare cerrahi müdahaledir. Lakin bizde bu konuda ilk akla gelen kesip atmak olmuştur.

Geleceği yakalamak için geçmişteki aksayan yönleri de dikkate alınarak öğretmen okullarının açılmasında yarar safhası geçilmiş, zaruret halini almıştır.

Kuruluşundan yasal nedenle kapanmasına kadar “Eyüp Milli Eğitim Derneği” Başkan Yardımcılığı görevini yapmam nedeniyle bu yazıyı kaleme aldım.

Bu konuda işin mutfağında çalışan, asıl söz sahibi yıllarını eğitime vermiş olan öğretmenlere bırakılması gerektiğine de inanıyorum. Eğitimsiz bilgi daima zararlara gebedir.

Kas 24

Sabri Şenel’i Ziyaret Ettik

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, Genel Başkan Yardımcıları Dr. Sakin Öner ve Hikmet İşman, Genel Sekreter Süleyman Uluocak, üyelerimiz Hikmet Kaplan ve Vedat Eryetiş, Müdürümüz Şahin Ceylanlı Ümraniye Sınav Okullarının sahiplerinden milliyetçi iş adamlarımızdan Sabri Şenel’i ziyaret ettik. Eğitime yaptiğı hizmetlerden dolayı (kur’an, bayrak, hançer) hediye ettik.

Kas 24

Anadolu Aydınlar Ocağı’nın Atatürk’ü Anma Toplantısı

Anadolu Aydınlar Ocağı tarafından Atatürk’ün Vefatının 81. Yılında Bağlarbaşı’nda dernek merkezinde bir anma töreni düzenledi. 13 Kasım akşamı yapılan tören, saygı duruşu ve İstiklal marşı ile başladı. Kısa bir açılış konuşması yapan Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, Aşık Veysel’in  “Ağlayalım Atatürk’e” ağıtının videosunu izletti.

Anadolu Aydınlar Ocağının Yönetim ve İlim-İstişare kurullarının hazır bulunduğu gecenin onur konuğu Em. Tümgeneral Dr. Tarık Özkut, “Ölümsüz Atatürk” isimli bir konferans verdi. Özkut Paşa, yabancı yazarların eserlerinden yararlanarak hazırladığı konuşmasında 150 araştırmacı, 199 ülkeden seçilmiş 1400 lider içinde, liderlerin halkının sevgisi ve dünya devletleri tarafından örnek alınması, askeri dehası veya stratejik uygulamaları, yönetim biçimleri, devrimleri, ekonomiye verdikleri önem, uluslararası saygınlık, halkına karşı davranış,  halkının eğitimi, ülke sanayiine kazandırdıkları dünya barışına hizmet, ülkesine toprak kaybettirme veya kazandırma gibi kriterlere göre yaptıkları araştırmada Atatürk’ü birinci seçmiş olduklarını anlattı. Birçok dünya liderinin ölüm veya görev terkinden sonra ilkeleri ile birlikte tarihten silindiklerini, fakat Atatürk’ün hem Türkiye’de, hem de tüm Dünya devletleri içinde yol göstericiliğinin giderek önem kazandığını belirtti.

Konferans sonrası Prof. Dr. İbrahim Öztek, Tarık Özkut Paşaya Anadolu Aydınlar Ocağının bir şiltini ve bir kitabını armağan etti. Toplantı, Atatürk şiirleri ve anıları ile devam etti.

 

Eki 29

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası Sonuç Bildirgesi

Aydınlar Ocakları 49. Büyük Şurası 25-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Amasya’da Amasya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapılmıştır.

  1. Büyük Şuramız, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Milleti’nin bağımsızlığını tehlikede görerek 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele’nin meşalesini yaktığı, Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden kutlu yolun kilometre taşları olan Amasya Tamimi’ni yayınladığı, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaptığı tarihin 100. Yıldönümünde gerçekleştirilmiştir. Türk Milliyetçiliği düşüncesini benimseyen ve Türkiye’nin meselelerini bu açıdan değerlendiren Aydınlar Ocakları olarak, son Şuralarımızı özellikle Kurtuluş’tan Kuruluş’a giden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile noktalanan bu kutlu yolun üzerindeki Ankara, Samsun, Sivas ve Amasya’da gerçekleştirdik.

Amasya, kuruluş ve kurtuluşun en önemli kilometre taşlarından birisidir. Osmanlıya ev sahipliği yapan Amasya, Milli Mücadeleye başlangıç rolünü üstlenerek milli devletimize de kucak açmıştır. Amasya Tamimi ile Türk Milletinin mukadderatının yine bütünüyle Türk Milleti tarafından çizileceği gerçeği ortaya konmuş; Erzurum ve Sivas Kongreleriyle Milli Mücadele fikri ateşlenmiş, Türk Milletinin esir edilemeyeceği kararı perçinlenmiştir. Emperyal güçlerin merhametine sığınarak bir ülke kurtarılamaz ve sürekli kılınamaz. Amasya Tamimi dün olduğu gibi bugün de bize ışık tutmaktadır. Bugün de sözde dost ve müttefik tuzaklarına karşı Türk’ün Milli Mücadele meşalesini canlı tutanlardan birisi de Amasya Tamimidir.

Bu vesileyle Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Anadolu’nun birçok yöresinde Milli Mücadele’ye kanıyla, canıyla, malıyla katılan mücahitleri, Türkiye coğrafyasını darül-harp yerine darül-islâm yapan şehitlerimizi ve gazilerimizi, son olarak “Barış Pınarı Harekâtı” sırasında şehit düşen Mehmetçiklerimizi ve sivil vatandaşlarımızı  rahmet, minnet ve saygı ile anıyoruz. Dün Osmanlı ile uğraşanlar, bugün de Cumhuriyet Türkiye’sini hedef almışlardır. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Rahmetli Ebulfeyz Elçibey’in de belirttiği gibi “Sen Türk olduğunu unutsan da düşman hiç unutmaz”. Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet ile coğrafyamız tekrar vatanlaştırılmıştır. Bugün de değişik yerlerde uygulanan açık ve sinsi kuşatma hareketlerini kıracağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

  1. Büyük Şuramız, bekamız için Suriye ve Irak’ta harekâtlar yaptığımız, içerde ve dışarda güvenliğimizi tehdit eden terör örgütleri ve sözde dostlarımızla amansız bir mücadele sürdürdüğümüz, Ege ve Akdeniz’de gasp edilmek istenen haklarımızı savunduğumuz, ekonomik sıkıntılarımızın yanı sıra dışarıdan düşmanca ekonomik tehditlere maruz kaldığımız bir ortamda gerçekleştirilmiştir.
  2. Büyük Şuramızda ele alınan başlıca konular ile bunlarla ilgili çözüm önerileri aşağıda belirtilmiştir:

“BARIŞ PINARI HAREKÂTI” VE SURİYE SORUNU

Aydınlar Ocakları olarak; Türk Silahlı Kuvvetlerinin haklı ve yasal “Barış Pınarı Harekâtı”nı kutladık ve destekledik. Sözde ümmet kardeşimiz dediğimiz İslam ülkeleri, maalesef Hristiyan Batı ülkeleri ile birlikte “Barış Pınarı Harekâtı”na karşı çıkmışlar ve kınamışlardır. Dün Osmanlıya karşı ne yaptılarsa, bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne aynı vefasızlık ve ihaneti yapmaktadırlar. Aslında Ortadoğu bir ihanet coğrafyasıdır. Türkiye’nin bir Kürt veya Hristiyan sorunu yoktur, ama bazı Kürtleri kullananların Türkiye’yle sorunları vardır. Bu gelişmeler dolayısıyla Arap ülkeleri ve bilhassa Filistin ile ilişkiler tekrar ele alınmalı ve bugüne kadar yapılan yanlışlardan dönülmelidir. Terörden yana tavır alarak bu harekâta karşı çıkanları da kınıyor ve ayıplıyoruz. Bu konuda özellikle Hun Türklerinin ve Atilla’nın torunları oldukları bilinciyle Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtı”nı uluslararası platformlarda destekleyen Macaristan’ın kardeşçe davranışını takdirle karşılıyoruz. Bu konuda, kardeş Azerbaycan ve Pakistan’ın desteklerine de şükranlarımızı sunuyoruz.

 

ABD ve diğer Batılı müttefiklerinin hedefi, Irak’ta olduğu gibi, Suriye’de de kukla bir Kürt devletçiği kurdurarak İsrail’in güvenliğini teminat altına almaktır. Türkiye’nin “Barış Pınarı Harekâtı” ile hedefi, sadece “güvenlik bölgesi” oluşturmak değil, ABD’nin desteklediği PKK terör örgütünün Suriye’de ordu ve devlet kurma projesini tamamen yok etmektir.  Bu tehirli harekat şeref ve haysiyetimizle oynayan terör sevici sözde NATO’daki müttefiklerimize karşı da yapılmıştır. Hedef, Türkiye’nin sadece sınır güvenliği değil, milli varlığı ve bütünlüğüdür.

 

22 Ekim’de Putin ve Erdoğan arasında Rusya’da varılan Soçi Mutabakatı ile  “Barış Pınarı Harekâtı” kısmen hedefine ulaşmıştır. Bu harekat ile terör koridoru oyunu büyük ölçüde bozulmuştur.  Bu sonucun alınmasında kahraman Türk ordusunun kararlı tutumunun büyük payı vardır. Mutabakat’ın  5. Maddesine göre, “Rus askeri polisi ve Suriye sınır muhafızları,  Barış Pınarı Harekat alanının dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafına, YPG unsurları ve silahlarının Türkiye-Suriye sınırından itibaren 30 km’nin dışına çıkarılmasını temin etmek üzere girecektir.” Bu Mutabakat’la Rusya, Suriye’de en etkili aktör durumuna gelmiştir. Ayrıca Fırat’ın doğusundaki Türkiye-Suriye sınırının Kuzey Irak Kürt Bölgesi ile sınır olan PKK/YPG kontrolündeki Kamışlı ve Aynel Arap (Kobani)’nin Mutabakat dışında tutulması, ileride güvenliğimiz açısından oldukça sakıncalıdır. Güvenli bölge, sınırdan 30 km aşağıda terör örgütünü koruyan tampon bölge haline dönüştürülmemelidir.

 

ABD’nin Ortadoğu’daki  bundan sonraki asıl hedefi İran değil; Türkiye’dir. Rusya’nın da Ortadoğu’daki hedefleri ABD’den pek farklı değildir. Bölgede birçok devletin milli menfaatleri  çatışmaktadır. Türkiye’nin amacı, geçici bir tedbir olarak güvenlik bölgesinin tesisi kadar, onun güneyinde ABD’nin  PKK/YPG terör örgütüne bir devlet kurdurma çabalarını yok etmek olmalıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı, iyi ilişkiler geliştirilerek Suriye Türklerinin sosyokültürel ve ekonomik hakları desteklenmelidir. Suriye’de huzur ve güvenliğin sağlanması için Türkiye aktif rol üstlenmelidir. Ülkemizdeki kayıt dışı olanlarla birlikte 5 milyonun üzerindeki Suriyelilerin kendi vatanlarına dönmeleri hızlandırılmalıdır. Soçi Mutabakatı’nın 8. Maddesinde “Mültecilerin güvenli ve gönüllü şekilde geri dönüşlerini kolaylaştırmak maksadıyla ortak çalışma yapılacaktır” denilmektedir. Bu maddedeki “mülteci” ifadesi, Türkiye’deki Suriyelilerin hukuki statüsüne uygun değildir. Ülkelerindeki iç savaştan kaçarak gelen ve Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin hukuki statüsü, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesine göre,  “geçici koruma” veya “Geçici koruma sağlanacak yabancılar”dır. Eğer “mülteci” veya “sığınmacı” sayılırlarsa uluslararası hukuka göre Türkiye’nin ilave sorumlulukları üstlenmesi gerekir.

 

Aydınlar Ocakları olarak, Diyarbakır ve diğer bazı illerimizde çocukları PKK tarafından zorla kaçırılıp terör örgütüne malzeme yapılan annelerin feryadına katılıyor ve Diyarbakır Annelerinin protesto hareketini destekliyoruz.

 

MİLLİ DAVAMIZ KIBRIS VE KKTC

 

Kıbrıs’ta Türk varlığını ve KKTC’yi korumak ve kollamak bizim milli davamızdır.  Milli davalar dikkate alınmadan, küresel güçlerden medet umularak milli menfaatler korunamaz. Kıbrıs davasının iyi niyetle ve taviz verilerek çözülemeyeceği artık anlaşılmıştır. Rahmetli Rauf Denktaş’ı Kıbrıs sorunun önündeki engel olarak görenler, bugün Denktaş’ın çizgisine gelmişlerdir. Artık Kıbrıs’ta Türk varlığını reddedenlerle federal yapı artık tartışılmamalıdır.  Türkiye’nin “Barış Pınarı ve Kıbrıs Barış Harekâtı’na karşı çıkan, Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden Mustafa Akıncı, KKTC’ye ve merhum Rauf Denktaş’ın makamına yakışmamaktadır. Derhal istifa etmelidir. Kıbrıs adasındaki zenginlikleri paylaşmayan, ortaklığı reddeden ve Türkleri güdülecek bir azınlık olarak görenlerle hiçbir sorun çözülemez. KKTC’nin kazanımlarından ve Türkiye’nin garantörlüğünden asla vazgeçilmemelidir.

 

TÜRK DÜNYASI’NDA ANLAYIŞ BİRLİĞİ

 

Türk Dünyasında Anlayış Birliğini kurmak zorundayız. Bunun için öncelikle Türk Cumhuriyetleri ve Türk Dünyası akraba toplulukları ile ilişkilerimizi arttırmalıyız.  “Türklük Mensubiyeti Şuurunu” yerleştirmeliyiz. Bugün Türk Milletinin 7 bağımsız devletinin bireyleri, Türk milletinin mensubu oldukları bilincini korumalıdır. Türk Dünyası’nda kullanılan dillerin, Türk dilinin yaşayan birer lehçesi olduğu şuurunu benimsetmeliyiz. Bu lehçeler için Türkiye Türkçesi, Kazakistan Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi vb. adlar kullanmalıyız. Bütün Türk Dünyası’nın birbiriyle anlaşabilmesi için, ortak komisyon tarafından hazırlanan 34 harfli Ortak Türk Alfabesine geçilmelidir.

 

Rusya Federasyonu bünyesinde ki, Müslüman olmayan Türk topluluklarının din adamları Moskova’da yetiştirilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu konuda insiyatif alarak müdahil olmalıdır.

 

Türk Dünyası’nın en sancılı bölgesi, Çin egemenliği altındaki Doğu Türkistan’dır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Doğu Türkistan’da yaşayan Türklere yönelik baskı, zülüm ve soykırım uygulamalarına Uluslararası Hukuk gereğince bir an önce son verilmesi için Türkiye Cumhuriyeti ve diğer Türk Devletleri gerekli girişimlerde bulunmalıdır.

 

TÜRKÇENİN KULLANIMI

 

Türkiye’de 26 Haziran 2017 tarihinde levhalarda %25 yabancı kelime kullanabilme serbestliği verilmiştir. Bu, iki dilli olmaya yönelik bir tavizdir. Bu tavizler,  Anayasamızın “Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir” maddesine aykırıdır ve egemenlik haklarımızla ilgilidir. Son yıllarda bazı Belediyelerimiz, milli bir hassasiyetle tabelalardaki yabancı dille yazılan firma isimlerini kaldırtmaktadırlar. Bu konuda büyük duyarlılık gösteren Amasya Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Sarı’yı tebrik ediyoruz.

 

Son yıllarda Türkiye Türkçesinde iyelik ekinin atılarak kullanıldığını görüyoruz. Bunun sonucunda oluşan tamlama şekilleri, Türkçe isim ve sıfat tamlaması yapısını büyük ölçüde tahrip etmiştir. Mesela “İstanbul Kanalı” olarak kullanılması gerekirken, Türk dilinin tamlama kurallarına uymayan  “Kanal İstanbul” ifadesi son derece yanlıştır. Bilgisayar yazılımları Türkçeye uygun olan F klavye ile olmalıdır. Türkçe alfabede her harfin bir adı vardır. Harflerimizin adlarını İngilizce gibi okumak yerli ve milli olmaktan uzaklaşmak demektir.  (IBM’yi ay bi em, NTV’yi en ti vi vb. gibi)

 

EKONOMİK DURUM

 

Türkiye büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya bulunmaktadır. Ayrıca ekonomimizi perişan etme tehditleri ve gayretleri, dış borç tuzağı, döviz kuruyla oynamalar, üretimi değil tüketimi arttırma, özelleştirme, ithalatı körükleme politikaları da bu krizi giderek artırmaktadır. Suriye krizinde ABD’nin ekonomi üzerinden bizi tehdit ettiği unutulmamalıdır. Askeri başarı sağlamak için, güçlü ve istikrarlı, kırılgan olmayan bir ekonomiye ihtiyaç vardır. Bunun için tüketime değil, üretime dayalı bir ekonomiye geçmek zorundayız.

Türkiye’nin en çok dış ticaret açığı verdiği Çin ve Rusya’ya karşı birçok mal ve hizmette kotalar konulmalıdır. Ülke yararına ve yatırıma dönük bir bankalar yasası düzenlenmeli, bankalar sigorta acentesi gibi çalışmaktan kurtarılmalıdır. Tasarruf mevduatına verilen faiz ile kredi faizleri arasındaki uçurum giderilmelidir. Merkez Bankası bağımsızlığını korumalı, kamu bankaları siyasi amaçlara alet edilmemelidir.

İşçi, memur, emekli kesimi korunmalı, gelir dağılımını düzeltecek tedbirler alınmalıdır.  İşsizliğin çok boyutlu -şiddet eylemleri, boşanma, intihar, aile içi sorunlar, ahlaki değerlerin çöküşü, geleceğe olan ümitsizlik ve uyuşturucuya sapmalar gibi-  sorunlar yarattığı fark edilmelidir. Yatırımlar teşvik edilerek yeni istihdam imkanları yaratılmalıdır. Kamuda israf, yolsuzluk, akraba ve partili kayırma hastalıkları son bulmalı, tasarrufa gidilmelidir. Yerli ve milli harp sanayinin geliştirilmesi yönündeki güzel örnekler sürdürülmelidir. Mevcut fonlar yerinde kullanılmalıdır.

Bugün bitme noktasına gelen tarım ve hayvancılığın yeniden canlandırılması ve ülkemizin ihtiyacını karşılar duruma gelmesi için çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımız devletçe her türlü destek ve teşvikle güçlendirilmelidir.

DEMOKRASİ VE HUKUK ANLAYIŞI

Hukuk, siyasi kararlara kurban edilmemelidir. Hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı ve tarafsızlığı alanlarındaki zafiyetler giderilmelidir. Kuvvetler ayrılığı prensibi tekrar ele alınmalı, parti başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığının aynı kişide birleşmesi uygulamasından vazgeçilmelidir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin gözden geçirilmesine ve yeni bazı düzenlemelere gidilmesine büyük ihtiyaç vardır. TBMM’nin etkinliği yeniden sağlanmalıdır.  Dünya’daki demokratik standartlara uymak, düşünce hürriyetini korumak esas olmalıdır. Denetim ve kontrol mekanizmalarını sağlayıcı kurumlar tekrar etkin hale getirilmelidir. Liyakat daima sadakatin önünde gitmelidir.

TÜRK AİLESİNİN KORUNMASI

Türk toplumunun temel dinamiği olan aile yapımız giderek bozulmaktadır. Bunun sonucunda boşanmalar, kadına ve çocuğa karşı taciz ve şiddet olayları, kadın cinayetleri giderek artmıştır. Bu arada dijital ve teknoloji bağımlılığı, hem çocuklarımız, hem de gençlerimiz için büyük bir tehdittir. Bazı internet oyunları çocuklarımızı intihara kadar sürüklemektedir. Bunun için başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere bütün ilgili kamu kurumları gereken tedbirleri ivedilikle almalıdır. Uyuşturucu ve madde bağımlılığı ortaokul çağına kadar inmiştir. Bu konuda milli politika belirlenmeli ve özel ihtisas hastaneleri kurulmalı ve yaygınlaştırılması sağlanmalıdır.

SAĞLIK VE ÇEVRE POLİTİKASI

Gıda terörü ve kanserojen maddelere karşı gerekli tedbirler alınmalıdır. Yerli ilaç ve aşı sanayimiz desteklenmeli, yabancıların eline geçmesi önlenmeli, ilaç ve aşı konusunda dışa bağımlılığa son verilmelidir. Temiz çevre, doğal beslenme ve sağlıklı hayat ortamının oluşması için gerekli yasal düzenlemeler ve iyileştirmeler yapılmalıdır. Başta ekmek ve su olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinin israf edilmemesi konusunda halkımız bilinçlendirilmelidir.

Cam, plastik, kağıt ve metallerin geri dönüşüm yoluyla tekrar kullanılması ciddi bir ekonomik katma değer sağlayacağı gibi, çevre kirliğini de önleyeceğinden, farkındalığı artırıcı önlemler çoğaltılmalıdır. Boş hazine arazileri ağaçlandırılarak orman alanımız genişletilmelidir.

Fatsa ve Kazdağları gibi yerlerde, su ve hava başta olmak üzere çevre korunmalı, çevreyi tahrip eden yabancı şirketlere yeni imtiyazlar verilmemeli, yapılan sözleşmeler de yeniden gözden geçirilerek çevre tahribatı önlenmelidir.

 

 

MİLLİ EĞİTİMİN DURUMU

Milli eğitimde sık sık yapılan sistem ve müfredat değişiklikleri, ders kitaplarında milli edebiyat temsilcilerinin parçalarının çıkarılması, milli bayram ve günlerin anlam ve önemine uygun kutlanmaması, okullarda sık sık idareci ve öğretmen kadrolarının rotasyonla değiştirilmesi, ihtiyaç duyulan okul türleri yerine, bazı okul türlerinin ihtiyaçtan fazla açılması, okullarda personel yetersizliğinden doğan sağlık ve hijyen sorunları dolayısıyla eğitimimiz bugün bir açmazın içindedir. Bu sorunlar, hem eğitimdeki akademik başarıyı olumsuz etkilemekte ve hem de eğitimin millilik vasfını büyük ölçüde zedelemektedir. Yapılması gereken eğitimi siyaset üstü milli bir faaliyet olarak görüp, eğitimde başarılı ülkelerin yaptığı gibi, bilim ve teknoloji ağırlıklı eğitime önem vermektir.

Öğretmenlik ve askerlik meslekleri birer ihtisas mesleğidir. Bu sebeple kapatılan Öğretmen Liseleri ve Askeri Liseler en kısa zamanda eğitim-öğretime açılmalıdır.

Okul öncesi eğitim, eğitimin en önemli basamağıdır. Bu eğitim basamağında okullaşma oranının arttırılması için gereken önlemler alınmalı, denetim dışı, merdivenaltı eğitim faaliyetlerine izin verilmemeli, bağımsız Ana Okulları açılmalıdır.  Bu eğitim, ehliyetsiz kişilerce değil, alan uzmanlarınca verilmelidiir. Özellikle 3-4-5 yaşlarındaki çocuklarımıza gelişim düzeylerine göre somut kavramlarla eğitim verilmesi gerekirken, soyut kavramlarla eğitim verildiği görülmektedir. Bu konuda gerekli tedbirler alınmalıdır.

Sonuç olarak, Türkiye, 100 yıl önce olduğu gibi, bugünde bir tuzaklar yumağı ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bölücü ve ırkçı PKK terörü, FETÖ örgütü, ordumuzu hedef alan Ergenekon ve Balyoz davaları, askeri vesayetin kaldırılması iddiaları,  terör soslu açılım ve barış tezgâhları, terörle mücadele yerine müzakere zorlamaları, Suriyeli mültecilerin kalıcı kılınması çabaları, Ege’de 18 adamızın işgali, Ege ve Akdeniz’de yasal arama alanlarımızda petrol ve doğalgaz arama çalışmalarımıza yönelen saldırılar, Kıbrıs’ta KKTC’yi yok etme gayretleri, Pontusçuluk ve Yunan istihbarat oyunları, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı, milli kimliksiz yeni Anayasa dayatmaları, Türksüz Anadolu çabaları, İslam’ı bozma gayretleri,  bazılarına devlet ve Türk düşmanlığı yaptırma, psikolojik harekatın bir gereği olan malum sözde akademisyen bildirileri,  dış güçlerin Türkiye’nin varlığına karşı kurdukları uluslararası tuzağın parçalarıdır.

Bu tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmemiz, ancak milli birlik ve beraberliğimizi sağlamamızla mümkündür. Aydınlar Ocakları olarak düşüncemiz, Türkiye, Türk Milletine mensubiyet duyan herkesin vatanıdır.   Türk milletinin bir daha beka sorunu yaşamaması için, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü hep birlikte korumamız gerekir.  21-22 Haziran 1919’da vatanı düşman istilasından kurtarmak için yola çıkanların yayınladığı Amasya Tamimi’nde ifade edildiği gibi, bugün de ifade ediyoruz ki, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

 

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi, Adana Aydınlar Ocağı, Amasya Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı, Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun 19 Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı, Iğdır Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı, Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı, Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı, Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Aydınlar Ocağı

Eski yazılar «