Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’ — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 02

İstanbul Kanalı Üzerine

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Konuları çok kolay siyasileştirerek artı ve eksileri ile onları değerlendirme ortamından uzaklaşıyoruz. Bu kötü alışkanlık sürüp gidiyor. Toplumda kamplaştırma süreci de hızlanıyor. Basit siyasi çekişmeleri aşarak ve konuları çok boyutlu ele alarak gerçekleri ortaya koymak durumundayız. Bazı metot yanlışlarından uzaklaşmaya İstanbul Kanalı tartışmalarında da ihtiyacımız vardır.

Öncelikle dünya dili olan Türkçeye ve onun kurallarına saygılı olmak gerekir. “Kanal İstanbul” yerine “İstanbul Kanalı” ifadesini kullanmak bir yanlıştan dönmek olacaktır.

Konuya İstanbul Kanalı’nın sadece gerekli veya gereksiz olduğu tartışmalarından çok;onun öncelikli bir yatırım olup olmadığı açısından da bakabilmeliyiz. Günümüzde çözüm bekleyen öyle sorunlar var ki onlara yeterince eğilmeyi düşünmeden İstanbul Kanalı’nı ele alıyoruz. Yap işlet ve devret şeklindeki bir yol diğer bazı örneklerinde olduğu gibi sorunlarla doludur. Biz bunu kendi bütçe imkanlarımızla yapabiliriz diyorsak bu da çok büyük bir iyimserliktir.

İstanbul Kanalı sadece İstanbul’u ve Marmara bölgesini değil; ülkenin bütününü de ilgilendirir. İstanbul Kanalı’ndaki bazı belirsizlikleri ve hazırlanan raporlara göre ortaya konan yanlışları gidermek durumundayız.DSİ dahil birçok meslek odasının görüşlerini bir tarafa atamayız. Yönetenler İstanbul’a sürekli ihanet etme veya yanlış yapma huylarından da vazgeçmek durumundadırlar. Yanlışlara yeni yanlışlar katmamak, konuyu siyasi bir zıtlaşma olmaktan çıkarmak, düşünen, vatandaşlık sorumluluğunu hisseden ve önce ülkem diyebilen herkesin görevi olmalıdır.

* Türkiye’de son yıllarda dev bir sorun haline gelen ve çok yönlü etkiler yaratan işsizlik çok daha öncelikli bir konudur. Bu sorunun çözümü için yatırımlara ve istihdam şartlarını iyileştirmeye ihtiyaç vardır. Ülkemizdeki siyasi istikrarsızlıklar ve itibar kaybı ekonomide geleceğe güvenin sarsılması, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çekmemizi zorlaştırmıştır. Yatırımlarda ve desteklerde inşaat sektörünün öne çıkarılması da yanlış olmuştur. Yabancı ve yerli sermayenin Türkiye’den kaçtığı, beyin göçünün arttığı bir gerçektir. Kaldı ki işsizlik sorunu sadece ekonomik boyutu olan bir mesele de değildir. Son yıllarda sosyal devlet anlayışından uzaklaşma, vatandaşı müşteri gibi görme anlayışı bilhassa 1980 sonrası bazı olumsuzlukları da doğurmuştur. Gelir dağılımındaki bozukluklar, her alanda rantı ençoklaştırma gayretleri devletin sosyal fonksiyonlarını ve görevlerini aksatmıştır. Geleceğe güven duygusunun zayıflaması ortaya çıkmıştır. Türk Milletine mensubiyet duygusunun yerine; etnik, mezhep, cemaatleşme (dışa kapalılık) ve aşırı hemşehrilik duygularına nispeten terk etmesi dikkat çekmektedir. İşsizlik moral ve ahlaki değerleri sarsmış, yolsuzluklar ve nepotizm sosyal dokuda kan kaybına sebep olmuştur. İşsizlik artan cinayet, yaralama, öldürme, kadına şiddet, boşanma ve intihar gibi sosyal olayları tetiklemiştir. Yargıya güvenin azalması, silahlanma eğiliminde artışta işsizliğin etkileri dışlanamaz.

* Vatandaşın yaygın işsizliğin yanında toplumla yabancılaşması,geçici koruma altına alınan yabancılar için 40 milyar dolar harcanması, bazı bakımlardan bunların imtiyazlı hale gelmesi, vatandaşlığın açık artırmaya çıkarılır gibi 250.000 dolara satılığa çıkarılması, işsizlikle beraber moral değerleri yıpratmıştır. Toplumumuzda dayanışma ve biz şuurunun yerine ben şuurunun zirve yapması işsizlikle ilgisiz değildir.

* Bize göre, üretim için gerekli ithal girdilerini içeride üretmek, ara malı üretimini Türkiye’de yapmak ve desteklemek, ithal ikameye gitmek İstanbul Kanalı’ndan çok daha önceliklidir.

* Siyasi savurganlık ve kamuda sürekli dikkati çeken israf, fonların amacına uygun kullanılmaması ve kırsal alandaki ağalığa özenme örneklerinin giderilmesi ve zihniyet değişikliğine olan ihtiyaç kanaldan çok daha önceliklidir.

* Özellikle İstanbul’da ulaşım ve otopark sorununun giderilmesi, yüz kızartıcı iş kazalarının ve daha doğrusu iş cinayetlerinin önlenememesi kanaldan çok daha önceliklidir.

* İhtisasa ve liyakata saygı gösterilmesi, kuvvetler ayrılığı prensibine ve hukuk devletine riayet ve iyileştirilmiş demokratik parlamenter sisteme dönüş için gerekli sürecin hazırlanması kanaldan çok daha önceliklidir.

* Ülkemizin özellikle kırılan itibar ve dış güveninin tekrar kazanılması, Türkiye’nin sıradan bir Ortadoğu ülkesi olmadığının tekrar ortaya konulması kanaldan çok daha önceliklidir.

* Tarım ve hayvancılıktaki sorunların giderilmesi, üreticinin diğer bazı ülkelerde olduğu kadar desteklenmesi, tarım alanlarının boşalmaması ve betonlaşmaması yine kanaldan önce düşünülmesi gereken bir konudur.

* Üretim yerine ithalatı çözüm olarak görme yanlışı ve son yıllarda patlayan ithalat anlayışının giderilmesi kanaldan çok daha önceliklidir.

* Asgari ücretin tespitindeki yanlışların giderilmesi ve onun vergi dışı bırakılmasının sağlanması yine öncelikli bir konudur.

* Okul öncesi eğitime ağırlık verilerek çocuklarımızın iyi bir vatandaş ve kendilerine Türk Milletine mensubiyet şuurunun kazandırılması yolunda devletin kaynak ayırması, belediyelerimizin daha fazla kreşler ve anaokulları kurması, gençliği bir takım gurupların elinden kurtarıcı yurtların kurabilmesi için gereğinin yapılması yine kanaldan önce gelir.

* Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirecek ve yeni terör örgütleri doğurabilecek yabancı kaynaklı nüfusun vatandaşlığa geçirilmesi yolunda yeterli maddi destek sağlanmadan dış baskılara boyun eğilmesinin düzeltilmesi yine önceliklidir. Harcanan 40 milyar doları hammadde yatırımlarına ve ara malı üretimine destek de kullansaydık;üretimi dışa bağımlı kılmazdık. Cari açığı da daha kolay azaltabilirdik.

* Geçici koruma altındaki Suriyelilere ve diğerlerine harcanan paranın önemli bir bölümünün başta İstanbul’u depreme hazır hale getirici faaliyetlere ayrılması, iyileştirici faaliyetlerin artırılması ve toplanma alanlarının korunması yine kanaldan önce gelir.

* Yıllardır İstanbul’a yönelen iç göç hareketlerini hafifletmek, göç edenleri göç ettikleri şehirlerde istihdama kavuşturmak yerine, İstanbul’a mevcut sorunları daha da ağırlaştırıcı yeni bir şehir ilave etmek, sorunları ancak büyütebilir ve içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Kanalı konuşurken bunu da hesaba katmak gerekir.

* 1936 tarihli Montrö sözleşmesi ile egemenlik haklarımız boğazlar üzerinde tesis edilmiştir. Milletlerarası bir komisyonun denetimine terk edilmek yerine; bizim boğazlar üzerindeki haklarımızı belirleyen bu sözleşmeden rahatsız olmayı doğrusu anlayamıyoruz. Montrö’nün ne kazandırdığı ortadadır. Bize bu sözleşmenin kaybettirdiklerinden bahsedenleri doğrusu hayretle karşılıyoruz. Türk egemenliğini savunanları “Montrö lobisi” olarak suçlayanların acaba hangi lobilerin mensubu olduklarını da doğrusu merak ediyoruz.

* Çarpık ve üretim dışılığı teşvik eden özelleştirme ve daha doğrusu satılan tesislerimizi yabancılaştırma amacı güden özelleştirmelerden uzak durmayı kanaldan önce düşünmek durumundayız.

* Son yıllarda başarılarla dolu harp sanayiinde yerli ve milli üretimi artırıp çeşitlendirebilmek, çeşitli engellemeleri, hatta muhtemel sabotajları aşabilmek için gereğini yapabilmek ve bu alana daha çok kaynak ve ilgi ayırabilmek kanaldan önce gelir.

* KKTC’de bir deniz üssünün kurulma çalışmaları kanaldan önce düşünülmeli idi.

* Türkiye’nin jeopolitiğini fark edebilmek, bunun doğurduğu imkânları kullanabilmek, değişen dünya ekseninin Atlantik’ten Ortadoğu ve Asya’ya kaydığını görebilmek, jeopolitik gücümüze dayanmak, sadece ittifak merkezli hareket etmemek anlayışı kanaldan önce gelir.

* Gençliğe ve geleceğimize dönük uyuşturucu ve gıda terörüne karşı gerekli tedbirleri almak, yapılan güzel hizmetleri artırabilmek yine kanaldan önce gelir.

* Yerli ve milli ilaç sanayini geliştirebilmek için kaynak ayırmak ve desteklemek kanaldan önce gelebilir.

Anadolu coğrafyası üzerinde egemenlik haklarımızı perçinleyen Montrö Sözleşmesini yapanları ve bu uğurda emeği geçenleri, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saygı ve rahmetle anmayı bir görev biliriz.

Şub 18

2020 Ekonomide riskler

Esfender KORKMAZ

07 Şubat 2020

Stratejik riskleri, siyasi sorunları bir tarafa bırakıp yalnızca ekonomik riskler açısından bakarsak, 2020  yılının Dünyada sorun yaşanmaz. Aynı şartlar altında Türkiye’de ise 2020 yılı rahat geçmeyecektir.

Dünya’da hızlı büyüme yavaşladı, 2020 yılı için Dünya ortalama büyüme oranı yüzde 2.4; ABD de yüzde 1,8; Çin’de 5,9 ve Asya pasifik ülkelerinde 5.1 olarak tahmin ediliyor.   Aslında Dünya için bu oranda bir büyüme dengeli büyümedir ve aynı zamanda istikrarın yerleştiğini de gösteriyor. Zira potansiyel üstünde yüksek büyüme aynı zamanda üretim faktörlerinin tedariki ve finansmanı açısından istikrarı da bozabiliyor.

İşsizlik açısından da, bazı gelişmekte olan ülkeler dışında bir sorun görünmüyor. Dünya çalışma Örgütü (İLO) işsizlikten çok çalışma koşullarının iyileştirilmesine çalışıldığını açıkladı.

FED ve ECB’ninde faizleri düşürme konusunda bekleme içinde oldukları anlaşılıyor. Önemli bir stratejik sorun yaşanmazsa, petrol fiyatlarının da 60 dolar dolayında kalması bekleniyor.

Türkiye istikrar konusunda Dünya’dan ayrıldı.2020 yılında yüzde 3 büyüme yaşayacak, fakat bu oran potansiyelin büyümesinin altındadır.  Ayrıca fert başına büyüme daha düşük yüzde 1.6 dolayında olacaktır. Bu oranda fert başına büyüme gerekli olan gelir artışını yaratmaz. İç tasarrufların artması yatırım sermayesi için Türkiye şartlarında fert başına büyümenin en az yüzde beş olması gereklidir.2020 de en büyük risk yatırımlarda gerilemenin devam etmesidir.

Doğrudan yabancı yatırım sermayesinde de azalma beklenmektedir. Yerli ve yabancı yatırım sermayesi, hukuk ve demokratik altyapıda bozulmadan dolayı yeni yatırım yapmıyor. Ayrıca 2020 bütçesinde yatırımlara ayrılan ödenek düşük; yüzde 7 dolayındadır. Devlet altyapı yatırımlarını yapmıyor, kamu özel işbirliği programı içinde özel sektöre yaptırıyor, hizmet pahalıya çıkıyor. Üretimde navlun girdi maliyetleri yatırımları caydırıcı derecede yüksek oluyor.

Kronik enflasyonda, yatırım fizibilitesi ve yarını  görmek açısından bir engeldir. Hükümet; siyasi maliyetinden korktuğu için yapısal çözümlere yanaşmıyor. Enflasyonu da çözemiyor.

Yeni yatırımlar yapılmadığı için gençler arasında işsizlik oranı yüksektir. Aynı nedenle üretimde kullandığımız aramalı ve hammaddeyi ithal etmeye devam edeceğiz.

Yatırımlarda durgunluk; Bir… İşsizliğin ve özellikle genç işsizliğin devam etmesine neden olacaktır. İki… yüzde 3 büyüme de olsa, ithalat talebi aratacak ve dış ticaret açığı da aynı şekilde artacaktır. 2020 Bütçe açığını artıran üç sorun var…* Kamu özel işbirliği nedeni ile köprüler, yollar, hastaneler için verilen talep garantisi, bütçe giderlerinin artmasına ve açıklara neden oluyor.* Bütçenin yüzde 42’sini oluşturan transferler ve özellikle transferler içinde popülist yardımlar, hem bütçe kaynaklarının etkinsiz kullanılmasına hem de bütçe açıklarının artmasına neden oluyor.* Özelleştirilecek kamu işletmeleri kalmadı. TOKİ yatırımları daraldı. Durgunluk nedeniyle ve aşırı yük nedeniyle vergi gelirlerinde reel olarak artmıyor.

Bir önemli risk unsuru da eksi reel faizdir. Faiz oranları halen sınırda olmasına rağmen Cumhurbaşkanı düşük faiz enfasyonu da düşürür diyor. Faizlerin tek haneye inmesini istiyor. Bu şartlarda eksi faiz nedeniyle tasarrufların yatırımlara gitmesi gerekir. Gel gör ki güven altyapısı olmadığı için kimse yatırım yapmıyor. Bu defa tasarruflar dövize ve altına yöneliyor. Kısmen borsaya yöneliyor ve fakat ekonomik istikrarın da bozulması borsaya talebi sınırlıyor.

Son olarak en büyük riskimiz de artık siyasi sorundan çok ekonomik teröre dönüşen 4 milyon Suriyeli sorunudur.

 

Şub 18

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İdlib’te savaşırken Türk yurtlarında neler oluyor?

Cahit Armağan DİLEK

07.02.2020

8 şehit, 6 yaralı verdiğimiz saldırıya ilişkin olarak “askerlerimize yapılan saldırı, Türkiye açısından Suriye’de yeni bir dönemin miladıdır” ifadesini kullandı.

Aslında sadece Türkiye için değil Suriye’deki bütün aktörler için yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Nitekim önceki günkü yazımızda bu saldırının Suriye’de yeni bir safhanın başlangıcı olacağını ve Suriye’deki aktörleri de saflarını yeniden belirlemeye iteceğini söylemiştik.

Gelişmeler de bu yönde. Erdoğan konuşmasında yeni dönemin başlangıcı olabilecek şekilde Suriye yönetimini açıktan uyardı ve Suriye rejiminin bu ay içinde Türk gözlem noktalarının gerisine çekilmesini beklediklerini, aksi halde Türkiye’nin bu işi bizzat yapmak zorunda kalacağını vurguladı.

Demek istediği Suriye ordusunun Soçi mutabakatının imzalandığı Eylül 2018’deki pozisyonuna çekilmesi.Bunun gerçekçi bir talep olduğunu söylemek mümkün değil.  Nitekim bu açıklamadan hemen sonra Suriye ordusu dördüncü Türk gözlem noktasını da kuşattı ve TSK’nın ilave güçler göndererek ulaşım hatlarını kontrol altına aldığı Serakib şehrini de kuşattı. Şam yönetimi adeta Erdoğan’ın söylemlerine meydan okuyordu.

Lavrov’un da açıklamalarından anlaşılıyor ki, Rusya İdlib’teki gelişmeleri sadece izliyor ve bunu yaparken de Türkiye’nin tavrının yanlış olduğunu, Soçi mutabakatının hükümlerini aşan şekilde İdlib’te konuşlanmasını artırdığını ifade ediyor. Yani Suriye ordusunun operasyonlarının sürmesine ses çıkarmıyor. Burada dikkat çeken husus Suriye ordusu ve Şii milislerinin Soçi mutabakatıyla karar altına alınan ve tesis edilen 12 Türk gözlem noktasına yönelik saldırı yapmazken, Türkiye’nin son günlerde İdlib’e soktuğu yeni konvoylarla oluşturulan geçici kontrol noktalarına saldırmalarıdır. Yani Soçi mutabakatını Suriye değil, Türkiye ihlal ediyor mesajı veriyorlar.

Ayrıca Erdoğan’ın halk kendini temsil eden birisini seçinceye kadar oradayız diyerek adeta Esad baştayken çekilmeyeceğiz mesajı veriyor ki bu hem Rus hem de Suriye tarafınca Soçi ve Astana mutabakatlarına aykırı görülüyor. Rus onaylı Suriye operasyonlarının bir nedeni de bu söylem.

Diğer taraftan Erdoğan, İdlib’te asker bulundurulmasıyla ilgili olarak “bizim elimizde kapı gibi bir Adana Mutabakatı Anlaşması var ve biz bu anlaşmanın gereği olarak oradayız” dedi. Suriye ise SANA ajansında yayımlanan haberde, Erdoğan’ın doğruyu söylemediğini ve Adana mutabakatının Türkiye’ye otomatik harekat yetkisi tanımadığı karşılığını verdi.

Gerçekten de Adana mutabakatı karşılıklı koordinasyonu ve istihbarat paylaşımının yapılmasını öngörüyor ve sınır ötesinde tek taraflı harekatlara izin vermiyor.

Erdoğan yönetiminin içeride olduğu dış politikasında dini referanslara ağırlık vermesi, Türk Milleti kavramı yerine ümmet kavramını esas alması, Filistinlilerin yaşadıkları için uluslar arası toplumu ayağa kaldırmaya çalışması, Suriye’de çoğunluğu Arap olan bölgeler için Menbic Menbiclilerin, Rakka Rakkalıların, İdlib İdliblilerin, buraların sahiplerine verilmesi için mücadele ediyoruz deyip Şam yönetimiyle savaşı göze aldığını görüyoruz.

Savaşı göze almak demek, İdlib’te kısa süreli de olsa Suriye ile çatışmak demek Türkiye’nin ABD ve NATO’dan destek talep etmesi demek. ABD’den gelen açıklamalar adeta Türkiye-Suriye çatışsa da bizde bölgeye gelsek isteğini deşifre ediyor.

Hatta açıkça yol gösteriliyor. ABD’nin PKK’ya karşı istihbarat paylaşımı mekanizmasının Kasım 209’da sona erdirildiğini önceki gün duyurması da bunun bir emaresi. ABD diyor ki “eğer İdlib başta olmak üzere yeniden istihbarat paylaşımına başlarsa Türkiye’ye yönelik Suriye ordusundan gelebilecek saldırıları önleyebiliriz, ilave hava savunma sistemleri de göndeririz.

“Bu iş birliğinin sonu İdlib M4 karayolu kuzeyinde güvenli bölge ilanı demek. Bu Rusya ile de işbirliğinin kopması demek olabilir. Bunun böyle olacağını aslında tam bir yıl önce 16 Şubat 2019’da bu köşede yazdık. Bir yıl sonra işte o noktadayız. ABD planı devrede, senaryosu tıkır tıkır işliyor.

Libya’da Suriye’de bu tür bir tavır sergileyen Erdoğan yönetiminin değişik ülkelerde kimlikleri, en temel insan hakları ellerinden alınan, dağıtılan, ezilen Türklerin durumunu gündeme getirmekten uzak olduğunu görüyoruz. Örneğin Suriye’de şurası Türkmenlerindir, Türkmenler topraklarını kontrol altına alıncaya kadar mücadele edeceğiz denilmediğini görüyoruz.

İşte başkanlığını yaptığım 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü 14 yıldır geleneksel hale gelmiş ve Enstitümüzün kurucusu Prof. Ümit Özdağ’ın babası stratejist Muzaffer Özdağ adına düzenlediği Türk Strateji Günü’nde bu yıl “Türk Yurtlarında Neler Oluyor?” başlıklı bir panel düzenliyor.

08 Şubat’ta Ankara’da yapılacak panelde Kırım, Doğu Türkistan, Doğu Türkmenleri (Irak) ve Batı Türkmenleri (Suriye)’deki Türklerin durumu konuşulacak, tartışılacak. Başkaları Atatürk, Türk, Türk Ulusu, Türk Milleti, Türk Bayrağı, Türk Ordusu demekten “kaçınsa” da bizler mazisi insanlık tarihiyle başlayan, tarih boyunca medeniyet nurları taşıyan dünyanın neresinde olursa olsun Türk Ulusunun varlığının, kimliğinin, haklarının takipçisi olmaya, korumaya ve gündemde tutmaya devam edeceğiz.

 

Şub 17

“FETÖ’cü albayları general yapan yasa…”

Arslan BULUT

08 Şubat 2020

Cumhuriyet gazetesinden Alican Uludağ, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 15 Temmuz Genelkurmay Çatı Davası’nın iddianamesinden bazı ifadeleri yayınladı.

Bu arada İlker Başbuğ’un “25-26 Haziran 2009’un gece yarısı TSK ile ilgili bir yasa geçiyor. Böylece askeri şahısların askeri mahalde işlediği suçlar da dahil özel yetkili mahkemelerde yargılanmasının önü açılıyor. Bu bir kere anayasaya aykırı… Bu yasa teklifini kim hazırladı? Tamamen FETÖ ile ilgili… Bu araştırılsın.” sözlerine suç duyurusu ile cevap verildi…

Uludağ’ın haberinde ise şu bilgiler var:” İddianamede, ‘Örgüt, son olarak kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıllarda mezun olmuş subayları Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tasfiye etmek için üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir.’ denildi.

‘FETÖ’cü subaylara erken general olma’ yolunu açan bu yasa değişikliği teklifinin altında 37 AKP milletvekilinin imzası vardı. Değişiklik, 30 Aralık 2015 tarihinde ‘Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ adıyla Meclis Başkanlığı’na sunulmuştu.

İddianamede, ‘2013 YAŞ’ta terfi eden generallerin bir iki istisna hariç hepsi darbeye fiilen iştirak ettikleri için TSK’den ihraç edilmiş veya tutuklu durumdadır. 2011 ve 2012 yıllarında icra edilen YAŞ toplantıları neticesinde de durum aynı şekildedir. 2014 ve 2015 yıllarında albaylıktan tuğgeneralliğe ve amiralliğe terfi ettirilen personelin yüzde 80’i ihraç edilmiştir’ ifadelerine de yer verildi.”*** Bu sütunda 2014 ve 2015 şuralarını sık sık incelediğim için mesela 16 Temmuz 2019 tarihli yazımdan bir hatırlatmada bulunayım:”2014 şurasında general yapılan 19 albaydan 12’si ve 2015 şurasında general yapılan 23 albaydan 20’si, 15 Temmuz darbesine karıştıkları gerekçesiyle TSK’dan atıldı!

FETÖ’nün askeri okullara sızması, 30-40 yıllık bir süreçtir ama 15 Temmuz 2016 darbe girişimine, 2014 ve 2015 YAŞ toplantılarında alınan siyasi kararların yol verdiğini görmek durumundayız.”

Peki, 2015’te FETÖ’cü albayların generalliğe terfileri nasıl yapıldı?

Onu da dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, Fikret Bilâ’ya anlatmıştı: “2105 yılı YAŞ hazırlıkları devam ediyordu. Genelkurmay’da terfi listesi hazırlanmıştı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’ydu. Necdet Paşa daha önceki yıllarda yaptığı gibi listeyi alıp Başbakan Davutoğlu’na gitti. Başbakan ve Cumhurbaşkanı da bir liste üzerinde çalışmışlardı. İki liste karşılaştırıldı, çelişkiler vardı, bazı isimler tutmuyordu. Özel Paşa farklılığın nedenini sordu ancak Başbakan açıklama yapmadı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüşmeyi kararlaştırdılar. Özel Paşa’nın önerisiyle, toplantıya Genelkurmay Başkanlığı görevini devralacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Hulusi Akar Paşa da katıldı.

Erdoğan, Davutoğlu, Özel ve Akar toplantı yaptılar. O sırada kuvvet komutanları da dışarıda hazır bekliyorlardı. Kendi kuvvetleri konu olduğunda onlar da Özel Paşa’nın önerisiyle içeri girip görüşlerini aktardılar. Sonuçta terfi listesine bu dörtlü toplantıda son şekli verildi. Liste YAŞ’tan geçti ve onaylandı.

AKP hükümetinin bir bakanı, önce Türk ordusuna sonra da 17-25 Aralık’ta kendilerine yönelik soruşturmaları kimin yaptığını, operasyonlar devam ederken telefon görüşmesinde Fatih Altaylı’ya itiraf etmişti.

Bakan, “Devlette, görünen devletin kontrolü dışında paralel bir yapı kurmuşlar, cirit atıyorlar. Üstelik de dış bağlantılılar. Dışarıdan yönlendiriliyorlar. Bu işin içinde sizin de tahmin edebileceğiniz yabancı istihbarat örgütleri var. Bunu biliyoruz ve bu yapıyı kullanıyorlar” demişti.(22 Aralık 2013, Habertürk, Fatih Altaylı) Öyleyse, FETÖ’cü albayları bir an önce general yapmak, kimin operasyonuydu?

 

Şub 17

Bütün Hocalar Böyle Olsa…

Ruhittin SÖNMEZ

Bazen çorak bir arazide, hiç ummadığınız bir anda, göz alıcı bir çiçek görüverirseniz ve içiniz tatlı bir sevinçle dolar ya.

Ben de “saçının bir teli göründü diye Müslüman kadınları Cehenneme gönderen, Kur’an kursuna bir tuğla koyanı da Cennette köşkle müjdeleyen” din adamlarının arasında İslam’ın özünü / ruhunu anlatan bir hoca/bilim adamı gördüğümde böyle oluyorum. (Belki ismimin “dinin ruhu” anlamına gelmesinin de bir tesiri vardır.)

“Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok! / Allah Resulünün bize anlattığı, yaşadığı ve bize teklif ettiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!”

Bu acı hakikati söyleyebilen Hoca’nın Diyanet mensupları tarafından “dinden sapmışlardan” sayılacağından endişe edebilirsiniz. Fakat bu sözlerin sahibi de Diyanet camiasından. Osman Egin DİB’na bağlı bir eğitim merkezinin (HAGEM) müdürü. Bu ve aşağıda not aldığım sözleri ifade ettiği yer ise Habertürk’te Veyis Ateş’in sunduğu “Büyük Sorular” programı.

Osman Egin’i ilk defa dinledim. İslami bilimlere vakıf olduğu hemen anlaşılan ve meselelerin özünü akıcı, zarif ve naif bir üslupla anlatabilen bir hoca.

Canlı yayında tamamını izleyemediğim için, youtube’dan tamamını yeniden izledim. Ve “keşke bütün hocalar böyle olsa” dedim.

Osman Egin özeleştiriden hiç sakınmayan biri. Diyanetin müftü ve hocalarını da dahil ederek, özellikle “dini anlatarak maişetini temin edenlerin” ve “dindarların” sorumluluğunu vurguladı.

“Din adamlarının ve dindarların dini temsil etme noktasında ciddi problemleri var.”

“Oysaki Hazreti Peygamber dini tebliğ ederken eyleminin sesi söyleminden çok çıktı. Bizim söylemlerimiz var, boğazımızdan aşağı geçmeyen.”

“Diyanet mensupları kendileri model insan olabilmeli.”

“Biz İslam’ı yaşamadığımız gibi, söylemlerimize bile yansıtamıyoruz” dedi.

*************************************

PEYGAMBERİN FAKİR SEVGİSİ, CUMHURBAŞKANININ ZENGİN SEVGİSİ

Programı izlerken birçok yeni bilgi de öğrendim. Şu ana kadar pek duymadığımız bir hadisteki Allah Resulünün duası benim için çarpıcı idi: “Gönlümdeki fakir sevgisini artır.”

Aklıma 80’li yıllarda, dönemin başbakanı ve sonra Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın söylediği “ben zenginleri severim” sözü geldi.

Bir de “Bütün Müslümanlar zengin olmalı, ben de bir Müslüman’ım, o halde ben de zengin olmalıyım” inancıyla “kul hakkı” yemeye doyamayanlar geldi.

*************************************

KOMŞUNUN İNANCINA SAYGI

Osman Egin Almanya’da görev yaptığı sırada yaşadığı mahallede Müslümanların yarısı Sünni, yarısı alevi imiş. Kasaptan alışveriş yaparken, kasabın sorusu üzerine “İmam” olduğunu söylemiş. Kasap elindeki bıçağı bırakıp “ama ben Aleviyim” demiş. Hoca’nın cevabı çok hoş: “Kardeşim ne olursan ol, yeter ki iyi bir et ver” demiş. Alevi dedesi olan bu kasapla yıllardan beri dostluğunu devam ettiriyormuş.

Alevi esnafa bu insani davranış esasen program içinde anlatılan bir hadisteki peygamber tavrı ile ne kadar uyumlu:

Hazreti Peygamberin “en yakın komşularınızdan başlayarak sadaka verin” sözleri üzerine bir sahabi “ben çok fakirim, ancak bir tabak yemek paylaşabilirim. En yakın komşularımdan biri Yahudi diğeri Müslüman, hangisine vereyim” diye sorunca Şanlı Peygamberimizin cevabı “hangisinin kapısı sana yakınsa ona verirsin” olmuş. Sadakada din ayrımı yapılmasını istememiş.

Oysaki günümüzde sadaka verdiği kişinin namaz, oruç gibi ibadetlerini araştıran Müslümanların tavrı bu anlayışa uymuyor. Alevi komşusunun verdiği yemeği yemeyen Müslüman’ın davranışı da öyle.

Osman Egin Hoca “Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!” tespitini boşa yapmamış.

*************************************

SAYI DEĞİL NİTELİK ÖNEMLİ

Bazen yaptığımız sosyal faaliyetler, yazdığım köşe yazılarımdan kaç kişi etkileniyor ki” diye ümitsiz bir merak içine girerim.  “Toplumu etkileyebilecek çapta bir faydası yoksa (herhangi bir maddi kazancı olamayan) bunca emek, bunca gayreti sarf etmeme değer mi?” diye düşünürüm.

Bu kaygımı kovmak için “bir kişi bile olumlu etkilenir, benden öğrendiği bilgiden maddi veya manevi olarak yararlanırsa benim için yeterli olmalı” diye kendimi teselli etmeye çalışırım.

Bu konuda Azerbaycanlı sanatçı dostum İftihar Piriyev’in sözü bana yardımcı olur.

Bundan birkaç sene önce Azerbaycan Devlet Tiyatrosunu Kocaeli’ye davet ettik. Tiyatronun Müdürü ve sanatçısı İftihar Bey’in yönettiği güzel tiyatro eserini izlemeye gelen seyirciler Sabancı Kültür Merkezi salonunu yeterince doldurmadı. Bütün salonu dolduramadığımız için üzüntümü ifade ettiğim İftihar Bey bana unutamadığım o sözü söyledi:

“Hiç üzülmeyiniz. Biz bütün salon doluyken de bazen salondaki bir kişi için oynarız. O bir kişi salonda varsa maksat hasıl olmuştur” dedi.

Bu bakış açısının ne kadar İslami olduğunu Osman Egin Hoca’nın TV programında örneklerle yaptığı değerlendirmeden öğrendim:

“5-6 sene peygamberlik görevinden sonra Hazreti Peygamberin etrafında sadece 15-20 inanan kişi olabilmişti. Bu duruma bakıp ‘acaba görevimi iyi yapmadım mı?’ endişesine kapılan Şanlı Peygamberimiz Yunus Suresinde yer alan bir ayetle uyarılmış.”

“İnsanları mümin olsunlar diye onları zorlayacak mısın?” Bu ayetle Allah “sen benim verdiğim görevi yapmaya yoğunlaş” diye uyarmış oluyor.

Günümüzde “biz dindarların sayısını artırmaya çalışıyoruz. Allah ise niteliğini artırmayı önemsiyor.”

Esasen nitelik artırılırsa sayı arkadan çoğalır.

Bir başka örnek de Nuh Aleyhisselam. “Hazreti Nuh 950 sene peygamberlik yaptı. Küçük bir gemiyi dolduracak kadar inananı olmadı. Hatta eşi ve oğlu bile O’na inanıp gemiye binenlerden olmadılar.”

O halde, kuru kalabalıkların olduğu yerde olmak yerine, nitelikli insanlarla yol arkadaşlığına talip olacağız. “Biz seferle sorumluyuz, zaferle değil” deyip yola devam edeceğiz.

 

 

 

Şub 17

Kahramanlar Ve Hainler

Av. Mustafa ÖZKURT

Vatanperverlerin unutmaması gereken en önemli husus Türk’ün kızı, kadını ve erkeğinin yaman olduğudur. Fakat bunun yanında Türk kimliğini taşıyan haini de çok yamandır.

Düşmanla mücadele kolaydır. Ona göre tedbir alınır. Asıl zor olanı ve en tehlikelileri, senden gözükürken, sana hain olanlardır.

Çoğu masal şeklinde yazılan tarih kitaplarında hep kahramanlar ön plana çıkarılır. Bunları okuduğumuzda tarihi yazanların kahramanlar olduğu izlenimi ediniriz. Oysa gerçekte iz bırakan kahramanlar kadar hinlerde tarihe yön vermişlerdir.

Belki hainler olmasaydı aklını kullananlar için ders alınacak bir tarihte olmayacaktı.

Tarihi doğru kavrayabilmemiz için gerçek tarihçilere büyük iş düşmektedir. Tarihçiler olayları aktarırken, kahramanlar kadar hainleri de yazmalıdırlar ki, gelecekte insanlar yanlışa düşmesin.

Tarih yalnız devlet ve milletlerin tarihinden ibaret değildir. Özelde ailelerin ve boylarında tarihleri vardır.

Bu vesileyle genç kardeşlerimle konuşurken benden yaşam hakkında tavsiyeler istediklerinde; onlara “Bir resim çektiriniz ve evinizin en göze çarpan yerine bir çerçeve içine asın. Her sabah kalktığınızda resminize bakın. Bu gün ne yapmalıyım ki yarın çocuklarım ve torunlarım resmime baktıklarında benimle iftihar etsinler. Demelisiniz”  diye ilk önce bunu tavsiye ederim.

Çocukları ve torunları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Rauf DENKTAŞ’ın resmine baktıklarında onunla iftihar ettiklerinden eminim.

Ne yazık ki, aynı şeyi bazıları için söylemek mümkün olmamaktadır.

Devletin başında olanlar; ülkelerini temsil ederler. Bu nedenle şahsi fikirleri, zaafları, dini, felsefi, politik inançları ne olursa olsun, duygusallıktan uzak kendi ülke menfaatlerini, halde ve gelecekte ön planda tutmakla sorumludurlar.

Bu sorumlulukları kanunları bir tarafa bırakalım, öncelikle ahlaki görevleridir.

Devlet adamları ülke menfaatini günlük çıkarlara göre değil, ülkenin geleceğini düşünerek davranmak zorundadırlar. Bu aynı zamanda onların namus ve şereflerine bırakılmış vazgeçemeyecekleri bir alandır.

Özellikle devletin başında olan bir şahsın milli tarih şuuruna mutlak olarak sahip olması şarttır. Bundan yosun olanlar rüzgârda savrulan çöpler gibi bir sağa, bir sola savrulur durur. Ancak günü kurtarmış olur, düşmanın ekmeğine yağ değil, kaymak ve bal sürmüş olurlar.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine kaderin bir cilvesi olarak Cumhurbaşkanı olan Mustafa AKINCI için milli tarih şuurundan bahsetmek mümkün gözükmemektedir.

AKINCI, Ortadoğu Teknik Üniversitesinde aşırı solun hâkim olduğu dönemde öğrenimden çok, eğitim görmüş olan 68 kuşağından bir kimse olup, halen 1968 de bırakılan kırsal alanda gezinmektedir.   Böyle durumlar beni hiç şaşırtmamaktadır. Zira Türk Milletini tanıma konusunda birçok bilimsel araştırma ve kanaatler ortaya konulmuştur. Ancak üzerinde en az durulan hususta haininin ne kadar çok olduğudur.

Ehli vicdan sahibi ve uzun zaman dışişlerinde görev yapmış bulunan Rahmetli Kamran İNAN “Haini en çok olan ülke Türkiye” diye bir tespit yapmıştı.

Sayın Kemal ÖZTÜRK ihanetin edenlerini şöyle sıralamaktadır.

1. Milli şuuru olmayanlar ihanet eder, 2. Güce tapanlar ihanet eder, 3. Vatansız ideolojiler ihanet ettirir, 4. Kişisel menfaatini düşünenler ihanet eder, 5. Kibir, nefret ve kin ihanet ettirir.
Demektedir.

Kırk yılı aşkın bir süreden beri siyasetin içinde olan ve Kıbrıs gerçeğini herkesten daha iyi bilmesi gereken kişilerin başında Mustafa AKINCI gelmektedir.

Öyle ki; Rumların adayı Enosis’e götürme yolunda Kıbrıs Türk’ünün başına 1963 yılından beri neler getirdiğini ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti’nin hangi şartlar altında kurulduğunu çok iyi bilmektedir.

Cumhurbaşkanı olduğu devlet bütçesinin %36’sını Türkiye’nin ekonomik yardımları olduğunu, (Anadolu Türkleri kendi refahlarından kısarak) aldığı maaşın da Türkiye’den karşılandığını, görmezden gelmektedir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hayat veren su ihtiyacı 2015 yılından beri Türkiye tarafından karşılandığı unutulmamalıdır.

Mustafa Akıncı, İngiliz The Guardian’a verdiği mülakatta kısaca  ”Kıbrıs’ta federal çözüme varılması gerektiğini, federal çözüm üretilmezse bölünmüşlüğün kalıcı hale geleceğini” ileri sürmekle başında bulunduğu bağımsız devleti inkâra yönelerek, devlet başkanlığına, Rum Valisi olmayı yeğlemiştir. Tarih onu Türk’ten fazla, Yunan yanlısı bir siyasetçi olarak daima anacaktır.

Oca 14

Kutuplaşmadan Kurtulmak

Mutlu olabilmemiz için kutuplaşmadan kurtulmalı, her alanda orta yolu bulmamız gerekir. Ne aşırı sıcak, ne aşırı soğuk iyidir. Yüce yaratan bize nötr olanı öğretiyor. Negatif yüklü proton ile pozitif yüklü proton sürekli olarak birbirini dengeler. İyilik, orta yoldur.

İyilik, tam orta yol demektir. İyi huyların hepsi ortalama miktarlardır. Normalden ileri veya geri olmak, iyilikten ayrılmak demektir. Peygamberımiz “Doğru yolda olun, orta yolu tutun “ diye buyuruyor (Buhari). Orta yolu bulmamız için bazen yavaşlamalı, aklımızı ve kalbimizi dinlendirmeliyiz.
Bedenimiz kendini koruyacak ve onaracak büyük bir güce sahiptir. Bedenimiz bunu bilinçaltının kontrolündeki otonom sinir sistemi sayesinde sağlıyor. Otonom sinir sistemi iki kısımdan oluşur. Biri uyarıcı olan sempatik, diğeri gevşetici olan parasempatik sistem. Bu iki istem birbirine zıt çalışarak bedeni dengeye getirir. Bir iç doktor gibidir. Korku halinde sempatik sistemin faaliyete fazlalaşır. Uyarıcı etki artar. Asitlenme fazlalaşır. Kişi hasta olur. Beden gevşetici parasempatik sistem etkisiyle dengeye gelirse iyileşme başlar.

İyileşme için sempatik uyarıcı süre, parasempatik uyarım süresine eşit olmalıdır. Sağlıklı bir bedende asit ile baz arasında denge vardır. Sağlıklı bir kanın pH değeri 7,35 ile 7, 45 arasındadır. Kan hafifçe alkalidir. Beden bu değeri dengede tutmak için mücadele eder gerekir.

“pH Mucizesi” kitabının yazarı Dr. Robert Young, alkali beslenmenin önemini anlatırken bedenimizi bir akvaryuma benzetiyor.
Balıklar nasıl akvaryumun içinde yüzüyorsa, hücre ve organlarınızın da vücudunuzdaki sıvıların içinde yüzdüğünü farz edin. Bir araba yaklaşıp, egzozunu akvaryuma oksijen sağlayan hava filtresine dayadığı zaman,su karbon monoksitle dolar ve balıkların yaşaması güçsüzleşir.
Akvaryuma balıkların sindiremeyeceği yanlış besinleri attığınız zaman da bir süre sonra bunlar çürüyüp toksik etkiler oluşturmaya başlar.
Aynı durum bizim hücre ve organlarınız için de geçerlidir. Sağlıklı işleyebilmeleri için, bedenimizdeki sıvıların, aynı akvaryum suyu gibi saf ve temiz olması gerekir.
Sigara, yanlış beslenme, fazla yemek ve alkol tüketimi vücut sıvılarının pH dengesini bozarak asidik bir ortam yaratır. Vücudun fonksiyonlarını sağlıklı sürdürebilmesi için alkali kalması gerekir. Eğer vücudunuz uzun süreli olarak asidik kalırsa, bu kilo problemlerine ve pek çok hastalığın gelişmesine davetiye çıkartır.Vücudumuzun alkali dengesini koruyabilmemiz için beslenmemize dikkat etmeliyiz. Bunun için her tabağınızın % 80’inin alkali, % 20’sinin asidik besinlerden oluşmalı.
Alkali duygular yaşayarak ve alkali uygulamalar yaparak da bu dengeyi sağlayabiliriz. İşte alkali duygular ve alkali uygulamalar: Mutluluk,sevgi, iyi kalplilik, gülme, olumlu düşünme, dinlenme, spor…

Bu duyguları yaşayabilmemiz için toplumumuzda her türlü kutuplaşmadan uzak durmalıyız. Kutuplaşmış toplumlar kireçlenmiştir. Bu toplumlarda kişi kendi varlığını koruyabilmek için empati duygusunu kaybetme eğilimindedir. Kutuplaşan toplumlarda kişi her doğruyu kendi tarafında, her yanlışı da karşı tarafta arar. Sadece kendi gibi insanlarla bir arada bulunur.
Böylece kendini bir tarafın parçası haline getirir ve hayatında dengeyi kaybeder. Bunun sonunda da çeşitli hastalıklara yakalanır.
Hayatımızın her alanında dengeyi sağlamalı ve kutuplaşmadan uzak durmalıyız.

Oca 14

Mondros mu? Sevr mi?

Halil ALTIPARMAK

Ülkede, bugüne kadar, ne vicdanî, ne hukukî, ne tarihî, ne millî hiç bir değeri olmayan bazı tartışmalar süre gelmiştir.

Bu tartışmaların en önemlilerinden birisi; Lozan Anlaşması’nın tartışılmasıdır. Bir diğer tartışma konusu; Sevr imzalandı mı, imzalanmadı mı? Vahdettin imzaladı mı?

Bir kere Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin TAPUSUDUR! Bu anlaşmadaki eksiklikler, fazlalıklar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul edip benimseyenler arasında yapılabilir. Lozan’da, İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yenmiş bir ülke olarak masaya oturmadık. Kanımızın son damlasını kullanarak, onların maşası olan Yunanistan’ı yenerek oturduk. I. Dünya Savaşı’nın galip büyük devletleri, Türk Milleti’nin verdiği Millî Mücadelesi ile Sevr’i kabul etmeyeceğini anlatması yüzünden biraz yumuşatılmış bir Sevr uygulayabilmek için masaya oturdular. Bu gerçekleri ayrıntıları ile zamanı geldikçe anlatırız, anlatıyoruz. Millî Mücadele başladığı için galip devletler, 1921 ve 1922 Martlarında Sevr’i yeniden gözden geçirme girişiminde bulunmuşlar ve bu girişimlerini de İstanbul Hükümeti nezdinde yapmışlardır. Ama, bu girişimler, Ankara nezdinde ciddi bulunmamıştır ve oyunları bozulmuştur.

Sevr Anlaşması, bize sorularak, bizim fikrimiz alınarak, kabul edip etmeyeceğimiz merak edilerek hazırlanmış bir anlaşma değildir ki, senin imza edip etmemen onlar için önemli olsun! Almanya ile Versay, Avusturya ile Sen German, Macaristan ile Triyanon ve Bulgaristan ile Nöyi Anlaşmaları için o yenilen devletlerden izin  mi aldılar? Onlara, yahu bu maddeleri kabul eder misiniz diye sorarak bir incelikte mi bulundular?

Bırakın artık, bu Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Düşmanlığını!

Bırakın artık, Çanakkale’de sarsılan, Millî Mücadele ile dünya hakimliğinin sonu görünen İngiltere ağzı ile konuşmaları!

Sevr anlaşmasını imzalasan ne olur, imzalamasan ne olur? Vahdettin imzalasa ne olur, imzalamasa ne olur?

Sevr, 433 madde olarak hazırlandı ve önümüze, UYGULANMAK üzere konuldu! Türk Milleti de, diğer yenilen devletler ve milletlerden daha büyük bir cesaret ve yiğitlik göstererek Lider Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları sayesinde SEVR’i yırttı ve tarihin çöplüğüne attı.

Lozan’ı tartışabilmek için önce Sevr’i bir masaya yatırmak gerektir. Gerçekten, iyi niyetli bir tarihçi için Lozan ile ilgili konuşmak, ancak, Sevr ile karşılaştırması yapılarak olmalıdır. Bu karşılaştırmayı yapmadan Lozan’ı kötüleyen tarihçi, İngiliz ağzı ile konuşuyor demektir, kimse kusura bakmasın.

Ben de bugüne kadar, Lozan – Sevr karşılaştırması anlayışıyla bakmıştım. Halbuki, Mondros’u da gayet iyi biliyorduk. Ancak, EZBER BOZMA DÜŞÜNCESİ HAKİM OLMAYA BAŞLAYINCA gördük ki, Lozan’ı, zaten bu anlaşmalarla karşılaştırmaya bile gerek yok.

Esas olan; Mondros ile Sevr’i karşılaştırmaktır.

30 Ekim 1918’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanan Ateşkes Anlaşması maddeleri nelerdir ona bakmalıyız. Bu Anlaşma, Agamemnon Zırhlısı’nda, İtilaf Devletleri adına İngiliz Amiral Caltrop ve bizim adımıza da Bahriye Bakanı Rauf Bey imzaladı. 25 maddelik bu Anlaşma’nın bazı maddelerine bakalım:

– Boğazlarımız, galip devletler için açılacak ve istihkamlarımız işgal edilecek

– Savaşta aldığımız esirler geri verilecek

– Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli olandan fazla asker terhis edilecek

– Savaş Gemilerimiz Limanlarda göz hapsinde tutulacak

– Galip devletler, güvenliklerinin tehdit altında olduğunu gördükleri yerleri işgal edebilecekler

– Limanlar ve demiryolları bu devletlere açılacak, ancak, başka devletlere kapatılacak

– Bu devletler isterse, Kafkasları boşaltacağız, Toros Tünellerini işgal edebilecekler

– Telsiz ve telefon hatları denetlenecek

– Hicaz, Asir, Yemen, Suriye, Irak, Bingazi, Trablus’taki Türk birlikleri teslim olacak

– Almanya ve müttefikleri ile bütün ilgimizi keseceğiz

– Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas’ta karışıklık çıkarsa bu devletler tarafından işgal edilebilecek

Silahlarımız zaten, asker terhis olacağı için gereği kadar kalacak ve gerisi teslim edilecek.

Şimdi herkes, Mondros mu, Sevr mi düşünmeye başlasın bakalım…

Gelecek hafta aynı konuya devam edeceğiz.

 

 

Ara 30

Anadil Öğretimine Evet, Anadille Eğitime Hayir…

Dr. Sakin ÖNER

            Yeni kurulan Gelecek Partisi’nin tanıtım toplantısında Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu yaptığı konuşmada “Tüm demokratik ve kalkınmış ülkelerde olduğu gibi, ana dilin eğitimde ve sosyal hayatta öğretilmesi ve kullanımı vatandaşlarımızın bu vatana duydukları aidiyet bilincini güçlendirecek, toplumsal barış ve dayanışmamızı tahkim edecektir” dedi.
Sayın Davutoğlu’nun partisinin kuruluşunu açıkladığı toplantıda kullandığı bu talihsiz ifade,  Başbakanlığı döneminde gerçekleştirilen  “Açılım” rüzgarının etkisinden hala kurtulamadığını ortaya koymaktadır.
Biz Türk milliyetçileri olarak bu ifadeye iki yönden karşıyız.

  1. Bir milleti oluşturan bütün fertlerin anadillerini öğrenmek hakkıdır. Bu ihtiyaç aileden sonra yaygın ve örgün öğretim kurumlarında karşılanabilir. Şu anda da Anayasa ve yasalarımız buna müsaittir. Kürtçr kurslar ve dershaneler açılmıştır. Öğrencisizlikten kapanmıştır. Okullarda seçmeli ders olark Kürtçe okutulmaktadır. Kürtçe yayın yapan devlet televizyonu vardır.

 

  1. Eğitim dili, o ülkenin resmi dilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili de, Türkçedir. Eğer ana dillerde eğitime başlarsak, sizin dediğinizin aksine, aidiyet ve vatana bağlılık duygusu zayıflar. Bölünmenin tohumları atılır. Çünkü toplumda birlik ve beraberlik duygusunu güçlendiren eğitimdir.

 

Konuşmanızı bütünüyle incelediğimde imparatorluklarda görülen (çok dillilik, çok kültürlülük, Çok hukukluluk) gibi bir düzeni düşündüğünüz algısı bende oluştu. Evet Türkiye bir imparatorluk bakiyesidir, biz de kökümüze bağlıyız, biz de mazimizle gurur duyuyoruz. Ama Türkiye Cumhuriyeti milli bir devlettir, üniter yapıya sahiptir. Ulkenin bütün siyasileri de devletin bu yapısını korumak ve güçlendirmekle mükelleftir. Oy hesabı ile milli birliğimize zarar verecek bu tür komuşmalar yapmak çok tehlikelidir.

 

Tekrar söylüyoruz. Anadil öğretimine evet, Anadille eğitime hayır! Aynı şekilde yabancı dil öğretimine evet, yabancı dille eğitime hayır!

Oca 09

Aydın Olma Sorumluluğu

Dr. Şahin CEYLANLI

 

İçinde yaşadığımız 21. yüzyılda veya başka bir ifade ile “ Enformasyon Çağı’nda “ , Türkiye ve dünyada sosyal olaylar ve toplumsal değer yargıları çok hızlı bir şekilde değişmektedir. Hedeflerini belirlemiş, sosyo- ekonomik ve sosyo – kültürel  dayanışmasını sağlamış ülkeler bile bu değişmelerden ister  istemez  etkilenmektedir. Bu değişim ve sapmaların önüne geçebilmek için, yaşadığımız sosyal çevrenin meselelerine çözümler bulabilmek için, öncelikle tespitlerin

doğru yapılmasına ihtiyaç vardır. Bu yöndeki çalışmalar milletler seviyesinde ele alındığı gibi, artık milletlerarası zeminlerde de değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır.

Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; Türkiye’de topluma yön vermeye çalışan ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının çok hassas davranarak, topluma yol gösterici olmaları gerekir. Bu bakımdan; ülke insanlarını bu dalgalanma ve sapmalardan korumak için, siyaset ile uğraşanlar, siyaseti şahıs ve zümre hakimiyeti için değil, milletin ve ülkenin geleceğini aydınlatmak için yapmalılar. Sanat faaliyetlerinde bulunan sanatçılar, sanatı sanat için değil,  toplumu biliçlendirmek ve yönlendirmek için yapmalılar. İlim, fikir ve düşünce adamlarının topluma milli kültürün, milli tarih şuurunun ve İslam’ın bütün vecibelerini doğru olarak öğretmeleri gerekmektedir.

Şayet,  ilim, fikir ve düşünce adamları aydın olma özelliklerini kaybederlerse eğer;  hem kendilerine ve hem de içinde yaşadıkları topluma yabancılaşmış olurlar. Bu durum da; toplumun çözülmesi ve sonunda da yok olması anlamına gelir.

Meselelere yabancı entelektüel gözüyle bakan bazı çevreler tarafından, milliliğe ait ne kadar değer yargısı varsa yozlaştırılıp evrenselleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu çevreler; ülkede doğru söylemeyi, namuslu olmayı, ülke ve dünya meselelerinde milli çıkarlar doğrultusunda tavır almayı kendilerine ilke edinememişlerdir. Yalan ve yanlış tarih tezleriyle Türkiye’de mozaik ırkçılığı yaparak Türk’e cephe almışlardır. Onlara göre; Türk Milliyetçisi olmak, tutsak olmuş ve zulüm gören soydaşların özgürlüklerini savunmak suç teşkil etmekte ve bu şekilde düşünenleri de şovenistlik ve ırkçılıkla suçlamaktalar.

Fakat şurası önemle bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyetini kuran milli irade Türklüktür. Dolayısıyla, Cumhuriyet Türklüğün asli unsurudur ve sonsuza kadarda öyle olacaktır. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk Devletini temsil eden yıldızlar da elbette tesadüf değildir.

Siyasi ve ekonomik çıkarların, millet ve ülke çıkarlarının üstünde tutulduğu günümüzde, gerçek Türk aydınlarına çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu da birlik, beraberlik, dayanışma ve aydın sorumluluğu içinde hareket ederek, milli ve manevi değerlere sahip çıkmayı gerektiriyor. Bu bakımdan; Türkiye’nin sağlıklı, huzurlu ve başarılı yarınlara ulaşması hepimizin en büyük ideali olmalıdır.

Eski yazılar «