x

CUMHURBAŞKANLIĞI HUKUK POLİTİKALARI KURULU’NUN 8 MAYIS 2020 TARİHLİ AÇIKLAMASI ÜZERİNE

 

                Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda metinde yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir. Türkiye toplumu kavramı genelde aşırı sol ideolojik çevrelerce tasvip görmektedir.

                Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

                Anadolu bir etnik gruplar federasyonu olmamış; yeni Türk devletini benimsemeyenlerin bir kısmı ülkeyi terk etmiş, yakın gördükleri ülkelere gitmişler veya bu gibi ülkelerin kurucu unsurları arasında yer almışlardır. Bir kısmı ise, vatanı işgal edenlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiş ve milli mücadeleye karşı faaliyet göstermişlerdir.

                Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar. Aksi bir görüş, Sayın Cumhurbaşkanında ifade ettiği gibi tek devlet, tek millet, tek bayrak anlayışı ile çelişir. Çok kültürlülük ile bu durum karıştırılmamalıdır. Çok kültürlülük, Batılı bazı ülkelerin de artık şikayetçi olduğu bir konudur, bir sorundur ve çok seslilik değildir. Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

                Türkiye’de en azından son 20 senedir yapılan araştırmalar göz önüne alınmadan kaynağı belirsiz bilgilere dayalı sözde sosyolojik yorumlara gidilmesi ve hüküm verilmesi, hüküm verenlerin bulunduğu makam ile bağdaşmaz. Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

                Anadili Türkçe olanlar, anadili Türkçe olmamasına rağmen, kendilerini Türk Milletine mensup hissettikleri için milli kimliğe sahip çıkanların oranı hiçbir araştırmada %50 ve altında çıkmamıştır. Komisyonunuz çok mütevazi bir oran düşünmüş olsa gerektir.

                Seçmeni etnik bölümlere ayırıp değerlendirmek yanlıştır. Etnik olarak düşünülen oylar farklı bir siyasi partilere gidebilir. Tercih biyolojik kıstasları aşmaktadır. Bundan dolayı homojen bir “Kürt seçmen” ve “Kürt partisi”nden bahsedilemez. Aksini ifade etmek yasal olarak eşit Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını etnik ayırımcılığa tabi tutmaya zorlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

                Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının tekrar gözden geçirilmesi, birlik ve beraberliğimizi güçlendirici bir çizgiye çekilmesi uygun olacaktır.                                                                                                                       

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’ — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 23

Para ve Tatil Değil; Sağlık Ve Hayat Önceliklidir

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Türkiye’nin ve Dünya’nın önüne dikilen virüs salgını binlerce insanı ölüme sürüklüyor. Bu virüs katliamına karşı alınacak tedbirlerde insanlarımızın sağlık ve hayatı mı; yoksa para, menfaat ve tatil konusu mu öne çıkıyor sorusu aklı karıştırıyor. Bazı çelişkili tedbirler de alıyoruz. Doğruları yerine getirirken anlaşılmaz iç ve dış baskılarla gevşemelere de gidiyoruz.

Bunların başında ara verilen futbol maçlarının sürdürülmesi geliyor. Aslında futbol dahil bütün federasyon başkanları seçim görüntülü tayinlerle değil, doğrudan seçimle gelmelidirler. Müteahhitlerin, korunan ve kollanan isimlerin yeri kendi mesleki alanları olmalıdır. Önce seyircisiz daha sonra da Temmuz ayında seyirciliye geçecek olan futbol maçları büyük risklerle doludur. Sürekli haklı olarak maskeden, fiziki mesafeden ve hijyenden bahsediyoruz. Seyircisiz maçları oynatmak, futbolcular arasında fiziki mesafenin korunmasını sağlayamaz. Futbolcular topa girmeyip fiziki mesafeyi koruyamazlar. Fiziki mesafenin korunması ancak maçların açılışında ve İstiklal Marşı’nın söylenmesinde olabilir. Futbol federasyonu başkanının hasta olacakları ayırır maçlara yine devam ederiz ısrarını anlamak zordur. Bunun anlamı ölenler ölür kalanlar bizimdir anlayışıdır. Oysa sporcular dahil her vatandaşımızın sağlığı ve hayatı korunmak durumundadır. Yanlış yönetim dolayısıyla kulüplerin dağ gibi yığılan ekonomik sorunlarının suçlusu vatandaş değildir. Kulüpleri kurtarmak için seyircili maçlara geçmek kadar kaybettiğimiz dört binden fazla vatandaş bizi düşündürtmelidir. Bunun acısını duymaya mecburuz. Bundan dolayı tedbirlerde gevşemek son derece yanlıştır ve erkendir.

Camilerin tekrar ibadete açılması da erken düşünülen bir konudur. Camilerin ibadete geçici olarak kapatılması gayet tabi üzücüdür.  Ancak İslam akıl ve mantık dinidir. Siyasi beklentiler uğruna doğrulardan taviz verilmemelidir.

Üçüncü dikkat çeken bir gevşeme de AVM’ler konusudur. İç ve dış baskılar olsa da doğru tedbirlerden dönmemek gerekir. İleride yanlıştan dönülse bile; virüsün bulaştığı insanlarımızı nasıl kurtaracağız? AVM’lerde göstermelik tedbirler de çözüm değildir. Para ve sermaye insan hayatını ve sağlığını teslim almamalıdır.

AVM gerçeğini iyi değerlendirmek durumundayız. Satın alma gücü zaten düşük olan vatandaşlarımız belirli mağazaların dışında alış veriş yapamamaktadır. Genellikle üst gelir guruplarına hitap eden AVM’lere cesaret edip girememektedirler. AVM’ler  gezme ve boş zaman değerlendirme kapsamına girmiştir. AVM’ler bilhassa geçici sığınmacıların kışın yakıt masrafı yapmadan ısındıkları, yazın ise serinledikleri birer mekan haline gelmişlerdir. Vatandaşa sosyal mesafeyi koruyun, kalabalıklardan kaçın derken AVM’leri sınırlı da olsa açmak bir çelişkidir. Bunun faturası büyük olabilir.

Bir başka konu da okulların açılmasıdır. Yapılan açıklamalara göre, öğrencilere birinci dönem esas alınarak notlar verilecek ve değerlendirme yapılacaktır. Üstelik isteyen veli çocuğunu okula göndermeyebilecektir. Acaba bu göstermelik okul açılışı özel okulları karşılaşabilecekleri mali yükten kurtarmak için midir? Okulların açılışı, virüsü evlere davet etmiş olacaktır. Bugüne kadar alınmış gerekli ve doğru tedbirlerin boşa gitmemesi için gerekenler yapılmalıdır. Türk Milletini bu kadar yakından ilgilendiren hayati bir konuda tıpçılarımızın dışında gerekli tepkinin gösterilmemesi de dikkat çekmektedir. Tehlikeyi uzaktan seyredenler hala hayati konularla değil teferruatla ve birbirleriyle uğraşmaktan bir türlü vazgeçememektedirler. Olumlu veiyimser hava yaratabilmek gayet tabii ki gereklidir; ancak toplumu bekleyen büyük tehlikeyi de görmemezlikten gelemeyiz.

May 23

19 Mayıs, Türk’ün Esarete Başkaldırış Günü

Sakin ÖNER

                19 Mayıs1919; Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde aziz milletimizin, emperyalist güçlerin dayattığı onursuzca esaret altında yaşamaya başkaldırdığı kutlu bir tarihtir.

19 Mayıs 1919; “Ya istiklâl ya ölüm!” haykırışıyla bağımsızlık ve özgürlük irademizin ortaya konduğu, milli mücadele ruhunun doğduğu. şanlı bir tarihtir.

19 Mayıs 1919; Kurtuluş Savaşı’ndan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan zorlu yolun Samsun’da ilk adımının atıldığı anlamlı bir tarihtir.

19 Mayıs 1919; Çanakkale Zaferi ile yükselen millî ruhun, milli onur ve gururun, Osmanlı devletine son vererek Türklüğü tarih sahnesinden silmek isteyen emperyalist güçlere karşı şahlandığı yüce bir tarihtir.

Ve 19 Mayıs 1919; Türk Kurtuluş Savaşı’nın ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin önsözüdür.

Türkiye coğrafyası üzerinde hesapları olan küresel güçlerin tehditleri, plan ve projeleri bugün de devam etmektedir. Bir taraftan sınırlarımızda ülkemizi tehdit eden oluşumları yapılandırırken, bir taraftan da güdümlerindeki terör örgütleri ile millî birliğimizi bozmaya çalışmaktadırlar.  Bunlara karşı uyanık olmak, her halükârda millî birlik ve beraberliğimizi korumak zorundayız.

Bunun için, fıtratımızdan ve yaşadığımız ortamdan kaynaklanan farklılıklarımızı bir zenginlik kabul ederek millî hedeflerimiz etrafında bütünleşmeliyiz. Hepimize düşen görev, sevgi-saygı-hoşgörüye dayanan bir kaynaştırma ortamında milletimizin bütününü buluşturmaktır.

Millî şairimiz Mehmet Âkif’in dediği gibi:

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

 

Milli Mücadele’nin başlangıcı olan bu anlamlı gün, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Gençliğine bayram olarak armağan edilmiştir. Tarihimizin bu önemli dönüm noktasını 101. yılında, Yüce Atatürk’ün bize emanet ettiği son Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar birlik ve bütünlük içinde yaşatma azim ve kararlılığı içinde kutluyoruz.

Bu duygu ve düşüncelerle Milli Mücadele’yi Samsun’dan başlatan ve zaferle sonlandıran, bu aziz vatanı bize yurt olarak armağan eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihimizin tüm kahramanlarını, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımızı coşkuyla kutluyorum.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!.

 

May 16

Kültür ve Türk Kültürü Üzerinde Oynanan Oyunlar

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Kültürler, milletlerin benliklerinden ve ruhlarından süzülmüş maddi ve manevi değerlerdir, veya genel anlamda bir toplumu var eden değerler bütünü ve mensubu oldukları milletlere şahsiyet kazandıran değerlerdir. Kültür bir topluma ait değerleri bünyesinde toplayan bir sosyal dayanışma aracıdır.

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Kültür ve Milli Kültür konulu tebliğinde şöyle diyor: “ Kütleler milletleştikçe, kültürleri de milli mahiyet kazanmakta, ortak kültür unsurları teşekkül etmektedir.”, Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da kültüre şu şekilde yaklaşıyor: “ Kültür konusu, sosyolojinin temel başlıklarından birisidir. Kültür, bilgiyi, sanatı, ahlakı, hukuku, örf ve adetleri kapsadığı gibi, insanın cemiyetin bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün kabiliyet ve alışkanlıkları da içine alan bir bütündür.”, Prof. Dr. Erol Güngör’e göre ise: “ Sosyal bilimlerde kültür denince bir topluluğun kendi hayati problemlerini çözmek üzere denediği ve uzun yıllar içinde standart hale getirdiği usuller ve vasıtalar anlaşılır. Şu halde bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte onun kültürünü teşkil etmektedir.”, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’da kültüre şöyle bakıyor: “ Dil gönlü yüzdüren gemidir, toplumun da gönlü var; toplumun gönlünün adı kültürdür.”

Öte yandan kültürlerin çevre ile teması neticesinde serbest ve zorunlu ( mecburi ) kültür değişmeleri olabileceği unutulmamalıdır.  Prof. Dr. Mümtaz Turhan zorunlu kültür değişmelerini şu şekilde izah ediyor: “ Aynı kültürlere sahip iki sosyal grup veya toplumlardan biri kendi kültürünü veya belirli bazı unsurlarını kabul etmesi için diğerini baskı altına alır veya idari bir güç ve yetkiye sahip bir grubun yabancı bir kültürü veya bunun belli bazı unsurlarını çoğunluğun arzusuna rağmen kendi toplumuna zorla kabul ettirmeye çalışırsa neticede meydana gelen değişmelere denir.” Meseleye Türkiye açısından bakacak olursak; çevreye karşı Türk Milli Kültürünü korumak ve yaşatmak, gerçek Türk Aydınlarının, devletin ve diğer kurumların en büyük görevleri olmalıdır. Neyin nerede ve nasıl alınacağı, Türk Milletinin kendi milli değerlerine ve bünyesine uyup uymayacağını uzman kişilerden oluşan bir komisyon tarafından en iyi şekilde değerlendirilerek karar verilmesi gerekir.

Türkiye,  yaşamış olduğu kendi milli değerlerini, başka kültür ve medeniyetlerin etkisi altında kalarak anane ve inançlarını, gelenek ve göreneklerini, dilini ve örfünü kaybetmeyle, yani kültürel yozlaşmayla karşı karşıyadır. Türk Milleti, tarihi misyonu itibarıyla, bu yozlaşmanın etkisi altında kalmamalı ve çareler mutlaka bulunmalıdır.

Geçmişe dönecek olursak; 1. Dünya Harbi öncesine kadar en büyük, en güçlü ve en uzun ömürlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu zamanında Türk milli kültürü, kendi milli kaynakları yanında, eski Anadolu ve Ön Asya medeniyetlerinin zenginliklerinden faydalanmış ve daha zengin bir hale gelmiştir. Ancak, son dönem  Osmanlı Devleti’nin yöneticisi ve aydınları bu zenginlikleri koruyamamış ve devletin gerileme ve çöküş dönemlerinde, Batılı devletlerin maddi kültür unsurları karşısında ne yapaklarını şaşırmışlar ve bir boşluğun içine düşmüşlerdir. Bu durum, Lale Devri’yle birlikte başlamış, iki asır boyunca devam etmiştir. Bu zihniyet; geri kalmışlığın sebebini, Türk Milleti’nin kimliğini oluşturan, ona yaşama gücü veren, onu diğer toplumlardan farklı kılan Türk Kültürü’ne bağlayarak, ülkeyi mecburi kültür değişmesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu darboğazdan, Batı Kültürü’ne dönülerek kurtulmanın mümkün olacağına inanmışlar. Oysa, hepimizin bildiği gibi, kendi kültür varlıklarına yabancılaşan, onu dışlayan ve hor gören toplumların akıbeti milletler mezarlığı olmuştur.

Mecburi veya zorunlu kültür değişmesiyle Türkiye’ye sokulmuş olan şey, kelimenin tam anlamıyla maddi ve manevi sahalarda Batının hastalıklı yönleri olmuştur. Dolayısıyla, Türk Milleti’nin bünyesine yabancılaşma ve yozlaşma   ( kültürel yozlaşma) gömleği giydirilmiştir. Böylece, Batılılaşma çabaları, bir çok yönüyle toplumun gelişmesini engellemiştir.

Bugüne bakacak olursak; bu mecburi kültür değişmesinin, Türk dili üzerinde bir takım oyunların oynanmasına,din ve inançlara yapılan saldırıların sürdürülmesine,Türk tarihine ve tarihi şahsiyetlere başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saldırıların sürdürülmesine,Türk folklorunun ve milli oyunların dejenere edilmesine,Türk musikisine hoş olmayan tavırların sergilenmesine v.b. olaylara sebep olduğu hafızalardan silinmemelidir. Bunlar,Türk Milleti’nin var olma gücünü zayıflatmış ve ülkenin bugünkü manzarası ortaya çıkmıştır. Bu durum karşısında, artık Türk Devleti milli bir endişe hissederek, yeni kararlar almak zorundadır. İki asra varan tecrübe tam bir fiyasko ile neticelendiğine göre; ilmin ve teknolojinin ulaştığı bugünkü neticeler milletlerin nasıl kalkınacağını gösterdiğine göre; toplumların yaşaması, var olması, düşünmesi ve şekillenmesindeki en büyük itici güç kültür olduğuna göre; bu durumda artık düşünülecek bir şey kalmamıştır. Buradan hareketle, Türk Milleti’nin de bu girdaptan kurtulması için başvuracağı çare; kendi özüne dönmesi, maddi ve manevi kültürünü koruması ve aynı zamanda geliştirmesi olmalıdır. Bu aşamada, toplum dinamiklerinin oluşturulmasında, sentez kabiliyeti olan, vatansever ve inisiyatif gücü yüksek Türk aydınlarına ve Devletin itici gücüne büyük görevler düşmektedir.

Bu kısa açıklamaların ışığında, bu yapıyı oluşturmak için nasıl bir metot ve yol izlenmeli hususunda bazı görüş ve tespitler aşağıda sıralanmıştır:

-Milli kültür politikasının temelini Türk Milleti’ne mensup olma şuuru oluşturmalı ve yeni nesillere bu şuur aşılanmalı.

-Millet gerçeğini fertlerin ve sosyal grupların üzerinde görmek ve toplumun bu yönde eğitilmesini sağlamak.

-Türk Tarihi’ne bir bütün olarak bakılmalı ve milli tarih konusunda hassas olunmalı, Türk tarih şuuru yeni nesillere öğretilmeli.

-Vatan ve bayrak sevgisi her şeyin üzerinde tutulmalı.

-Her şeyden önce Türkçeye saygı gösterilmeli, yer, firma vb. adların mutlaka Türkçe olmasına özen gösterilmeli.

-Türk Milleti’nin kültür varlıkları Dünya’ya iyi tanıtılmalı.

-Türk aile yapısı mutlaka korunmalı.

-İslam Dini’ni yozlaştırmaya yönelik faaliyetler mutlaka önlenmeli.

-Yabancı dille eğitim ve öğretim sisteminden süratle uzaklaşılmalı; yabancı dil öğrenmeyle yabancı dille eğitim ve öğretim birbirlerine karıştırılmamalı. Yabancı dille eğitim ve öğretim yerine; yabancı dil öğrenimine önem verilmeli.

-Türk Arşivleri muazzam belge, bilgi ve kaynaklarla doludur. Türk Kültürü’nü korumak ve kültürel yabancılaşmayı önlemek için bu zengin arşivlerden muhakkak yararlanılmalı.

-Dilde ve edebiyatta yabancılaşma ve yozlaşmanın önlenmesi için başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile TRT ortak programlar geliştirmeli.

-Milli musiki mutlaka koruma altına alınmalı ve yabancı musikilerin etkisinden kurtarılmalı.

-Türk Halk Oyunları’nın unutulmaması için gerekli çalışmalar yapılmalı.

-Türk Milli Kültürü’nün korunmasında sivil toplum kuruluşlarının önemi büyüktür. Bu amaçla faaliyet gösteren bu kuruluşlara, devlet ve özel sektör tarafından gerekli maddi destek sağlanmalı

Sonucu Mustafa Kemal Atatürk’ün çok önemli ve anlamlı iki sözü ile bağlayalım: “ Bu millete gideceği yolu gösterirken Dünya’nın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lâkin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.”, “ Biz doğrudan doğruya milliyetperver ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun efradı ne kadar Türk kültürü ile meşbu  ( dolu ) olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de kuvvetli olur.”

11 Mayıs 2020, İstanbul

May 23

19 Mayıs Türk’ün Yeniden Doğuş Destanıdır

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

19 Mayıs bir destandır. Bir milletin yeniden var oluşunun destanıdır. Bir devrin bittiği bir devrin ilanının destanıdır. 19 Mayıs, esir alınmış hükümranlığı sona erdirilmiş son Türk cihan imparatorluğunun yerini alacak Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerinin atıldığı gündür. Bir yüce kumandanın milleti ile bir bütün olduğu, milletinin tüm varlığını canını malını kanını ortaya koyduğu gündür.  Dört bir yanı düşman çizmesi altında karartılmış vatan topraklarının yeşerdiği nevruz günüdür. Asımın neslinin şahlanışı Sakaryaların, Dumlupınarların kanla coştuğu ve düşmanı boğduğu gündür. Türk olduğunu unutan bir millete, Türklüğünün hatırlatıldığı gündür. 30 Ağustosların doludizgin Akdeniz’e ulaştığı, düşmanın denize döküldüğü, kutsal vatan topraklarının düşmandan temizlendiği gündür. Mağrur kendini bilmez devletlerin mağrur komutanlarının şanlı sancağımızı selamlayarak, geldikleri gibi gittikleri gündür. 19 Mayıs, kuzey Afrika’da Çanakkale’de Kafkas cephesinde Suriye ve Filistin’de yaşadığı onca savaşların yenilmez kahramanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün esir milletlerin de kaderini aydınlattığı gündür. 19 Mayıs destanı, Türk tarihindeki en büyük acılardan birinin kanla yazılmış destanıdır. Dünyanın en büyük savaş güçlerine karşı kazanılan ve sömürgecilerin belinin kırıldığı bu destan, yeni bir millet olmanın bilincinin  ortaya konduğu, özgürlük ve bağımsızlığımızın ve de bugünkü güzel  Türkiye’mizin temellerinin atıldığı bir destandır. 19 Mayıs benim doğum günümdür. 19 Mayıs senin doğum günündür. 19 Mayıs Türk gençliğinin doğum günüdür. 19 Mayıs Büyük kurtarıcı Atatürk’ün doğum günüdür. 6500 yıl sonra Türk milletinin yeniden doğuşudur. Ey Türk gençliği bu doğuş sana Atadan armağandır, değerini bil. Her yıl bu armağanla yeniden coş, Sen vatanın umudusun, verilen armağanın ışığında, ilim ve irfan ateşiyle çağdaş medeniyetlerin ufkunda yeni bir güneş gibi doğacağın güne hazırlan. Türkün yeniden doğuş destanı olan 19 Mayıs kutlu olsun.

*Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi

 

May 23

Osmanlı’dan Bugüne Vergi Gelirleri

Ruhittin SÖNMEZ

Osmanlı Ekonomisinin temeli zirai üretime dayanmaktaydı ve devlet harcamalarının ana finansman kaynağı olan vergiler ağırlıklı olarak zirai üretimden ve hayvancılıktan elde ediliyordu.

Şer’i vergiler “Aşar/Öşür” tarım ürünlerinden alınan vergi, “Haraç” işgal edilen ülkelerde Müslüman olmayanlara bırakılan topraklardan alınan devlet hissesi, “Cizye” ise Müslüman olmayanlardan askerlik yapmamaları karşılığında alınan bir vergiydi. Ayrıca “ağnam” (hayvan vergisi) ve “gümrük resmi” en önemli vergiler arasında yer alıyordu. Aşar, ağnam ve gümrük vergi gelirleri 1854’den itibaren alınan dış borçlar için teminat olarak gösterilmiştir.

Ayrıca geleneklere göre konmuş ve din ayrımı yapılmaksızın herkesten yerel ve olağanüstü harcamaları karşılamak için çeşitli isimler altında alınan örfi vergiler devletin temel gelir kaynaklarıydı.

1699 Karlofça Antlaşmasından itibaren büyük toprak kayıpları, savaşılan cephelerde zirai üretim yapılamaması, yıllarca askerlik yapan erkeklerin üretime katkı verememesi, köylerden büyük şehirlere göç gibi sebeplerle Osmanlı vergi gelirleri çok azaldı.

Kapitülasyonlar yerli üretici ve tüccarları yabancılarla rekabet edemez hale getirdi.

Mali yapısı bozulan devletin Batı’da yaşanan sanayi devrimine ayak uydurması mümkün olmadı.

Osmanlı 1875’de borçlarını ödeyemez duruma geldiğinde vadesi gelen borçların tutarı 17 milyon Osmanlı Lirası, vadesi gelen borçları ise 13 milyon Osmanlı Lirası idi. Kalan 4 milyon OL ile devletin harcamalarını karşılamak mümkün değildi. 1876’da devlet mali iflasını ilan etti.

Böyle bir mali yapı ile siyasi ve askeri gücü de azaldığından, imparatorluğun tarih sahnesinden çekilme süreci hızlandı.

*****************************

2002-2020 DÖNEMİNDE VERGİ GELİRLERİMİZ

Değerli dostumuz Rubil Gökdemir bir süreden beri makroekonomik göstergelerden çarpıcı bilgiler paylaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin 2020 yılı vergi gelirlerinin kaynakları ve giderleri karşılama oranları hakkında, devletin resmi rakamlarına dayanarak, verdiği bilgiler ürkütücü.

18 yıllık AKP döneminde, Türkiye 3 trilyon 250 milyar $ lık ithalat yapmış. Bu ithal ürünlerden gümrüklerde, kaynağında yaklaşık 1 trilyon 600 milyar $ karşılığı vergi tahsil edilmiş.

Bu dönemde 2 trilyon 960 milyar $ olan bütçe harcamalarının yüzde 54’ünün gümrüklerden tahsil edilen vergi ile karşılandığı görülüyor.

Bu ithal edilen ürünlerin 350-400 milyar $’lık nihai tüketim malzemelerinden oluşan kısmı AVM’ler, galeriler, mağazalarda satıldı. Burada da yeniden KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler tahsil edildi.

Netice olarak toplam vergilerin yüzde 72-74’ü dolaylı vergilerden oluşmakta. Devlet kendisi için en zahmetsiz, tahsili en kolay fakat vatandaş için en adaletsiz vergi türüne yüklendi.

Bu saadet zincirinden mutlu olan yönetim yerli sanayi ve tarım üretimini katletmek pahasına düşük kur (değerli TL) politikası ile ithalatı teşvik edip, bu değirmeni döndürmeye çalıştı.

İthalat ve lüks tüketim özendirildi. Yerli ve milli üretim yerine ülke ithal ürünlerle doldu. Yerli üreticiler bile rekabet edebilmek için ithal ara mallarına yöneldi. İmalat sanayimiz yüzde 76 oranında dışa bağımlı hale geldi.

Öyle bir yapı oluştu ki, ithalatın yüzde 74-76’sını hammadde ve ara malları ithalatı, yüzde 12’sini de nihai tüketim malları oluşturmakta.  En faydalı ithalat kalemi olan yatırım mallarının toplam ithalat içindeki payı sadece yüzde 13’de kaldı.

Uluslararası ölçekte ve yüksek katma değerli, marka değeri olan ürünler üretip ihracat yapamıyoruz. “İthal ikamesi politikasını” terk ettik. Ama korumasız iç piyasada da dev yabancı şirketlerle rekabet edemedik.

****

18 yıl içinde ithalatımız ihracatımızdan 1 trilyon 071 milyar $ fazla oldu. Yani bu kadar dış ticaret açığımız oldu.

Açığı kapatabilmek için 600 milyar $ dış borç aldık. 220 milyar $’lık varlıklarımızı, şirketlerimizi yabancılara sattık. Üstüne turizm ve müteahhitlik hizmet gelirleri de yetmedi. Halen dış borcumuz 450 milyar $ mertebesinde.

Vergi gelirlerinin bütçe harcamalarını karşılama oranı, 2008-2018 arası yüzde 80 iken, 2020 Nisan ayında yüzde 46’ya düştü. (Son 70 yılın en kötü oranı!)

Şimdi müthiş bir döviz darboğazı içindeyiz. IMF’den veya uluslararası tefecilerden dış borç bulamazsak ithalat yapamaz hale geleceğiz.

Bu yüzden hükümet ithalatı zorlaştırıcı tedbirler almaya mecbur kaldı. Kur artışına izin verildi. 2018 yılbaşında 3,7 TL olan dolar kuru 7 TL’ye çıktı. 3 binden fazla ürünün gümrük vergileri yükseltildi, böylece ithalat kısılacak. Ama hammadde ve ara mallarında ithal ikamesine gidebilmemiz hemen mümkün olamayacak. Çünkü bunları üreten tesislerimiz kapandı. Yeniden üretime başlamak kolay değil.

Ekilip dikilmeyen iki Trakya büyüklüğündeki arazilerimizde yeniden üretim yapmamız lazım. Fakat köylü tarımdan kopmuş, şehirlere göçmüş durumda.

Her şeye rağmen derhal kapsamlı bir “istikrar tedbirleri paketi” ile mevcut ekonomik yapıyı değiştirmek için harekete geçmek zorundayız.

Yoksa borç veren “dış güçler” paralarını tahsil edebilmek için bunu zorla yaptırırlar.

May 23

19 Mayıs 1919’un Yol Haritası

A.Kemal GÜL

19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı ve ilk adımı olan bugünün derin mana ve önemini kavramak her Türk gencinin hafızasına nakşedilmelidir.

*

Dünya tarihinde hiçbir örnek yoktur ki, gericilikten yoksulluğa, işgalden teslimiyete giden yolda, bir ulusun kaderi bir “vapur”un yolculuğu ile başlasın…

Derme çatma bir geminin ufuk çizgisinde kayboluşunu anlatmıyor o vapur…

Tam aksine, o vapur yolculuğunun uygarlık ve aydınlanma için tarihin ufkunu açtığını da kabul ediyor tüm dünya…

Çünkü bozuk pusulasına rağmen, bir ülkenin kaderi için en yaşamsal yolcusundan yine bir ulusun kurtuluşu için en kritik dönemecine kadar hedefine ulaşmış bir vapurdur o…

Türkiye Cumhuriyeti’ni yoktan var eden, dünya tarihini sarsacak boyuttaki Kurtuluş mücadelesinin bir vapurun yolculuğundan bir Meclis’in açılışına kadar geçen süreyle ilgili çarpıcı saptamalar da yapmıştır Atatürk…

Bandırma Vapuru’nun yolculuğunu anlamayanlar, Samsun’a düşen ilk adımı sindiremeyenler; Atatürk’e, laikliğe, cumhuriyete, rejime saldırırken, -hatta bazı tetikçi alçaklar gibi küfür etmeye kalkışırken- aşağıdaki satırları okumadan, sakın ola çizgiyi aşmasınlar!!! Diyor ki Gazi;

“Ulus yorgun ve yoksul bir durumda…”

“Hükümet, güçsüz, onursuz, korkak…”

“Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış…”

“Başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor.”

“Komutanlar ve subaylar, genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, kurtuluş yolu aramakta…”

“Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmış, son olarak, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmakta…”

“Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.”

“Öyleyse, ya bağımsızlık, ya ölüm!..”

*

Evet; Anadolu’nun hemen her yanı Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar tarafından çiğnenmektedir. Buna bir müddet sonra Yunan çizmeler ide eklenecektir.

Türk milleti ve vatanının düşeceği bu hali gören bir tek kişi vardır, o da Mustafa Kemal’dir. Yönettiği ordulardan kurtarabildiği silahları ile birlikte Anadolu’ya çekilmiş, kendisi İstanbul’a geçerek, dirayetsiz ve ürkek Vahdettin’den Harbiye Nazırlığını koparıp ipleri ele alabilmek için Sara’ya damat olmayı bile istemişti. Saray ise Mustafa Kemal’den çekiniyor, Kazim Karabekir’e güveniyordu. Ve saray, güvenmediği Mustafa Kemal’i Anadolu’ya geçirmemek, İstanbul’da tutmak için her tedbire başvurmuştu. Mustafa Kemal bir yandan Saray, diğer yandan İngilizlerle görüşerek meşruiyet sınırları dâhilinde çözümler ararken, diğer yandan da, Anadolu’daki teşkilatlanmasını güçlendiriyor, hemen her ilde milli hassasiyetlerden emin olduğu eski silah arkadaşlarına ve onların tezkiye ettiği vali ve kaymakamlara Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurduruyor,’’Hattı müdafaa yoktur, sathi müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır’’ emrini vereceği günler için il il, ilçe ilçe, sokak sokak vatan savunmasının temellerini atıyordu.

Vatan savunması başladığında ise ‘’İstanbul’’ve ‘’Ankara’’diye iki başlılığı ortadan kaldırmak için ise, Vahdettin’den aldığı yetki ile İstanbul’u terk etmenin gerekliliğine inanmaktaydı.

Lakin Vahdettin’in Mustafa Kemal’i İstanbul’dan çıkartmak gibi bir niyeti yoktu, bunun böyle olmasını İngilizler de istemiyordu.

Çünkü Atatürk Londra ile irtibata geçmiş, İngiliz halkının Çanakkale Savaşlarındaki hezimet dolaysıyla hükümetlerinin Anadolu’da yeni bir maceraya girmesine kesinlikle karşı olduğunu öğrenmiş, hele bu maceranın Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal’e karşı ‘’yeniden’’ deneneceğini öğrendiğinde, zaten kalmayan halk desteğinin hepten ufalanacağını çok iyi görmüştü.

Onun için Vahdettin ve İngilizler Mustafa Kemal’i İstanbul’da Tutmak istedi. Neticede Vahdettin, Anadolu’yu İstanbul’da iken karış karış teşkilatlandırıp Kuvay-ı Milliye ruhunu şaha kaldıran Mustafa Kemal’i teskin etmek gibi bir görevle, İstanbul’dan çıkartmaya mecbur kaldı. Ona bunu icbar eden bizzat Mustafa Kemal’dir. İngilizler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ne niyetle geçtiğini bildikleri için onu durdurmaya çalışmış ama başaramamıştır. Zaten Mustafa Kemal’de, Bandırma vapuru kaptanına, böyle bir tehlike olduğunda en yakın yerde gemiyi karaya oturtma talimatı vermiştir. Geminin karaya oturması demek Mustafa Kemal’in Samsun’a olmasa bile herhangi bir noktada Anadolu’ya ayak basması demektir. Anadolu ise, İstanbul’da yapılan Teşkilatlanma vesilesiyle zaten Mustafa Kemal’i beklemektedir.

*

Var olan bir gerçek ki; ‘’Atatürklük’’seçim kazanmakla olmuyor. Atatürk olmak için böyle bir mazi mecburiyeti var vesselam…

*

Parçası olduğumuz Ortadoğu Coğrafyası üzerinde, dün olduğu gibi, bugün de emperyalist güçlerin/ küresel işbirlikçilerinin yerli işbirlikçileriyle birlikte milyonların kanını akıtan, insanlarını denizlerde boğulmaya, yok olmaya mahkûm eden çirkin oyunlarının içinde değilsek ve olmayacaksak eğer; Başbuğ Atatürk’ün koyduğu ana ilke, ‘’yurtta sulh, cihanda sulh’’sözünün devlet hayatımızın öznesi olduğunu, bu netameli coğrafyamızda insan onurunu hiçe

sayarak hayata geçirilmeye çalışılan senaryolara bakınca bir daha yaşayarak görmekteyiz.

Sürdürülebilir kalıcı sulhun/ barışın ise, ekonomik, iktisadi, sosyal, askeri her yönüyle devletimizin güçlü kalmasından, ulusal birlik ve bütünlüğünün sağlanmasından geçtiğini tarihi tecrübelerimizden görmekteyiz.

*

O eşsiz liderin, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı taçlandıralım:

‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.

‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’

*

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

May 16

Vur Kardeşim(!) Vur

Halil ALTIPARMAK

 Vur kardeşim(!) vur!

Yüz yıldan beri vur! Son yıllarda meydan boş, istediğin gibi vur!

Taşla vur, sopayla vur, silahla vur! Eline ne geçerse vur!

Yaralamaya vur, öldürmeye vur! Zaten ölmüş deme, bir daha ölsün diye vur!

Acımadan vur, düşünmeden vur! Tereddüt etmeden vur!

Vur ha vur!

Çünkü;

Sen vur ki, o büyüsün!

Sen vur ki, o gerçekten daha da iyi anlaşılsın!

Sen vur ki, o daha da değerlensin!

Sen vur ki, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, sadece 20. Yüzyılın değil, 21. Yüzyılın, bundan önceki yüzyılların, bundan sonraki yüzyılların dahisi olduğu daha iyi görülsün!

Şahsen, bir süreden beri, ATATÜRK’e yapılan saldırılar konusunda yeni düşünceler içerisine girmiş ve uygulamaya başlamıştım.

Neydi o düşünceler?

ATATÜRK’e yüz yıldan beri yapılan saldırılar, enerjimizi tüketmiş, artık, bu konuda enerji harcamayalım, işimize bakalım diye yazıyor ve anlatıyordum. Hâlâ da öyle düşünüyorum. Ama, gerçekleri aramak isteyen iyi niyetli kişilerden gelen soru ve istekler üzerine öyle görünüyor ki, arada bir bunları yazmaya devam edeceğiz.

Vuran! Vururken, hiç soru sorma, düşünme, sorgulama yapma, sadece” inanmaya inanmayı” devam ettir. Yani, neye inanmışsan onu sorgulamadan devam ettir!

Şemsi efendi ilkokuluna gidenler, Yahudi de, 1910 yılına gelindiğinde Müslüman Türk çocuklarının yüzde yetmiş beşinin, yüzlercesi açılmış olan Misyoner okullarına gittiğini görme!

Osmanlı kanunlarında, Gayrı Müslimlerin askere alınıp alınmadığını, paşa yapılıp yapılmadığını, cepheden cepheye komutan olarak gönderilip gönderilmediğini sorgulama!

Vahdettin, şehzade iken, Almanya’ya yaptığı seyahatte, neden bir Yahudiyi(!) kendisine yaver yaptı diye sorgulama!

İngiltere, diğer müttefikleri ile birlikte Osmanlı Devletinin kalbine girip işgal etmişken, Halife-Padişah ve onun tüm yönetim kadrosu ve bürokrasisi tamamen eline geçmişken, onlara istediğini yaptırırken, neden bir paşa ile gizlice anlaşsın diye sorma! Buna neden ihtiyaç duysun diye sorma!

Halifelik kaldırıldı ve dünya yıkıldı diye yalan söyleyen İngiliz ajanlarına inanırken, Osmanlı devletini kuran Osman(belki de Ataman) Bey Halife miydi, dünya tarihinin en büyüklerinden olan, çağ açıp çağ kapatan koca Fatih, bunları yaparken Halife miydi diye sorma!

Türk Tarihini şan ve şerefle dolduran, dönemlerinde dünyanın çehresini ve dengesini değiştiren Metehan, Atilla, Bilge Kağan, İlteriş Kağan,Tomris Hatun, Selçuk Bey, Cengiz Han, Babür, Timur vs Halife miydi diye sorma!

İngiliz ajanlarının, İngiliz’in Çanakkale’de ve Millî Mücadele’de yenilgisinin intikamı için Kuvay-ı Millîyeciler Osmanlıyı yıktı diyerek yaptıkları propagandaya inanırken, koskoca devlet, birkaç günde nasıl yıkılır acaba diye sorma, sorgulama! Koskoca Devletin son 2-3 yüzyılını, Halife-Padişahların kimler tarafından ve nasıl katledildiklerini hiç araştırma, öğrenme!

Kur’an’ı çevirme nedeni olarak 1924 yılından itibaren görüşmediği kişilere bir şeyler söylemiş de, işte bakın diye bu dedikodulara sarıl, ama, o Muhteşem Hoca Elmalılı’nın Tefsir ve Mealinden daha iyisinin hâlâ neden yapıl(a)madığını sorma, sorgulama! 12 ciltlik Sahih-i Buharî’nin Türkçe’ye çevrilmesi ile hiç ilgilenme!

Ve… bütün bu yalan, iftira ve dedikodulara inanarak fikir yürüt, düşünce üret. Olmuyor işte!

Elbette, eleştirilecek yönler olabilir, ancak, akıl, insaf, vicdan ve doğru bilgi elden bırakılarak yapılan eleştiriler, eleştirilenleri yüceltir.

Sonuç:

Vur, vur, sen vur ki; Mustafa Kemal ATATÜRK, daha da büyüsün, hak ettiği yere kadar yükselsin.

Vur, vur, sen vur ki; bizim, doğruları, gerçekleri anlatarak yapmaya çalıştığımızı sen vurarak yapmış ol!

Vur, vur, sen vur ki; hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun Türk Milletinin her ferdi, her geçen gün, geometrik artışla Mustafa Kemal ATATÜRK’e sahip çıksın!

May 16

Mutluluk İle Huzur Arasındaki Farklar

Dr. Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Mutluluk, olumlu düşüncenin duygusudur. Anlamlı ve keyifli yaşamaktır. Huzur ise, bütün endişelerden kurtularak egonun sınırlarının ödesine geçmedir. Huzur gönül rahatlığıdır.
İngilizcede happy, mutlu, mesut, memnum, sevinçli, neşeli, uygun, yerinde olan anlamına gelmektedir.
Peace ise, huzur, rahatlık, uzlaşma, iç huzuru, barışma, sükunet anlamına gelmektedir.
Mutluluk, olumlu olarak algılanan şartlara bağlıdır. Huzur ise bu şartlara dayanmaz. Huzurda kabullenme vardır. Huzurlu insan, hayatla uzlaşır, bu sebeple üreticidir, işini sever. Kişinin içinde huzur oldumu kendisiyle ve hayatla birleşir. Her zaman huzurlu ve rahat olduğunu söyler ve bunları hisseder.
Huzurun, zıddı çatışmadır. Huzursuz adam her şeye direnir, olaylara, fikirlere, insanlara direnir. Uzlaşamnın şifa verici gücü vardır. Huzur içinde olmak, hayatla tam anlamıyla uzlaşmak demektir. Rahatsızlık, endişe, sıkıntı ve heyecanlardan kurtulmaktır.
Mutluluk bir eylemin sonucudur. İmkanlarını en uygun şekilde değerlendirenler mutlu olabilir.
Daha yüksek bir perspektiften görüldüğünde şartlar daima olumludur. İyi ve kötü olmaz. Sadece kötüyü içeren yüksek bir iyilik vardır.
Sevdiğiniz bir insan öldüğünde veya ölümü yaklaştığını anladığınızda mutlu olamazsınız. Bu imkansızdır. Ama huzurlu olabilirsiniz. Üzüntünüz ve göz yaşlarınız olabilir, ama direnmeyi bırakmışsanız, üzüntünün altında derin bir dinginlik, sessizlik ve kutsal bir mevcudiyet hissedersiniz. Bu iç huzurdur, karşıtı olmayan iyiliktir.
Sevdiğiniz bir hastayı ziyaret edersiniz. Dersiniz ki “ İyi ki bu durumda yanında olabildim.”O anda huzurlu olursunuz, mutlu olamazsınız.
Huzur duyduğunuz zaman, olan biteni kabullenirsiniz. Olup bitenle uyum içinde olursunuz. Kabullenme duruumundayken bir iş yapmak, o işi huzur içinde yaptığınız anlamına gelir.
Huzurun kumaşı ruh, mutluluğun kumaşı dünyadır.
Özetle,
• Mutluluk bir sebebe bağlıdır. Huzur ise sebep aramaz. Orada sadece hatırlanmayı bekler.
• Mutluluk gelip geçidir,değişkenlik gösterir. Huzur ise değişmez, az huzur çok huzur yoktur. İç huzur değişmeden hep aynı kalır.
• Mutluluk peşinden koşmak çağın hastalığıdır. Egonun oyunudur. Huzur ise peşinden koşulmaz, o yavaşlayınca kendiliğinden gelir.
• İnsanlar mutlu olunca ne yapacağını bilmez halde olabilirler. Ama huzurlu olduklarında ne yaptıklarının tam olarak farkındadırlar.
• Mutluluk haraket içinde gerçekleşir,durgun bir göl değil, sürekli akan bir ırmaktır” der John Mason Good.

May 02

Mayıs Türkçüler Günü Bir Ruhun Uyanışı

”Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki bu bayrağı vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.”                                                                                                                                     (Mustafa Kemal Atatürk)

 

 

Av. Mustafa ÖZKURT*

 

{ÖZÜN ÖZÜ: Osmanlı İmparatorluğu‘nda 1908’de II. Meşrutiyet‘in ilanı ile birlikte gelişme gösteren Türkçü/Turancı görüş, Ziya Gökalp ile birlikte İttihat ve Terakki yönetimine egemen oldu.            Komünist ihtilali sonrası Rusya’da 1918-1922 yıllardaki karışıklıkta Enver PaşaTuran fikrini canlandırmaya çalışırken ihanete uğrayıp, bu uğurda şehit edilmiştir.                   

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından milliyetçilik ülküsüne ağırlık verilmiş ve fakat vefatından sonra İsmet İnönü iktidarında buna son verilmiştir.                          

“1944 Türkçülük Turancılık Davası”  İsmet İnönü’nün II. Dünya Savaşı şartları içinde alınmış bir tedbir olarak bazı kesimlerce gösterilmeye çalışılması yerinde değildir.                       

Zira İsmet İnönü, Atatürk’ün Türkçü/ Turancı ülküsünden ayrılmasıyla yetinmemiş, bu fikirlere karşı düşmanca davranıp savaş açmıştır. İktidardan düşmesine rağmen ölünceye kadar bu karşı tutumunu her nedense…! Devam ettirmiştir.                                          

İsmet İnönü’den sonra gelen iktidarlarca da Türkçülüğe pek sıcak bakılmadığı gibi, yersiz ve haksız iftiralarla karalanmaya çalışıldı.   

Bütün bu olumsuzluklara rağmen bu fikri akım ortadan kaldırılamadığı gibi iktidarlar, içte ve dışta her sıkıntıya düştüklerinde Türkçü/Turancı söylemlere atıf yapmaktan da geri durmamışlardır.

Birkaç asır tarihte dün gibidir. Göktürk Devletin kurucusu Bumin Kağan’dan bu yana uyuyan ruh Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından yeniden uyandırıldı.}

 

 

Turancılık ifadesi, Türkçülükle eş anlamlı olup, İranlıların Türkistan coğrafyasına Türklerin yaşadığı yer anlamına gelen Turan diyarı deyiminden türetilmiş bir kelimedir.

Turancılık mana itibariyle, Türklerin yurt olarak yaşadıkları Anadolu, Azerbaycan ve Uluğ Türkistan coğrafyasındaki bütün Türklerin bir ülkü etrafında milli, manevi, maddi ve kültürel birliğini ve bütünlüğünü sağlamak idealidir. Milliyetçi Türkler aynı zamanda Turancıdır.

Öncelikle bir konuyu açıklığa kavuşturmak isteriz. O da Turancılığı ırkçılıkla özdeşleştirenler kötü niyetli olup, bilinçli veya bilinçsiz olarak Türkçülere iftira etmektedirler. Türkler hiçbir zaman kavmiyetçi yani ırkçı olmadılar.

Emperyalist Çarlık Rusya’sında 19. Yüzyılın ilk yarısında sosyalizm akımı siyasal ve sosyal zemin ararken, Rus hegemonyasında bulunan Azerbaycan ve Türkistan’da da buna paralel olarak Türk aydınları arasında kurtuluş reçetesi olarak, Türkçülük/ Turancılık akımının ilk temelleri atıldı.

Türkçülük/ Turancılık akımı Anadolu coğrafyasında Karamanlılar döneminden beri farklı şekilde varlığını göstermesine karşılık Osmanlı dönemindeise kendine özgü bir yol izlemiştir.

Azınlıkların milliyetçi akım faaliyetleri etkisine karşı bir tepki olarak ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu durumu irdelemezsek 3 Mayıs’ı anlamakta zorlanırız.

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan gayrimüslim ve Arap ahalide 1789 Fransız İnkılabı sonrası 1800 yıllarından itibaren milliyetçilik akımları gelişmeye başladı.

Bir taraftan Rusya’nın Panslavizm ve Ortodoksluk çalışmaları, diğer taraftan Fransa ve İngiltere’nin misyonerlik ve Arap coğrafyasındaki petrole sahip olma ihtirasları sonucu Türk olmayan Müslim ve gayrimüslim tebaada yer, yer kıpırdamalar başladı.

Rusya, Fransa ve İngiltere gibi dış güçlerin faaliyetleri yanında, Osmanlı’nın rüşvetçi, adam kayırmacı idarecilerinin ahaliye kötü muameleleri de eklenince yıkıcı faaliyetleruygun zemin buldu.     İmparatorluktaki bu kötü gidişi durdurmak isteyenler, kangren olan uzva pansuman yapar gibi, meşrutiyeti bir çare olarak görürken, bir kısım azınlık ise devlet aleyhine tavizler koparmak adına Meşrutiyetin ilan edilmesini,padişaha baskı yaparak kabul ettirdiler.

HazırlananKanun-i Esasi ile 23 Aralık 1876 tarihinde I. Meşrutiyet ilan edildi.

Böylece Osmanlı Devleti ilk defa bir anayasaya kavuşmuş oldu.

Osmanlı Hariciye Nâzırı Mustafa Reşit Paşa  tarafından bu günkü Gülhane Parkı içinde 3 Kasım 1839 tarihinde okunan “GülhaneHattıHümayunu” da denilen Tanzimat Fermanı ile başlayan düzenlemelerin yol açtığı sistem değişikliğinin bir halkası I. Meşrutiyet olmuştur.

Böylece Meşrutiyetle yönetim biçimi, mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçiş yapmış oldu.

Fakat bu durum uzun sürmeyecekti.

93 Harbi ( Osmanlı- Rus Savaşı 1877-1878)  sonrasında II. Abdülhamit 1878’de bir takım karışıklıklar nedeniyle, Osmanlı Meclisini kapatıp Kanun-i Esasiyi askıya almak mecburiyetinde kaldı.        Meşrutiyeti yeniden getirmek isteyen askeri tıp öğrencileri ve bir takım aydınların çalışmalarısonucu II. Abdülhamit 29 yıl aradan sonra, askıya aldığı Kanun-i Esasiyi24 Temmuz 1908 tarihinde onayladı ve II. Meşrutiyet ilan edildi.

II. Meşrutiyetin ilanı neticesinde elde edilen özgürlükler ile yetinmeyen azınlık tebaada milliyetçilik fikirleri hızla gelişti.   II. Abdülhamid devletin bütün yetkilerini ele aldıktan sonra, Müslümanlar arasında Kur’anve hadislerdeki, birlik, beraberlik, yardımlaşma ve kardeşlik duygularını ifade eden, İttihadı İslâm kavramını kullanarak,Müslüman tebaayı yanında tutma gayesi ile hilafet kurumuna ağırlık vermeye başladı.

Halife ve emîrü’l-mü’minîn sıfatlarını ön plana çıkardı. Böylece İttihadı İslâm kavramı, dünyevi olan siyasetin bir unsuru haline getirildi. Ancak, bu şark kurnazlığının pek işe yaradığı söylenemez. Zira Araplara aşılanan milliyetçilik duyguları, hilafetin Araplar ’da olması gerektiği fikirlerine ve İngiliz propagandalarına malzeme oldu.

“İttihad-ı İslam” fikri istenen yararı sağlamadığını sonradan alınan cihat fetvasının sonuçsuz kalmasıyla da kendisini açıkçagösterdi.               I. Dünya Savaşı ve öncesinde,İngilizlerin vaatleri ve altınları Araplarda dini inancın önüne geçmişti.  İttihad-i İslam siyasetikarşısında, azda olsa azınlıkların da içinde bulunduğu bir gurup “Osmanlıcılık” fikrini benimseyip savundular.

Gerekİttihad-i İslam ve gerekse Osmanlıcılık fikirleri Osmanlı Saltanat ve Halifeliğini ayakta tutamayacağına inanan bir kesimde kurtuluşu Türkçü / Turancı düşüncede aradı.

Osmanlı İmparatorluğunun koca binası 17. Yüzyılın sonlarından itibaren çatırdamaya başlamıştı. Avrupalının hasta adam dediği Osmanlı Saltanatı iyi niyetli, fedakâr insanların gayretiyle iki asır daha yaşadı ve girdiği komadan en nihayet çıkamadı. Sonrasında geride acı, gözyaşı ve kan bırakarak yıkıldı. Bir sonuç, birçok sebeplerden kaynaklanır. Ancak sebepler bu yazının konusu edilmemiştir.

Gençlere ve genç beyinlere özellikle Ülkücü kardeşlerime âcizane tavsiyemiz; bu günkü dünyayı ve gelecek asrı anlayabilmek için binlerce yıllık tarihi merak ettiğinizden okuyun. Ancak içinde bulunduğunuz dünyayı ve çetrefil siyaseti anlamak için ise son 250 yıllık tarihi çok iyi irdeleyerek okumaları gerekir.

Neyse; Cumhuriyet dönemine gelindiğinde 1930/1944 yılları arasında Reşit Saffet AtabinenZeki Velidi Togan, Hüseyin Nihal AtsızReha Oğuz TürkkanFethi Tevetoğlu gibi isimleri Türkçü / Turancı düşünceleri savunanlar arasında görmekteyiz.

Türkçü/Turancı düşünce akımı bir öze dönüştü.

Tabiî mecrasında ilerlerken, II. Dünya Savaşı sırasında ve İsmet İnönü 1944 yılında,Ergenekon davalarında gördüğümüz üzere hukuka takla attırılarakTürkçülüğün önüne set çekildi.

1944 olayıCumhuriyet döneminde ilk olandı. Devletin bütün imkânlarına sahip olan iktidardakiler, doğrudan doğuya Türkçülere haksız olarak saldırı gerçekleştirdiler.

İkincisi ise 12 Eylül 1980 de daha sinsice yaşanacaktı. Önceleri şartların oluşumuna zemin hazırlayan ihtilalciler, ardından ” şartların oluştuğuna kanaat getirince” 12 Eylül 1980 de darbeyi yaptılar.

Evet, sinsice demiştik. Nedenine gelince;

Solcular eski “765 Sayılı Türk Ceza Kanunu” 142. Maddesinden yargılanırken, Ülkücüler aynı kanunun 146/1. Maddesinden yargılandılar.

146/1. Madde ” Türkiye cumhuriyeti teşkilâtı esasiye kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilga ya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan büyük millet meclisini iskata veya vazifesini  yapmaktanmen’e cebren teşebbüs edenleridam cezası na mahkûm olur.”

Hükmünü taşırken solculara uygulanan 142/1. Madde ise “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmek veya devlet siyasi ve hukuki nizamlarını topyekun yok etmek için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.

Hükmünü içermekteydi.

Solcularla, Ülkücülerin suç tipi aynı olmasına karşılık, İhtilalciler ellerindeki yargı marifetiyle, solculara beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası istenirken, Türkçüler yani Ülkücüler için ise  idam cezası istemekteydiler.

Asıl konumuza gelelim.

Türkçülüğe karşı olan İsmet İnönü’nün iktidarın başında olduğu Atatürk sonrasında, 1944 yılına gelindiğinde, Türkçü Hüseyin Nihal Atsız ile komünist Sabahattin Ali arasında başlayanbir fikri çatışma yaşandı.

Hüseyin Nihal Atsız’ın Sabahattin Ali için bir yazısında “O Komünisttir”iddiası üzerine,Sabahattin Ali şikâyetçi olmuştur.Sabahattin Ali’nin ikametgâhı Ankara olduğu için, Atsız hakkında Ankara Adliyesinde  “İftira” suçundan dava açıldı.

Açılan bu dava basit bir şahsi ceza davası olmasına karşılık Atsız ve Sabahattin Ali’nin kimliklerinden dolayı bu davaya üniversiteli Milliyetçi geçler büyük ilgi gösterdi.

Diğer taraftan iktidarı elinde bulunduranlarınfarklı hesapları ve müdahalesiyle dava normal seyrinden uzaklaştırıldı. İktidar bundan istifade edip, günü kurtarmak adına Sovyetler ve Stalin’e şirin gözükmek için o zamanki Türk Ceza Kanununda bununla ilgili hüküm olmamasına rağmen “Irkçılık, Turancılık Davası”doğdu.

1944 yılının meşum “Irkçılık-Turancılık Davası”:

Aslında 03 Mayıs 1944 olayı bir Türkçü ile bir komünistin mahkemede hesaplaşırken Adliye Sarayında ve çevresinde toplanan milliyetçi üniversite gençliğince gerçekleştirilen gösterilerle başlayan bir süreçtir.

Ankara Emniyetinin yanlış bir değerlendirmesi ile gösteriye katılanların Çankaya Köşkü’ne yürüyeceklerinin bildirilmesi üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü telâşlanmış ve Muhafız Alayı’na Köşk çevresinde güvenlik önlemleri aldırmıştı. Oysa, gençlerin öyle bir niyeti yoktu; herhangi bir taşkınlıkta yapmadılar.…gençlerin polisle çatışmasını bekleyen Maarif Vekili HasanÂli Yücel, Ulus gazetesi başyazarı ve milletvekili Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tandoğan üçlüsünün Türkçüler için tasarladığı komplo geçersiz kaldı” 1

Bu gösteride hiçbir aşırılık olmamasına olmasına rağmen, olay Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve hükümeti tarafından farklı bir mecraya çekildi.

Oysa 1944 de gelene kadar II. Dünya Savaşı başından beri Nazi Almanya’sıyla ılımlı siyaset yürüten İsmet İnönü, savaşın kaderi Nazi Almanlar aleyhine ve Ruslar lehine dönünce tavır değiştirdi. Milliyetçi gençlerin gösterisini, Rusya’ya şirin gözükmek adına bu gençler hakkında takibat ve göz altılara emir verdi. Sanki bu Osmanlıdan gelen bir gelenekti.2

 

Sayın Necmeddin Sefercioğlu konuyu irdelediği makalesinde “Ankara’da yapılan görkemli gösteri ve yürüyüş, Sovyetler Birliğinin II. Dünya Savaşınısonlandıran bir zafer kazanma yolunda ilerlemesi karşısında, o zamana kadar yürüttüğü Alman yanlısı politikaya yön değiştirme telâşına düşen Cumhurbaşkanına ve emrindekilere iyi bir fırsat gibi göründü: Yayınlarında Türk dünyasına ilişkin yazı, yorum ve haberlere çokça yer veren Türkçüler, tutsak Türklerin büyük çokluğu işgalindeki topraklarda yaşayan Sovyetler Birliği yöneticilerini zaten tedirgin etmekte idi. Türkçülük aleyhine bir kampanya açılması ve başlıca Türkçülerin tutuklanıp cezalandırılması, Sovyetlere yönelişe, yâni SSCB’nin kandırılabilmesine (!) yarayabilirdi.” 3

İfadelerine yer vermiştir.

3 Mayıs’ı takip eden gönlerde, gözaltına alınmanın alanı genişletildi. Gösteri ve yürüyüşle ilgili olmayanlarda sorguya alındılar. Diğer taraftan hükümetin kontrolündeki radyo ve basında iftira kampanyaları başladı. Ülkenin her yerindeki Türkçü olarak bilinenlerin ev ve işyerleri arandı.

Anadolu’da gözaltına alınanlar da Ankara’ya getirildi ve buradan da sorgulama ve yargılamanın daha ağır şartları olan sıkıyönetimin olduğu İstanbul’a trenle nakledildiler.

Bu Türkçü kıyımı İnönü’nün iktidarı süresince maddî ve manevî olarak devam etti. Bu insanlar haksız yere mağdur edildiler. Öyle ki daha işin başında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli YÜCEL tarafından 07 Nisan 1944 tarihinde H. Nihal Atsız’ın Özel Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine son verdirildi.

“3 Mayıs 1944 Olayı” Türkçüler tarafından her yıl bir bayram gibi kutlanırken, diğer yandan da Türkçülere yapılan hukuksuzluk ve işkencelerle de anılır oldu.

Gözaltına alınanlar eğitimli, ülkenin aydın insanlarıydı. Gönüllerinde Türk Ülküsünden başka bir şey olmayanlardı.

 

İşkenceler konusunda sözü Mustafa Müftüoğlu’na bırakalım.4

“Gözaltılı ve tutuklu sanık adaylarının İstanbul’a gönderilmesinden sonra, Ankara’daki, Maarif Vekili HasanÂli Yücel, yazar Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tando_an’danolu_an düzenci ekibinin fiilî görevi sona ermiş; sorgulama ve işkence işi, sorgulamaları yönetmek üzere İstanbul’a gönderilen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kâmuran Çuhruhile İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Emniyet Müdürlüğü I. Şube _Şefi Sait Koçak ve bir askerî hâkim yüzbaşı olan Kâzım Alöç’den oluşan ekipçe üstlenilmişti. Tophane Cezaevindeki sorgulamalar ise askerî yetkililerce yürütülüyordu..

İstanbul’da başlatılan ilk soruşturmalar sırasında, gözaltına alınmış/tutuklanmış olan Türkçülere birçok değişik işkenceler uygulandı. O işkenceler, sanık adaylarına, sorgulayanlarca hazırlanmış “ifade” metinlerini imzalatmak için yapılıyordu. O metinlerde, sanık adaylarının Irkçı ve Turancı oldukları, devleti Turancı serüvenlere açık bir yapıya kavuşturmak için hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri, vb. yazılı idi. Bunları sözle de ikrar etmeleri isteniyordu. Bazıları ülkenin değişik yerlerinden alınarak getirilmiş bulunan bu kişilerin, gerçekten varsa, o örgütü nasıl kurdukları, orada nasıl ve ne zaman çalıştıkları sorgulanmıyordu. Önemli olan Cumhurbaşkanı ve Maarif Vekili ile yandaşlarının hazırladığı senaryo-ifadeyi okumadan, karşı çıkmadan imza etmeleri ve ona uygun “sözlü ifade” vermeleri idi. Bu, elbette, mümkün olamazdı. O durum karşısında, yapılacak tek iş kalıyordu: işkence!.. İşkence uygulamasına zaten gözaltılar ile birlikte başlanmıştı. Tutuklanan herkese uygulanan en etkili işkence, “ihtilâttan men” idi. Onlar, yan yana olan hücrelerinde, birbiri ile de karşılaşıp görüşemiyorlardı. Sanık adaylarının, kitap, dergi ve gazete okumaları yasaktı. Hepsi de aydın kişi olan bu genç insanların okumadan yoksun kalmaları, kuşkusuz, işkencelerin en korkunçlarından biri idi.

İşkenceler yalnızca sanık adayları ile sınırlı kalmamış kimilerinin ailelerine de uygulanmıştı. Sözgelişi, Atsız ve Nejdet Sançar’ın evdeşleri, dolayısıyla aileleri de bu zulümlere uğramışlardı. Atsız’ın evdeşi, Erenköy Lisesi Tarih öğretmeni Bedriye Atsız hiçbir soruşturma geçirmeden ve sebep belirtilmeden, 13 Mayıs 1944’de ‘vekillik emrine’ alındı, 16 Mayıs 1944’te de tutuklandı (Sançar, 1947 : 10.). Bedriye Atsız, dört buçuk yaşındaki oğlu Yağmur’u, gözaltına alındığı sırada evinde temizlik işi için bulunan hanıma emanet etmek zorunda kaldı. Evin çevresi polislerle çevrili olduğu ve kimsenin eve girmesine izin verilmediği için, onlar da evde “mahpus” kaldılar. İki buçuk ay o yabancı kadınla yaşayan Yağmur, günlerini durmadan “benim annemle babam vardı, onlar neredeler?” diye ağlayarak geçirdi (Müftüoğlu, 1977 : 68.). Bedriye Atsız 26 Temmuz 1944’te salıverilmesine rağmen, ‘vekillik emrinde bulunma’ durumu, öğretmeni olduğu liseden Kartal Ortaokulu öğretmenliğine atanışına kadar, 23 ay sürdü. Benzer bir uygulama da, Nejdet Sançar’ın evdeşi, Balıkesir Lisesi kimya öğretmeni Reşide Sançar’ın başına geldi. O da 20 Haziran 1944 günü, ‘vekillik emrine’ alındı. O işkenceden, 20 Ekim 1944’te, kendisine haber verilmeden Zonguldak Lisesi kimya öğretmenliğine atanarak kurtuldu. (Sançar, 1947 : 12-13.). Her ikisi de çok az miktardaki ‘vekillik emri’ aylığı ile geçinerek yaşamağa çalıştılar. Bazen o bile verilmedi.

Gözaltılı/tutukluların sivil olanları, Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Hanı’nın çatı katındaki, bir yatağın zor sığdığı, -varsa- penceresi tavandaki küçük bir delikten ibaret, 15 watt’lık lâmba ile aydınlatılan hücrelerde tutuluyorlardı. Tahta bir kerevet üzerindeki yataklar kir ve pislik yüklü idi. İçlerinde bit, pire, tahtakurusu gibi haşere orduları dolaşıyordu. Bir de oralara bazen ikinci bir sanık adayı getiriliyor, onun içerideki ile birlikte kalması isteniyordu. Sonradan gelenlerin arasında yabancı, komünist olanlar vardı. (Yüksel, 1947 :2. S.). Tek kişilik dar yatağa iki kişinin sığması mümkün olmadığı için, biri yatarken öbürü ayakta, uyanık kalmak zorunda idi. O kattaki, suyu çoklukla akmayan tek helâya gitmek, koridordaki tek lavaboyu kullanmak da başka işkencelerden idi. Kimi nöbetçi polisler o yöndeki isteklere çoklukla cevap vermezler, insanları saatlerce bekletirler, korkunç sıkıntılar içinde bırakırlardı. Sonradan bir de kattaki tek helânın kapısını, ihtiyaç giderirken bile, sürekli açık tutturma işkencesi başlatılmıştı.

Çoğu tutuklunun günlük yiyeceği üç yüz gramlık bir ekmekten ibaretti. Yemek, ancak parası olan için, dışarıdan getirtilebilirdi; ama çoğunun parası yoktu. Bu manevî baskılarla yetinilmiyor, bazı tutuklulara başka maddî işkenceler de uygulanıyordu: Bunlardan biri, tutukluyu Sansaryan Hanı’nın bodrum katındaki “mezarlık hücresi” nde konuk etmekti. Duvarlarından lâğım suları sızan, tabanları vıcık vıcık çirkef olan, yatılacak yeri taş bir çıkıntıdan ibaret bulunan bu beş yerden birinde Atsız, bir hafta süreyle çile doldurdu. Hücreye konulurken yanında olan şapkası, bir haftada küf bağlamıştı.

Başka bir etkili işkence yöntemi, hoşa gitmeyen ifadeler veren ve/ya hazır yazılı ifadeleri imzalamayan sanık adaylarını, “tabutluk” veya “mutena hücre” denilen, dik tutulan tabut biçim ve oylumundaki oyuklara tıkmaktı. Bunlar, çatı katındaki hücrelerin 19 ve 20 numaralı olanları idiler. Derinliği 40’ar, genişliği 50’şer sm. olan bu oyukların yüksekliği 2,5 m. idi; tavanında 1500 watt’lık ışık veren ampuller, duvarlarında kalın zincirler vardı.

Yola getirilmesi düşünülen gözaltılı-tutuklu oraya ayakta olarak sokulur, kollarından ve bacaklarından zincirlerle bağlanarak duvara asılır, kapısı kapatıldıktan sonra tepedeki ışık yakılır, işkence edilen “pes” edinceye veya bayılıncaya kadar orada tutulurdu. Türkçülerin bu tabutluklar- da aç ve susuz, 48 saat kalanları veya orada birkaç kez konuk edilenleri vardı (Tanyu, 1950 : 19.). Böylece maddî işkencenin en korkunçlarından biri daha gerçekleşmiş olurdu.

Türkçülerden o işkenceye, Reha Oğuz Türkkan, Orhan Faik Gökyay, Hikmet Tanyu, Hamza Sadi Özbek ve –sonradan salıverilmiş olmasına rağmen– Osman Yüksel lâyık görülmüştü.       Tabutlukların bir görevi de, gözaltılı / tutuklulara gösterilip, istenilen ifadeyi vermezlerse oraya tıkılacakları tehdidinin yapılmasına, gözdağı verilmesine hizmetti.

……Tophane’deki Askerî Cezaevinde tutulan sanık adayları bu tür maddî işkencelere uğramadılar. Fakat onlar da “ihtilâttan” ve okumadan yasaklı idiler. Hücreleri dar, havasız ve tek kişilikti. Yatakları, Sansaryan Hanında bulunanlarınki gibi eski, tiksinilecek kadar pisti. Hasan Ferit Cansever, verildiği hücredeki yatağa giremediği için, durumu öğrenilip evinden yatak gönderilinceye kadar, üç gün, bir tabure üstünde uyumağa (tünemeğe) çalışmak zorunda kalmıştı. Ötekiler ise, böyle bir imkânları bulunmadığı için, çaresiz, o yataklarda yatmak zorunda kaldılar. Alparslan Türkeş, oradaki işkenceleri, “Hücrenin rutubeti, ışıksızlık, güneşyüzü görememek, bir şey okuyamamak, atalet beni yıpratmış.” sözleri ile belirtir. “

Bu dünyada şerefli Türk olmak her türlü zorluğa peşinen göğüs germek demektir.

3 Mayıs 1944 Olaylarında sıkıntılara göğüs geren bu mümtaz insanlar, ileriki günlerde Bir Ruhun Uyanışına vesile olup, Ülkü meşalesini yaktılar. Allah hepsinden razı olsun. Saygılarımla,                                TTK.
                                                                                                        

* Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

Yönetim Kurulu Üyesi

 

KAYNAKÇA……………:

  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası Necmeddin Sefercioğ
  • Dışarıyı memnun etmek adına Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret’in haksız idamlarında olduğu gibi.
  • 3 Mayıs 1944 Ve Türkçülük Davası adlı makale.
  • Milli Şef Döneminde Çankaya’da Kâbus 3 Mayıs 1944
  • Hayri Yıldırım, 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası
  • 1944 Irkçılık Turancılık Davası

 

 

 

 

 

 

 

Nis 26

Pandemi-Küreselleşme-Emperyalizm-Yeni Dünya

Emrah BEKÇİ

Dünya genelinde ülkeleri ve milletleri aniden yakalayan salgın hastalıkla mücadele halen devam etmekte. Kıtalar üzerinde bulunan devletleri etkisi altına alan salgın, ülkelerin stratejik planları dahil olmak üzere, ekonomik ve psikolojik çöküntülere sebep oldu-olmaya devam ediyor.

Dünya ekonomisinin büyük bölümünü elinde tutma gayretinde olan, ülkelerin yönetim erklerini şekillendirmek için sermayelerini döken dünya para babaları, ‘küreselleşme’ diye icat ettikleri sistemin çöküşünü izleyecekler.

Her şeyin ve düşüncenin madden (para-altın) ile başarılacağını sanan,dünyada %1 bile olmayan bu gurup, asırlardır oluşturmaya gayret ettikleri ‘emperyalist’ sömürü düzenine, ‘küreselleşme’ diye bir kılıf dikmişlerdi. Ama Çin’den tüm dünya ülkelerine yayılan, gözle görülmeyen, ulaştığı noktada; zengin-fakir, patron-işçi, Müslüman-Hıristiyan-Musevi-Hinduayrımı yapmadan tabiatı gereği vazifesini yapan ‘virüs’ (Covid 19), insanlığı, devletleri, milletleri dumura uğrattı-uğratıyor.

‘Pandemi’ sonrası, dünya ve devletlerin eskisi gibi olmayacağı; hatta milletlerin dahi bakış açıları ve düşüncelerinin yerini, ilksel, şahsi, en fazla ailevi (2-3 dereceye kadar) olacağı, yaşamış oldukları devleti yöneten siyasi partilerin ve dolayısı ile iktidara geldiklerinde atamış oldukları bürokratların, kendilerine fayda yerine zarar verdiklerini düşünecekler.

‘Yeni Dünya Düzeni’, millet devletlerin ayakta kalacağı, coğrafi olarak kendine yetecek toprak, su, enerji kaynaklarının fazlalığı ve en önemlisi değerlendirilmesi, ‘Milli Şuurun ve Politikanın’ öncülük ettiği, sorgulandığı, insanları ayrıştıran inanç, mezhep, dil, millet, kültür faktörlerinin öne çıktığı sosyolojik bir sahaya kayacaktır.

Ülkeler eskisi gibi dünya ülkeleri ile yoğun sosyalleşen bir konumdan, kabuğuna çekilen, ticari alışverişlerde sıkı gümrük analizi yapan, insanlarının (Milletini) sağlığını, diğer ülkelerde yaşayan insanlara nazaran, daha dirençli nasıl utarım üzerine kafa yoracaklardır.

Ülkeleri yöneten iktidarlar, günümüzde ve gelecekte tedbir olarak pandemi için uygulayacakları eylemleri ve önlemleri, yönetmiş oldukları ülkelerine uygulamadan önce ‘kırk defa tartıp’ bir defa karar vermelidirler. Bunun nedeni; tecrit halinde olan insanlar, anti-sosyal bir hale geldikleri için ve yaşamlarının prangalandığını (engellendiğini) düşünerek, ekonomik olarak sıkıntılarında etkisiyle bilinç altında ‘istenmeyen yöneticiler’ fotoğrafı yer edecektir. Bu ise ‘iktidar biziz’ diyenlerin, gelecekte siyasi partilerin tarihinde; ‘eskiden bir parti vardı’’ cümlesiyle başlayan paragrafların içinde tecrit edileceklerdir.

Dünya ve ülkeler çok zor bir zamandan geçmektedir.Pandemi, tüm milletleri ruhen, madden tahrip etmiş durumda. Hal böyle olunca, gemisini kurtaranın kaptan olduğu gözükmekte. Türkiye, salgına hazırlıklı yakalanan bahtlı ülkeler arasında yer alıyor.80 Milyonu aşkın insanı ile salgınla mücadeleye devam ediyor.

İnsanlarımızın %60’a yakını evlerinde karantina altında (Gönüllü Karantina-Veya Cezai yaptırım) bulunuyor. Devletimizin ve devleti idare edenlerin, 2020 sonuna kadar, Sağlık Bakanlığının kullanımı için hazineden vermiş olduğu para 60 Milyar Türk Lirası civarında. Bu parayı 80 Milyon nüfuzlu ülkemize böldüğümüz vakit, kişi başına 750 Türk Lirası gibi komik bir rakam çıkıyor. Hesap bununla da kalmıyor. 750 TL’yi, 12 Aya bölünce de 62 TL gibi bir rakam çıkıyor. Kısacası, Türk insanına devletimizin ayırdığı para günlük 2 TL… Ama yine sağlık yönünden dünyanın gelişmiş ülkeleri arasında çok iyiyiz.

Misal; ABD’nin 2020 Sağlık bütçesi 644 Milyar Türk Lirası (Türkiye’nin toplam bütçesinin, yani; 1 Katrilyonun %60’ı kadar), ama sağlıkta sınıfta kalmak üzereler. Ülke olarak ‘şimdiki iyi halimizi’ düşünerek, geleceğe dair, başta sağlık, güvenlik, eğitim olmak üzere, öncelik gereği ‘İnsanı Yaşatmak’ olan kurumlarımızın bütçelerini daha çok arttırmalıyız. Geriye hazineden paramız artar ise ‘dua eder-mevlit okuturuz.

Dünya yeni bir düzene doğru koşuyor…

Bu yeni dünyada en değerli devlet varlığı ‘tarım yapılacak toprak ile toprağı sulayacak su’ gibi görülüyor. Dünya genelini esir almış olan pandemi nedeni ile ülkelerin gıda stokları yavaş yavaş erimeye başladı. Sağlık-salgın nedeni ile tedbir amaçlı sokağa çıkmamak, evde kalmak, toprağın ekilmemesi (insan gücü), 2021 senesi içerisinde, ekmek dahil gıda sektöründe günümüzde bolca tüketmiş olduğumuz ürünlerin zor bulunacağı; para dahil madden değerli olan varlıklarımızın gıda ile yarıştığına şahitlik ede biliriz.

Coğrafi olarak dört mevsim tarımcılık yapılan ülkemiz toprakları ve çiftçimize devletimizin ‘çok acil’ destek vermesi gerekmektedir. Ekonomik olarak şimdiden zor günler geçiren ülkemiz, pandemi sonrası, ruhen yorulmuş-etkilenmiş-anti sosyal hale gelmiş olan insanlarımıza tasallut edecek, ikinci bir salgına (Mutasyon geçirmiş Covid 19), gıdası, sağlık şartları tam yerinde ve fazlaca yetecek düzeyde yakalanmalıdır. Aksi halde, dünya tarihinde yeryüzünde birden silinen halklar gibi büyük bir trajedi içinde yer alma riskimiz yüksek olacaktır.

Dünyayı kirleten ve insanları köleleştiren, ‘küreselleşme-emperyalizm’in günümüzde sadece ‘kan, gözyaşı, ölüm, salgın vs.’ getirdiği göz önünde bulundurulur ise; kurtuluşun, bilim, sağlık, tarım, ülke içerisindeki insanımıza yapılacak olan yatırım olduğu, yakınlaştıkça netleşen bir fotoğraf halindedir.

Türk Milleti-Devleti bu zor günleri atlatacaktır. Önemli olan, bu günlerimizin iyi günler olduğunu düşünerek, en kötü senaryolara ‘siyasi hizipleşmeyi-çıkar ve kayırmacılığı-cemaat varı ruhbancılığı vs.’ bırakıp, Millet olarak birlik olup kenetlenmeli, devletin ise başta tarım ve sağlık olmak üzere kaynaklarını şartsız bir şekilde sarf etmelidir.

Bir Ata Sözünün dediği gibi: ‘’İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın /Şeyh Edebalı’’

Vazifenin büyüğü devlettedir,insanı (Türk Milletini) yaşatmanın tek yolu, tarım, sağlık ve ekonomiden geçer. Aksi halde devlet bağışıklık sistemini kayıp eder…

            Türk Milleti’ni Rabbim Korusun ve Muhafaza Eylesin!

            #SağlıklıOlanaKadarEvdeKalTürkMilleti

            Saygılarımla

 

Eski yazılar «