Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 14

Akdamar Rezaleti Gaflet mi, Cehalet mi?

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Bazı durumlarda gaflet ve cehalet o ölçüde iç içe giriyor ki; insan olup bitenleri hayretle seyrediyor.

Van’ın Akdamar Adasında epey para harcayıp mevcut kiliseyi tamir ettirdik ve çevreyi yeniden düzenledik. Müze haline getirdik. Şimdi de bunu her sene yapılması planlanan ayine, ibadet ve kutlamaya açıyoruz. Geçenlerde Adada törenler yapıldı. Bürokratlarımız, Bakanımız ve Ermenistan’dan gelen sözde dostlarımız törende hazır bulundu.

Akdamar’ın tarihine baktığımızda yüzlerce Van’lı kadınımızın çığlıklarını kulaklarımızda hisseder gibiyiz. Ermenilerce Adaya götürülüp tecavüze uğramış veya kurtuluşu göle atlayarak boğulmakta bulmuş kadınlarımızın acısını yok farz ederek turist çekme ve sözde barış oyunları oynuyoruz. Anlaşılan bu ütopik barış saçmalıkları önümüzdeki yıllarda da sürecek ve gülünç duruma düşeceğiz. Şehitlerimizin ruhu bile rencide olacaktır.

Bu tecavüz adası utanılması gereken yüz karası olaylara sahne olmuştur. Doğu Anadolu’da ve diğer örneklerde olduğu gibi, Ermenilerce gerçekleştirilen soykırımı ve mezalim unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Adaya su götürmekten bahseden ve öğünen siyasetçiler, götürecekleri su ile akan kanı ve cinayetleri temizleyemezler. Geçmiş tarihinden habersiz olan sözde bazı aydınların ve diplomalı cahillerin geleceğini de başkaları belirleyebilir. Unutulmamalı ki; tarihini bilmeyenin coğrafyasını da başkaları çizer.

Eyl 20

Kerbela Katliamı!

A.Kemal GÜL

Kerbela Olayı ya da Kerbela Katliamı olarak bilinen olay, 680 tarihinde (Hicri 61, 10 Muharrem) Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve Emevi Devleti halifesi Yezidi’n ordularının çarpışmasıdır. Bu savaşta Hz. Hüseyin şehit edilmiştir.

Taraflarca mutabakata varıldığı halde Muaviye’nin ölümüyle yerine Hz. Hüseyin’in geçmesi gerekirken Muviye’nin oğlu Yezit’in kendini Halife ilan etmesi İslam Devleti Emevi’yle dikta döneminin de başlangıcı oldu.

Dikta dönemini tanımayan Küfe halkının davetiyle, yanına ailesini de alarak Küfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezidi’n ordusu Kerbela’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezidi’n ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbela Olayı (Katliamı) olarak geçti.

Sevgili Peygamberimizin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın gözünün nuru olan Hz. Hüseyin, yanında bulunan yetmişten fazla Müslüman ile birlikte Kerbelâ’da şehit edilmiş olması İslam adına rezalettir. Bu rezil vaka, Allah ve Resulüne iman edip, Ehl-i Beyt sevgisini gönüllerine nakşedenlerin ortak acısı, yürek sancısıdır. Bu menfur hadiseyi gerçekleştirenler, mezhep ve meşrep farkı gözetmeksizin, istisnasız bütün Müslümanların vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.

Bu vahim olay sonucu Sünni- Şii ayrışımının da zirve noktası olmuş oldu.

Bugün dahi izleri süren Sünni-Şii taraflarının birleştiği ortak noktalarından biri ise, Kerbela Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.

Bugün de nice İslam beldesi benzeri acı ve gözyaşıyla yoğrularak adeta birer Kerbelâ’ya dönmüştür. Bugün aynı coğrafyada, masum kadın ve çocuklar hayattan koparılırken bizlere düşen, devlet yöneticilerine düşen, Kerbelâ’yı doğru anlamak ve haksızlıklar karşısında Hz. Hüseyin misali bir duruş sergilemektir.  Hz. Hüseyin, Kur’an-ı Kerim’i ve Rahmet Peygamberinin şerefli sünnetini kendine rehber edinmiştir. Zulme rıza göstermemiş, adaletsizliğe seyirci kalmamıştır. Kendisine yapılan telkinlere itibar etmeyerek hakkın, hakikatin, huzur ve barışın yeryüzüne hâkim olması için yola çıkmıştır. Böylelikle kıyamete kadar bütün insanlığa onurlu bir mücadelenin eşsiz örneğini sunmuştur.

*

Asrı sadet olarak nitelenen dört Halife dönemine bakınız. Hz. Ebubekir hariç diğer Halifeler de hançerlenerek öldürülmüştür. Hz. Ebubekir’in de zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı akademisyenler ne yazık ki Hz. Peygamber’inde zehirlenerek öldürüldüğünden bahsederler.

*

Bu beddualı coğrafyada Irk, dil, mezhep ve meşrep farklılıklarının arkasına sığınarak aynı dine mensubiyetimizi hedef alanlara, coğrafyamızda yeni Kerbelâ’lar yaşanmasını arzulayanlara karşı İman yüreklerinin toplu vurması gerekmez mi?

*

Hz. Hüseyin Efendimiz gibi iyilerin ve iyiliklerin yanında, kötülerin ve kötülüklerin karşısında yönetici konumunda olan liderlerin ortak tavır almaları gerekmez mi?  Hakkı ve hakikati adına ortak eyleme geçmeleri gerekmez mi?

*

Gerekir de,  Emperyal devletlerin himayesinde ayakta durmaya çalışan dikta rejimlerle yönetilen devletlerin işi değil.

Yer altı/ yer üstü kaynaklarıyla zengin Orta Doğu Coğrafyasında konumlanmış diktatörlükle yönetilen, halkı bedevi kültürüyle beslenmiş bu devletler Emperyal / güçlü ülkelerin şamar oğlanı olamaya mahkûmdurlar.

*

Bu konuyu işlemedeki asıl amaç, hepimizin bildiği çok zor badirelerden geçerek bedevi kültürünün sarmaladığı Osmanlı’nın küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran iradenin kıymetini kavramak içindir.

Başta Başbuğ Mustafa Kemal olmak üzere kurucu iradenin yönlerini muasır medeniyetlere çevirmeleri yaşanan acı tecrübelerin sonucudur.

Laik sisteme ve hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter sistemi esas alan Devletimiz Türkiye Cumhuriyetini sarmalamaya yönelik bedevi kültüründen silkinmemiz, milli hasletlerimizi esas alan eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmamız zorunluluğu olmazsa olmazımızdır.

Türk dünyasıyla kültürel ve ekonomik bağlarımızı güçlendirmemiz olmazsa olmazımız olmalıdır. Devletlerarası ilişkilerimizde karşılıklı çıkarlar öncelik almalıdır.

Beka sorunuyla karşılaşmamız için, vatanımız olan bu zor coğrafyada kaynaklarımızı harekete geçirecek üreten güçlü bir ekonomik reforma ihtiyacımız vardır.

‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ kavramına ihtiyacımız vardır.

*

Başta Hz. Hüseyin ve Kerbelâ’da şehit olan Ehl-i Beyt olmak üzere, mukaddesatımız uğruna can veren bütün şehitlerimize selam olsun. Makamları âlî, mekânları cennet olsun.

 

Eyl 18

“Okula Niçin Geliyorsunuz?”

Cafer GENÇ

OKULLAR AÇILIRKEN ÖĞRENCİLERİMİZE SAMİMİ SESLENİŞ
Sevgili öğrenciler…
17 Eylül günü itibariyle okullar açıldı. 180 günlük eğitim-öğretim maratonunuz başlamış oldu.
Sevinçli ve heyecanlı olduğunuzu biliyorum. Özlediğiniz arkadaşlarınıza, öğretmenlerinize, okulunuza kavuştunuz.
En anlamlı paylaşımlarınızı, en güzel anılarınızı okulda ve bu süreçte yaşayacaksınız.
Toplu yaşanılan yerlerde kurallara uyma zorunluluğu vardır. Eğitim kurumlarında da kurallara uymayı öğreneceksiniz. Eğitim ve öğretim sürecinizle hayata ve bir meslek sahibi olmaya hazırlanmış olacaksınız.
Öncelikle, “okula niçin geldiğinizi” bilmelisiniz. Yaptığınız işi (öğrenciliği) sevmelisiniz, okula severek, isteyerek gelmelisiniz.
Yaklaşık 30 yılı müdürlük olmak üzere 40 yıllık tecrübeli bir eğitimci, yönetici olarak meslek hayatımda çok önemli gördüğüm konuları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Biliyorum, “yine mi nasihat?” diyeceksiniz ama eğitimciler, öğretmenler olarak bizler, sizlere iyiyi, güzeli öğretmenin, doğruyu söylemenin görevimiz ve sorumluluğumuz olduğunu bilmenizi isterim.
Akıl ve bilgi ile para kazanılan bir mesleğin mensubu olan eğitimciler boş konuşmazlar!
İtalyan eğitimci, yazar Edmando, “Çocuk Kalbi” adlı eserinde, okuldan ayrılacak olan oğluna, “… Hatta okulda almış olduğun cezalardan bile fayda gördün, o binayı sakın unutma yavrum!” diyor.
Gerçekten de öyledir. Cezalar, eğitim adına yaptığınız yanlışları göstermektedir.
Ödüllendirme ile teşvik etmenin, ceza ile de caydırıcılığın önemini vurgulamış olayım. Rekabetin, tertip ve düzenin, kurallara uymanın, disipline etmenin eğitimde önemli bir yeri ve anlamı vardır.
Sizler, her gün okula gelip giden, öğrenme zorunluluğu ile çok ağır yükü omuzlayan, bilinmesi gereken bilgileri unutmadan taşıma mecburiyetinde olan emek işçilersiniz.
Söylenenleri önemserseniz, öğrenmeye istekli olursanız ve kurallara uyarsanız işinizi iyi yapmış ve yükünüzü hafifletmiş olursunuz.
Bayrak törenine mutlaka katılmalısınız. İstiklal Marşı’mızı gururla söylemelisiniz. Yazılış amacına saygınızı, minnet duygularınızı ifade ederek milli ruhu yaşamalısınız.
Okula zamanında gelmelisiniz, geç kalmamalısınız ve devamsızlık yapmamalısınız.
Sosyal faaliyetler çok önemlidir. Kişiliğinizin oluşması, davranışlarınızın olgunlaşması, yeteneklerinizin ortaya çıkması gibi pek çok faydasının olduğunu bilmelisiniz.
Meslek seçimi evlilik gibidir. Bir ömür boyu birlikte olacağınızı düşünerek istediğiniz, seveceğiniz, mutlu ve başarılı olacağınız mesleği seçmelisiniz.
İlgi alanınızı, bilgi seviyenizi, yeteneğinizi bilmelisiniz ve tercihlerinizi bu yönde yapmalısınız.
Yazılı sınavlarda “kopya çekmek” öğrenciliğin fıtratında vardır derler ama çok yanlış bir anlayıştır. Çünkü, emek ve bilgi gasbı ile hak etmediğiniz bir şeyi elde etmek isterken başkalarının hakkını da yemiş olmaktasınız.
Sınavlar ve notlar, öğrendiklerinizin ölçülmesidir, kendinizi değerlendirmenizdir. Bildikleriniz ve eksikleriniz konusunda kendinizi sınamanız anlamına gelmektedir.
Kaliteli eğitim almanın ve başarılı olmanın, öncelikle sizin elinizde olduğunu bilmelisiniz. İdealist düşünceler içerisinde olan ideal öğrenci olmalısınız.
Kendinizle, çevrenizle barışık olmalısınız. Agresif davranışlar içerisinde olmamalısınız.
Öğretmenlerinize, arkadaşlarınıza saygıyı ve sevgiyi ihmal etmemelisiniz.
Rekabet; başarı ve kalite için yarışmaktır. Eksikleriniz konusunda önce kendinizle, daha iyi olmak için de arkadaşlarınızla rekabet içerisinde olmalısınız.
Disiplin konusu, öğrenciler arasında yanlış anlaşılmaktadır. Cezalandırmak anlamında düşünülmemesi gerekir. Tertipli, düzenli olmaktır, kurallara uymak demektir. Eğitimde yeri olmayan olumsuz davranışların, olumlu hale dönüşmesi anlamına gelmektedir.
Otokontrol ile başta kendinize, ailenize, öğretmenlerinize, arkadaşlarınıza, okula ve araçlara zarar verilmemesini kavramanız gerekmektedir.
Otorite sağlamak farklı şekillerde olabilir. Korkulana değil, ilgi ve sevgi gösteren öğretmene saygı duymanızdan hareketle, hiçbir öğretmenin sizin için “kötü” olanı istemeyeceğini bilmenizi isterim.
Okul kıyafeti konusu da önemli ve gereklidir. Ayniyetlik, ayrıcalık, sahiplenme ve sorumluluk duygusu verir. Hayatınızı düzene koymanızı, kurallara uymanızı sağlar ve bunları alışkanlık haline getirmenize vesile olur. Aykırı, farklı ve keyfi kıyafet için, “Aman ne olacak” demeyin. Mayo ile sahilde, plajda gezmek normaldir. Böyle bir kıyafetle caddede gezemezsiniz, AVM’lere gidemezsiniz, bilmem anlatabildim mi?
Çağımızın gereği olarak teknolojinin imkânlarından faydalanmanız gerektiğini anlarım ancak teknolojinin, ders esnasında, oyun amacıyla kullanılmasının da doğru olmadığını söylemek isterim. Parmaklarınızı telefonun tuşlarından kurtarıp kitap sayfalarını çevirmek için de kullanmalısınız.
Sayılamayacak kadar çok faydası olan kitap okumayı sevmelisiniz ve okumayı, araştırmayı alışkanlık haline getirmelisiniz.
Derslerinize planlı çalışmalısınız. Şöyle ki; 1) Ders, sınıfta öğrenilir. Dikkatli dinlemelisiniz ve notlar almalısınız. Anlamadıklarınızı mutlaka sorup öğrenmelisiniz. 2) Akşam eve gidip dinlendikten sonra, “Bugün neler öğrendim” diye kendinizi yoklamalısınız ve öğrenip öğrenmediğinizi kontrol etmelisiniz. 3) Yarınki derslerinize ön hazırlık yapmalısınız, ödevleriniz için araştırma yapıp kaynaklardan faydalanmalısınız.
Zamanın kıymetini bilmelisiniz, boşa harcamamalısınız. İleride “keşke”li pişmanlıkları yaşamamalısınız. Hayatı (eğitimi) önemseyin ve ciddiye alın ki, ileride üzülmemiş olun.
Yaşayışınızı, zamanınızı planlamalısınız. Eğlenmeye, dinlenmeye de zaman ayırmalısınız.
Okul dışında arkadaş seçiminde dikkatli olmalısınız. Sizlere zarar verecek kötü alışkanlıklardan uzak durmalısınız.
Olumsuz bir durumu gizlemeden annenizi, babanızı, öğretmenlerinizi bilgilendirmelisiniz. Sorunları ve sıkıntıları mutlaka paylaşmalısınız.
Bütün bunların, sizlerin geleceği için çok önemli ve gerekli birer eğitim unsurları olduğunu, okulların açıldığı İLK GÜN söylüyorum, sakın unutmayın. Hayatı (eğitimi) önemseyin ve ciddiye alın.
SÖZÜN ÖZÜ: Yaptıklarınız yaşayışınıza yansıyacaktır. Gönlünüzün istediği güzellikleri yaşamanız için, okula niçin geldiğinizi bilmelisiniz ve “benim için eğitim” demelisiniz. Başarının bedelini bir dönem ödemeyenlerin, başarısızlığın bedelini bir ömür boyu ödeyeceklerini unutmamalısınız. Büyük insanların idealleri vardır, sıradan insanlar küçük hesapların peşinde koşarlar…

Eyl 13

Fuat Uğur’a Açık Mektup: “Andımız”ın Irkçılıkla İlgisi Yoktur

Dr. Sakin ÖNER

         Sayın Uğur, Türkiye gazetesinin 8 Eylül 2018 tarihli nüshasındaki yazınızda Sözcü gazetesinin üç gün önce Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’a yaptığı “Açılım yüzünden kaldırılan Andımız yeniden okunsun” çağrısına tepkinizi içeren yazınızı ibretle okudum.

“Andımız”dan “İlköğretim okullarındaki tüm öğrencilere papağan gibi ezberlettirilen bir metin” olarak bahsetmişsiniz. Sayın Uğur, “Andımız” papağana ezberletilen bir tekerleme değil,  çocuklarımıza milli kimliklerini kazanmaları, insani ve ahlaki değerleri içselleştirerek benliklerini geliştirmeleri amacıyla okutulan bir metindi. Milli birlik ve beraberliğimize önemli katkı sağlayan “Andımız”, aynı zamanda çocuklarımızın iyi, vicdanlı ve saygılı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak amacıyla okutuluyordu.

Türkiye Cumhuriyeti, dağılmış bir toplumu toparlama, millî devlet kurma hareketidir. Bu ant, bu hedefe dönük olarak, bu ülkede yaşayanların çocukluktan itibaren, “dağılmayı, bölünmeyi, yok olmayı, emperyalist güçlerin ülkeyi parçalamasını” önleyecek şuura sahip olmalarını sağlamak için yazılmış ve okullarımızda okutulmuştur.

Bu tip “Ant”lar, başta ABD ve Japonya olmak üzere birçok ülkenin eğitim sisteminde de vardır. Mesela; Christopher Columbus’un ABD kıyılarına çıkışının 400’üncü yılında yazılan Amerikan Bağlılık Ahidi (Yemini), 1892 yılından bu yana ABD’de okullarda her sabah öğrenciler tarafından okunuyor. Bu “Ant”ta; “Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda yemin ederim” deniyor. Kamu toplantıları ile özel toplantıların çoğu bu yemin ile başlıyor. Bayrak töreni yapılırken bu yemin okunuyor. Ayağa kalkılıyor ve “Ant” metni hep bir ağızdan seslendiriliyor. Bu “Ant”ın amacı, Amerika’da yaşayan 72 milletten insanı, tek bir millet olarak bir araya getirmektir. Amerikalılar diyorlar ki, “Bayrak sevgisi, milli birlik duygusu, özgürlük ve adalet gibi kavramların önemi, çocukluk çağlarında öğretilirse, insanlar bu değerlere sahip çıkar.”

Sayın Uğur, iktidara muhalif olan Sözcü gazetesinin Bakan Ziya Selçuk’a destek vermesinden de bayağı rahatsız olmuş bir haliniz var. “Andımız”ın tekrar okullarda okunmasını da, bu desteğin bir diyeti olarak görüyorsunuz. Bu metni, “baştan aşağı ırkçılık kokan çürümüş bir metin” olarak niteliyorsunuz. “Öğrenci Andı”nın Hitler Almanyası ve faşist İtalya döneminden esinlenilerek okullarda okutulmaya başlandığını söylüyorsunuz.

Sayın Uğur, her şeyden önce ırkçılıkla milliyetçiliği birbirine karıştırıyorsunuz. Irkçılık biyolojik bir kavramdır ve kan bağını ifade eder. Milliyetçilik ise sosyolojik bir kavramdır ve millet dediğimiz, aralarında kültür birliği olan insan topluluğunu ifade eder. Kültür ise; dil, din, hukuk, örf ve âdetleri kapsar.

Dinimiz bile kavmiyetçiliği kınarken, kavmini sevmenin kınanamayacağını söyler. Bu “Ant”ın, Hitler Almanyası ve faşist İtalya ile kesinlikle ilişkisi yoktur. Cumhuriyet’in 10.  Yılında, 23 Nisan 1933 Çocuk Bayramı’nda zamanın Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından yazıldı. Ant, genel kabul görünce, bu tarihten bu yana 80 yılı aşkın bir süredir, ilkokullarımızda çocuklarımızda millî kimliği geliştirmek ve millî  şuuru güçlendirmek amacıyla okutulmaktadır.

Sayın Uğur, yine yazınızda diyorsunuz ki;  “Yıllarca Türkler dışındaki diğer etnik kesimlerden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının varlığını Türk varlığına armağan ettik…. Hatta saf Türk soyundan gelmeden mutlu olunamayacağını çığırdık… Sözcü gazetesini motive eden FETÖ zihniyetinin de faşist ve ırkçı olduğunu biliyoruz. Ama bu gazetenin yazarlarıyla okuyucularının kumaşında Kemalist-ulusalcı kimlikten gelen etkiyle Türk ırkının diğer ırklara göre üstünlüğünü şevkle savunan bir damar bulunduğunu da yıllar itibarıyla hep birlikte idrak ettik….. Şimdi “Suriyeliler defolsun” hashtag’iyle tüm bu kesimi tavlayıp koyun gibi peşinden sürükleyen FETÖ’cüler de Andımız’ın geri gelmesini sabırsızlıkla bekliyorlar”.

Bu yazdıklarınızın Türkiye’nin gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu asılsız iddialarınıza en güzel cevabı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Atatürk değişik zamanlarda yaptığı şu konuşmalarda  vermiştir:

  • Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir. (1930)
  • Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)
  • Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)

Andımız”dan kimi içinde “Türküm” kelimesi, kimi de ”Ey büyük Atatürk!” hitabı var diye rahatsız oluyor, Oradaki Türklüğe takılanlar Ant’ın bütününü ve ortaya çıkışın altında yatan sosyolojik nedenleri düşünseler, belki biraz daha mantıklı fikir yürütebilirler. Bugün Andımız’dan rahatsız olanlar, yarın İstiklâl Marşı’ndan da, içinde ”kahraman ırkıma bir gül” sözü geçiyor diye, oradaki “ırk”tan da rahatsız olup, kaldırılmasını gündeme getirebilirler.

Andımız Ne mutlu Türküm diyene!” diye sona erer. Bu sözde geçen “Türklük” bir ırka mensubiyeti değil, kendini Türk milletinden hissetmeyi ifade eder.

Kendini Türk vatandaşı hisseden hiçbir bir kimsenin “Andımız”ın okunmasından asla rahatsız olmaması gerekir.

 

Eyl 13

Çözüm İçin Karenin Dışına Çıkma Zamanı

Ruhittin SÖNMEZ

Ülkemizin içinde bulunduğu problemler bir “beka sorunu” mertebesine ulaşmış durumda. Ekonomi, eğitim, dış politika, din anlayışı, ahlak, siyaset vd alanlarda bugüne kadar denenmiş çözüm yolları ile iyi bir sonuç alamadığımız ortada.

Devletimizi yönetenler karşılaştığımız problemleri çözmeye çalışırken girdiğimiz çıkmazın farkındalar. Bu sebeple bildikleri bütün çözüm yollarını tekrar tekrar deniyorlar. Ancak çözümsüzlüğün sıkıntısıyla bunaldıkları da açık.

Çünkü alıştıkları yönetim tarzı ve zihinlerinde yer eden çözüm metotları mevcut sorunları çözmeye yetmiyor.

A.Einstein “problemleri doğuran davranış biçimlerini devam ettirerek problemlerimizi çözmemizin mümkün olmadığını” söylüyor.

Ancak insanların alışkanlıklarını ve önyargılarını değiştirmeleri çok zordur. Yeni davranış biçimlerini benimsemeleri ve uygulamaları da çok nadir seçtikleri bir yoldur.

Yaşadığımız ve gittikçe etkilerini daha fazla hissedeceğimiz ağır ekonomik krizden çıkmamız da, dış politikada sıkıştığımız köşeden kurtulmamız da devletimizi yönetenlerin yeni davranış biçimleri benimsemesine ve uygulamasına bağlı.

Eğitimde, devlet yönetiminde, din anlayışımızda, hayatın her alanında problemler yaratan kalitesizlik çemberinden çıkış da aynı şekilde alıştığımız yönetim tarzının değişmesiyle mümkün olacak.

******************************

KARENİN DIŞINDA DÜŞÜNMEK NEDİR?

Alıştığımız çözüm tarzının işe yaramadığı böyle zamanlarda, uzmanların “karenin dışında düşünmek” diye tanımladıkları, yeni bir davranış biçimini seçmek gerekebilir.

Bu kavramın doğuşuna sebep olan şöyle bir problemdir: Aşağıdaki dokuz noktayı, hepsinden geçen kesintisiz dört doğru ile (elinizi kaldırmadan) birleştiriniz.

Bu problemi tek başına çözmeye çalışan insanların çok büyük kısmı noktaların oluşturduğu karenin içinden doğruları geçirmeye çalışmakta ve çözümsüzlük sonucuna ulaşmaktadır. Oysa problemin verilişinde karenin dışına çıkılmayacağı yönünde bir kısıt bulunmamaktadır. İnsanlar zihinlerinde yarattıkları ön yargı ile karenin dışına çıkmayı düşünememektedir.

Zihinlerdeki bu engeli aştığınızda karenin dışına da çıkarak çözüm üretilebiliyor.

Aileniz içindeki ilişkilerinizden, iş hayatınızda karşılaştığımız problemlere kadar çözümsüzlük noktasına gelmenin sıkıntılarını yaşamadan, “bütün yolları denedim, çare yok” demeden önce duraklayıp, derin bir nefes alınız.

Ve “acaba alıştığım davranış biçimlerinin veya düşündüğüm yolların dışında bir çıkış yolu olabilir mi” diye tekrar düşününüz.

Eşinizle, çocuklarınızla, amirinizle veya arkadaşlarınızla çözümleyemediğiniz probleminiz mi var? Mevcut davranış biçiminizi değiştirerek yeni bir yaklaşımın çare olup olamayacağını düşününüz.

Başkasını değiştirmeniz pek mümkün değildir, ancak davranışlarınızı değiştirip geliştirerek çözümler üretmeniz ve etkili olmanız mümkündür.

Ülke yönetiminde de benzer durumlar söz konusudur.

DEĞİŞİME DİRENMENİN BEDELİ

Uzun yıllardan beri ülkeyi yönetenler bir işletme körlüğü içindeler. Yaptıkları hataları görmüyor veya görmek istemiyorlar. Dışarıdan problemleri görüp, çözüm yollarını gösterenleri de dikkate almadılar.

Mesela ekonomiyi çıkmaz sokağa getiren üretime değil, inşaata ve tüketime dayalı modelden ve israftan bir türlü vazgeçemiyorlar..

Ortak akıl yok, Denetim yok, Meclis etkisiz.

Bu durumda son ümidimiz, sorunların zorlamasıyla, devleti yöneten kişinin değişim ihtiyacını görmesi ve “başka çözüm yolları olabilir mi” diye düşünmeye başlaması olabilir.

İnşallah uyguladıkları (hatta bazılarını daha önceden miras alarak devam ettirdikleri) yolların dışında akılcı yöntemler bulmaya çalışır.

Bazı konularda “karenin dışına çıkmaları” bize ümit veriyor.

Mesela terör konusunda uzun yıllar uyguladıkları “çözüm süreci” safsatalarından vazgeçip, milliyetçi söylem ve eylemlerle müzakere yerine mücadelenin tercih edilmesi olumlu bir karenin dışına çıkmadır.

Fakat buna karşılık bir zaman beraber yürüdükleri FETÖ kadrolarını tasfiye ederken, yerine devlet kademelerine başka dini cemaat mensuplarının doldurulması karenin içindeki çözümsüz alanda dolaşmaktır.

Ortak aklın kullanılmadığı bir sistemde çözüm üretme ihtimali her zaman daha düşüktür. Bu denendi, olumsuz sonuçları görüldü. Aynı yöntemde ısrar zihinlerin karenin içine hapsolmasıdır.

Devlet aklının kullanılmaması, ortak aklın kullanıldığı mekanizmaların yıkılması problemlerin çözümünün bulunması ve uygulanmasındaki en önemli engeldir.

Çare belli: Ortak aklı kullanarak, karenin içinde ve dışında olan (alışılmış ve denenmemiş) bütün çözüm yollarını araştırarak bulmak ve uygulamak.

Eyl 13

Ufo Aldatmacası

    Hasan GÜNAYDIN

 

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazıyı yazabilmek için başta Alien Unleash ve Section 51 tarafından yayınlananlar olmak üzere, UFO (Unknown Flying Object, Bilinmeyen Uçan Cisim) görüntüsü olduğu iddia edilen yüzlerce film seyrettim. Sonra bunun zaman kaybı olduğunu düşündüm fakat filmlerde kullanılan güzel müzikleri hatırlayınca pek te üzülmedim. Film teknikleri konusunda bilgi sahibi olmadığım için söz konusu filmleri teknik açıdan analiz etmem mümkün değil ancak bazı mantıksızlıkları gönül rahatlığıyla özetleyebilirim.

 

  • Filmlerin büyük çoğunluğu insansız alanlarda çekilmiş. Mekan ormanlık bir alan fakat ne hikmetse kaliteli (profesyonel) film çekebilecek biri o esnada orada tam teşekküllü bir şekilde hazır bulunuyor. Zaman, mekan ve olanaklar açısından nasıl denk getiriyorsa her defasında kaliteli bir film çekmeyi başarıyor. Çoğunlukla film çekerken elleri dahi titremiyor, korkudan film çekmeyi bile unutmuyor, hatta kaçmıyor.
  • Amatör çekilmiş filmlerde cismin ne olduğu doğru dürüst seçilmiyor. Yakınlaştırınca görüntü kalitesi bozuluyor. Üstelik bu filmleri çeken amatörlerin çoğunda korku ve endişe emaresi görülmüyor.
  • Bazı filmlerde uzaylı olduğu iddia edilen bir şey var. Bu şey çoğunlukla flu görünüyor. Her filmde kısa boylu, zayıf, üzerinde kıyafet olmayan, kafası iri ve amaçsızca yürüyen bir mahluk (?!). Böyle birebir benzerlik filmlerin tek bir elden yönlendirildiği kanaatini oluşturuyor. Üstelik bu mahluk hepsinde robot gibi yavaş adımlarla yürüyor. Esnek davranmıyor, herhangi bir amaca yönelik farklı hareketler yapmıyor. Mesela yerden bir şey almıyor veya yere bir şey bırakmıyor. Amaçsızca ileri geri yürüyor. Eğer bir şey yapmayacaksa neden aracından yere iniyor?
  • Nadiren bu şey (varlık ?) bir insanı görünce kaçıyor. Oysa karşısındaki insanın elinde silah yok. Neden merhabalaşmıyor veya bazı hareketlerle haberleşmeye çalışmıyor? Ayrıca filmi çeken şahıslar neden onlara bağırarak veya el işareti yaparak iletişim kurma çabası sergilemiyorlar? Filmi çekenlerin cesaretleri de doğrusu takdire şayan. Hatta bir uzaylıyı yaralayıp ele geçirme amacını taşıyan kaba tabiriyle kelle avcısı hiç kimse çıkmıyor.
  • UFO denilen bu görüntülerin tamamı birbirinden farklı cisimler. Büyük çoğunluğu disk biçiminde (klasik UFO biçiminde) ama yakından bakıldığında tamamı farklı. Bazı cisimler ise uzun ya da düzgün olmayan bir şekle sahip. Şöyle düşünelim; F16 uçaklarını imal etsek binlerce F16 uçağı birbirinin tıpatıp aynısı olur. Oysa birbirinin aynısı olan 2 UFO bulmak imkansız. Neden?
  • UFO’lar şehrin üstüne geliyor veya ormanlık bir araziye iniyor fakat hiçbir şey yapmadan tekrar yükselip gidiyor. Neden geliyor, neden gidiyor?
  • Fazla yüksekte olmayan ve gözle rahatlıkla seçilen UFO’lar ağaçların arkasına gidince bulutların içine giriyor; oysa bulutların o kadar aşağıda olmaları imkansız.
  • Filmlerin çoğunda yerden kalkan UFO’lar (örneğin helikopterde olduğu gibi) toz kaldırmıyorlar. Halbuki yere itici bir güç uygulamadan havalanmaları yerçekimi kanununa aykırı.
  • Bazı UFO’lar binaların üzerinde ve altından uçak geçiyor. Uçaktakilerin (en azından iniş yapan pilotların) iniş yaparken UFO’yu net bir biçimde görmesi, rotasını değiştirmesi ve durumu kuleye rapor etmesi gerekirken hiçbir UFO vakasında bu olmuyor. Neden?
  • Bazı UFO’lar yerden havaya doğru bir şeyler çekiyor ama çekilen bu şeylerin ne olduğu hep meçhul kalıyor. Oysa cisim çektikleri yerler genellikle insanların yaşadıkları yerler. Neden kimse ne çektiklerini bilmiyor?
  • Pek çok filmde UFO’lar binalara o kadar yakın ki o binalarda yaşayan insanların hiç ses duymuyor olması ve kimsenin camlara çıkıp (ya da sokağa fırlayıp) bakmaması garip ve saçma. Neden bu kadar yakın temas varken ortalıkta hiç kimse yok? Niçin hiç kimse duymuyor, görmüyor ya da korkup kaçmıyor?
  • Öyle UFO filmleri var ki, bu cisim yerden yaklaşık 5 metre yükseklikte, hiç hareket etmeden öylece duruyor, altında gidiş geliş otoyol var, araçlar yavaş yavaş geçiyor ama hiç kimse aracını durdurup kafasını kaldırarak bir dakika bile bakmıyor veya hızlanıp kaçmıyor.
  • Bazı UFO filmlerinde savaş uçakları var. Ancak bu uçaklar UFO’yu taciz etmiyor (UFO da onları taciz etmiyor yani İt Dalaşı yok). Savaş uçakları UFO’yu inişe zorlamıyor ya da ateş açmıyor. Oysa ateş açsalar belki de düşürecekler ve UFO’nun içindekilerin ne menem bir şey olduklarını görebileceğiz. Üstelik ele geçirdiğimiz UFO ile onların teknolojilerinden yararlanabileceğiz. Hatta kendileri de bütün dünyanın tanıdığı kahramanlar olacaklar ama ne hikmetse bir türlü cesaret edemiyorlar.
  • UFO’ların kalkış ve inişlerine baktığımızda pek çok filmde gölge bırakmadıklarını görüyoruz. Halbuki güneşli bir havada herhangi bir cisim havada olsa onun gölgesi çıkar ve bu gölge alçalıp yükselirken değişir. Nadiren gölge olan bazı filmlerde araç yükselip alçalıyor ama gölge hiç değişmiyor, neden?
  • Bazı UFO’lar PORTAL denilen bir aydınlığa girip kayboluyorlar. Portala giriş anlarına baktığımızda cisimlerde hiçbir değişim olmuyor, ayrıca portallerin hepsi birbirinden farklı. Örneğin bazıları şimşek çakar gibi, bazıları içi boş yuvarlak bir ışık halkası şeklinde, bazıları ise yuvarlak ve hareketli parlak ışık alanları. Fizik kanunları neden her vakada değişiyor?
  • Bütün UFO’lar ya havada asılı gibi duruyor, ya da çok yavaş hareket ediyor veya birden bire müthiş bir hızla uzaklaşıyor. Bunların orta hızı yok mu?
  • UFO görüntülerinin büyük çoğunluğu aynı kafanın ürünüymüş izlenimini uyandırıyor.
  • Bu uzaylıların hiç ihtiyaçları olmaz mı? Erzakları veya yakıtları bitmez mi? Ya da hiç hastalanmazlar mı, ölmezler mi? Veya araçları bozulmaz mı? Neden bizlerden hiçbir şey istemiyorlar?
  • UFO’ların geliş gidişini bilinen fizik kanunlarıyla açıklamak mümkün değil. Ne portalları (galaksiler arası hızlı geçiş yollarını) ne de binlerce ışık yılı mesafeleri nasıl aştıklarını bilinen fizik kuralları ile anlatmak imkansız. Ayrıca evrendeki en yüksek hızın ışık hızı olduğu ve en yakın galaksiye gidiş geliş için bile herhangi bir canlının ömrünün yetmeyeceği en azından bugün için kabul edilen bilimsel bir gerçeklik.

 

Sonuç olarak; UFO filmleri mantıksız bir takım görüntülerden ibarettir. Kimler tarafından, nasıl ve niçin yapıldıklarını bilmiyorum ama UFO muammasının pek çok kişiye fazlasıyla para kazandırdığını inkar edemeyiz. Unknown Flying Object ilgi çekici bir oyalama aracı ve kolay yoldan para kazanma yöntemidir.

Eyl 13

Farkındalık Çok İyi Bir İlaçtır

Dr. Öğretim Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

İnsanlar, kendilerinin ve başkalarının davranışlarının altında yatan sebebi görebilseler, pek çok sorun kendiliğinden çözüme ulaşır. Gerçekten farkındalık çok iyi bir ilaçtır.
Pek çok hasta, hastalığı hakkında bilgi edinerek hastalık sürecini durdurabilmektedir.
Eğer birini ilaçlarla tedavi ediyorsanız, gerçek sebep yerine belirtileri tedavi ediyorsunuz demektir. Böyle bir tıp anlayışı yetersiz kalmaktadır. Gerçek tedavi, hastalık hakkında farkındalık oluşturmakla gelir. Yatırşırıcı ilaçlar yetersizdir.
Depresyon ve kaygı gibi rahatsızlıklar beyin kimyasındaki ayar yanlışları mıdır? Yani beynin organik yapısıyla ilgili rahatsızlık mı? Yoksa beynin sağlığa ve mutluluğa ayarlanmamış olması mıdır?
Neden başımıza gelen kötü olayları düşünüp durmak, iyi hissettiğimiz hatıraların tadını çıkarmaktan daha kolay geliyor? Çünkü beynimiz, iyilere kıyasla kötü tecrübelerden çok daha çabuk öğrenmeye programlanmıştır. Stresliyken kötü haberlere duyarlı oluruz. Bunu bildiğimizde beynimize doğru ayar verebiliriz.
Zihnimizi meşgul ettiğimiz şeyler, beynimize birinci derecede şekil verir. Beyin kendi şeklini zihnin üzerinde durduğu şeyden alır. Zihnimizi sürekli olarak endişe, şikayet, incinme ve stres üzerinde tutarsak, beynimiz öfke, üzüntü ve suçluluk gibi duygulara göre şekillenir.
Bu durumdu beynimize yanlış ayar vermiş oluruz. Yapılacak iş beynimizi sağlığa ve mutluluga göre ayarlamaktır.
Başarısızlığının sebebini bilen öğrenci, başarıya kolay ulaşır.
Hastalığının sebebini bilen hasta, çabuk iyileşir.
Ekonomisinin çıkmazı girdiğinin sebebini farkeden kişi, çıkmazdan çabuk kurtulur.
Beyninin çalışma prensiplerini bilen kişi, daha kaliteli, daha sağlıklı, daha başarılı ve daha mutlu bir hayat sürer.
Francis Bacon ‘un “Bilgi güçtür” sözünü hepimiz biliriz. Ancak bunu tam olarak içselleştirdiğimizi söyleyemeyiz.

Ağu 02

Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır

 

Türkiye ve Dünya meselelerini Türk milliyetçiliği düşüncesi ile değerlendiren Aydınlar Ocakları olarak, Kıbrıs’ın fethinin 447’nci, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığının oluşturulmasının 42’nci, Türk Mukavemet Teşkilatının kuruluşunun 60’ıncı yıldönümleri ile KKTC’nin 1 Ağustos Toplumsal Direniş Bayramı’nı  birlikte kutlamanın coşkusunu yaşıyor ve en samimi dileklerimizle kutluyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti, Kıbrıs’taki soydaşlarımızın varlığını ve haklarını sonuna kadar koruyacaktır.  Bu vesile ile Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa, Kıbrıs mücadelesinin liderleri Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş olmak üzere tüm Kıbrıs şehit ve gazilerini rahmet ve şükranla anıyoruz.

 

 KIBRIS TÜRKTÜR, TÜRK KALACAKTIR.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

 

Ağu 31

Türk Savaş Sanatı!

Özcan PEHLİVANOĞLU

“Trump’a hatırlatmalar”

Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğradı. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıktı.

Her halde ekonomik savaş denilen bu hadise post modern bir savaş olarak nitelendiriliyor.

Madem savaştayız; öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Öyle değil mi? Bunu bilmemiz lazım! Ya da bizi yönetenler biliyor mu?

Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur. Bir planları elbette vardır.

Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.

Şimdi bir savaşta olduğumuza ve günümüzde savaşların niteliği ve şekli değiştiğine göre ülkeyi yönetenlerin mutlaka bir hazırlığı vardır.

Kimse “yahu bu öngörülemez” bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.

Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmıyacakmıyız?

Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk’üz… Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kezde öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!

Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.

Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?

Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, “Savaş Sanatı” vardır.

Savaş “post modern”de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile yürütülen ekonomik savaşla mücadele etmeye hazır 81 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.

Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. “Sefer bizden, takdir Allah’tandır” der yürüyüşe geçeriz… Gerisini ABD mi, Trump mı, Evangelistler mi, Siyonistler mi, Kraliçe mi kim düşünürse düşünsün!

Kutadgu Bilig “Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun… Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir” demektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?

Kutadgu Bilig bize diyor ki; “Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla…”

Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore’de savaştın… Pkk diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?

Biz, bize “Ya istiklal ya ölüm” emrini veren ölümsüz lider Atatürk‘ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?

Bunları niye yazdım biliyormusunuz; bu olaylar cereyan ederken elime Erkan Göksu‘nun “Türk Savaş Sanatı” adlı kitabı geçti. Okudukça sanki bugünü yaşıyor gibi oldum. Türkler tarih boyunca hem savaşmış ve hem de bunu kendi adlarını koymak sureti ile bir “savaş sanatı” haline getirmişler. Memnun oldum. Hem sizi hem de Trump‘u bunlardan haberdar edeyim dedim.

Türk Savaş Sanatı’nın bilgesi Kutadgu Bilig‘in şu sözleri ile Trump‘a uyarılarımı bitireyim “Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez… Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez… Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle.”

Atası Kutadgu Bilig olanın sırtı yere gelmez. Öylesi ise biz bu dolar dahil her savaşı kazanırız… Haydi Bismillah!

 

Tem 31

Ahiliğin Tanımı, Kuruluşu ve Fonksiyonu

Dr. Şahin CEYLANLI

       Ahi örgütlerine Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra, 13. Yüzyılda Anadolu, Balkanlar,Türkistan ve İran Türkleri arasında rastlanmaktadır. Bu örgütlerin Kaşgarlı Mahmut’un Divanında Türkçe “cömert,eli açık, yiğit” anlamına gelen Akı kelimesinden meydana geldiği belirtilmektedir.(1) Ahi kelimesi Arapça  olarak da “kardeş” anlamına geliyor. “Ahi” sözcüğünün Türkçe mi ?yoksa Arapça mı ?olduğu tam olarak ortaya konmuş değildir. Bir kısım düşünürler bu sözcüğün Arapçadan geldiğini  düşünmektedirler. Fuat Köprülü ise; Türkçe olan “Akı” kelimesinin zamanla değişerek “Ahi” şekline gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir.(2) Fransız Türkolog J. Denny de aynı düşüncededir. Akla yatkın olanı da budur. Çünkü; ahilik  Türklerin meydana getirdiği bir kuruluştur ve kökü Türk töresine dayanmaktadır.

Ahiliğin  ilk belirtilerini ortaya çıkarabilmek için, bu örgütlerin tarikatlar gibi, belirli bir ideolojiye bağlı  olarak faaliyet gösterdikleri gerçeği ortadadır. Söz konusu olan bu örgütlerin toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkâr guruplarını içine alan birlikler haline geldiğini öne sürmek mümkündür.(3)

Osmanlı Devleti’nde de esnaf ve sanatkârlar birlikte hareket etmek ve aralarındaki dayanışmayı sağlamak için kendi iş alanlarında teşkilatlanmışlardı. İlk başta, Ahilikte dini ve milli bir düzen vardı. Yamak, çırak, kalfa, usta ve pir ilişkileri buna göre organize olmuştu.

Ahilik, ekonomik ve sosyal bir zorunluluk karşısında Anadolu’da köylere kadar örgütlenmiştir.  Asya’dan gelen sanatkâr ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri için, ancak aralarında bir örgüt kurmaları gerekiyordu. Böylelikle aralarında bir dayanışma hasıl olacak , ucuz ve kaliteli mal yapıp satmaları ile yerli tüccar ve sanatkârlar karşısında tutunabilmeleri mümkün olabilecekti.(4) İşte bu zorunluluk ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur.

Ortaçağ’da Anadolu’daki Türk esnafları “Ahi” teşkilatı şeklinde kurulmuştur.(5) Ahi teşkilatlarının ilk kuruluşlarını göz önüne getirecek olursak; yüksek ahlaklı, zengin , güçlü , yaşça büyük ve hürmete layık bir lider etrafında toplanmış, esnaf, sanatkâr, işçi v.b. halk guruplarının oluşturduğu birlikler şeklinde düşünülebilir.(6)

Zamanımıza kadar ulaşan yazılı belgelerden anladığımız kadarıyla, ahi lideri seçilen ( ahi baba ) kimse, hemen bir zaviye tesis eder, burasını düzgün bir şekilde dayayıp döşeyerek meslek erbaplarının toplanmalarını temin ederdi. Mithat Günata’nın tesbitlerine göre: “Ahi zaviyelerinde öğretmen, profesör, hâkim, vaiz, silah talimcisi, hattat, şair gibi görgülü ve bilgili kimseler de bulunurdu.” (7)

Türklerin Anadolu’ya hakim olmalarıyla ortaya  çıkmış olan ahilik, yerleşik hayatın  şekillendirdiği bir sivil toplum kuruluşudur. 13.Yüzyılda rastladığımız ahilik, Türk toplum yapısının ekonomik ve sosyal açıdan örgütlenmesinin de kaynağı haline gelmiştir. Ahi örgütlerinin iç dinamiklerini ele alacak olursak; ekonomik ve ticari hedefleri olduğu ve hatta ahlâki ve manevi yönleriyle de bir bütünleşme gösterdiğini görmek mümkündür. Ahilik sisteminde işçi ve işveren münasebetleri,  tarafların çıkarları açısından birbirlerini tamamlamaktadır. Bu sistemde  hem işçi olacak, hem de işveren olacak. Bir başına işçi veya işveren ahiliğin varlığını devam ettiremez. Kesinlikle günümüzdeki işçi işveren ilişkileri gibi kısır çekişmeler içine girilmemiş ve şahsi çıkarların hüküm sürdüğü yerler olmaktan uzak durulmuştur. Başka bir ifade ile ahilik , dayanışmayı esas kabul eden, bu yüzden de bölünmeye, parçalanmaya imkân vermeyen, aralarında sosyal bütünleşmenin sağlandığı bir kuruluştur.

Ahi kuralları, ahinin mutlaka bir işi olmalıdır esasına dayanmaktadır. Bu  cümleden hareketle, ahilik işsizliğe de karşıdır. Ahilik aynı zamanda dayanışmayı öne çıkarmakta ve herhangi bir ahinin, kazandığı paradan geçimini sağladıktan sonra, arta kalan kısmını yoksullara, garibanlara, fakirlere, kimsesizlere ve işsizlere ayırması gerekmektedir.

Ahilik teşkilatında  toplumun tamamını ilgilendiren bir kalkınma stratejisi vardı. Hatta, devletin yapması gereken birtakım vazifeleri dahi üzerlerine almışlardı. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe ve yoksulluğa karşı da büyük bir mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma yoluna girmiş, yoksulluğun  bir alın yazısı olmadığını, bunun çok çalışarak giderilebileceğini ortaya koymuştur.

Günümüzde de  böylesine fedakarca çalışan  muntazam teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmaktadır.Bu bakımdan; içinde bulunduğumuz zamanda sanatkâr ve meslek teşekküllerinin ahi örgütleri gibi teşkilatlanmaları zaruretine her zaman büyük önem arzetmektedir.

DİP NOTLAR:

  • Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-üt-Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları,  Cilt 1, s.90
  • Sabahaddin Güllülü, Ahi Birlikleri, s.18, İstanbul 1977
  • Sabahaddin Güllülü, Aynı Eser, s.20
  • Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56
  • Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, Cilt 1, s.19
  • Sabahaddin Güllülü, a.g.e., s.78
  • Mithat Günata, Unutulan Adetlerimiz ve Loncalar, s.77, 1975 Ankara

Eski yazılar «