Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 19

19 Mayıs’ın 95. Yılı Kutlu Olsun

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da kurtuluştan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan zorlu yolun ilk adımını attı. Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük iradesi  19 Mayıs 1919’da Samsun’da ortaya kondu. Orduları dağıtılan, silahları ellerinden alınan ve vatanı işgal edilen Türk milletinin ruhunda kurtuluş meşalesi, 19 Mayıs 1919’da Samsun’da  Atatürk’ün önderliğinde tutuşturuldu.

Milli Mücadele’nin ilk adımının atıldığı bu kutlu günün 99. yıldönümünde 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramınızı kutluyoruz. Bu yurdu düşman işgalinden kurtarıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak bizlere emanet eden Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile tüm şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

 

 

May 19

Aydınlar Ocağı’nın Geleneksel Mevlidi

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin vefat eden üyelerimizin ruhuna ithafen okuttuğu geleneksel mevlid, 02 Haziran 2018 Cumartesi günü öğle namazını müteakip Fatih’teki DÜLGERZÂDE CAMİSİ’nde (Fatih, Macarkardeşler Caddesi Nu.37) okunacaktır.

 

Aydınlar Ocağı’nın vefat eden değerli üyeleri;

“Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Ekrem Hakkı AYVERDİ, Ord. Prof. Dr. Ziyaettin Fahri FINDIKOĞLU, Nihat Sami BANARLI, Av. Said BİLGİÇ, Fethi  GEMUHLUOĞLU, Prof. Dr. Ayhan SONGAR, Prof. Dr. Muharrem ERGİN, Ahmet KABAKLI, Prof. Dr. Muharrem MİRABOĞLU, Nahit Rıfkı DİNÇER, Prof. Dr. Faruk Kadri TİMURTAŞ, İsmail Hakkı UĞUR, Prof. Dr. Tahsin BANGUOĞLU, Fevzi SEVGİLİ, Prof. Dr. Nuri KARAHÖYÜKLÜ, Av. Enver YAKUBOĞLU, Prof. Dr. Mehmet KAPLAN, Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, Prof. Dr. Recep DOKSAT, Kerim ODER, K. Armağan TEKİN, Erdoğan Ferit KOYAŞ, Dr. Özcan BOLCAN, Eymen TOPBAŞ, Hakkı Cengiz ALPAY, Özcan TUNA, Doç. Dr. Nâmık AYVALIOĞLU, Selâhattin SAVCI, Prof. Dr. Hakkı Dursun YILDIZ, Seyfettin MANİSALIGİL, İsmail Hakkı YILANLIOĞLU, Turhan ÜÇOK, Dr. Güngör SAVAŞ, Nevzat SİLAHŞÖR, Hulûsi ÇETİNOĞLU, Ahmet İMAN, Refik ÖZDEK, E. General Sami KARAMISIR, Av. Tarlan SAMANCI, İsa Yusuf ALPTEKİN, Prof. Dr. Tevfik ERTÜZÜN, Av.  Müstecip ÜLKÜSAL, Muzaffer ERİŞ, Prof. Dr. Ekrem Kadri UNAT, Prof. Dr. Faruk SÜMER, Prof. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU, Dr. Cavit AYDIN, M. Sıraç DEDE, Prof. Dr. İsmet MİROĞLU, Nurettin ERGÜCÜ, Dr. Mustafa AKIN, Prof. Dr. Fahrettin TOSUN, Av. Oğuz ÖZBEK, Feyzullah DEĞERLİ, Av. Yusuf TÜREL, Mehmet UZUN, Prof. Dr. Süleyman KARATAŞ, Av. Nuri EROĞAN, İsmail Hakkı ŞENGÜLER, Alâaddin ERTÜZÜN, Sabahaddin TOPBAŞ, Dr. Mehmet HALAÇOĞLU, Doç. Dr. M.Cahit ATASOY, Gültekin SAMANCI, Yard. Doç. Dr. Cevdet DADAŞ, Dr. Necmettin İŞLİ, A. Atilla SALİHOĞULLARI, Kemal PERK, Prof. Dr. Haşmet BAŞAR, Bayram CAMCI, Prof. Dr. Mustafa KÖSEOĞLU, Mehmet GÜLER, Av. Kâmil ÖZTÜRK, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, Hayati GÜLER, Servet  MAHİROĞULLARI, Emrehan KÜEY, Ömer HACIAHMETOĞLU, Dr. Reyhan SONGAR, İlhan ARAS, İsmail KANYILMAZ, Ali Öner BİLİCİ, İsmet KARAOĞLU, Prof. Dr. Sabahattin ZAİM, Prof. Dr. Ali İhsan GENCER, Hulûsi ALTINYURT, Yard. Doç. Dr. Dilâver CEBECİ, Necati Asım USLU, Prof. Dr. Asaf ATASEVEN, Prof. Dr. Ömer KASIMOĞLU, Kemal ÇAPRAZ, Doç. Dr. M. Süreyya ŞAHİN, M. Sami ERDEM, Mustafa ŞEN, Dursun KESKİNKILIÇ, Ergun GÖZE, Hasan Tahsin UĞUR, Abdülkadir YAŞAR, Prof. Dr. Reha Oğuz TÜRKKAN, Doç. Dr. Hüseyin KALKAN,  Refet KÖRÜKLÜ , Av. Abdullah Mazhar BAYTAZ, Celalettin KARAATLI, Müslüm FİNCAN , Sabri ÜLKER, Altan DELİORMAN, Prof. Dr. Turan YAZGAN, Prof. Dr. Oktay ASLANAPA , Mustafa ÖNCEL  Av. Celâl ÖZDEMİR, Sami YAVRUCUK, M. Kemal CABİOĞLU, Durali AYAROĞLU, M. Zeki KARAHAN, M. Turgut ÖZTAŞKIN, Necati ÜSTÜNDAĞ, Hakkı TURCAN, Prof. Dr. Fevzi SAMUK, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ ,Prof. Dr. Ali Osman ÖZCAN , Altemur KILIÇ, Prof. Dr. Mehmet Rahmi BİLGE, Prof. Dr. Süleyman YALÇIN, Erk YURTSEVER, Nihat GÜRER, Prof. Dr. Nihat KEKLİK , Sinan YILDIZ, Prof. Dr. Nejat DİYARBEKİRLİ, Mehmet ATEŞOĞLU, Prof. Dr. Cevat BABUNA , O. Faruk BAŞOĞLU, Necati Nazım BOZKURT ve Em. Gnl. Mehdi SUNGUR”

 

Bütün üyelerimizin mevlide katılmasını  önemle rica ederiz.

 

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

May 19

“Etnisite Harmanı” İddiaları ve Kimlik

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

 

Yıllardır milliyet, milli kimlik ve etnisite farklarını hala öğrenemedik. Bunları hep birbirine karıştırıyoruz. Milli kimlikle etnik ve mahalli sıfatları rakip gibi görüyoruz. Türkiye’de Türk Milleti dışında farklı milletlerin bulunduğunu ileri sürenlerimiz de var. Bunların millet kavramını da bilmedikleri veya maksatlı oldukları anlaşılmaktadır.

Bir gazetemizde Arslan Tekin Beyin yazısını okuyunca doğrusu bu anlaşılmayan konuyu tekrar düşündüm. Arslan Bey bu yazısında MHP’nin etnisite harmanı olduğunu ifade ediyor ve o kesimin içinden geldiğini belirtiyor. Aslında kendisinin zaman zaman çok faydalı aydınlatıcı yazılarını da okuyoruz.

Günümüzde MHP’nin veya başka bir siyasi partinin farklı etnisitelerden meydana gelen bir harman olduğunu iddia edebilmek doğru bir yaklaşım değildir. Harman olmak belirsizleşmektir. Bütün partilerde de etnisiteleri farklı ama milliyetleri ve milli kimlikleri bir olan insanlarımız bulunabilir. Ancak, bugün farklı etnisitelerden insanların arayışına neden çıkılma ihtiyacının duyulduğu anlaşılmış değildir. Bildiğim kadarıyla MHP’de de bulunanların hemen hemen çok büyük çoğunluğu milli kimlik ile etnik sıfatlarını birbirine rakip görmezler. Bunlarla kavgalı değillerdir. Şerefle ve haklı bir gururla sahip çıktıkları milli kimliklerini reddedip mahallî-etnik sıfatlarına sığınan insanları bu partide bulmak çok zordur. Yerli ve millî olmayan kuruluşlarımızda etnik taassuba ve etnik yobazlığa hoşgörüyle bakanlar çıkabilir. Bir ara bir iktidar milletvekili partileri sayesinde Türk olmadıklarını öğrendiklerini söylemişti. Şimdi de bu zat HDP genel başkanının salıverilmesini ve Cumhurbaşkanı adayı olarak serbestçe propaganda yapmasını savunmaktadır.

Bize düşen görev zaten karıştırılmış olan kafaları daha fazla karıştırmamaktır. Ülkemizin önüne serilen etnik tuzağa tuğla ve harç taşımamaktır. Zaten bazı siyasetçiler bilgisizce beyanları ile kafaları oldukça karıştırmışlardır. Etnik ve ırkçı bölücülere alan açmışlardır. Parça ile bütün kavgasını körüklemişlerdir. Hatta zaman zaman milli kimliksizliği de savunanlar görülmüştür. İçinde Türk’ün bulunmadığı Türk Kimliği isimli kitap yazan Bozkurt Güvenç sorunları çözebilmek için insan kimliğini tavsiye etmiştir.

Bu yanlış yorum ve sözde bilgiççe değerlendirmelerden topluma hitap eden köşe yazarları uzak durmalıdırlar. Yanlışlara ortak olmamalıdırlar. Mümkün olduğu kadar sahamızla ilgili faydalı ve güzel yazılarımızı sürdürelim. Aksi takdirde, bu tip yanlışlar yaparak ülke için tehlikeli, insanları birbirine yabancılaştırıcı ve birbirinden uzaklaştırıcı tehlikeli bir zorlamanın aracı olabiliriz. Türk ve Türk kimliğini milli kimlikten mahalli ve etnik bir sıfata indirmek; Türk Milleti gerçeğini ve bütünü reddetmek, ülkeye karşı uygulanan terörün aslıdır. Milli kimliğimiz olan Türk kimliği etnik bir sıfat da değildir. Hepimiz Türkiye’de yaşıyoruz. Türklerin etnik grup hatta etnik azınlık olduğu Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya veya Kosova gibi ülkelerde yaşamıyoruz.

Milliyetçiler ve ülkücüler Türk Milleti’ne yüksek mensubiyet duygusu hisseden ve Türk kültürünü yaşayan, yaşamaya çalışan idealist insanlardır. Türk milliyetçiliği, Türk Milleti, milli kimlik, milli ve dini bütün mukaddesler uğruna her türlü fedakârlıktan kaçınmazlar. Kendini bu fikir çizgisinde gören bir kimse, mensup olduğu milleti ve milli kimliği dışlayarak mahalli ve etnik alana sığınma ve topluma kapanma ihtiyacı duymaz. O bakımdan, şu veya bu siyasi partiyi etnisite harmanı olarak yorumlama, toplumu hakim kültürsüz ve milli kimliksiz bir mozaik gibi görmek, milli kimliği gözardı etmek son derece yanlış ve peşin hükümlü bir değerlendirmedir. Ancak maalesef bizler kafa karışıklıklarının ve dayatmaların çok kolay dolduruşa gelmekteyiz.

Yukarıda belirttiğimiz yanlışlar o kadar çok ki, hangisini ele alalım; bilemiyorum. Her gün zevkle izlediğimiz ve önemli hizmetler yerine getiren bir sabah programımız var: Çalar Saat. Fox Tv’de yayınlanan bu programda da maalesef ara ara bu gibi yanlışlara ve çelişkilere şahit olmaktayız. Geçenlerde Çanakkale Zaferi dolayısıyla Çanakkale Türküsü’nün 6 ayrı mahalli dilde ekrana getirildiğine şahit olduk. Buna neden ihtiyaç duyulduğunu anlamakta çok zorlandık. Türkiye üniter yapılı milli bir devlettir. Aslında Türkçeye gereken saygı ve ilgiyi yeterince gösteremiyoruz. Bazılarımız Türkçe-İngilizce karışımı kelimeler üretebilmektedir. Bazı mahalli dillerden rahatsız olamayız; ama bunları Türkçeye rakip konumuna sokmak neden? Etnikçi yaklaşımlardan ve etnik taassuba teslim olmaktan uzak durmalıyız. Bu eseri yaptıran bir semt belediyemiz olabilir. Ancak bu eserle Türkiye’de milli birlik ve bütünlüğe katkı mı yapılabilir; yoksa bir yabancılaştırma süreci içinde farklılıklar yaratarak onları farklılıkçı bir anlayışla teşvik etmek mi olabilir? İnsanlarımızı birbirimizden uzaklaştırmamalıyız ve soğutmamalıyız. Hepimiz birlikte Türk Milleti isek; etnik mülahazalarla bütünü gözardı edici ayrılıkçılığa yeşil ışık yakmamalıyız. Aksi bir durumda bölücülüğe ve ayırımcılığa karşı çıkmış olamayız.

Seçilecek Cumhurbaşkanı yardımcılarının kimlerden olmasını tayin etmeye kalkarken bunların Kürt, Alevi, Saadet Partili olmasını ileri süren işgüzarlar var. Utanmasalar bir de Ermeni arayışına çıkacaklar. Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı sıfatını taşımak yeterlidir.

Ayrıca Sayın Muharrem İnce vatandaşları “barıştırmaktan”, büyümeden ve adil paylaşmadan bahsetmektedir. Son ikisini anladık ama bu Türkü ve Kürdü barıştırmayı anlayamadık. İnsanlarımız arasında bir kavga yok ki onlar barışsın. Alman Başbakanı Merkel de aynı şeyden bahsetmiştir. Ancak Merkel bir yabancıdır. Eğer halkımız arasında bir kavga olsaydı terör örgütünün “halk savaşı” talebi karşılık bulurdu. Güneydoğu’da sokak aralarına yerleştirilen bombalar, patlayıcılar işe yaramamıştır. Siyasetçi önce toplumu tanımalıdır. Terör örgütü ve HDP bütünüyle Kürtleri temsil etmiyor.

İşi abartan ve anlaşılmaz bazı değerlendirmelere de rastlıyoruz. Nitekim, aynı köşe yazarımız gazetesindeki bir makalesinde Rumlar ve Ermenilerle normalleşme isteğinden bahsetmektedir. Yazara göre, Araplar ve Kürtlerle hemen kaynaştık ve bütünleştik. “Aynı kültür içinde erimeyi bırakın hemen hepimizin kanında az veya çok bu iki unsuru buluruz.” Bizzat yazarın böyle bir kan tahlili yaptırdığına hiç ihtimal vermeyiz. Böyle bir laboratuvarın varlığını da bilmiyoruz.

Yaşadığımız Ortadoğu’daki etnik çatıştırma ve egemen olma gerçeği hepimizi dikkatli davranmaya sevk etmelidir. Yeni açılım ve çözüm süreçlerinin gündeme getirilmeye çalışıldığı bir ortamda farklı davranamayız.

 

May 19

19 Mayıs 1919, Kurtuluş’un ve Cumhuriyet’in İlk Adımı

Dr. Sakin ÖNER

Şanlı Türk tarihi sayısız zaferle doludur. 19 Mayıs 1919’un ise tarihimizde özel bir yeri ve önemi vardır. Bu tarih, Türk milletinin  önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ve  daha sonra da devrimlere uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı, ilk adımıdır.

Milli Mücadele’nin, Atatürk tarafından dile getirilen hikâyesinin ilk cümlesi, “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” ile başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919, Milli Mücadele’nin fiilen başladığı tarihtir. Aslında Kurtuluş’un ilk kıvılcımı, 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferinin kazanılmasıyla çakılmıştır. Çünkü bu zafer, I. ve II. Balkan Savaşlarında, Trablusgarp Harbinde ve I. Dünya Savaşında ard arda mağlubiyetler yaşayan Türk milletinin, onurunun yeniden ayağa kalkmasını sağlamıştır. Bu zafer, Türk milletini içinde bulunduğu zilletten aydınlığa çıkarıp parlak bir geleceğe taşıyacak lideriyle, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’le buluşmasını sağlamıştır.

 Mustafa Kemal, l9 Mayıs l919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açıp özgürlük ateşini yakmasaydı, milletçe tarih sahnesinden silinecek, egemenlik ve bağımsızlığımızı kaybedecektik.  Her türlü olumsuzluğa rağmen yüksek bir vatan sevgisi ile çıktığımız yolda, bir taraftan düşmanla savaşırken, bir taraftan da 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açarak Cumhuriyet’e giden yolda önemli bir adım daha attık. Böylece hem mevcut tek kişi yönetimine, egemenliğin millete geçeceğinin mesajlarını verdik, hem de Milli Mücadele’nin arkasında millet iradesinin olduğunu bütün dünyaya gösterdik. Lozan Barış Antlaşması ile milli varlığımızı ve milli vatanımızı bütün dünyaya kabul ettirdik.

l9 Mayıs l919’da başlattığımız Milli Kurtuluş Hareketi’ni  29 Ekim l923’te Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarak taçlandırdık. Ardından toplum hayatımızın her alanında gerçekleştirilen ve birbirini tamamlayan devrimlerle, modern dünyanın saygın bir üyesi haline geldik.

Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri olan 19 Mayıs 1919’u, başlattığı bu süreci göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir. Bu tarihleri, sadece tarihi bir olayın yaşandığı gün olarak görür, onun milletimizin tarihinde ifade ettiği anlam ve önemi kavrayamazsak, sadece heyecanını duymadığımız sıradan bir bayram günü olarak kutlarız. Halbuki, milli bayramlar, milletin bireylerini ortak noktalarda buluşturan, kaderde ve kıvançta bir olduğumuzun bilincini kazandıran, vatan-millet-bayrak gibi kutsal değerlerimize bağlılığımızı pekiştiren anlardır.

Milli kahramanlarımızı da sadece sevmek bir anlam ifade etmez. Onların hangi şartlarda hangi kahramanlıkları yaptıklarını bilmek, düşünce ve eylemlerinin anlamlarını kavramak, bunları yaşatmak ve geliştirmek gerekir. Sadece rozet takarak, bayramlarda anıtlara, büstlere çelenk koyarak, İstiklal Marşı’nı okuyup, şiirler söyleyip, nutuklar atarak, “Atatürkçüyüz, Cumhuriyetçiyiz” diye övünerek bayramların önemini ortaya koyamayız, heyecanını yaşayamayız.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy diyor ki:

SAHİPSİZ OLAN MEMLEKETİN BATMASI HAKTIR
SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR

Şairin dediği gibi, sahip olmadığın, koruyamadığın, terkettiğin her şeyi, her değeri kaybetmeye mahkumsun. Bu, bugün milli bayramlarındır, yarın milli egemenliğin, bağımsızlığın, özgürlüğün, birliğin, bütünlüğün, kısacası vatanın, devletin, milli hayatın, dilin, dinin, kültürün olabilir. Bunun için  bugünden milli bayramlarımıza, milli kahramanlarımıza ve tarihimizin her dönemine sahip çıkmamız gerekir.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramını bu duygu ve düşüncelerle kutluyorum.  

 

 

 

May 19

Beyninizin Efendisi Olun!

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Beyninizi kontrol edebilirsiniz. Siz onu kontrol etmezseniz, o sizi kontrol eder ve kendi programına göre istemediğimiz deneyimler yaşatabilir.
Zihnimiz evrensel yasalara karşı çıkabilecek güçtedir. O geçmişe ve geleceğe gidebilir. Ama zaman ve olaylar geriye ve ileriye gidemez.
Bizi mutlu veya mutsuz eden neye yoğunlaştığımız ve neyi hatırladığıızdır. Çünkü neye karar vermişsek beynimiz ora ulaşabileceğimiz şeyleri bulur.Mutlu olmaya karar vermişsek beynimiz mutlu olacak şeyleri arar ve bulur.
Beynimizi kararlarıımz doğrultusunda çalıştırmak elimizdedir. Onu arzu ettiğimiz şekilde yönetebilmek için, yanlış giden şeyleri küçük, kasvetli ve önemsiz bir hayal haline dönüştürmemiz gerekir. İstediğimiz şeyleri ise büyük, parlak, pariltılı renkli, neşeli, yumuşak, sıcak, eğitici olarak hatırlamalıyız.
Kötü deneyimlerimizi duyulamayacak bir sesle, küçük, bulanık ve durağan, çerçeveli olarak hayal etmeliyiz.
Yani bize yararlı olacak nesnelerin sesini yükseltmeli, yararlı olmayacakların sesini kısmalıyız.
Pek çok insan işinde % 99 oarnında başarılı olduğu halde, yanlış giden % 1’ i gözlerinde büyütür, parlaklaştırır, yakınlaştırır, parıltılı hale getirir. Başarılı giden % 99’ u ise önemsiz bir hayal haline dönüştürür. İşte onları mutsuz edenbu yaklaşım, bu düşünce tarzıdır.
Çöküntü yaşanan kişiler de, kendilerini mutlu hisseden insanlar kadar olumlu deneyime sahip olmuşlardır. ama onlar mutlu anlarını parlak, büyük renkli bir şekilde hayallerinde canlandırmayı becerememişlerdir. Bu insanlar mutlu anlarındaki deneyimleri kendilerinden uzaklaştırır, sorunlarını ve mutsuzluklarını yaklaştırırlar.
Beynimize istediğimiz hayali yerleştirebiliriz.
Beynimizin nasıl çalıştığını anlamada ustalaşırsak kendi kendimizin danışmanı olabiliriz. O zaman istediğimiz duyguları ve düşünceleri yaşayabiliriz. Kısaca duygularımızı değiştirme yeteneğini kazanmış oluruz.
O zaman mutlu ve neşeli deneyimlerimizi hatırlayabiliriz. Örneğin onları hatırlatan şarkıları dinleyerek o deneyimleri tekrar yaşayabiliriz. Yapılacak iş o şarkıları hatırlatacak düğmeye basmaktır.
Zihnimizde beynimizi özel bir şekilde cevap vermeye tetikleyecek belirli anahtarlar vardır. Meselabir görüntü bize derin hatıralara götürebilir.
Neye karar vermişsek beynimiz o kararıımız doğrultusunda programını yapır. Mesela mutlu olmaya karar vermişsek beynimiz mutlu olacak şeyleri arar ve bulur. Dünyayı o kararlarımız ve beklentilerimiz penceresinden görür.
Her seçeneğin kötü tarafına yoğunlaştığımızda beynimiz mutsuz kimyasal hormonlar salgılar. Bu süreç bizi giderek daha fazla mutsuzluğa sürükler.
Bu sebeplerle kendi mutsuzluğumuz için başkalarını suçlamak yerine beynimizin efendisi olmak ve beynimizi akıllıca kullanmak zorundayız.
Unutmamalıyı: Beynimiz her zaman bizi neyin mutlu ettiğini arar. Başkalarının mutluluğu için kendimizi mutsuz etmemize gerek yoktur. Beynimiz başkalarının mutluluğu için değil, ken mutluluğumuz için çalışır. Onun programı böyledir.
Bununla birlikte kendimizin mutluluğunun başkalarına da faydası olur. Mutluluk bulaşıcıdır. Bizim mutluluğumuz başkalarının ayna nöronlarını harekete geçirerek onların mutluluğunu da ateşler.

 

 

May 17

Chatham House yeni Sykes-Picot haritaları mı çiziyor?

Ahmet TAKAN

Onca seçim telaşının arasında sırf Kraliçe’nin hatırı kırılmasın (!) diye İngiltere’ye gidildi. Abdullah Gül beyler içinden epey kahretmiştir herhalde!.. Vefasızlık konusunda kitap yazmaya başlar mı bilemem ama kendisine bir zamanlar çok yakın duran, ödüller veren Chatham House‘a da epey içerlemiştir. Gazze’de Müslüman kanı içilirken, İsrail’in kurulmasına öncülük eden, Sykes-Picot haritalarını çizen, Sevr’i yapan Chatham House’da R. Erdoğan epeyce uzun bir konuşma yaptı. Baktım AKP cenahına, bir zamanlar oraya gidip de misafir edilenlere en ağır hakaretleri yağdıranlardan ses seda yok!.. Seçim ateşi bacalarını sardığı için yine “reisin bir bildiği vardır” moduna girmiş olmalılar!..

R. Erdoğan’ın İngiltere ziyareti ile ilgili Ankara kulislerinde akçeli işler de dahil olmak üzere çok şey konuşuluyor. Yok, o kadar da değildir artık!.. Erdoğan, bu kadar harala gürele arasından sıyrılıp, sakin geçen o 3 gün içinde Londra’da kurmaylarıyla, “şöyle rahat kafayla milletvekili listelerini” düzenleyelim demiş olamaz mı?..

Erdoğan’ın, Londra’da Bloomberg TV’ye verdiği mülakatta, “AKP’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki çoğunluğunu kaybetmesi olasılığı”na ilişkin “A, B, C planlarımız var. Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz” demesi de ayrıca dikkatimi çekti.

Erdoğan, 24 Haziran’daki seçimde, kendisinin cumhurbaşkanlığını kazandığı, ancak parlamentoda ‘karışık bir tablo’nun ortaya çıkması durumunda ne yapacağıyla ilgili bir soruya şu cevabı vermiş:

“Bizde bir laf vardır: ‘Dereyi görmeden paçalar sıvanmaz’ diye. Biz de dereyi görmeden paçaları sıvamıyoruz. Önce seçim sonuçlarını bir görelim. Sizin dediğiniz anlamdaki bir neticeye göre hazırlıklarımız şüphesiz olacaktır. A, B, C planlarımız var. İnanıyoruz ki arzu ettiğimiz plan ortaya çıkacaktır. Sistemi tıkayacak herhangi bir gelişmeye izin vermeyiz. 7 Haziran’da sistemin önünü açtım.”

Doğru!.. O zamanlar gizli uzlaşma ile hareket ettiği Doktor Devlet Bahçeli ile Ahmet Davutoğlu’na hükümet kurdurmamışlardı. 1 Kasım seçiminin sonuçları da ortada!.. 24 Haziran’da AKP’nin Parlamentoda çoğunluğunu kaybedebileceği görüldüğünden siyasi kulislerde senaryolar birbirini kovalıyor. En çok konuşulanı da, “Erdoğan Cumhurbaşkanlığını kazanır Parlamentoda çoğunluğu kaybederse 3 ay içinde tekrar seçime gider.” 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra ilk kaleme aldığım yazıda ve katıldığım TV programlarında Erdoğan’ın seçime gideceğini iddia eden ve haklı çıkan bir gazeteci olarak bu sefer işin öyle olacağını sanmıyorum. Erdoğan, eğer Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanır Parlamentoda çoğunluğu kaybederse bu sefer farklı bir organizasyona gider. Bu yüzden, CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’ne milletvekili aday listelerini -YSK’ya teslim edecekleri son ana kadar- çok ince eleyip sık dokumalarını tekrar tekrar gözden geçirmelerini öneririm!..

Tower Bridge (Kule Köprüsü)

Öncesinden, Türk kamuoyuna cilalanmaya başlanan R. Erdoğan’ın İngiltere gezisinin stratejik perde arkasına ilişkin ne düşündüğünü 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Cahit Armağan Dilek’e sordum. Dilek’e göre İngiltere köprü görevi görüyor. Dilek şöyle anlattı;

“Biz, ABD ile simgeleşen sorunlar nedeniyle iş yapamıyoruz, karşılıklı oturup konuşamıyoruz. El altından iş pişirecekler ama karşılıklı oturup konuşamıyorlar. Bence, İngiltere arabulucu. İngiltere üzerinden ABD ile iş yapıyorlar. Bu sadece İngiltere işi değil. İşin öbür tarafında ABD de var. Yani, Amerika bize empoze etmek istediği şeyleri İngiltere üzerinden yapıyor. Biz de İngiltere üzerinden karşılık veriyoruz. Bunun içinde Kıbrıs var, Suriye içinde onların oluşturmaya çalıştığı yapı var. Onların kabullenilmesine yönelik Amerika’nın telkinleri var. İngiltere de bu pazarlığı yürütüyor. Ondan sonra bu meşhur çözüm süreci var. 25 Haziran’da Suriye’de bambaşka bir resim göreceğiz. Hükümet de bu resme ses çıkarmıyor şu anda. İşte, Arap gücü gelecek, belki NATO’nun istikrar gücü gelecek. ABD planı kabullenilecek. Buna ses çıkarılmıyor. Bunun karşılığında seçimi kazanılmaya yönelik artık bunun peşinden para mı gelir, siyasi destek mi gelirin pazarlığı yapılıyor diye düşünüyorum.

Hatırlar mısınız? 1974 Barış Harekatı öncesinde 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta darbe olunca bizimkiler garantör olarak İngiltere’ye gittiler. Ecevit’in hatıralarında var orada söylüyor; ‘İkide bir İngiliz heyeti dışarı çıkıp geliyordu’ diyor. ‘Ne olduğunu anlayamamıştık. Sonra öğrendik ki dışarı çıkıp Amerikalılarla konuşuyorlarmış’ diyor.

ABD’nin Türkiye ilişkilerini İngiltere’ye havale ettiğini düşünüyorum.”

Merak ettiğim bir konu daha var;

Acaba, Londra’da Kerkük masaya yatırıldı mı?..

Kaynak Yeniçağ: Chatham House yeni Sykes-Picot haritaları mı çiziyor?.. – Ahmet TAKAN

May 17

Nerede Bu Ümmet?

Özcan YENİÇERİ

Batı’nın en güçlü ülkeleri ‘Komünizmi yendik bundan sonraki yeni düşmanımız İslamizmdir’ dediler. İslam ülkelerinin tepesindeki kudret elitleri uyanmadılar. Emperyalist ülkelerin aydınları çağı ‘medeniyetler arası çatışmalar çağı’ olarak nitelendirdiler. İslam ülkelerinin tepesine çöreklenmiş köle ruhlu yönetimler bunu da anlamadılar. Batı ülkeleri stratejistleri “İslam’a karşı İslam’ı” kullanma yani Şii İslam’la Sünni İslam’ı çatıştırma üzerine stratejilerini kurduklarını ilan ettiler İslam ülkelerinin yöneticileri bunu da anlamazlıktan geldiler.

Büyük Ortadoğu Projesi küresel sistemin ozon deliği olarak nitelendirilen İslam ülkelerinin küresel sistemi eklemleme süreciydi. Arap Baharı bu sürecin yan ürünüdür. İslam ülkeleri kendilerini parçalamayı esas alan ABD projelerinin parçası haline geldiler.

İslam dünyasındaki gafilliğin, hainliğin, iş birlikçiliğin, satılmışlığın bedelini Müslümanlar ödüyor. Kudüs, İsrail’in başkenti ilan ediliyorsa, kitlesel olarak Filistinliler katlediliyorsa, Suriye ya da Yemen yerle yeksan olmuşsa bunun nedeni İslam ülkelerinin kendisidir. Yöneticilerinin satılmışlığının, gafilliğinin ve iş birlikçiliğinin bedelini Müslüman halklar ödüyor.

Bugün İslam coğrafyası kan kokuyor, Müslümanlar kan ağlıyor, Filistin/Suriye/Yemen kan sızıyor, müminler kan kusuyor.

Ümmetin hali pürmelali!

ABD önce İslam ülkelerini birbirine karşı mevzilendirdi. BAE, Mısır, Suudi Arabistan bir yanda Türkiye, İran, Katar vb. diğer yandadır.

Suudi Prens Salman, İsrail’e dost İran’la savaş ideolojisi edinmiş durumdadır. Yemen’de ABD/Suudi blokuyla İran yanlısı gruplar savaşıyor.

Veliaht Prens Selman, kendi ülkesinin ve İslam ülkelerinin içinde bulunduğu durumu bir kenara bırakmış Medine’de bir Katolik kilisesi inşaa etme kararı almıştır. Suudi Arabistan, sadece Medine’de değil, en az 6 değişik noktada Katolik kilisesi yapmayı planlıyor. Medine’de inşa edilecek kilise etrafında birleşecek olan Katolikler, bölgede ABD’yi en etkin güç haline getirecekler.

Katolik dünyasına yakınlaşmak için soysuz prens 450 milyon 300 bin dolara, Da Vinci tablosunu satın almıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Suudi Arabistan değil bölgedeki birçok İslam ülkesinin yönetimleri Katolik dünyası ile yakınlaşmaya çalışıyor.

Fransa’da eski başkan, sözde aydınlardan oluşan 300 kişilik bir ekip İslam’ın yüce kitabının bazı ayetlerinin çıkarılması için çağrıdan bulundular.

ABD bu arada İran’la imzalanan ve altında imzası bulunan çok taraflı bir anlaşmadan tek taraflı olarak çekilme kararı aldı.

Trump’ın kararının ardından ABD Hazine Bakanlığı, İran’a yönelik ilk yaptırım paketinin 6 Ağustos’ta, ikinci yaptırım paketinin ise 4 Kasım’da devreye sokacağını açıklamıştı. ABD’nin sömürgesi gibi hareket BAE derhal Bakanlar Kurulu kararıyla bazı İranlı kişi ve kuruluşlar, ‘terör destekçileri’ listesine aldı.

Müslüman ülkelerin her anlamda dünya üzerinde ağırlığı yoktur. Bu yüzden Müslümanlara yönelik olarak her türlü hakaret, yasaklama kararı rahat biçimde alınabilmektedir.

ABD himayesinde katliam

Trump, İslam ülkelerinin satılmışlığının ve uşaklığının farkında olduğundan Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapan kararın uygulanmasına geçmiştir.

İsrail için de artık gün doğmuştur, fırsattan istifade provokasyonlara ve katliamlara başladı. Önce Suriye’deki İran güçlerini vurdu. Ardından da işgal ettiği toprakların sahipleri olan Filistinlileri katlediyor.

Filistinliler elçilik açılışını protesto için harekete geçen göstericilere karşı gerçek mermi kullanarak katliam yaptı. Gazze’de ölü sayısı elliye yaklaştı. Yemen, Suriye, Filistin birlikte ağlıyor.

ABD’nin himayesinde, dünyanın gözleri önünde İsrail, Filistinlileri katlediliyor. Herkes seyirci, elinden hiç bir şey gelmiyor.

Sözde İsrail’e atıp tutanlar, esip savuranlar ancak yas kararı alabiliyor. Gerçekçi olmak lazım, ellerinden ancak bu geliyor!

İslam coğrafyasının, kentlerinin ve Müslümanların bu denli aşağılanmasının, horlanmasının nedeni Müslüman ülkelerin yönetimleridir.

“Ümmet, ümmet” diyenlere insanın sorası geliyor nerede bu ümmet?

Kaynak Yeniçağ: Nerede bu ümmet? – Özcan YENİÇERİ

May 15

ABD ve İsrail’i Şiddetle Kınıyoruz

ABD Başkanı Donald Trump, dünyanın karşı çıkmasına rağmen ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma kararını inatla uygulamaya koymuştur. Bu durumu protesto eden Filistinlilere İsrail askerinin ateş açması sonucu Gazze’de 55 kişi hayatını kaybetmiş, 2 bine yakın kişi de yaralanmıştır. Bu ortamı oluşturan ABD’yi ve bu kadar Filistinliyi şehit eden ve yaralayan İsrail’i şiddetle kınıyoruz.

Doğu Kudüs’ü bağımsız Filistin devletinin başkenti olarak kabul ediyoruz. Filistin davasını kendi davamız olarak görüyoruz ve Filistinli kardeşlerimizle dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyoruz. Hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralı kardeşlerimize acil şifalar diliyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

 

May 06

Eğitime, Kıssadan Hisselerle Bir Şeyler Diyelim!

Cafer GENÇ

Eğitimin, içinde bulunduğu sorunları ve sıkıntıları hep dile getiriliyor da, ne hikmetse, bir türlü çözüm bulunamıyor. Başta eğitim sistemi ve uygulamaları olmak üzere, ilgi alanına göre yönlendirme ve yerleştirme, okul çeşitleri, sınıf geçme, fiziki yetersizlik, ikili öğretim…vs. gibi önemli meselelerimizi halletmediğimiz sürece eğitimde kaliteden ve başarıdan söz etmek abesle iştigal olur.
Eğitimci ve yönetici olarak yaklaşık 40 yıldır bu sorunlarımızın giderilmesi için mücadele ettim. Kurul ve komisyonlarda görevler aldım, bakanlığımıza raporlar hazırladım. Sonuç mu? Hep, “ben söyledim ben duydum, ben yazdım ben okudum” durumu ortaya çıktı.
Bu durumları, eğitim konusunda söz söyleme hakkına sahip olanlar dile getiriyor olsa bile, söylenenler sözde kalıyor. Bazı, “kıssadan hisselerin, eğitim olaylarının anekdotlarla anlatılması daha etkili olur” diyerek bugünkü yazımda eğitimi, birkaç anekdotla anlatmayı uygun gördüm.
Almanya’da bir lise müdürü, her yıl, eğitim öğretim yılının başında, öğretmenlerine şöyle bir mektup gönderiyormuş. “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” diyor.
Bu anlamlı sözlere, “devleti yıkmak için ürettiği dinamiti devletin temeline koyan bir Kimyager olmanın, böbrek nakli ticareti yapana doktor demenin bir anlamı ve amacı yoktur” diyerek destek vermiş olayım.
Bir meslek sahibi olmak elbette önemlidir ve gereklidir. Bu mesleği, ahlak ve vicdan anlayışıyla yerine getirmek, insanlara hizmet etme duygu ve düşüncesi içerisinde olmak her şeyden önemlidir. Bunun için, eğitimin bilgi öğretmekle birlikte öncelikle hayata hazırlama yönünün önde ve öncelikli olması gerekmektedir. Bu durumu, şu kısa hikaye çok güzel anlatmaktadır.
Okumuş, yüksek tahsil yapmış meslek sahibi olmuş birisi, (mesela doktor diyelim) elinde çantası ile sahile gelir. Küçük bir deniz motoru kiralar ve denizde yolculuk başlar. Doktor, teknede toplama, çarpma, çıkarma, metre, cetvel… vs görür. Motorcuya, matematikten anlayıp anlamadığını sorar. Cahil olduğunu söyleyen motorcu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte birinin gittiğini belirtir. Yolculuk devam eder. Doktor, teknede yapıştırıcı, boya, alçı… vs görür. “Kimyadan anlar mısın?” diye sorar. Motorcu, “anlamam” der. Hayatının dörtte ikisinin gittiğini söyler. Az sonra, teknede resim, heykel, saz… görür. Güzel sanatlardan anlayıp anlamadığını sorduğunda yine, cahil olduğunu, anlamadığını söyler. Doktor da hayatının dörtte üçünün gittiğini belirtir. Motorcunun, kalan dörtte birlik hayatı ile sohbet devam ederken müthiş bir fırtına çıkar, dalgalar coşar, tekne battı batacak duruma gelir. Bu telaş içerisinde motorcu, “Siz yüzme biliyor musunuz?” diye sorar. Her şeyi öğrenmiş ancak yüzmeyi öğrenememiş olan doktorun, “Hayır, bilmiyorum” demesi üzerine motorcu da,              Bir arkadaşım göndermişti. Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı bulunuyormuş. “Bir ülkeyi yok etmek için atom bombasına veya uzun menzilli füzelere ihtiyaç yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek ve kopya çekilmesine müsaade etmek yeterlidir. Bunun sonucunda;
*Hastalar,doktorlarınelinde can verir.
*Binalar, mühendislerin elinde çöker.
*Para, ekonomistlerin elinde kaybolur.
*İnsanlık, dinci akademisyenlerin elinde ölür.
*Adalet, hakimlerin elinde yok olur.
EĞİTİMİN ÇÖKMESİ, BİR MİLLETİN ÇÖKMESİDİR” diyormuş. Güzel bir eğitim mesajı…
Kopya çekmekten söz açılmışken şu anekdotu da paylaşmam gerektiğini düşündüm.
Bir profesör, öğrencilik yıllarına ait bir anısını anlatıyor:
“Paris’te üniversitede okuyordum. Sınav salonunda, sınav başladıktan bir müddet sonra öğrencilerin dışarı çıktıklarını ve üç beş dakika sonra tekrar geldiklerini gördüm. Sınav süresince, görevlilerden izin almadan girip çıkıyorlardı. Ben de merak edip dışarı çıktım. Dışarı çıkanlar kantinde çay içip sohbet ediyorlardı. Ben de katıldım. Bir ara, yapamadığım soruyu yanımdaki Fransız arkadaşıma sordum. Bana; “sınavda olduğumuzu unutma” dedi. Bizdeki sınavları düşünürken ilerlemiş ülkelerdeki bu eğitim sistemine ve anlayışına hayran kalmıştım” diyor. Biz de, “kopya çekmeyen öğrenci yoktur, öğrenciliğin fıtratında vardır” diyoruz.
SÖZÜN ÖZÜ: Ne yaptığınızı bilirseniz yürüdüğünüz yolda yorulmazsınız, yılmazsınız, yıkılmazsınız. Günü kurtarayım diye düşünürseniz dünü anlatamazsınız ve yarını açıklayamazsınız. En iyi değerlendirme yolu ahlak ve vicdandır.
 

 

May 06

Gelişmiş Toplumlar / Gelişmemiş Toplumlar

Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

Gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasında düşünsel anlamda bazı farklılıklar bulunmaktadır.

 

  • Gelişmiş toplumlar BİZ MERKEZLİ düşünürken gelişmemiş toplumlar BEN MERKEZLİ düşünür. Başka bir deyişle, gelişmemiş toplumlarda insanlar “benden sonrası tufan” anlayışı içerisindedir. Onlar için sadece kendi çıkarları önemlidir ve toplumun ortak menfaatleri pek umurlarında değildir.

 

  • Gelişmiş toplumlar UZUN VADELİ düşünürken gelişmemiş toplumlar KISA VADELİ düşünür. Yani gelişmemiş zihniyetler açısından önemli olan “günü kurtarmaktır”. Yaygın anlayış “bugün benim mefaatime olsun da gerisi Allah kerim” şeklindedir.

 

  • Gelişmiş toplumlar ÖRGÜTSEL BAĞLAMDA düşünürken gelişmemiş toplumlar LİDER BAĞLAMINDA düşünürler. Bu düşünüş tarzı bir nevi “kutsal insan” kültünden gelmektedir. Onlara göre lider mutlak itaat edilmesi gereken toplum üstü kişidir. Oysa modern toplumlarda lider de toplumun bir üyesidir ve toplumun diğer üyeleri gibi yaşamaya özen gösterir.

 

  • Gelişmiş toplumlar İCRAAT ODAKLI düşünürken gelişmemiş toplumlar SÖYLEM ODAKLI düşünür. Süslü laflar, insanların egolarını pohpohlayan güzel sözler, hatta tutulması imkansız vaatler gelişmemiş toplumlarda taraftar bulurlar. Oysa gelişmiş toplumlarda böyle propaganda yapan kişilere kaba tabiriyle “şarlatan” ya da “hasta” gözüyle bakılır.

 

  • Gelişmemiş toplumlarda insanlar MADDİ ODAKLI düşünürken gelişmiş toplumlarda MANA ODAKLI düşünürler. Daha açık bir anlatımla, bireyler değer yargılarını ve kavramları önemserler. Oysa gelişmemiş toplumlardaki bireyler için maddi menfaatler bunlardan daha önemlidir. Sonuçta ortak değer yargıları yozlaşır ve toplumsal çözülmeye doğru gidilir. Zira ortak değer yargıları toplumun üyelerini birbirine bağlayan bağlar gibidir. Bunların giderek yozlaşması birlikte yaşamı zorlaştırır.

Eski yazılar «