Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Tem 14

Tavizci Siyasetten Vazgeçelim

Mustafa E.ERKAL

Ülkemizde tavizci siyasetin çok yönlü sorunlar yarattığı ortaya çıkmıştır. Zaman zaman akıl almaz ve büyük hayale dayalı vaatlerde bulunulur. Çoğu kere bunları gerçekleştirmek de mümkün olmaz. Ancak 2000’li yıllarda doğrudan veya dolaylı vaatler biraz değişti. Siyasi çıkarlar uğruna ülkenin birlik ve bütünlüğünden tavizler verilir oldu. Hele AB – Türkiye ilişkileri taviz üzerine taviz ortaya çıkardı. Bizim hayali AB üyeliğine çok istekli olduğumuz görülünce hiçbir ortak adaya uygulanmayan talepler ortaya çıktı. Öyle bir maceraya kapıldık ki; çözüm, barış süreci ve açılımlar birbirini takip etti. Etnikçi siyaset bütüncü siyasetin önüne geçti. Neredeyse demokrasi teröre yenik düşürülüyordu. Terör örgütü ile müzakere değil; ancak hukuk devleti içinde mücadele edilebileceğini biraz geç öğrendik. Anayasa çalışmalarında milli kimliği etnik çağrışım yapar diyerek devre dışı bırakma denemeleri yaptık. Daha birçok tehlikeli oyunların içine girdik. Ancak kurulan yeni partilerin programları incelendiğinde bu yanlışların ve kötü alışkanlıkların sürdüğü görülmektedir. Maalesef marjinal birtakım iddia ve görüşler genel kabul görmüş gibi ele alındı. Türkiye etnik parselleme yoluyla daha iyi bütünleşebileceği zannedildi. Sosyal doku çok zedelendi. Birliktelikler değil farklılıklar kutsallaştırıldı.

Ülkenin dertlerine deva olmak için ortaya çıkmış olan asıl ilgi alanı ekonomiyi aşamayan bir siyasi partimizin programını biraz gözden geçirdik. Programı okurken Türk Milletine yabancı, ülkenin sosyal dokusuna çarpık bir bakış açısı açıkça ortaya çıktı. Sözde bazı yabancı dostlarımızın kitapları ile bazı siyasilerin görüşleri pek farklı değil… Graham Fuller’in Yeni Türkiye kitabı ve diğer sözde bazı yabancı dostlarımızın tavsiyeleri anlaşılan ihmal edilmemiş!. Onlar kendi çıkarları açısından nasıl bir Türkiye olmalı sorusunun cevabını kendi açılarından verebilirler; iyi de siz T.C. vatandaşı ve ülkeyi yönetmeye talip siyasiler olarak ne düşünüyorsunuz? Programı yazarken genelde ekonomi dışında hangi sosyolojik araştırmaya, çalışmaya dayanıyorsunuz.

Etnik gruplar içinde marjinal seviyede kalan bölücü, ayırımcı parçalar olabilir. Bunları hangi gerekçe ve verilere göre genelliyorsunuz? Mesela bütün Kürtler iç ve dış kışkırtmalara, bir dönem AB’nin yoğun gayretlerine ve sözde dost bildiklerimizin yönlendirme çabalarına rağmen, aynı görüşteler mi? Neden “Bizi ayrı tanıyın” gibi talepleri olmamasına rağmen, eşit vatandaşlık yerine bazılarına programda pozitif ayrımcılık ihtiyacı duyulur? “Tanıma” nedir; ne değildir acaba biliniyor mu? Anayasamız neden hesaba katılmaz? Kuruluşundan bugüne Türkiye etnik gruplar koalisyonu veya havuzu olmamıştır. Türk Milleti bazılarına göre milletleşemeyen, milletleşme sürecinde mesafe alamayan bir kalabalık veya sürü mü? Farklı siyasi görüşleri olsa da ortak milli müşterekleri ve idealleri yok mu?

Mesela, Kürtleri yanlış bir şekilde bütün olarak devletiyle sorunlu görmenin adıdır Kürt sorunu. Bu bir bilgi noksanlığı olamaz. Olsa olsa kendini birilerine kullandırarak yükselebilmek arzusu ve dolduruşa gelmektir. Kültürel haklar ayırım yapmadan bütün vatandaşlar için geçerlidir. Şu etnik gruba veya toplum kesitine bu hakları tanıyıp diğer vatandaşlara ve çoğunluğa tanımamak anlamlı olamaz. Kültürel haklar Devletin milli ve üniter yapısı bozulmadan verilmiştir ve verilebilir; ancak tanıma adı altında egemenliğe ortak arama yolu her ciddi devlette kapalıdır. Türkiye terörle mücadelesini bundan yapıyor. Türk Milletine mensubiyet hisseden, milli kimliğini mahalli kimliği ile rakip görmeyen kime senin milli kimliğin Türk değil denmiş ve dışlanmıştır?

Unutulmamalıdır ki, Kürt sorunu, Kürtlerin değil; dün Osmanlı’ya bugün de T.C.’ye karşı onları kullanmış olanların, yabancılaşmış ve devletiyle başkaları adına kavgalı bazı sözde aydınların ve sıkışınca yabancı ülkelere sığınan işbirlikçilerin müzmin sorunudur. Siyasete yeni atılmak veya mevcut bir kitle partisinden ayrılarak yeni parti kurmak kolay değildir ve çok büyük dikkat gerektirir.

Ağu 03

Eğitimli Gençliğin Hali Pür Melali

Ruhittin SÖNMEZ

Eğitimli gençlikten” kastımız lise mezunu, üniversitede okuyan veya üniversite mezunu olmayı başarmış gençlerimiz.

Öncelikle üniversitede okuyan gençlerimize bakalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir sene kadar önce, “Almanya’da yükseköğrenimde okuyan öğrenci sayısının 3 milyon olduğunu” hatırlatmış,Bizde 8 milyon. Almanya’nın nüfusu bizim nüfusumuzla hemen hemen aynı. Sayın Şansölye bunu öğrenince ‘Ben bunu bilmiyordum’ dedi” diye anlatmıştı.

Nüfusumuz içinde her 10 kişiden birinin üniversitede okuyor olması Türkiye için bir şans mı yoksa sıkıntı kaynağı mı?

Almanya ile gelişmişlik farkımızı göz önüne alıp, “acaba doğru mu yapıyoruz?” diye düşünmemiz gerekir. Onlar bizim üniversiteye yönlendirdiğimiz 5 milyon genci orta öğretimden iyi birer meslek bilgisiyle donatıp hayata hazırlıyor. Üniversitede okusa başarılı olamayacak gençlerini ara eleman veya meslek erbabı olarak yetiştiriyorlar.

Biz ise orta öğretimden mezun ettiklerimizi meslek sahibi veya ara eleman vasıflarında yetiştirmekte zorlanıyoruz. Meslek Liseleri içinde en imtiyazlısı olan İmam Hatiplerde okuyanlar da, mesleklerini yapmak için değil, üniversiteye girmek niyetiyle okuyorlar. Ancak Üniversiteye Giriş Sınavlarında en başarısız orta öğretim kurumları da İmam Hatip Liseleri. Orta Öğretimde Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı 5.138 okulumuz varken, Sosyal Bilimler, Anadolu ve Fen Liselerimiz toplamı 3.071 adet.

Üniversiteye gönderdiklerimiz gençlerimize de dünya ortalamasının çok altında bir seviyede eğitim veriyoruz.

**********************************************

ÜNİVERSİTE MEZUNLARI İŞ BULAMIYOR

Kariyer ve Yetenek Yönetimi Derneği’nin araştırmasına göre, Türkiye genelinde üniversite mezunlarının yüzde 42’si mezuniyetinin ardından iş bulamıyor. 6 ay içinde iş bulabilenlerin oranı yüzde 29 olurken, 6-12 arasında iş bulanların oranı yüzde 10 oldu. Henüz öğrenciyken iş bulanların oranı ise yüzde 14.

Üniversiteden mezun olduktan sonra ilk tam zamanlı işe başlayan üniversite mezunlarının yüzde 31’i asgari ücret alıyor. Yüzde 42’si asgari ücret ile 2 bin 999 lira arasında alırken, yüzde 16’sı 3 bin ila 3 bin 999 lira arasında ücret ile işe başlayabiliyor.

Üniversite mezunlarının iş bulma şansının bu kadar düşük olmasının eğitim kalitesi ile doğrudan bir  ilişkisi var mı?

Cumhuriyet’in haberine göre, Türkiye’nin en başarılısı olarak gösterilen üniversitesinden (Hacettepe, İstanbul Üniversitesi, İTÜ ve ODTÜ’den) mezun olanların da ülke genelindeki durumun benzer olduğu belirtildi.

Nüfusumuzun yüzde 13,8’i üniversite mezunu. Türkiye’de lisans mezunu sayısı 10 milyonu aştı. 207 üniversitemizde 8 milyon gencimiz okuyor. Bu yıl 900 bin gencimiz üniversitelerden mezun olacak.

Her yıl 17 bin Hukuk, 30 bin İlahiyat mezununa ihtiyacımız var mı?

Görünen o ki, üniversitelerden her yıl mezun olan gençlerimize iş imkanı yaratamıyoruz. Bunun için gerekli olan yeni iş alanları veya yeni kapasite artışları sağlayacak yatırımlar gerçekleşmiyor. Planlamalarımız gerçekçi değil.

Üniversitelerimiz bu haliyle resmî işsizlik rakamlarında görünmeyen bir gizli işsizler ordusunu barındırıyor.

**********************************************

EĞİTİM KALİTESİ

Bakın bu sene Yüksek Öğretim Sınavına girenlerin “ortalama” doğru cevap sayıları ne kadar düşük:

Türkçe’de 40 soruda 14 doğru cevap; Sosyal Bilimlerde 20 soruda 7 doğru cevap; Matematikte 40 soruda 6 doğru cevap; Fen Bilimlerinde 20 soruda 2 doğru cevap.

Ama biz bunları üniversiteye, bu sınavlardan geçirip, seçerek alıyoruz. Üniversiteye girebilen yüzde 24’ün dışında kalanların seviyesini siz düşünün. Üniversiteye girememiş olan orta öğretim mezunlarının da sanayide, hizmetler sektöründe veya resmî kurumlarda çalışması ve verimli olması lazım. Bu kalite ile mümkün mü?

Bu kadar elendikten sonra üniversiteye gelenlerin bile okuduğunu anlayamaz, derdini ana dilinde yazılı veya sözlü olarak ifade edemez, yabancı dil bilmez, okuma ve araştırma alışkanlığı olmayan gençler olması acı değil mi?

Üniversiteye girenlerin düşük kalitede olması, çoğu üniversitemizin liseden farksız eğitim verdikleri, kurumların aşırı siyasileştiği, üniversitelerimizde “bilimsel yayınlarda” intihal (başkalarının yayınlarından hırsızlık) vakalarının çokluğu da bilinen gerçekliklerdir.

Dünyada ilk 500 üniversite arasında tek bir üniversite sokamadık. Üniversitelerimizin bilimsel seviyesi bu.

Bu eğitim kalitesi ile dünyanın ilk on büyük ekonomisi arasına girmek, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir.

**********************************************

ÇARE VAR..

Japonya ve G. Kore gibi ülkelerin 20-30 yıllık zaman dilimlerinde büyük bir disiplinle uyguladıkları stratejik planlar ve yaptığı hamleler öğreticidir.

Gelişmiş ülkelerin tamamının bulunduğu sıraya gelmesinin sırrı iyi eğitimdir. Uzakdoğulu bu iki devletin kalkınmada sıçrama yaparak en ön sıralara gelmesi de iyi eğitim uygulamalarının eseridir.

Eğitim, sonuçları uzun vadede alınan bir süreçtir. Temelinde çok iyi yetiştirilmiş bir eğitimci kadro oluşturulması  ve bu kadronun günlük siyasi akımlardan uzak kalması önemlidir. Bu kadro “yeni nesilin kendi eserleri olacağını” bilenlerden oluşmalı ve bu nesli yetiştirme heyecanı ve ülküsüne sahip olmalıdır.

Orta ve uzun vadede, nüfusun en az yüzde 5’ini lokomotif olabilecek dünya ölçeğinde üstün vasıflı bireyler haline getirmek, kalan kısmını da yaptığı mesleklerin ustası veya iyi birer ara eleman olarak yetiştirmek gerekir.

Biliyorum başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere politikacıların çoğu sabırsızdır. Bir an evvel netice almak isterler. Ama kolay başarı yolu yok.

Orta ve uzun vadede yetişecekleri beklemeden, mevcut mezunların ve çalışmakta olanların her kademede meslek içi eğitimlerle sürekli geliştirilmesi sağlanabilir. Bu alanda yüz yüze eğitim yanında elektronik ortamda yapılacak eğitimlerden yaralanılabilir. Bu eğitimlerin ne kadar yararı olduğu muhakkak bilimsel değeri olan ölçüm yöntemleriyle ölçülmesi gerekir.

Sürekli iyileştirme yöntemleri kullanarak başarabiliriz. Çünkü “Türk Milleti zekidir, çalışkandır”, fakat eğitim sistemimiz ve devletimizin yönetim anlayışında sorunlarımız var.

Bunları aşabiliriz. Yeter ki politikacılara değil devlet adamı vasfı olanlara itibar edelim.

Tem 29

Bu Dil ve Üslûptaki Amaç Nedir?

Halil ALTIPARMAK

Amaç; Millî Devlettir.

Araç; Din istismarıdır.

Neden böyle başlıyorum?

Çünkü, yaşananlara bakınca ve önceki dönemleri değerlendirince bunu çok açık olarak görmemek mümkün değildir.

Çok basit bir iki soru soralım da neden açık olarak gördüğümüzü anlatabilelim.

Ayasofya’nın Cami olmasından, bu ülkede memnun olmayan insanın çok az olduğunu biliyoruz. Zaten, neden memnun olunmasın ki?

Pekiii!!!

Koskoca bir toplumun hemen hemen tamamının memnun olduğu bir konuda;

“Tarihe ihanet ettiler”, “Vakıf mallarına dokunanlara lanet olur” gibi ifadeler ne için kullanılır?

Herkes memnun olmuşken, bu memnuniyeti ortak olarak yaşamanın, ayrışmaya yer vermemenin yararı daha fazla olmaz mı? Hem de kendilerine yararı daha fazla olmaz mı?

Açıktır ki olur.

Peki, neden bu tür diller kullanılır?

Bunun için, yazının girişini öyle yaptık.

Tekrar ediyorum:

Amaç: Millî Devlettir.

Araç: Din istismarıdır.

Madem, Danıştay kararına uymak bu kadar önemli de, aynı Danıştay daha önce, ANDIMIZ’ın kaldırılmasına karşı da oy verdi. Peki bu karar neden uygulanmadı?

Şimdi bakalım madalyonun diğer tarafına.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u 21 yaşında fethederek, Türk Milleti’ne tarihin en önemli armağanlarından birini vermiştir. Bu armağanın içinde elbette, Ayasofya kilisesi de vardır ve cami yapılmıştır.

Ancak, Osmanlı Hanedanları, Bu büyük armağanı koruyamayarak 13 Kasım 1918 tarihinde, İstanbul’un işgalini engelleyememişler ve maalesef Hıristiyan dünyasının sevinçlerini gerçekleştirerek, övüncümüzü elimizden almışlardır.

Eğer, işgal devam etse idi, hiç tereddüt edilmez ki, yapacakları işin başında, Ayasofya’nın Kilise yapılması vardı. Bu nedenle, İstanbul, Millî Mücadele’nin başarılması ile, ikinci defa fethedilmiş ve Türk Milleti’ne armağan edilmiştir. Yani, İstanbul  ile ilgili ne yapacağmız bizim kararımıza bağlı olmuştur.

Bu gerçekler ortada iken, neden  Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanlığı devam eder?

Anlaşıldı mı neden?

Mesele cami yapmak meselesi olsa idi, hiç gereği yokken  Akdamar kilisesi gibi bir çok kilise, masraflar ederek açılır mıydı?

Bir de vakıf meselesine girelim. Bizim inancımıza göre vakıflar kutsaldır ne demek?

Hangi inancımızda vakıflar kutsalmış?

Osmanlı’da Vakıfların görevi nedir, biliyor musunuz?

Devlet, Dirlik sistemi ile, askerî ve tarım meselesini büyük ölçüde, kendi insanına çözdürmüştür. Vakıf kurmayı da teşvik ederek, soyal dayanışma ve yardımlaşmayı yine vatandaşlarının çözmesine zemin hazırlamıştır. Böylece, Devlet, birçok konuyu kendi dışında halletmenin yolunu bulmuştur. Vakıf budur! Ancak, tarih içerisinde, bu her iki düzen de bozulmuş, yıpranmış ve işlevlerini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Tem 29

Lozan Zaferinin 97. Yılı

A.Kemal GÜL

 

24 Temmuz, Cumhuriyet değerleri ve Atatürk ilkelerine bağlı kesimlerin “yeni devletin tapu senedi, garanti belgesi”, siyasal İslamcıların ise “hezimet” saydığı Lozan Anlaşması’nın yıldönümünü milltçe kutluyoruz.

Başbuğ ATATÜRK’ÜN ifadesiyle;

SAYGIDEĞER Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine kaşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi eseridir

Bir bigenin Türk kültür diliyle; Bugün 24 Temmuz Lozan Antlaşmasının 97.yıldönümü. Gümrük vergisini artırma yetkisi bile olmayan yarı sömürge ve Avrupa siyasetinin “hasta adamı” Osmanlı Devletinden, egemen/bağımsız bir devlet yaratanlara şükran borcumuz sonsuzdur.

Onlar ki; o hasta adamı diriltmek için I.Dünya Savaşı’nda cepheden cepheye koşmuş, canlarını gözden çıkarmakta tereddüt etmemişlerdi.

1683 Viyana Bozgunu’ndan Kurtuluş Savaşı’na kadar girdiği her savaşta dayak yemiş Osmanlı Devleti’ni Fatih devrindeymiş gibi düşünüp LOZAN’ı küçümseyenler, padişah Vahdettin’in Sadrazamı Damat Ferid’in Sevr Anlaşması’nı imzaladığından neden söz etmezler? Çünkü şu sorunun cevabı o sefil ve cahil beyinlerinde yoktur:

“MUSTAFA KEMAL PAŞA milli mïcadeleyi organize etmese SEVR’in uygulanmayacağını söyleyebilir misiniz ?”

Hakkı teslim edecek onurları yoktur. Atatürk ve silah arkadaşlarına duyduğumuz sevgiyi, bu ülkeden insan onurunu kazımadan, insan kokusunu silmeden yok etmeleri imkânsızdır.

LOZAN, TÜRKÜN İNSAN GİBİ YAŞAMA İRADE VE KARARLILIĞININ SİGORTASIDIR. LOZAN’A DÜŞMAN OLANLAR TÜRK’ÜN İNSANLIĞINA DÜŞMANDIRLAR.

UNUTMA Kİ, LOZAN’A SEVR’DEN GELİNDİ; LOZAN’a saldıranlar vatanımızı SEVR’e götürmek isteyenlerdir.

LOZAN’A DÜŞMAN OLAN BÜTÜN KAFALARIN İÇİNDE PARÇALANMIŞ BİR TÜRKİYE’NİN HARİTASI GİZLİDİR.

Gerisi laf ü güzaftır…

*

Kimilerince; Lozan Barış Antlaşmasınının, 12 adaların verildiği üzerinden, Ayasfya Camisinin kapatılarak Müzeye çevrildiği üzerinden hezimet olarak gösterilmeye çalışılır.

Lozanı imzalayıp Sevr i hükümsüzleştirememiş bir Osmanlı / Türkiye’nin İstanbul a sahip olması düşünülemeyeceğine göre…

İstabul u teslim edip de Ayasofya nın cami olarak ibadete açık kalabileceğine mi inanıyorsunuz!

Konuyla alakalı Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ne diyor?

Osmanlı Devleti, bugün 12 Adalar olarak bilinen adaları İtalya’ya bırakıyor. Sene 1912, Uşi Anlaşması’dır bu gördüğünüz anlaşma. İtalya’ya bırakıyor fakat geçici olarak. Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti’ne geri verilecek. Fakat şartlara uyum sağlanmıyor. Bu yüzden 3 yıl sonra yani 1915’te Londra’da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya’ya bırakılıyor. Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. Hiç sultan yok. Adaları İtalya’ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı’na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı’nı yapıyoruz.

Yani 12 Adalar önce Uşi’de, sonra da 1915 Londra’da İtalya’ya verilmiştir.

Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey’dir.

Bu adam kim mi? Türk milleti bir milli mücadele verirken, Kuvayı Milliye’yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye’nin karşısına Damat Ferit’in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır ve Yunan ordusunun yanında olmuştur. Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır.

12 Adaları İtalya’ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardı.

Şimdi asıl olaya gelelim… *Uşi Anlaşması’nın ismini aldığı Uşi, Lozan şehrinin bir semtidir.

Bu yüzden 1912’de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer.

Fakat bizim bildiğimiz yani 1923’te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.

İşte arkadaşlar sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve çetesi, bu durumdan faydalanıyor ve 12 Adaların Lozan Anlaşması’nda gittiğini söylüyorlar.

Hâlbuki o Lozan başka, bu Lozan başka.

Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler.

Bizim bildiğimiz Lozan Anlaşması’nda ise bilakis Ege’de birçok ada Türkiye’ye geçmiştir.

Türkiye’ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise, son 10 yılda Yunanistan’a bırakılmıştır.

Bugün Yunan papazların mangal yaptığı Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir..

*

SERV le birlikte dağılmış Osmanlı nın toprağı, Türk’ün Anavatanı ANADOLU nun Düşman Koalisyon Güçlerinin işkaline uğramasıyla birlikte harekete geçen Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK ün silah arkadaşlarıyla birlikte arkasına aldığı Anadolu halkından /Türkmenlerden oluşturduğu Silahlı kuvvetleriyle hain düşmanı EGE nin soğuk sularına dökerek ANADOLUYU yeniden vatan yapan; devrimleriyle, ‘’en büyük eserimdir’’dediği ‘’kurduğu Laik Cumhuriyet ’in korunmasını Türk Geçliğine  emanet ettiği vasiyetini korumak her Türk gencinin omuzlarında kutsal bir görevdir.

Ve Başbuğ devamla diyecektir ki;

Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin.

Başbuğ ATATÜRK ün bu sözünün haklılığını doğrulayan İbretlik bir Cuma hütbesi:

Zaten bir kısmı ibedete açık Cami olan Ayasfya Müzesinin tamamının Camiye çevrilmesi töreninde Cuma Hütbesini okuyan Diyanet İşleri Başkanının hitabında;

Atatürk’ün, düşmanın elinden kurtararak koruma altına aldığı ve bu günlere ulaşmasını sağladığı Ayasofya’nın (tam da Lozan zaferinin yıldönümünde) cami olarak açılışında, ne yazık ki kendi kurduğu Diyanet’in başında oturan zat-ı Muhterem(!), adını anmadan bu ülkenin kurucusuna “lanet” yağdırdı ve infial yarattı…

Sormak lazım; Atatürk’e “katli vaciptir” fetvaları veren, Kurtuluş Savaşı’nı engellemeye çalışan, cumhuriyetin kuruluşunun önüne set çekmek için çırpınan, Gazi’nin ölümünün ardından da saldırılarını durdurmayan bağnazların karşısında durması gereken Diyanet İşleri Başkanı kime ve neye hizmet ediyor acaba?..

Söyler misiniz; asıl “lanet” Atatürk’e mi yağdırılmalı, yoksa cumhuriyetin uzun yıllar mücadele ettiği din, vatan ve millet düşmanlarıyla onların halen piyasada dolaşan kriptolarına mı?..

*

Tanınmış yabancı yazarların, Devlet Başkanlarının gözüyle Başbuğ Atatürk’ü tanımak;

ATATÜRK ve Türk İnkılâbı, Milli Mücadele’nin başından itibaren yabancı yazarların dikkatını çekmiş, bu konuda eser yazılmıştır. Yabancı yazarlar, yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da Atatürk’ten hayranlık ve takdir duygularıyla söz etmişler, yazılarında eserinin değeri ve büyüklüğü karşısında düşünce ve duygularını dile getirmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bütün batılı ülkelerin ilgi odağı olmuş bir olgudur. Örneğin; Amerikalı asker diplomat General Shell, ‘’Mustafa Kemal, çağımızda henüz hiç kimsenin geçemediği büyük ve yetenekli bir adamdır…’’Bütün ulusların büyük adamları vardır. Fakat modern Türkiye’de Atatürk’e gösterilen derin saygıyı benzer bir şeyin başka bir yerde bulunacağından şüpheliyim. O, Ebedi Önderdir’’ifadesiyle Atatürk’e olan hayranlığını belirtti. ve çekmeye de devam etmektedir.

Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu’da başlatılan Milli Mücadele bilindiği gibi 1919 tarihinde yayınlanan Amasya Genelgesi ile iç ve dış kamuoyuna hareketin temel özellikleri duyurulmuştu.

Daha sonra Erzurum ve Sivas Kongreleri ile hareketin esasları formüle edilmiş ve son Osmanlı Meclisi Mebusanınca onaylanarak ‘’Misakimilli’’adı ile Milli Mücadele’nin temelini oluşturmuştu.

Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarıyla birlikte oluşturduğu silahlı güçlerle, düşman koalisyon güçlerine karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu, bugün üzerinde hür olarak yaşadığımız bağımsız bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş oldu.

*

ATASININ VASİYETİNİ VİCDANINDA TAŞIYAN TÜRK GENÇLİĞİ DİYOR Kİ;

Türk Milleti; varlığını şekillendiren, tarihini, kültürünü, heyecanını, coşkusunu hissettirecek evlatlarının büyük dirilişine tanık olacaktır. Hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Yeter ki, Türk Milleti düşmanlığı ile beyinleri iğdiş edilmiş, örümcek kafalı, bilgisiz, kültürsüz, ucubeleri Müslüman diye seçen halk bilinçlendirilebilsin.

Bunun için olmazsa olmazımız: Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.

Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek zorundayız.

Din eğitiminde de eski usul ezber ve taklit yerine, İslam tarihinden ‘’kula kulluk etmeyen’’ örneklerle geliştirilen hür kişilik ve bağımsız düşünceli Müslüman tipi esas alınmalıdır.

Eğitim sistemimizde, İslam’ı kültürel arka planıyla bir hayat haline getiren ve uygarlıkla bütünleştiren anlayışları içerir felsefi, bilimsel, edebi, sanatsal çalışmalara ilişkin müfredat programlarına yer verilebilir.

Hür ve yaratıcı düşünceyle, bu coğrafyada / kadim ülkemiz ANADOLU da ayakta kalmamızın ön şartlarından biri de, güçlendirilmiş üreten ekonomisiyle, demokratik kurumlarıyla ‘’gerçek demokratik rejimi’’le huzura kavuşabileceğimizin ön şartı olacaktır.

Türk milletinin güçlü iradesiyle, özgür ve bağımsız iradeye dayanan ‘’Yasama-Yargı-Yürüme’’ erglerinin hâkim olduğu demokrasi yeniden ülke yönetimine hâkim olacaktır elbette.

Ders alınması elzem veciz bir sözle sonlayalım yazımızı;

‘’Aklı öldürürsen ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür. ‘ Kadıyı satın aldığın gün ‘adalet’ ölür.’Adalet’i öldürdüğün gün ‘devlet’ de ölür.

 

Haz 29

Çoklu Baro Kargaşası Çözüm Olamaz

Baroların tekrar düzenlenmesi, avukatlık kanununda bazı değişikliklerin yapılma teşebbüsü baroların fikri alınmadığı ve yeterli istişare yapılmadığı için ülkemizde yeni bir sorun ve kamplaşma aracı haline getirilmiştir. “Baroların fikrine ihtiyacımız yok; biz yaparız herkes de uyar” şeklindeki sakat bir anlayış Türkiye’yi hukuk devletinden ve demokrasiden daha da uzaklaştıracaktır. Bu büyük yanlış Türkiye Cumhuriyetinin dışarıdaki ve içerideki düşmanlarının ekmeğine de yağ sürecektir. Türkiye aleyhine faaliyet gösterenlere yeni malzemeler verecektir.

Siyasi mülahazalarla yapılacak bir çoklu baro düzenlemesi her gelen iktidara yakın ve onun emrinde olacak güdümlü bir baro gerçeğini ortaya çıkaracaktır. Bu durum baroların fonksiyonunu zayıflatacaktır. Ülkeyi daha da kamplaştırıcı, karmaşaya sokucu, fert ve sosyal gurupları birbirinden ayrıştırıcı ve birbirine yabancılaştırıcı bir yol sosyal bütünleşmeye değil; olsa olsa çözülmeye hizmet edebilir.

Sosyal bir hukuk devleti avukatlık mesleğini kamplaştırıcı “bizden, ondan” anlayışı şeklindeki metot yanlışını aşmalıdır. Baro seçimleri başta olmak üzere avukatların mesleki faaliyetlere iştiraklerini artırıcı tedbirlere ihtiyaç vardır. Yapılan araştırmalarda sürekli düşüş gösteren yargıya itibar tekrar kazandırılmalıdır. Türkiye olarak bu ve diğer konularda yapacağımız yanlışlarla Türk Dünyası’na ve akraba topluluklara da kötü örnek olmamalıyız. Sarsılan güven tamir edilmeli; avukatları meslekten soğutucu örnekler aşılabilmelidir.

Her alanda olduğu gibi bu konuda da üniter milli devlet anlayışı ile çelişen uygulamalardan kaçınmak durumundayız. Bir işgal ve darbe teşebbüsü olan FETÖ terör örgütünün 15 Temmuz 2016 da nasıl önlendiğini ve tekrar Türk Milleti olduğumuzu unutmamalıyız. Eğer o terör örgütü ile aynı çizgide hareket edeceksek, onların yapmak istediklerini yapacaksak o zaman 15 Temmuz 2016 hain ve güdümlü işgal ve darbe teşebbüsüne karşı olmanın ne anlamı kalır ki?

Son yıllarda Türk Milletine mensubiyet duygusunun rakibi olarak gündeme gelen aşırı hemşehricilik, cemaatçilik, mezhepçilik, etnik taassup ve ayrımcılığa göre baroların şekillenmesi yargıya ve savunmaya nasıl fayda sağlayabilir? Böyle bir uygulama T.C. düşmanlarını mutlu edecektir. Bütünü değil;  ama sadece parçaları esas alan her uygulama bölücü, karmaşa yaratıcı sonuçlar doğurabilir. Yakın geçmişte emniyet teşkilatı, Milli Eğitim ve sağlıkta ortaya çıkan ikili farklı siyasi örgütlenmelerin doğurduğu sonuçlar unutulmamalıdır.

Yargı bağımsızlığı için baroların ve TBB’nin yürütme karşısında bağımsızlığının korunması gerekir. Çoklu baro adı altında yürütmeye yaranma yarışı, yarın hukuk devletine kan kaybettirecek; huzur, istikrar ve güven getirmeyecektir.

Bu bakımdan, TBB’ne ve illerdeki barolara rakipler çıkarmak yerine, onları daha verimli ve daha iyi hizmet yapabilir hale sokmak gerekir.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Tem 20

Yaralı Asker, Askeri Hekim İstiyor

İstanbul Emekli Subaylar, Muharip Gaziler ve Eski GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Yöneticileri, ülke yöneticilerimizden Askeri okul ve hastanelerine can verilmesini bekliyor.

Kore savaşında askeri hastanelerin kapısında şöyle diyordu; Buraya sağ giren yaralı asker ölmez. Diyarbakır Asker hastanesinin Başhekimi de kıtaları gezerken askere şöyle diyordu; Yavrum hastanemize istersen üç parça halinde gel, biz seni sağlığına kavuşturacağız, korkma. Muhakkak ki Türk hekimleri birçok üniversitemizde çok iyi yetişmektedir. Fakat onlar savaş doktoru değildir. Onlar harp cerrahisi bilmez, NBC silah yaralanmasına karşı ne yapacağını bilmez, Bir mayının, bir roketin, bir top mermisi, patlayıcının veya ateşli silah tahribatına karşı yeterince donanımlı değildir. Dr Asteğmen askeri hekim sayılmaz. Onu savaş alanlarında görevlendirmenin de pek çok uluslararası sakıncaları vardır. Yedek subay doktor; paraşutla atlayamaz, çatışma alanına inemez, çatışma alanı içinde cerrahi uygulama yapamaz ve gazi askeri veya emniyet mensuplarını çatışma alanı içinden çıkartamaz. Çatışma alanı içindeki ilk müdahale daima hayat kurtarır. Çatışma alanına en yakın yerde donanımlı motorize askeri hastane ve tahliye zincirleri her şeyden önemlidir. Daha sonra o askeri beden ve ruh açısından rehabilite etmek gerekir. Bunların hepsini Kıbrıs harekatında ve terörle mücadelede yaşadık. Konunun bir başka boyutu deprem benzeri doğal afetlerdir. 1999 depreminde ağır beden yaralanmaları harp cerrahisi gerektirmiştir. Onun içindir ki Gazi Türk askeri, kendisine ayrıca baba gibi bakacak Askeri hekim ister. Bu eğitimler GATA’da veriliyordu. Şimdi bu eğitimi verecek doktor da kalmadı. Daha fazla gecikmeden kapatılmış tüm askeri hastaneler açılmalı ve Dünyadaki Askeri hastaneler arasında ön sıralarda yer alan GATA eski statüsünde devam etmelidir. Bu hastanelerin yönetimi yine Genelkurmayın elinde olmalıdır.

Askeri doktor önce askerdir. Ya Kuleli gibi bir askeri liseden ya da Askeri tıbbiyeden yetişmiştir. Onun içindir ki cephede ve cephe gerisinde aynı inanç ve güvenle hareket eden insanlardır. Onları birbirine ve askerine bağlayan yüksek ruh hali vardır. Bu ruh halini yılların karavana sofrası sağlar. Onun içindir ki bu zincirin ilk halkası askeri lise, son halkası Gülhane’dir. Bu yanlış uygulamayı ülke yöneticilerimizin düzelteceğine inancımız sonsuzdur.

Çalışma Grubu: Em. Tümg. Cumhur Evcil, Prof. Dr. Em. Alb. İbrahim Öztek, Em. Prof. Tbp. Tug. Yusuf Ziya Yergök, Em. J. Tuğg. Ümit Yılmaz, Em. Alb Arif Alim, Gazi Özdemir Kara

 

Tem 20

İstanbul Emekli Subaylar Ve Muharip Gazilerden Ermenistan Açıklaması

İstanbul Emekli Subaylar Ve Muharip Gazilerden Ermenistan Açıklaması:   Ermeniler Ekonomik Ve Siyasi Çıkmazını, Halkından Tovuz Saldırısı İle Gölgelemeye Çalışıyor. 

İstanbul Emekli Subaylar derneğinde yapılan toplantıda, Ermenistan’ın Azerbaycan’a son saldırısı siyasal ve ekonomik çöküşünün göstergesi olarak değerlendirildi.

Em. Tümg. Cumhur Evcil, Em. Prof. Tbp. Alb. İbrahim Öztek, Em.Prof. Tbp. Tuğg. Yusuf Ziya Yergök, Em. J. Tuğg. Ümit Yılmaz, Em. Alb. Ahmet Kendigel, Em. Alb. Arif Alim, Gazi Özdemir Kara ve birçok üyenin katıldığı toplantıda: Ermenistan can çekişiyor, Hiçbir gelir kaynağı yok, halkı aç ve sefil. Korona salgını, olmayan ekonomilerini de yok etti. Bunun için halkının dikkatini değişik yöne çekmeye çalışıyor, değerlendirmesinde bulundular.

Karabağ’ın kuzeyinde Gürcistan sınırına yakın Tovuz bölgesi Azerbaycan ve Türkiye açısından son yılların en önemli stratejik bölgesidir. Bu bölgeden Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve Avrupa’ya uzanan TANAP dahil tüm enerji arterleri ve Türkiye Azerbaycan demir yolu geçmektedir. Ermenistan’ın bu tecavüzü doğrudan Türkiye’ye tecavüzdür. Azerbaycan’la birlikte, Türkiye’nin, hatta Avrupa’nın milli çıkarlarına tecavüzdür. Dört gündür sürdürülen bu tecavüze Türk birlikleri en ağır darbeyi vurmalıdır ki, bir daha böyle bir densizliğe kalkışmasınlar.

Bu nedenle Türkiye de Ermenistan’a gerektiği şekilde dur demelidir.

Ermenistan unutmamalı ki, Türkiye’de çalışan kırk bin kadar Ermeni hanımlar, Ermenistan’a büyük maddi katkı sağlamaktadır. Ermenistan ekonomisi, Türkiye’den giden çalışanlarının parası ile nefes alabilmektedir. Bizim kardeşçe, sevecenlik ve hümanist duygularla yaptığımız bu iyi niyetli tutum ve davranışımızı boşa çıkarmamalıdırlar.

Aynı saldırıyı dört yıl önce de denemişler, çok büyük kayıplar vermişler, boylarının ölçüsünü almışlardı. Azerbaycan Türk toprağı olan Karabağ’ı işgali altında tutan Ermenistan Başka bölgelere de tecavüz ederek huzuru ve istikrarı bozma çabasındadır. Amaçları; o kısır politikaları ile Rusya’yı yanlarında görmek, Azerbaycan’a baskı uygulatmak, ve yeni siyasi oyunlar çevirmektir. Karabağ konusunda da AB veya BM’ in ikazlarına aldırış etmemektedir. Ermenistan bir an evvel yaptığı hain saldırılara son vermelidir,

Bizler Ermenistan’ın bitmez tükenmez bu insanlık dışı saldırılarını şiddetle kınıyoruz.

Başta Sayın Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı olmak üzere Azerbaycan Askerine, Askeri ile kenetlenmiş Azerbaycan halkına, Basın ve medya kuruluşlarına, Terhis Olunmuş Harpçilerin Gençleri Maarifetlendirme İçtimai Birliği Başkanı Emin Hesenli’ye ve tüm Sivil Toplum Örgütlerine geçmiş olsun diyor, Azerbaycanlı kardeşlerimizle tüm maddi ve manevi değerlerimiz, ruh ve yüreğimizle birlikte olduğumuzu belirmek istiyoruz.

Gazanız mübarek osun.

Tem 14

Aydınlar Ocakları, Azerbaycan’ın Tovuz Bölgesine Saldırıda Bulunan Ermenistanı Kınıyor

Prof. Dr. İbrahim Öztek

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Saldırgan tutumundan hiçbir zaman vazgeçmeyen işgalci Ermenistan, bugün de Azerbaycan Türk topraklarına yönelik saldırılarını yinelemiştir. Ermenistan silahlı kuvvetleri Azerbaycan’ın Tovuz bölgesine saldırmış ve gereken cevabı da almıştır. Türkiye Aydınlar Ocağı ve Anadolu Aydınlar Ocağı olarak bu hain saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Hayatını kaybeden Azerbaycanlı şehitlerimize Allahtan rahmet, Azerbaycan halkına başsağlığı, yaralı candaşlarımıza da acil şifalar diliyoruz.

Modern, güçlü kahraman Azerbaycan ordusu Ermenistan’ı her zaman diz çöktürecek güçtedir. Bu saldırı muhakkak ki, karşılıksız kalmamış, Ermenistan tarafı büyük kayıplara uğramıştır. Ermeniler bilmeli ki, yapacakları her hain saldırı kendilerine misli ile ödetilecektir.

Azerbaycan, Ermenistan’ın hayat damarıdır. Ermeniler bu damarın kıymetini bilmelidir. Tehlikeli oyunlara girmemeli, akıllı davranmalı, boyunu aşan maceralara girişmemelidir. Bölgede her zamandan çok barışa ve istikrara ihtiyaç vardır. Uluslararası kuralları hiçe sayan Ermenistan Uluslararası arenada ve Birleşmiş Milletler nezdinde cezalandırılmalıdır.

Türk milleti genciyle, yaşlısıyla, siviliyle, askeriyle, her zaman yüksek iman, inanç ve kudretiyle Azerbaycanlı kardeşlerinin ve candaşlarının yanındadır.

Başta Aydınlar Ocakları olmak üzere tüm Sivil Toplum Örgütleri de her daim Azerbaycan’ın yanındadır. Gafiller bilmeli ki Azerbaycan yalnız değildir. Azerbaycan’ın haklı davasında tüm medeni dünya arkasında olacaktır.

Yaşasın Türkiye Azerbaycan kardeşliği.

 

Haz 16

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan Kongresi Hakkında Açıklama

Değerli Üyelerimiz

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ  Olağan  Kongresi 2020 yılı Haziran ayı içinde yapılacaktı. Koronavirüs salgını sebebiyle her türlü toplantı ve kongre ertelenince Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi de ertelenmek zorunda kalınmıştır. Bu salgın sebebiyle  daha önce de Mart ve Nisan aylarında yapmayı planladığımız “Eğitim” ve “TBMM’nin Kuruluşunun 100. Yılı” ile ilgili iki açık oturumumuz, vefat eden üyelerimiz için her yıl Ramazan ayında okuttuğumuz geleneksel  mevlidimiz ve iftarımız ile Mayıs ayı sonunda Giresun’da yapacağımız 50. Büyük Şûramız da ertelenmişti.

Eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi 2020 yılı Ağustos ayı içinde yapılacaktır. Olağan  Kongremizin tarihi, saati ve yeri ayrıca sizlere bildirilecektir.

Bilgilerinize saygılarımızla arz ederiz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

NOT: Sosyal medya hesaplarından whatsaapta bulunan “TÜRK AYDINLARI” ismli hesap, içinde bazı üyelerimizin de yer aldığı özel bir grup olup  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin resmi hesabı değildir.

Haz 08

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun 8 Mayıs 2020 Tarihli Açıklaması Üzerine

Küresel güç ve bloklarla önü açılmış milli devletlerin mücadelesinin öne çıktığı; önü açılmış milli devletlere çeşitli tuzakların kurulduğu bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir ortamda metinde yer alan “Türkiye toplumu” ifadesi yanlış olduğu kadar belirsizdir. Türkiye bir coğrafi ve siyasi kavramdır. Bu coğrafya üzerinde yüzyıllardır yaşayan, coğrafyaya damgasını vuran ve egemen kültür olan Türk kültür ve kimliğini dışlama çabası olarak anlaşılabilecek bir ifade kabul edilemez. Bunun doğrusu Türk toplumu ve Türk Milletidir. Türkiye toplumu kavramı genelde aşırı sol ideolojik çevrelerce tasvip görmektedir.

Türk devletinin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce, emperyalist güçleri Anadolu’dan birlikte atmış olanlarca kurulmuş milli bir devlettir. Milli Mücadele Anadolu’da etnik devletçikler federasyonu kurulsun diye yapılmamıştır. Aksi olsaydı; Sevr Antlaşmasına uyulur; Milli Mücadeleye de ihtiyaç kalmazdı.

Anadolu bir etnik gruplar federasyonu olmamış; yeni Türk devletini benimsemeyenlerin bir kısmı ülkeyi terk etmiş, yakın gördükleri ülkelere gitmişler veya bu gibi ülkelerin kurucu unsurları arasında yer almışlardır. Bir kısmı ise, vatanı işgal edenlerle iş birliği yapmaktan çekinmemiş ve milli mücadeleye karşı faaliyet göstermişlerdir.

Etnik grupların varlığı milli kimlikle rakip değildir. Anayasalarımızda ırkçı ve ötekileştirici bir anlayışla kimse dışlanmamış, milli kimlikle kucaklanmıştır. Etnik kimlikler siyasi tanıma şeklinde değil; kültürel olarak düşünülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ayırt etmeksizin herkesi kapsar. Aksi bir görüş, Sayın Cumhurbaşkanında ifade ettiği gibi tek devlet, tek millet, tek bayrak anlayışı ile çelişir. Çok kültürlülük ile bu durum karıştırılmamalıdır. Çok kültürlülük, Batılı bazı ülkelerin de artık şikayetçi olduğu bir konudur, bir sorundur ve çok seslilik değildir. Milli devletler federal yapıda da olsalar milli kimlikle ifade edilirler. Anadolu’da milletleşme sürecinde mesafe almış bir kalabalık değil; millet yaşamaktadır. Zaman zaman da millet olduğunu daha iyi fark etmektedir. Türk kimliği anayasal vatandaşlık ifade eder. Bunun için biyolojik gerekçelere ihtiyaç da yoktur.

Türkiye’de en azından son 20 senedir yapılan araştırmalar göz önüne alınmadan kaynağı belirsiz bilgilere dayalı sözde sosyolojik yorumlara gidilmesi ve hüküm verilmesi, hüküm verenlerin bulunduğu makam ile bağdaşmaz. Büyük çoğunluğu oluşturan ve milli kimliği ifade eden Türk kimliğini etnik seviyeye indirmek Türkiye Cumhuriyeti’ne küreselci bir bakış tarzıdır. Türkiye’ye karşı bu tür hesapları yapanlar fazlasıyla vardır. En son 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü ile bu saldırı bertaraf edilmiştir.

Anadili Türkçe olanlar, anadili Türkçe olmamasına rağmen, kendilerini Türk Milletine mensup hissettikleri için milli kimliğe sahip çıkanların oranı hiçbir araştırmada %50 ve altında çıkmamıştır. Komisyonunuz çok mütevazi bir oran düşünmüş olsa gerektir.

Seçmeni etnik bölümlere ayırıp değerlendirmek yanlıştır. Etnik olarak düşünülen oylar farklı bir siyasi partilere gidebilir. Tercih biyolojik kıstasları aşmaktadır. Bundan dolayı homojen bir “Kürt seçmen” ve “Kürt partisi”nden bahsedilemez. Aksini ifade etmek yasal olarak eşit Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını etnik ayırımcılığa tabi tutmaya zorlamaktır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denir.” İfadesi öğretici ve yol göstericidir. Türküm diyene sen değilsin deme alışkanlığımız da yoktur.

Netice olarak; Türkiye Cumhuriyeti birbiri ile rakip ve mücadele etmesi gerekenlerin bulunduğu bir etnik havuz değildir. Yapılan açıklama yürürlükte olan Anayasamıza da aykırıdır. Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’nun söz konusu açıklamasının tekrar gözden geçirilmesi, birlik ve beraberliğimizi güçlendirici bir çizgiye çekilmesi uygun olacaktır.                                                                                                                       

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Eski yazılar «