Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 16

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ 35 YAŞINDA

KKTC’nin kuruluşunun 35’nci yıldönümünde kahraman Kıbrıslı soydaşlarımıza, Aziz Milletimize kutlu olsun. Başta büyük dava ve mücadele adamı KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf DENKTAŞ ile Kıbrıs mücadelesindeki kahraman Şehitlerimizi, Gazilerimizi, Mücahitlerimizi minnet, şükran ve saygıyla selamlıyoruz. Aramızdan ayrılan kahramanlarımızı rahmetle anıyoruz. Mekanları cennet olsun.

Kıbrıs’ta Rumların anarşi ve terörü başlattıkları 1955’lerden beri kahraman soydaşlarımız, azgın Rum çetelerine karşı 1974’te Türkiye’nin müdahalesine kadar inanılmaz bir şekilde direnmişler, Ada’yı Rumlara teslim etmemişler, Kıbrıs Barış Harekâtı ile kazanılan Şanlı Zafer’in ardından da 10 Eylül 1974’te Otonom Türk Yönetimini, 13 Şubat 1975’te de Türk Federe Devletini ve 35 yıl önce 15.11.2018 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kabul ve ilan etmişlerdir. Sayın Rauf Denktaş da Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı olmuştu. Böylece 1955-1974 arası anarşi ve terörün kol gezdiği Kıbrıs’ta, 44 yıldır barış ve huzur hakim olmuştur. Barış ve huzuru sağlayan temel unsurlar, Kıbrıs’ta konuşlu TSK’nin varlığı ile Türklerin ve Rumların ayrı bölgelerde yaşıyor olmalarıdır.

Bu açık ve güçlü gerçeğe rağmen barış ve huzurun dünyada hakim kılınması için var olan BM, yıllardır anarşi ve teröre ortam yaratacak düzenlemeler içindedir. Her şeye bütün olumsuzlara rağmen Türkiye’nin de etkili desteği ile Kıbrıslı soydaşlarımız; KKTC ile demokrasi, eğitim, iletişim, sağlık, kültür ve turizm gibi birçok alanda, büyük ve önemli adımlar atmışlardır. Şu anda BM, ABD ve AB, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığını ortadan kaldırmaya ve Kıbrıs Rum Kesimi’ne peşkeş çekmeye yönelik projeleri sahneye koymaktadırlar. Ama  KKTC’nin varlığını koruması, hem Kıbrıslı soydaşlarımızın selameti, hem de Türkiye’nin güvenliği açısından çok önemlidir. Biz Aydınlar Ocakları ve Türk milliyetçileri olarak, KKTC’nin varlığını sonsuza kadar korumasını arzu ediyoruz.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 35. kuruluş yılını kutluyoruz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

Eki 30

Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi

Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası Malatya Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapılmıştır. 34. Şuramız da 28-30 Mayıs 2010 tarihleri arasında yine Malatya’da yapılmıştı. Şurayı düzenleyen Aydınlar Ocakları ailesini bir araya getiren Malatya Ocağımızı ve Yönetim Kurulunu tekrar tebrik ediyoruz. Teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Allah’ın rahmetine kavuşmuş hocalarımızı, üyelerimizi ve arkadaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

  1. Şuramızın Cumhuriyetin 95. Yıldönümüne rastlamış olması ayrı bir anlam taşımakta, mutluluk ve gurur kaynağı olmaktadır. Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve Milli Mücadeleye kanıyla, canıyla, malıyla katkıda bulunan nice isimsiz kahraman mücahitlerimizi, büyük Türk Milletinin tarih boyu verdiği aziz şehitlerimizi, son yıllarda terörle mücadeledeki şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Cumhuriyetimiz Milli Mücadelenin tacıdır. Milli Mücadele destanımız Türk Milletinin bir bütün olarak çok zor şartlar altında gerçekleştirdiği şerefli bir milli harekettir. O ne bir sınıf, ne bir zümre, ne de bir etnik harekettir. Milli tarihimize bir bütün olarak bakan Ocağımız, toplumda Cumhuriyetçi ve Osmanlıcı şeklindeki bir kamplaştırmayı reddeder ve bunu iyi niyetle bağdaştırmaz. Rejim, yönetimler ve kurumlar değişebilir; ancak devlet ve millet de aynıdır. 1299’da Osmanlıyı kuran irade ne ise; Milli Mücadeleyi yapan 1923’de Cumhuriyeti kuran irade de odur. Cumhuriyet Türk’ün tarihteki son ve ebedi kılınacak yürüyüşüdür.

– Ortadoğu bir karmaşa ve belirsizlikler içindedir. Bu bölgede olup bitenler geleceğe şekil verecektir. Suriye’nin çıkarlarıyla Türkiye’nin çıkarları bazı bakımlardan örtüşmektedir. Her iki ülke de toprak bütünlüklerini koruma ihtiyacındadırlar. Ancak Türkiye’nin Afrin, Fırat Kalkanı gibi başarılı ve gerekli harekatlarında birlikte olduğu rejim karşıtı grup, Şam ve Ankara’nın yakınlaşmasını engellemektedir. İlk başlarda uygulanan aşırı Esad karşıtı politika ABD’nin ve İsrail’in işine yaramıştır. ABD’nin Ortadoğu politikası karıştır, çatıştır ve oyala üzerine kuruludur. Membiç’te olup bitenler bunun bir örneğidir. Her ülke kendi milli menfaatlerini korumakla meşguldür. ABD, Suriye topraklarında aslında İran’la savaşmaktadır. Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birleştirerek bir gecekondu devletçik kurma peşindedir. Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması kadar normal bir şey olamaz. ABD, PYD-PKK güçlerini Türk uçaklarından korumak için sınıra elektronik radar sistemi yerleştirmiştir. F-35 uçaklarına ambargo koymuş, malum rahibi bir koz olarak kullanmıştır.

-ABD ile Rusya arasında birçok konuda ittifak ve paylaşım ortaklığı vardır. Rusya Dışişleri Bakanı Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelen asıl tehdidin Fırat’ın doğusundan geldiğini söylemekte ise de; ABD’nin bu yeni müttefikine PYD’ye Moskova’da temsilcilik açılmıştır. ABD, Rusya ve Esat kuzeyde PYD’ye önce özerk bölgeye daha sonra Birleşik Kürdistan’a evet diyebilir. Türkiye’nin aşırı Esat düşmanlığı devreden çıkmasına sebep olmuştur. Ana amaç İslam ülkelerini birbirine düşman kılmaktır. ABD ve İsrail bölgede kârlı çıkmıştır. Suudi Arabistan’ın 2018 Ekim’inde PKK-PYD’ye yaptığı 100 milyon dolarlık yardım da unutulamaz.

-Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD-PYD ikilisi tarafından masum insanlar öldürülmekte, köyler boşaltılmakta ve etnik temizlik yapılmaktadır. Bu boşaltma çok önemlidir. Mülteciler ileride Türkiye’ye karşı kullanılabilir. Türkiye’nin demografik yapısı değiştirilerek mülteciler içinden PKK benzeri örgütlenmeler doğabilir. Bölge üzerindeki tarihi, toplumsal ve ekonomik sorumluluklarımıza rağmen, izlenen iskân siyaseti neticesinde ileride ciddi problemlerle karşılaşılması muhtemeldir. Kurucu Türk unsuru zayıflatılarak milli kimlik tahribata uğratılmak suretiyle, Mültecilere vatandaşlık vererek toplumumuzun temeline dinamit döşenmektedir. Sorun, Suriyeli düşmanlığı veya dostluğu değildir. Türkiye’nin Türk vatanı olarak kalıp kalmamasıdır. Türkiye’de ekonomik krizi tetikleyen bir konu da mültecilere yapılan harcamalardır. Bilgi Üniversitesi tarafından yapılan “Kutuplaşan Türkiye” adlı araştırmada “Mülteciler Dönsünler” diyenlerin oranı %85’i aşmaktadır.

ABD ve Rusya’nın Ortadoğu’daki politikalarının en önemli sonucu, bölge ülkelerine kendi jeopolitik gerçeklerini ve milli menfaatlerini fark ettirmek olmuştur. Ona buna taşeronluk veya dayanma yerine, milli ve yerli politikaları geliştirmek ön plana çıkmıştır.

-Suriye iç savaşının en büyük mağduru, Suriye Türkmen’leridir. İdlib başta olmak üzere, Suriye’de çatışmaların yeniden şiddetlenmesi halinde, doğabilecek göç dalgası ve insani dram en çok bölgede yaşayan Türkleri etkileyecektir. Suriye’nin geleceğinde Türkmenlerin güçlü bir siyasi unsur haline getirilmesi Türkiye’nin hayati çıkarlarının başında gelmektedir.

-Çin Uluslararası düzeyde insan hakları ihlallerinin en çok yaşandığı ülkelerden biridir. Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dramına son verilmelidir. Yüz binlerce Uygur Türk’ü esir kamplarında tutsak durumdadır. Doğu Türkistan adeta bir açık hava hapishanesi halini almıştır. Türkiye diplomatik ve hukuki gücünü kullanmalı, Doğu Türkistan’da yaşanan insan hakları ihlallerine karşı uluslararası toplumun harekete geçirilmesi hususunda üzerine düşen insani sorumluluğu yerine getirmelidir.

-Tarihi bir Türk yurdu olan Kırım Rusya’nın hukuksuz işgaline maruz kalmıştır. Kırım yarımadasında Tatarlara yönelik şiddet eylemleri, gözaltılar ve kaçırma eylemlerine sıkça rastlanmaktadır. Kırım Tatar Milli Meclisi Onursal başkanı Mustafa AbdülcemilKırımoğlu başta olmak üzere, Kırım Milli hareketinin önder ve ileri gelenleri Kırım’a sokulmamaktadır. Kırım Türklerine yönelik ağır baskı ve yıldırma faaliyetleri çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Kırım’da yaşanan işgale ve insan hakları ihlallerine karşı Rusya ile arasında gelişen ticari ve diplomatik ilişkileri de ön planda tutarak güçlü adımlar atmalıdır.

-Azerbaycan topraklarının yüzde yirmiye yakını Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Milletler arası hukuk normlarına aykırı olarak Yukarı Karabağ’da süren Ermenistan işgali son bulmalıdır. Kardeş ülke Azerbaycan’la ortak bir Kafkasya politikası geliştirilerek, Karabağ sorununun çözümünde siyasi, hukuki ve askeri iş birliği seçenekleri yoluyla Ermenistan üzerinde ki baskı artırılmalıdır.

-Balkanlarda yaşayan Türk varlığının en önemli sorunlarının başında kültürel haklar meselesi gelmektedir. Türkçe’nin okullarda resmi olarak öğretilmesi, kültürel kimliğin geliştirilmesi önündeki engellerin kaldırılabilmesi için Türkiye aktif bir rol üstlenmelidir.

-Yunanistan, Batı Trakya Türk toplumunun kültürel ve dini imtiyazlarını elinden alan hukuk dışı adımlar atmaktadır. Türk toplumunun müftü seçme hakkı başta olmak üzere, kültürel ve siyasi temsiline yönelik engellerin kaldırılması için etkili bir siyasi tavrın Türkiye tarafından alınması elzemdir.

-Milletlerarası sözleşmelerde Türkiye’nin siyasi egemenliği altındaki Ege adalarında vuku bulmuş Yunan işgaline karşı hukukun ülkemize verdiği yetkiler derhal devreye sokulmalıdır.

– Türkiye’de eğitimde başarı ve istikrarı yakalamanın yolu, TC Anayasası’nın temel ilkelerine, TC’ni kuran iradenin yönünde vatandaş yetiştirmenin ortak kabul görebilmesine bağlıdır. Bazı iktidarlar, küçük büyük bazı cemaatler ve ideolojik oluşumlar kendi politik yurttaşını yetiştirmeye koyulduğu bir ülkede, sağlıklı bir eğitim olamaz. Sadece okur-yazar ve niteliği fazla geliştirilemeyen insangücü öne çıkabilir. Devletten adeta intikam almaya soyunmuş, milli devleti, Cumhuriyeti yıkmada eğitimi araç olarak görmek, eğitimin asıl sorunudur. FETÖ terör örgütü bunun somut örneğidir.

– Günümüzde siyasetten ticarete değerlerin rantına düşkün olan bir anlayış hakim olmaktadır. Gruplara ve kişilere ait amaçlara feda edilen ve bu amaçlara giden yollarda birer araç olarak kullanılan ortak hayatımızın mahsulü değerler, sembolik kalmakta ve içleri boşalmaktadır. Milli değerlerimizin mana derinliği değil, şekil yönü öne çıkarılmaktadır.

-Engelli vatandaşlarımızın toplum hayatı içerisinde yaşamlarını kolaylaştıracak her türlü çalışmaların ivedilikle hayata geçirilmesi elzemdir. Engelliler konusunda bütün bireylerin bilinçlendirilmesi ve engellilere yönelik toplumsal bir hassasiyetin oluşturulması gerekmektedir.

-Türkiye; geçit, köprü, yerli otomobil ve kanallarla uğraşmaktan çok ekonominin ve eğitimin hayati sorunları üzerine odaklanmalıdır. Ülkemiz büyük dış ticaret açığı verdiği başta Çin ve Rusya gibi ülkelerden ithal ettiği bir kısmı gereksiz olan malları ithal ikame anlayışıyla üretebilmeli, bu alanda yatırımlar desteklenmelidir. Dış ticaret ve cari açığı kapama yolları aranmalıdır. Bunun yolu “üretme ithal et” anlayışından ve mevcut fabrikaları özelleştirme adı altında birilerine değerinin çok altında satmaktan geçmez. Özelleştirilen fabrikaların önemli bir bölümü eğer satın alanlarca üretim dışına çıkarılıyorsa burada bir çarpıklık var demektir. ABD dahil artık korumacı politikalar uygulayan ülkeler bize örnek olmalıdır. Borcu borçla kapama kısır döngüsü nereye kadar gidecektir. Cari açığı da sıcak para girişleriyle döndürme çıkar yol değildir. Türkiye dış borç ve cari açığı yatırım malı ithalatında verebilseydi; yatırımların kendi kendini karşılamaları bir bakıma mümkün olabilirdi. Türkiye borç bağımlılığı içine, bir kısır döngüye girmiştir.

-Ülkemizde dikkat çeken bir durum cari açığın arttığı ve enflasyonun yükseldiği dönemlerde büyüme de artmaktadır. Dış borcun rekor düzeye ulaştığı günümüzde, ülkeye kaynak girişi büyümeyi yükseltmektedir. Dış borca, tüketime ve ithalata dayalı büyüme sağlıklı değildir. Dış borcu azaltarak sağlanacak büyüme önemlidir.

-Türkiye, dış ticaret dengesini kurabilmek için son yıllardaki tarım ürünleri ithalatından vazgeçmeli, yerli üretici ve çiftçi korunmalıdır. Tohum, mazot gibi temel girdilerde kolaylıklar sağlanmalıdır. Aksi bir tutum yabancı ülke çiftçilerini zenginleştirmek olur. Tarımda üretime kota engelleri konmamalıdır. Üretmeme ödüllendirilmemelidir. Tarım alanlarının boşalması, çiftçinin üretimden vazgeçmesi ülkemiz için iyi bir gelecek vadetmemektedir. Nitekim,ekili tarım arazileri hızla azalmaktadır. Türk çiftçisinin sorunu hazine arazilerinin kendilerine kiralanamaması değil, temel girdilerce yeterince desteklenmemesidir. Aynı durum hayvancılık alanında da düşünülebilir. Yabancı sermaye girişleri yanlış siyasi söylemlerle caydırılmamalıdır.

–  Ülkemizin ABD ve küresel soygun sistemi güdümündeki şirketlerce denetlenmesi yanlışına düşülmemeli, IMF müfettişi Kemal Derviş örnekleri artık yaşanmamalıdır.

– Birçok kamu kuruluşunu bünyesinde barındıran varlık fonu, Sayıştay ve TBMM denetimi altına alınmalıdır. Şeffaflık esas olmalıdır.

– Dövizle yapılan sözleşmelerin Türk Lirası’na çevrilmesi çok olumlu bir tedbirdir. Buna başta kamu kuruluşları dahil herkes uyabilmelidir.

– Milli Savunma Sanayi’ndeki başarılı yerli ve milli üretim sürdürülmeli, dışa bağımlılık her alanda azaltılmalı, ithalat yoluyla döviz kaybı önlenmelidir.

– AB-Türkiye ilişkilerinde canlanan yeni bir döneme girmekteyiz. AB-Türkiye ilişkilerinde gümrük birliği anlaşması masaya yatırılmalı, bu ilişkilerin ülke yararına gelişebilmesi yolunda ABD ve Rusya ile ilişkiler geliştirilmeli, karşılıklı olarak normalleştirilmelidir.

– Bankalar Kanunu gözden geçirilmeli, krize rağmen bankaların yüksek kârları, kamu yararına ve yatırıma dönük kullandırılmalıdır. İstihdam arttırılmalıdır. Tasarruflara verilen banka faizi ile bankaların verdiği kredi faizleri arasındaki uçurum kapatılmalıdır. Bankalar bir bakıma borcunu ödeyemeyenlerin mal, mülk, işyeri, araç ve gereçlerine el koyan kuruluşlar haline gelmiştir.

-İşsizlik fonu işsizler haricinde hiçbir maksat için kullanılamaz hükmüne rağmen, kamu bankalarının işsizlik fonundan fonlandırıldıkları iddiaları yaygındır. Bu fonlandırmanın belirli ve imtiyazlı medya grupları tarafından TV ve gazete alımında kullanılmaları uygun değildir.

– DASK olarak bilinen doğal afet sigortaları kurumundaki fonun kullanılması konusunda da şeffaflığa ihtiyaç vardır.

– Trakya ve Anadolu’nun belirli bölgelerinde toprakların, yerli ve yabancı fırsatçıların tuzağına düşen köylümüzün elinden çıktığını göstermektedir. Bu durumda çiftçilerimizin çok zor duruma düştükleri ve arazilerini kaybettikleri görülmektedir. Bu süreçte yabancılaştırılan bazı bankaların araç olarak kullanıldığı dikkat çekmektedir. Bu konuya bazı şura sonuç bildirilerimizde de değinmiş bulunuyoruz.

– İstanbul’da yapımı bitmekte olan 3. Havalimanı’na Atatürk ismi verilmelidir. Atatürk isminin yeni yapılan statlardan silinmesi çok düşündürücü ve üzücüdür.

– İnsanlarımız; giyim ve kuşamlarına göre değil, liyakat, ihtisas ve ehliyetlerine göre kamuda göreve getirilmeli, kamplaştırıcı çirkin uygulamalar ve ayrımcı tutum terk edilmelidir.

– Andımızın tekrar okullarımızda okutulması kadar tabii bir şey olamaz. Andımız milli birlik ve beraberliğimizin, dayanışmanın genç beyinlere bir önemli mesajıdır. Türk milletine mensubiyet şuurunu yayan andımız çocuklarımıza öğretilmeli ve başarı yolunda onlar şartlandırılmalıdır. Kaldı ki birçok ülkede And’lar bulunmaktadır. ABD ve Japonya bunun sadece 2 örneğidir. ABD’de Amerika’ya sadakat ve bağlılık ahidi (yemini) 1892 yılından beri okullarda okutulmaktadır. Ayrıca Danıştay’ın Andımız ile ilgili vermiş olduğu kararda; kamuoyunda oluşturulan algının tam tersi olarak Danıştay, idarenin yerine kendisini koymamış, hukukilik denetimi yapmak suretiyle andımızın okutulmasıyla ilgili karar vermiştir.

– MİT’in yurt içi ve yurt dışı operasyonları gerektiğinde sürdürülmeli, ülke çıkarları ve caydırıcı olma özelliğimiz korunmalı, ihanet ve tehlike kaynağında kurutulmalıdır. Ancak operasyonlar basın tarafından yabancı istihbaratlara açık hale de getirilmemelidir.

– Dün Osmanlıyı durdurma, engelleme ve çökertme amacı güden İngiliz güdümlü Vehhabi hareketi ne ise; günümüzde de İslam’ı tanınmaz hale getirici, tefrika yaratıcı ve yozlaştırıcı dış güdümlü FETO Terör Örgütü de odur. İslam’ın diğer dinlerden takviyeye ihtiyacı yoktur. Bu konuda başta Genel Merkez olarak yaptığımız uyarılar ve çalışmalar maalesef sonuçsuz kalmıştır.

– Yeni bir FETO tipi örgütlenme ile ileride karşılaşmamak için; emekli asker kökenli veya sivil danışmanlara dikkat edilmeli, yeni yanılma ve aldatılmalara fırsat verilmemelidir. Bu çevrelerin yeni yapılandırılan askeri okul ve üniversitelere öğrenci alımına dikkat edilmelidir.

– Patenti bize ait olmayan birtakım garip açılımlar, barış süreçleri ve sözde demokratikleşme adı altında terörle müzakere çabaları sonuç vermemiştir. Demokrasi ancak milletleşme süreciyle yürütülebilir. Bunda da etnik taassup değil; Türk milletine aidiyet şuuru esas olmalıdır. Tam tersine; etniklik, aşırı hemşerilik, mezhep ve bölgesel arayışlar milletleşmeyi dinamitlemektedir. Milletleşmenin ve ortak mutabakatların kabul görmediği bir yapı etnik ve mezhep çatıştırmalarına açık hale gelebilir; yabancı müdahaleler ile bunlar kullanılabilir. Eğer Suriye ve Irak’ta mezhep ve etnik çatıştırmaları bu kadar kolay körüklenebiliyor ise; bunun sebebi Suriye ve Irak’ın milletleşememesidir. Irak’ın ABD tarafından işgalinde işgalci ABD askerlerinin Bağdat caddelerinde ellerini öpen Iraklıları unutmuş değiliz.

– Tarihe bir bütün olarak bakılmalıdır. Kamplaşmaları körükleyen Osmanlı ve Cumhuriyet karşıtlığı, milli zaferlerimizde ve bayramlarda ayrımcılık yapılması kabul edilemez. Onlar bütünüyle iftihar edilecek şerefli ve gurur duyulan bir geçmiştir.

– Yer ve yöre adlarına son yıllarda sözde özgün isimlerini verme hastalığı nüksetmiştir. Eski bir cumhurbaşkanının Güroymak yerine Norşin isminde ısrar etmesi düşündürücü olmuştur. Bu örnekler çoğaltılabilir. Yakın geçmişte İngiliz güdümündeki Milli Mücadele karşıtlarının, malum eşkıyanın heykellerinin oraya buraya dikilmiş olması üzüntü kaynağı olmuştur. Bu yanlış, Milli Mücadele şehitlerine de hakarettir. Bu eşkıya anıtları kaldırılmalı, terör adeta dolaylı olarak teşvik edilmemelidir.

– Kıbrıs’ta KKTC’yi yok farz eden gaflet örnekleri, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni de yok farz etmektir. Türkiye’nin anlaşmalara dayalı güvenliği ve garantilerinden vazgeçilemez ve bunlar tartıştırılamaz. Sözde hayali AB üyeliği önünde KKTC’nin pazarlık konusu yapılması da çok çirkin olmuştur. Maalesef Annan Planı’na Rumlara rağmen, evet diyenler ve bu yolda KKTC’ye propagandaya gidenler, milli davanın ne olduğunun farkında olmayanlardır. Kıbrıs’ın iki ayrı devlet ve millet arasında iki bölgeli bir gerçeği vardır. Rumların yıllardır anlaşmaları bozucu ve yok sayıcı, Türkleri azınlık yapma gayretlerine rağmen, tekrar müzakere masasına oturmak tavizci bir yaklaşımdır. Tekrar yeni toplu mezarlara sebep olabilecek yanlışlar yapılmamalıdır. Adanın batısında Rum, Yunan, Mısır ortaklığının doğal kaynak aramasında Türkiye’nin ve KKTC’nin egemenlik hakları korunmalıdır.

– Gençlerimize karşı kurulan uyuşturucu terörü ve tuzağı üzerinde şuralarımızda sürekli duruyor ve bunu madde haline getiriyoruz. Transit geçiş yapılan ülke konumundan kullanıcı ülke haline geldik. İrade, karakter ve sosyal bağların zayıflığı, özgüven, ilgi ve sevgi eksikliği genci çevresinden koparıp içe dönük hale getirmekte ve yalnızlaştırmaktadır. Gençlerimizi bu tuzağa düşmekten korurken sosyal medyadaki müzikli uyuşturucu tanıtımlarına da dikkat etmeliyiz. Uyuşturucu tuzağı ile genç nesiller bozulmak ve Türkiye’den intikam alınmak istenmektedir. Başarılı hizmetler veren yetkilileri tebrik ediyoruz. Aileleri de daha uyanık olmaya davet ediyoruz.

–  Son zamanlarda toplumun önemli yarası haline gelen çocuk istismarı ve sömürüsü giderek artmaktadır. Bu konuda ailelere çok büyük görev düşmektedir. Bilhassa çocuklar ile ebeveynlerin arasındaki ilişki ve iletişimin korunması ve geliştirilmesi önemlidir. Aynı zamanda ilgili devlet teşekküllerinin derhal önleyici tedbirler almak suretiyle, bu konunun üstünün kapatılması önlenmelidir. Aynı hassasiyetin kadına şiddet konusunda da gösterilmesi gerekmektedir.

– Bu çerçevede ülke çocuk profiline ilişkin bütün verilerin bilimsel yöntemlerle toplandığı ve bu veriler üzerinden yapılacak değerlendirmelerle, öncelikli olarak çocuk sorunlarının tespiti ve sorunların çözümüyle alakalı bir Enstitü’nün kurulması Türkiye’nin geleceğinin tayininde önemli bir rol üstlenecektir.

– Hukuk devleti korunmalı, hukukî davalar siyasî dava haline sokulup karmaşa ve kriz yaratılmamalıdır. Dava kararlarını siyasiler değil; hâkimler vermelidir. Fikir, düşünce ve basın hürriyeti korunmalı, baskı altına alınmamalı, ülkemiz itibar kaybetmemelidir.

– Kanserojen gıda ve tüketim maddelerinin satışı engellenmeli, toplum sağlığı korunmalıdır. Sağlıktave diğer çalışanlara yönelen şiddet önlenmelidir. Yabancı hekim istihdamının önüne geçilmelidir.

– Siyasette kullanılan hiddet, şiddet ve kavga çağrışımı yapan uygun olmayan üslup, topluma yansımakta, huzuru bozmakta, geleceğe olan ümit ve güveni sarsarak Türk Milleti’ne olan aidiyet şuurunu zedelemektedir.

Ne mutlu Türküm diyene…

 

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı,  Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı,  Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı,   Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı

 

 

Eki 25

Andımız, Sağcı ve Milliyetçi Farklılaşması

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Türk’ü milli kimlik ve milliyetin adı olarak değil de, etnik guruplardan biri olarak düşünmek; Türk Milleti gerçeğinin ve milli devlet anlayışının reddidir. Etnisiteleri kültürel ve sosyal açıdan ele almalıyız. Siyasi anlamda tanıma, milli devleti ve üniter yapıyı zaafa uğratır. Farklılıkların ve ayrılıkların hukuken tescil edildiği federal bir yapıya yol açabilir. Bu bakımdan bu yanlışı yapanların, malum etnik tekerlemeye ve yanlış ezbere takılanların tek devlet ve tek millet tezleri de temelsiz kalır.

T.C. Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerce kurulmuş, kurucu unsuru Türk olan milli bir devlettir. Kendi kendilerini ötekileştirip ayrı görenler zaten Milli Mücadelede ülkeyi terk etmişler, Milli Mücadeleye karşı kullanılmışlar, ortak milli değerleri paylaşmamışlardır.

Günümüzde yapılan araştırmalarda milli kimliği ve milli kültürü reddedenlerin, paylaşmayanların oranı %5 ile %6 arasında değişmektedir. Az da olsa ana dili Türkçe olmamasına rağmen, milli kimliğe ve vatanlarına sahip çıkanların oranı %90’ı aşmaktadır.

Bir dönem çok kültürlü politikaları çözüm olarak gören Batılı ülkeler, artık sosyal bütünleştirici politikaları uygulamakta, milli kimlik kaybını ve gettolaşmayı önlemeye çalışmaktadırlar. Türkiye’de ise; bunun tam tersi yapılmaktadır. Bütünden parçaların siyasi varlığını kabul ve korumaya gidilmektedir. Hayali AB üyeliği sürecinde etnik taassup hortlatılmıştır. Bütünün reddedildiği yerde parçanın değeri ve varlığı kalamaz.

Andımızın Yargıtay kararına uyularak tekrar okullarımızda okutulması kadar tabii bir şey olamaz. Andımız milli birlik ve beraberliğimizin çocuklarımıza önemli bir mesajıdır. Türk milletine mensubiyet şuurunu pekiştirir. Çocuklarımız andımızı okumalı ve başarı yolunda şartlandırılmalıdırlar. ABD ve Japonya dahil birçok ülkede antlar vardır. Farklı milletlere mensup olanlardan yeni bir Amerikan milleti ve kimliği yaratan ABD’de, ABD’ye sadakat, bayrağa bağlılık ahidi, yemini okullarda 1892 yılından beri okutulmaktadır. Hiçbir ciddi ülke tek tipçiliktir diye ideallerinden ve eğitimin temel ilkelerinden vazgeçmez. Milli marş mı; yoksa and mı tartışması son derece yersiz bir tartışmadır. Birçok ülkede her ikisi de mevcuttur. Her ciddi ülke geleceğinin teminatı olanlara sahip çıkarak genç nesillerini açık artırmaya çıkarmaz; ileride beyin göçüne sebep olmaz.

Vatandaşa rağmen, etnik taassup ve yobazlığa sapanlar silahsız terör örgütü gibidirler. Türkiye’deki asıl terör, milli kimliği hedef alan terördür. Türkiye’nin Balkanlarda Ortadoğu’da ve Türk Dünyasındaki kültürel ve siyasi tesirliliği zayıflatılmak ve kardeş ülkeler yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Bir millet içinde farklı milletler değil; farklı etnik guruplar bulunabilir. Bunlar milli kimliğin rakibi de değildirler. Etnikliğin ırki, dini ve etnik gerekçelere dayalı olarak ayırımcı, husumet ve nefrete, şiddeti tahrik eden eylemleri Batılı hukuk sistemlerinde reddedilmektedir. Devletlerin milli birliklerini, toprak bütünlüklerini korumak için gerekli yasaları çıkarmaları ve tedbirleri almaları esas kabul edilmektedir. Bir etnik gurubun veya o gurubu kullanmak isteyenlerin doğrultusunda gurup üyelerinin ülkeleri ile sözde demokratikleşme adı altında adeta savaşması kabul edilmemektedir.

15 Temmuz 2016’daki hain işgal ve darbe teşebbüsünün ekmeğine yağ sürmenin ve hedeflerine hizmet etmenin gereği yoktur. Malum ırkçı, bölücü ve terörle iç içe olan partinin talepleri benimsenmemelidir. Türkiye’nin yeni açılımlara ve sözde barış süreçleriyle oyalanmasına fırsat verilmemelidir.

Türk Milleti neseb-i gayri sahih bir kalabalık veya sürü değildir, Anayasalarımızda devletin kurucu unsuru olan Türk kimliği birleştirici ve kucaklayıcı olmuş, kimseyi ötekileştirme ihtiyacı da duyulmamıştır. Sık sık II. Abdülhamid’den bahsedenler ve ona sığınanlar, 1876 Teşkilat-ı Esasiye’yi incelemelidirler.

Bir zamanlar aşırı sol kendinden olmayan ve amaçlarına hizmet etmeyen herkesi faşistlikle suçlardı. Şimdi ise; bu suçlama sağ eğilimli bazı çevrelere geçmiş gözüküyor. Dünyadaki değişim Türkiye’ye de yansımaktadır. Türkiye’de sağcı ile milliyetçi arasındaki fark birçok konuda olduğu gibi andımız konusunda da ortaya çıkmaktadır.

Kas 10

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı ve Andımız Tartışması

Dr. Sakin ÖNER

            Aramızdan ayrılışının 80. yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Atatürk’ün en belirgin yönü, milliyetçiliğidir. Atatürk’ün şu sözü milliyetçiliğinin en açık ifadesidir: “Benim fıtratımda bir farklılık varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir.“ Bu yüzden Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni milliyetçilik temeli üzerine kurmuştur. İlkeleri ve inkılaplarının da temel felsefesi, Türk milliyetçiliğine dayanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran İstiklal Savaşı’nın önderleri Atatürk ve silah arkadaşları, İkinci Meşrutiyet yıllarında bütün aydınları saran Türkçülük akımı içinde yetişmiş Türk milliyetçileridir. Atatürk, milli heyecanını Namık Kemal‘den, milliyetçilik fikrini Ziya Gökalp‘ten almıştır. 26 Mart 1923 tarihli Hâkimiyeti Milliye gazetesinde yer alan Atatürk’ün şu sözleri, milliyetçiliği bir fikir sistemi olarak benimsediğini açıkça ifade etmektedir: “Milliyet mefkûre ve nazariyesini, yani milliyetçiliği ortadan kaldıracak bir tatbikat bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar, hadiseler ve gözlemler hep insanlar ve milletler arasında milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir.”

Yıllarca Atatürk’ün yakınında bulunan ve Türk Dil Kurumu’nun dört kurucusundan biri olan ünlü romancımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk Devrimleri  I. Milletlerarası Sempozyumu’nda sunduğu “Atatürk ve Atatürkçülük” başlıklı bildiride, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını şöyle açıklamaktadır: “Atatürk’ün çeşitli yönlerinden birini diğerlerine bağlayarak bir sentezini yapmak istediğimiz vakit, bulabileceğimiz en hâkim vasfı, Türkçülüğü ve milliyetçiliğidir. Millet, gene millet, daima millet, millî mücadele, millî kurtuluş savaşı, millî irade, millet egemenliği ve nihayet millî eğitim ve millî kültür davranışı. İşte Atatürk’ün dilinden hiç düşmeyen ve ölümünden beş yıl önce O’nu ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diye sesi kısılırcasına haykırtan slogan hep bu.”

Son günlerde Türkiye’nin gündemindeki en önemli tartışma konusu, “Andımız”ın okullarımızda yeniden okutulup okutulmamasıdır. “Andımız”, Cumhuriyet’in onuncu yılı 1933’ten Ekim 2013’e kadar 80 yıl  ilkokullarımızda, çocuklarımızda millî kimlik duygusunu geliştirmek ve millî  şuuru güçlendirmek amacıyla okutulmuştur. Fakat 2013 yılında, “açılım politikası” sürecinde  “Andımız”ın, okullarda okutulması yasaklanmıştır. Bunun üzerine Kamu-Sen’e bağlı Türk Eğitim-Sen, 2013 yılında Danıştay’a başvurarak bu yasağın kaldırılmasını istemiştir. Danıştay 8. Dairesi, beş yıl sonra 2018 yılında oy çokluğuyla aldığı kararla, “Öğrenci Andı”nın okullarda okutulması uygulamasını kaldıran yönetmelik maddesini iptal etmiştir.

ANDIMIZ’IN IRKÇILIKLA İLGİSİ YOKTUR

Bunun üzerine, “Andımız”ın okutulmasını yasaklayan zihniyet, bu Danıştay kararına da şiddetle karşı çıktı. “Andımız”a karşı çıkanlar, bu metni, “baştan aşağı ırkçılık kokan çürümüş bir metin” olarak nitelendirmekte ve Hitler Almanyası ve Faşist İtalya döneminden esinlenilerek okullarda okutulmaya başlandığını iddia etmektedirler. Bu zihniyettekiler art niyetli değillerse,  “ırkçılık”la “milliyetçilik”in farkını bilmemektedirler. Irkçılık, biyolojik bir kavramdır, kan bağını ifade eder ve sadece hayvanlar için geçerlidir. Çünkü ırki özellikler, hayvanlarda kan bağı ile nesilden nesile taşınır.   Milliyetçilik ise sosyolojik bir kavramdır ve millet dediğimiz, aralarında kültür birliği olan insan topluluğunu ifade eder. Kültür ise; dil, din, hukuk, örf ve âdetleri kapsar. Bu “Ant”ın, Hitler Almanyası ve faşist İtalya ile kesinlikle bir ilişkisi yoktur.

“Andımız”ın okunması, milli bir ihtiyaçtan doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, dağılmış bir toplumu toparlama, bir imparatorluk bakiyesinden bir millî devlet kurma hareketidir. Bu ant, bu hedefe dönük olarak, bu ülkede yaşayanların çocukluktan itibaren, “dağılmayı, bölünmeyi, yok olmayı, emperyalist güçlerin ülkeyi parçalamasını” önleyecek şuura sahip olmalarını sağlamak, milli ilkeler doğrultusunda milli hedeflere yöneltmeleri  için yazılmış ve okullarımızda okutulmuştur.

“Andımız”, çocuklarımızın milli kimliklerini kazanmalarına, insani ve ahlaki değerlerle iyi, vicdanlı ve saygılı bireyler olarak yetişmelerine, milli birlik ve beraberliğimize katkı sağlamak amacıyla okutulan önemli bir gelenektir. Milli devletler, geleneklerini koruyarak yaşarlar. Milli ve dini bayramlar ve günlerin kutlanması, törenlerde İstiklal Marşı’nın okunması nasıl gelenekse Andımız da, milli bir geleneğimizdir.

Başta Amerika ve Japonya olmak üzere birçok ülkede de  okullarda “Ant” okunmaktadır. 1892 yılından bu yana 72 milletten meydana gelen Amerika’da, “tek Amerikan milleti” şuurunu oluşturmak için okullarda her sabah öğrenciler tarafından şu “Ant” okunmaktadır: “Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda yemin ederim.” Amerikalılar diyorlar ki, “Bayrak sevgisi, milli birlik duygusu, özgürlük ve adalet gibi kavramların önemi, çocukluk çağlarında öğretilirse, insanlar bu değerlere sahip çıkarlar.”

TÜRK, MİLLETİMİZİN ORTAK ADI

            “Andımız”a karşı çıkanlar, “Yıllarca Türkler dışındaki diğer etnik kesimlerden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının varlığını Türk varlığına armağan ettik…. Hatta saf Türk soyundan gelmeden mutlu olunamayacağını çığırdık… Şimdi bu kesim, Andımız’ın geri gelmesini sabırsızlıkla bekliyor” diyorlar. Bu zihniyettekiler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, Türk milletine ait bir devlet olduğunu kabul etmiyorlar. “Türk, Kürt, Laz, Çerkez…” diyerek, Türk milletini etnik gruplardan herhangi biri olarak görüyorlar. Halbuki biz herhangi bir etnik grup değiliz, Türk’üz. Türklük, milletimizin ortak adıdır. 

Atatürk, bütün mücadelesinde gücünü, mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinden almıştır. Bunun için, Türk milletinin birlik ve beraberliğini ve Türk vatanının bütünlüğünü, her türlü endişenin üzerinde tutmuştur. Bu yüzden, Türk milletinin ortak bir dil, kültür, sanat ve tarih etrafında bütünleşerek “Türk’üm” diyebilmenin mutluluğunu yaşamasını istemiştir. Vatan savunmasında, bu ülkenin doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi birlikte savaşmış, vatan toprağına birlikte kanlarını dökmüşlerdir. İstiklal Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyeti devletini birlikte kurmuşlardır. Bu gerçeklerden hareket eden Atatürk, Türk olmayı, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir” diyerek etnik değil, vatandaşlık bağı bağlamında ifade etmiştir.

Andımız, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle sona erer. Bu sözde geçen “Türklük”, bir ırka mensubiyeti değil, hangi etnisiteye ait olunursa olunsun, herkesin  kendini Türk milletinden hissetmesini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma şuurunu ifade eder. Ant karşıtlarının bu asılsız iddialarına en güzel cevabı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Atatürk değişik zamanlarda yaptığı şu konuşmalarda  vermiştir: “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)”, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)”

Kısacası, Atatürk’ün milliyetçilik düşüncesi, birleştirici ve bütünleştirici bir yapıya sahiptir.  Türkiye Cumhuriyeti’ni, ülkesi ve milletiyle sonsuza dek bölünmez bir bütün olarak yaşatacak tek düşüncedir. Kurulduğu günden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve milli devlet yapısını bozmak, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğünü parçalamak için çok sinsi planlar yapılmakta, haince saldırılar gerçekleştirilmektedir. Bunun için, “Atatürk, Türk vatanı, Türk kimliği, üniter yapı, milli devlet,  Türkçe, İstiklâl Marşı, Andımız, Türk bayrağı” hedef alınmaktadır. Bu yüzden, bugün milletçe daha çok birbirimizi sevmemiz, birbirimize sarılmamız ve kenetlenmemiz gerekmektedir.

“Andımız”dan rahatsız olanlar, son günlerde tartışmayı çok tehlikeli boyutlara taşımışlardır. “Bizim tek Andımız vardır, o da İstiklâl Marşı’dır. Andımız’ın okunmasını, ezanın Türkçe okunmasını isteyenler istiyor” diyorlar. İstiklâl Marşı ile Andımız’ı karşılaştırmak çok yanlıştır. İkisi de bizim milli değerlerimizdir. Ayrıca şu anda ezanın Türkçe okunmasını isteyen bir tek vatandaşımız yoktur. Bunlar çok tehlikeli söylemlerdir ve gündem saptırmadır. Bugün Andımız’dan rahatsız olanlar, yarın içinde ”kahraman ırkıma bir gül” ve “Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlâl” sözleri geçiyor diye, oradaki “ırk”tan da rahatsız olup, İstiklâl Marşı’nın da,  kaldırılmasını veya değiştirilmesini isteyebilirler.

“Andımız”a, Türklüğe, Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşı olan ve bu değerleri unutturmak isteyen zihniyet, artık bunu başaramayacaklarını anlamalıdırlar. Çünkü bu zihniyet, Türklüğe, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı tavır koydukça, Türk milletinin bu değerlere daha çok sarıldığını görüyoruz. Millî bayramlarda ve 10 Kasımlarda Anıtkabir’e koşan milyonlar, meydanları, caddeleri, evleri Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle süsleyenler, bunun en açık göstergesidir. Halkımız, 2018’in Cumhuriyet Bayramı’nda Edirne’den Ardahan’a  kadar bütün şehirlerimiz ve  kasabalarımızda “Andımız”ı okumuş ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye haykırmıştır.

Görüldüğü gibi, Türklük, Cumhuriyet ve Atatürk Türk milletine asla unutturulamaz! Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı’nın Danıştay’ın kararına uyarak bir an önce “Andımız”ın okullarda çocuklarımıza okutulmasını sağlamasını bekliyoruz.

 

 

Kas 10

Gençliğin Yetişmesinde Etkili Olan Kurumlar

Dr. Şahin CEYLANLI

         Gençliğin yetişmesinde  ailenin çok büyük rolü vardır. Aslında aile gencin yetişmesinde ilk sosyal çevre olduğundan çocuğun şekillenmesine yardımcı olabilir.  Anne ve babanın mesleği ve eğitim seviyesi, yaş durumu gencin sosyal hareketliliği üzerinde bazı etkiler oluşturur. Yapılan eğitim durumuna göre toplumda  sosyal  bir statüye kavuşmak yaygın ise de; çocuk anne ve babasından öğreneceği müspet bilgileri başarı yolunda kullanabilir. Hızlı sosyal değişme süreci içinde bulunan ülkemizde,  çekirdekleşen aile tipi çoğunluktadır. Yani, anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan aile tipi. Nüfusun özellikle şehirlere kayması , aile yapılarındaki değişme ve dolayısı ile aile içi ilişkiler yeni şekiller almakta, otorite ve itibar farklılaşması doğmaktadır. Çocuk baba ve annesinden daha fazla para kazanmaya başladığı andan itibaren aile içi rollerin ve statülerin değişmesi kaçınılmaz  olmaktadır.

Bir başka husus; gencin akranları veya yaşıtları arasındaki beşeri ilişkiler zaman zaman aile içine de yansıyabilmekte. Genç, ebeveynlerinden daha çok sevgi, hoşgörü, ilgi, şefkat  bekler. Sorumluluk duygusu taşıma ve bağımsız hareket etme arzusu ön plana çıkar. Bu durum bazı hallerde aile içi çatışmalara sebep olabilmektedir. Ancak, Türk ailesinde mesela, farklı müzik anlayışı ve buna benzer konularda ihtilaflar görülüyor diye gençliği mutlaka aile ve toplumla çatışan veya çatışması gereken bir grup olarak değerlendiremeyiz.

Gencin yetişmesinde aile kadar okulunda büyük bir önemi vardır. Burada da bir takım yeni bilgiler öğrenerek daha da sosyalleşir. Daha sonra iş hayatı başlar ve burada da iyice tecrübe kazanır ve yaşadığı sosyal çevre içinde sosyal statü sahibi olur ve böylece dünyaya bakış açısı değişir. Gencin yetişmesi bir bakıma kitle haberleşme araçları ile ailenin eğitiminden de geçmektedir. Zira kitle iletişiminin tesirliliği ve yönlendireceği ortadadır. Kitle iletişimi iyiye organize edilir ise müspet neticeler alınabilir.

Gençlik oldukça canlı , dinamik ve enerjik bir topluluktur ve milletlerin geleceğinin teminatıdır. Gençlikteki çağdaş düşünme ve davranış şekli milli ve manevi değerlerle ters düşmediği sürece yararlı olabilir. Medeniyet ve kültür tarihini bilmeyen genç insanın başarılı olması mümkün olmadığı gibi kimlik krizini de aşamaz.

Gençliğin ilme yönlendirilmesi, Avrupa Topluluğuna girecek  olan  Türkiye için şarttır. Bunun için teknolojinin bilimle desteklenmesi gerekir.  İlim ve teknoloji politikasının en önemli bir unsuru olan bilgi bankalarının mutlaka kurulması gerekir. İlmi zihniyetin oluşması ve gelişmesinde en büyük destek ise milli şuur ve idealler olmalıdır. Gençleri ezberden ve sloganlarla düşünmekten kurtararak, onlara doğru yazma ve doğru düşünme alışkanlığı kazandırılmalıdır.

Sağlam kafa sağlam vücutta olur sloganından hareketle; gençleri zararlı ve bağımlılık yapan her türlü madde ve unsurdan mutlak surette korumak gerekiyor.

Kas 10

Eserleriyle Ölümsüzleşenler

Ali Kemal GÜL

Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti Türk geçliğine emanet ederken,’’Cumhuriyeti biz kurduk onu yaşatacak sizlersiniz’’ diyordu. Başka beyanlarının birinde ise

‘’Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacaktır. Ve Türk milleti güven ve mutluluğun kefili olan ilkelerle, uygarlık yolunda tereddütsüz yürümeye devam edecektir.’’diyecekti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sonsuz âleme kanat açarken arkada bıraktığı ve sonsuza dek yaşayacak eseri Cumhuriyetle ölümsüzler kervanına katılmış oluyordu.

Özetle

Türkiye Cumhuriyeti, milletimizin kanıyla canıyla insanlık tarihine altın harflerle yazdırdığı bir mücadelenin ürünüdür.

Bizler birinci vazifemizin Türk İstiklal ve Cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve kollamak olduğunun bilincindeyiz.

Varlığımızın ve geleceğimizin tek temelinin bu olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle Cumhuriyete sahip çıkmanın yalnızca törenlerde boy göstermek olmadığına inanıyoruz.

İşkâlcı postallar altında inleyen vatanın kurtuluşudur Cumhuriyet. Semalarımızda ezanın, göklerde bayrağımızın muhafazasıdır Cumhuriyet. Cumhuriyete sahip çıkmanın sağı solu yoktur. Bunun farkına vardığımız gün önümüzde hiçbir engel kalmayacağının bilincindeyiz.

Bağımsız bağlantısız özgür Türkiye Cumhuriyetini kurarak Türk Geçliğine emanet eden Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk hakkında ABD li tarihçi Pof. Dr. Justin Mc Carty ne diyor?

‘’Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan’da olurdu ama Trakya ve Anadolu’da kalmazdı. Yüzyılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya Ovasından sürülmeleri ve atılmaları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz? Atatürk olmasaydı ne Türk ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini kurtardı’’.

ABD’ li yazarın bu ifadesi dramatik bir gerçeğin ifadesiydi. Çünkü Türk milletinin Yunanlılara karşı verdiği Kurtuluş Savaşının aslında ABD ile verildiği tarihi vesikalarla bilinmektedir.

***

Gazi Paşamız Atatürk hastalanmıştır, doktorların koyduğu teşhis, ‘’şistozoma’’türü parazitler yüzünden siroza yakalandığı kanaatidir. Hastalığının ölümcül olduğunu biliyordu. Vasiyetnamesini yazarak noter huzurunda tutanak halinde resmileştirmiştir. Mal varlığının tümünü devlete bağışlamıştır. Durup dururken neden böyle yaptığına, Trabzon’da neden o gün böyle ani bir karar verdiğine kimse anlam verememişti. Hâlbuki… Hastalığının ne olduğunu tam olarak bilmiyordu ama sağlığının iyi olmadığını kesin olarak biliyordu.

Öleceğini biliyordu. Devlet işlerinin aksamaması için kendisinden sonrasına hazırlık yapılması için, yaklaşık ölüm tarihini kestirmeye çalışıyordu.

***

Ne hazindir ki Mustafa Kemal’e içki yüzünden siroz oldu diyen, bunu söylemekten pek hoşlanan karşı devrimciler, hayatında hiç içki almayan İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da aynı hastalıktan rahmetli olduğundan hiç bahsetmezler.

1930’ lu yıllarda Türkiye’de sirozun ne kadar yaygın olduğundan, Gaz i Mustafa Kemal’in Suriye-Filistin cephesinde İngiliz’e karşı savaştığı yıllarda, siroz hastalığının bu coğrafyayı perişan ettiğinden hiç bahsetmezler.

***

29 Ekim 1938…Bitkindi.

Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılabilmesi imkânsızdı.

Manevi evladı kızı Sabiha Gökçen başucundaydı, gözyaşlarını içine akıtarak ‘’gelecek seneki törenlere katılırsınız’’ diye moral vermeye çalışıyordu ki… El işaretiyle sözünü kesti. ‘’Bana gelecek bayramdan bahsetme Gökçen’’ dedi.’’Hatta gelecek aydan da bahsetme, ekim ayını çıkarabilirsem bile kasım ayını çıkarabileceğimi sanmıyorum!’’

O büyük insan artık kendinde değildi. Günden güne kötüleşiyordu. Bir ara başını sağa çevirdi, ‘’aleykümselâm’’dedi. Son kelimesi buydu.

Aleykümselâm.

9 Kasım istem dışı kasılmalar, aşırı ter vardı. 10 Kasım Perşembe saat 9’u beş geçe…

Gazi Paşamız Mustafa Kemal’i kaybettik. Henüz 57 yaşında idi.

***

Kurduğu Cumhuriyetin ulusal ve uluslar arası güvenlik kilidi olan‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ parolasıyla Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğini ve milletini uyarmıştı özellikle.

Başta Gazi Paşamız Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarına, aziz şehitlerimize ve gazilerimize olan ve vadesi hiçbir zaman dolmayacak ulusal borcun ödenmesi Türk Milletinin hizmetinde olmakla, O büyük insanın koyduğu devrimleri yaşatmakla, vatan için katma değer üretmekle mümkün olacaktır bir nebze.

Son durakları Yüce Yaratanın vaat ettiği cennetler olsun; Ruhları şad kabirleri nur içinde kalsın!

Kas 05

Amerika’nın İran Ambargosu Türke ve Tüm Dünyayadır

​Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

 

İran bahane, ambargo Türkiye’ye ve Türk milletinedir. Daha sonra Amerika’nın etki alanım dediği, Çin sınırlarına kadar Türk yurtlarıdır.

BOP ile bölgeye çöreklenen Amerika, Orta Doğunun petro-gazını ele geçirmek için Arap Baharı projesi ile Kuzey Afrika ve Irak petrollerini ele geçirdikten sonra sıra şimdi Suriye’dedir. Bundan sonra ise gözü; İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan petro-gazı yani Hazar havzasıdır.

Bugün İran’ın nüfusu 80 milyon kadar olup, bunun öyle veya böyle yarısı Türk’tür. Bu durumda İran aynı zamanda bir Türk ülkesidir. Zira burada yaşayan Türk’ler, Türkiye ile sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik iş birliği içindedirler. Turistik alanda da en çok ziyaret ettikleri ülke Türkiye’dir. İran şahının devrilmesinden sonra da Türkiye’ye gelen İranlı nüfus en az bir buçuk iki milyon kadardır.

Irak’ta Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatu gibi şehirler ile Suriye’nin  kuzeyi de Türklerin ülkesidir. Bunlar Amerika eli ile yok edilmiştir. Genişletilmiş Büyük Ortadoğu coğrafyası ise tamamen Türk coğrafyasıdır.

Türkiye, petrol ihtiyacının en az yüzde otuzunu İran’dan karşılamaktadır. İran, aynı zamanda bizim doğalgaz kaynağımızdır. İran’a altın, çelik profil, lif levha ve otomotiv yan sanayi ürünleri ağırlıklı olmak üzere her alanda ihracat ve sınır ticareti gerçekleştirilmektedir. Orta Asya yolumuz İran’dan geçmektedir. İran’ın Çin ve Hindistan’ın ardından Güney Kore ile birlikte en çok ticaret yaptığı ülkelerden biri Türkiye’dir. İran petro-gazının da büyük bir kısmı Hindistan ve Çin’e gitmektedir. Hatta Çin, Rusya ve İran işbirliği içinde Hazar Denizi ile Basra Körfezini birleştirecekleri kanal ile Hazar petrolünü kısa ve emniyetli yollardan Çine taşımayı planlamaktadırlar. Yine Trans Hazar ve Nabuk projeleri ile Avrupa’ya uzanacak petro-gaz arterleri de bu ve benzeri ambargolarla engellenmiş veya  engellenecektir.

Almanya ve Fransa başta olmak üzere birçok AB ülkesi de İran’la önemli ticari ilişkiler içindedir. Bu ticari ilişkili ülkeleri çoğaltmak mümkündür.

İran’a yapılacak ambargo önce Türkiye’yi sonra İran’la ticaret yapan Avrupa ülkelerini, Rusya’yı, Orta Doğu ülkelerini, Asya Türk ülkeleri, Hindistan, Çin, Güney Kore gibi pek çok ülkeyi etkileyecektir.

Amerika Türkiye’ye, İran’dan petrol alma, ihtiyacını ben karşılayacağım diyor mu? Böyle bir şey mümkün değil. O zaman Amerika, Türkiye’yi doğrudan, diğer ülkeleri ise dolaylı olarak ekonomik çıkmaza sürüklemeyi hedeflemektedir. Geçtiğimiz temmuz ayında Cumhurbaşkanı ve Dışişleri bakanımız konuya yönelik itirazlarını dile getirmişlerdir. Bir Rahip Brunson olayı ile Türk ekonomisine kasteden Amerika, bu kasıtlı hareketlerini her fırsatta deneyecektir.

Türkiye’nin sözde dostu ve stratejik ortağı olan Amerika, bölgemizde Türkiye ile dost ülke bırakmamıştır. Bugün Türkiye’nin Kardeş Azerbaycan yanı sıra ikinci dostu İran’dır. İran ile Suriye’de de aynı cephedeyiz. Suriye’de Amerika ile ise örtülü bir savaş içindeyiz. Amerika’nın en büyük korkusu ise; Türkiye’nin İran ve Rusya ile oluşturacağı ekonomik ve askeri birlikteliktir. Bu birliktelik sahipsiz Orta Doğuda bundan böyle Türkiye ve bölge için de giderek önem kazanmaktadır.

Amerika’nın oluşturduğu Rojova hattı, ilk planda Irak, Mısır, İsrail, Suriye, ve Kıbrıs Rum bölge petro-gazını dünyaya pazarlayacağı yeni projesidir. Gelecekte ise bu hattı Hazar petro-gazı için kullanmayı planlamaktadır. Bu nedenle yüz yıl daha petrolün bedeli kanla ödenecek ve bu kanı Amerika içecektir.

İran’a ambargo, birinci planda Türk ekonomisine önemli ölçüde darbe indirecektir. İran Türk’leri ile ve dolayısı ile Türkistan Türk’leri ile aramızı iyice açacak, Türk birliğine gidecek yolu da engelleyecektir. Bu ambargo ile Çine ve Hinde giden İran petro-gazını engelleyerek, kısa bir zaman içinde ekonomisini bir numara yapma gayretindeki Çin’i de frenleyecektir. Avrupa’ya taşınacak petro-gaz arterlerini engelleyerek, Avrupa’nın enerji ihtiyacını da kısıtlayacaktır. İran’a uygulanacak Amerikan ambargosu, Tüm Dünyaya ambargodur.

 

Kas 05

Kimin Yanında Kendinizi İyi Hissediyorsunuz?

Dr .Öğr. Üyesi Zülfikar ÖZKAN

 

Başkalarına mutluluk veren insanlar bir daha unutulmuyor. Gerçekten bir insanı unutabilirsiniz, bir insanın size neler yaptığını da unutabilirsin, ama o insanın SİZE NE HİSSETTİRDİĞİNİ asla unutamazsınız.
Başarı, gerçek güzelliklerin içinde doğanların değil, çirkinliklerin bile güzel yanlarını keşfedebilecek kadar güzellik kâşifi olanlarındır. Bakış açısı değişince kişinin tüm hayatı değişir. Öfkeyle dolarsanız intikam almak istersiniz.
Hayatınızı paylaşmak zorunda olduğunuz herkesin ve her şeyin güzel yönlerini keşfedebilmek için çaba harcamalısınız. O zaman dünya daha güzel görünür.
İnsanlar üzgün olduklarında, mutlu hatıralarını akıllarına getiremiyorlar. Üzgün ruh hallerinde daha çok, üzücü ve canını sıkan hatıraları hayallerinde canlandırıyor. Mide bulantısı ve kusma son yediğimiz şeyden tiksinmemize sebep oluyor.
Sağlık ve mutluluğun yolu, başkalarının hatalarına değil, iyi yönlerine yoğunlaşmaktan geçer.
Pek çok insan, yıllar geçtikçe kötümser, çabuk gücenen, korku dolu, kıskanç ve gergin oluyor. Çoğu zaman bunların kendi olumsuz düşünce tarzının sonucu olduğunun farkına bile varamıyor.
Oysa kişi, diğer insanların, üstün yönlerini görebilse, sevinçlerini paylaşabilse ve onların başarılarından keyif alabilmeyi öğrenebilse çok daha fazla mutlu ve sağlıklı olabilecektir.

Kaynak: Zülfikar Özkan, Sosyal İlişkilerin İyileştirici Gücü, s. 178.

Eki 30

2023 Eğitim Vizyonu Bu muydu?

Cafer GENÇ

Merakla beklediğim 2023 Eğitim Vizyonu açıklandı.

40 yıllık tecrübeli bir eğitimci ve bir eğitim gönüllüsü olarak düşüncelerimi samimi olarak ifade edeceğim.

Beklentilerimin çok fazla olması sebebiyle isteklerimi, beklentilerimi karşılayamamış olması hayal kırıklığım oldu!..

“Her yeni taze bir başlangıçtır” diyerek “eski” olanın işe yaramaması sebebiyle yerine “yeni” denilenin denenecek olması “bekle-gör” anlayışını akıllara getirmektedir.

Yaklaşık 30 yıllık müdürlüğüm süresinde pek çok kurul ve komisyonlarda görevler alarak bakanlığımıza raporlar hazırladım. Eğitim sisteminin sorunlarını ve sıkıntılarını hep dile getirdim. Eğitim meselelerimizi, gazetemde “EĞİTİM DÜNYASI” köşemdeki yazılarımda da belirttim.

2023 Eğitim Vizyonu’nda belirtilen konuları, olumlu ve olumsuz yönleriyle ele alarak değerlendirmek istiyorum.

Beklentilerimi karşılayamamış olmasının en önemli sebebi gerçekçi, somut, inandırıcı ve ikna edici vizyonun ve hedeflerin ortaya konulamamış olmasıdır! Israrla söylediğim “köklü” ve “kalıcı” çözümler yerine, yine, “günü kurtarmaya yönelik” bir izlenimin oluşması, hayal kırıklığım olmuştur!..

“Neden” ve “nasıl?” diye soracak olursanız, ben söyleyeyim, siz değerlendirin.

“Eğitimde devrim” denilen bu vizyondaki konular, yıllardır dile getirilen meseleler olduğu için vizyon yerine revizyon demek daha uygun olur.

Mesela, okul öncesi eğitimin çok ihmal edildiği, önem verilmediği yıllardır söylenmektedir. Öneminin şimdi anlaşılmış olması ve ciddiyetle ele alınması olumlu bir gelişme olmakla birlikte “altyapısı hazırlanarak 3 yıl içerisinde zorunlu hale getirileceğinin” belirtilmesine rağmen mevcut şartlarda uygun ve mümkün değildir. Çünkü aile ortamının ve ana kucağının sıcaklığını yaşamakta olan 5 – 6 yaş grubu çocuğa “zorunluluk” uygulamak zordur. Altyapı olarak okul öncesi eğitim kurumlarının yapılması ve aile eğitimiyle okul öncesi eğitim anlayışının yerleşmesi için en az 10 yıla ihtiyacımız olacaktır. “Zorunlu” hale getirmek yerine, zorunluluğun kendiliğinden oluşması için cazip hale getirerek teşvik etmenin daha mantıklı olacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

Ders saatlerinin ve ders çeşitlerinin azaltılması olumludur ve çok isabetli olmuştur. Yıllardır söylediğimiz ve köşe yazılarımda da ısrarla belirttiğim bu konuya, en son, 21. 10. 2018 tarihli “MEB’e Proje Teklifleri-4” başlıklı yazımda değinmiştim. Emekli ilköğretim müfettişi dostum Enver Demir, “Hocam, sizi duymuş olmalılar, düzenlemelerin yapılacağı belirtiliyor” diye yorum yapmıştı.

Sınavla öğrenci alan okulların kademeli olarak kaldırılacak olmasının belirtilmesi, TEOG’un yerine getirilen LGS’nin devam edeceği anlamına gelmektedir. Bu da yarışın, heyecanın, kargaşanın, kaygının, endişenin, korkunun, stresin… vs. ile sağlık sorunlarının yaşanacağı ve test çözmeye, özel ders almaya devam edileceği anlamına gelmektedir. Bu olumsuz durum, kesin olarak “bu yıl son defa uygulanacak, kaldırılmıştır” denilerek bitirilmeliydi. (Bu konuyu, 14. 10. 2018 tarihli, “MEB’e Proje Teklifleri -2; Sınavsız Eğitim Sistemi” başlıklı köşe yazımda ele almıştım)

2023 Eğitim Vizyonu’nun en çarpıcı bölümü öğretmenlerle ilgili olan kısmıydı.

“Öğretmenlik meslek kanununun çıkarılması. Sözleşmeli öğretmenlerin görev sürelerinin kısaltılması. Elverişsiz şartlarda görev yapan öğretmenlere ve yöneticilere teşvik verilmesi. Öğretmenlerin ve okul müdürlerinin yüksek lisansla olunması. Öğretmen yetiştirme programlarının uygulama ağırlıklı hale getirilmesi. Öğretmenlere yan alan için yüksek lisans imkânı getirilmesi. Başarılı öğretmenlerin yurt dışına gönderilmesi. Okul yöneticiliğine atanmada liyakate dayalı bir değerlendirme getirilmesi. Okul yöneticiliğinin ve öğretmenlerin özlük haklarının, ücret ve maaş durumlarının iyileştirilmesi…” gibi söylemler, her 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, çok sık duyduğumuz sözlerin tekrarı gibiydi. Sözde kalacakmış gibi bir algı oluştuğu için şahsen beni tatmin etmedi. Sözü verilen 3600 ek göstergenin gerçekleştirildiğini, sözleşmeli yerine kadrolu öğretmene geçiş yapıldığını, bölünmüş aileler sorununun atama ile çözümlendiğini ve MEB’e Proje Teklifleri -5: “Öğretmen ve Yönetici Yetiştirme Projesi” başlıklı köşe yazımda belirteceğim öğretmen ve yönetici yetiştirmenin MÜSTAKİL “Eğitim Akademileri” ile yapılacağını da belirtmek gerekirdi diye düşünüyorum. (Başarılı öğretmenlere bizim daha çok ihtiyacımız varken yurt dışına gönderileceğinin belirtilmesini de bir türlü anlayamadım)

Milli Eğitim Bakanımızın edebi, duygusal, bilimsel örneklendirmeli konuşmaları iyi, güzel de, “söz”den çok “öz”de yeniliklere ihtiyacımız olduğu, geç kalmamak için oyalanmamak gerektiği de bilmeliyiz. Söylemler, “saniye” kaybetmeden eylemlere dönüşmelidir.

“Okul ihtiyacı, altyapı eksikliği, donanım yetersizliği, okul çeşitleri meselemiz, ikili öğretim, yönlendirme… vs konular ne olacak?” diye sorayım da bu konuyu yazmaya yarın da devam edeyim.

SÖZÜN ÖZÜ: Bisiklete biniyorsanız düşmemek için devamlı pedal çevirmek zorundasınız. Bu durumda yorulursunuz ve zaman kaybedersiniz. 21. yüzyıldayız, bilim ve teknoloji çağındayız. Adı “Eğitim” olan uzay mekiğinin tuşlarına dokunalım, hızla yol alalım ve sadece parmaklarımız yorulsun…

Eki 06

İlk Borçlanmalar, İlk Yabancı Danışmanlar

Ruhittin SÖNMEZ

Mc Kinsey adlı şirketin Türkiye’ye “danışmanlık” mı yapacağı, “kayyum” olarak mı görev yapacağı tartışılıyor. Doğru bir karar verebilmek için tarihimizdeki benzer tecrübeleri hatırlamak faydalı olacak.

Ecdadımız Osmanlı ilk dış borçlanmasından sonra bakın neler yaşadı?

Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmasını 1854’de yaptı. Bundan önce hiç dışarıdan borç almamıştı. Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında başlayan Kırım Savaşında savaş masrafları borç almaya itti. Çünkü Osmanlı Devletinin gelirleri, senede 7.500.000 lira olarak tahmin ediliyordu.

Abdülmecit, 4 Ağustos 1854 tarihli bir irade ile bir borçlanma için yazılı bir anlaşma yapılmasına izin verdi. 3.000.000 İngiliz sterlini tutarındaki ilk borç için 30.000 Türk lirası tutarında Mısır’ın vergisi teminat gösterildi.

Daha sonra yeni borçlanma anlaşmaları yapılmaya devam etti.

Fransa ve İngiltere ile 1855 yılında yeni bir borçlanma anlaşması daha yapıldı. Bu anlaşmaya, İngiliz ve Fransız Hükümetleri, geliri savaşın sürdürülmesinde kullanılmak üzere kefil olmuşlardı. Borçlanmaya teminat olarak Mısır vergisinden artan kısım ile hükümetin umumi geliri ve İzmir ve Suriye gümrük hasılatı gösterildi. Borçlanma Londra’da Rothschild Müessesesine ihale edildi.

İngiliz ve Fransız hükümetleri, Osmanlı Hükümetinden borçlanmayla elde dilecek olan tutarın sadece savaş masraflarına ayrılmasını garanti altına almak istedi. Bunun için bir yaptırım gücü oluşturacak biçimde denetleyecek ve Hazine hesaplarını inceleyecek iki komiser atama hakkı talep ettiler.

Donald Blaisdell’e göre, bu muamele yabancı devletlerin denetimİ kavramının tohumlarını içermektedir.

Bu amaçla İngiltere ve Fransa birer memur görevlendirdi.

***

1858’de Hükümet 5 milyon sterlinlik yeni bir borçlanma anlaşması yapmak istedi ve Londra’da bir Banka ile anlaşma imzaladı.

Anlaşma ile alınan borç 1 Mart 1860’dan itibaren 33 sene içinde tamamen itfa edilecekti. Teminat olarak İstanbul’un gümrük ve dâhili vergileri gösterilmişti.

Bu borç anlaşmasında da dış denetimi öngören bir koşul vardı. Anlaşma uyarınca teminat olarak gösterilen gelirler tahvil sahiplerinin seçecekleri temsilcilerin gözetiminde toplanacaktı.

1859’da maliyenin düzelmesi için ciddi bir adım atıldı. Avusturya Maliye Bakanlığı’ndan M. Lackenbacker, Babıali’nin isteği üzerine 1857 yılından beri Islahat Meclis-i Âlisi’nin idari ve mali danışmanlığını yapmaktaydı.

1859’da Sultan mali durumun incelenmesini emretti, İngiliz ve Fransız hükümetlerinden birer uzman göndermelerini istedi. İngiliz hükümeti Osmanlı Bankası müdürü M. Falconnet’i, Fransız Hükümeti de Marquis de Ploeuc’i görevlendirdi.

Bu uzmanlar Maliye Bakanlığı’nın bir “danışma grubu” durumundaydılar.

  1. Lackenbacher ve dört Osmanlı memuruyla birlikte “Islahat-ı Maliye Komisyonu”nu oluşturdular. Bu komisyonun 3 tanesi yabancı uzmandan oluşmakla beraber 7 üyeye sahipti. Bu komisyonun görevi, memleket maliyesini tetkik, vergilerin miktarını tespit, kamu masraflarını sınırlandırmaktı.

***************************

DÜYUN-U UMUMİYE’YE DOĞRU

Dış borçlanmalar devam etti. 1862’de bir bankadan İngiliz Hükümeti’nin resmi olmayan onayı sayesinde alındı. Teminat olarak tütün, tuz, damga ve temettü resimleri gösterildi.

1863 Borçlanmasında Teminat olarak muhtelif vilayetlerin gümrük hasılatı, Bursa ve Edirne ipek aşarı, Midilli, Karesi ve İzmir zeytinyağı aşarı, tuz resmi ve tütün aşarı,1862 borçlanmasında karşılık gösterilen gelirlerden geri kalan kısmı, daha önce 1860 borçlanmasına tahsis edilen gelirin 7/8’i gösterildi.

Daha sonra devam eden borçlanma ihtiyacının daha düzenli karşılanabilmesi için Osmanlı Bankası’nın kurulması gündeme geldi. Bu banka Osmanlı Devleti’nin Merkez Bankası olacaktı. 1863’te Bankanın imtiyaz hakkı sermayedarları İngiliz ve Fransız olan banka ve bankerlerden oluşan bir gruba verildi.

1865’de yapılan borçlanma için karşılık olarak, Ergani bakır madeni hasılatı, Suriye vergisini ödemeye tahsis olunan para, Anadolu “ağnam resmi / hayvan vergisi” gösterildi.

*********************************

GENEL BORÇLAR İDARESİ

1876’da Hükümet para bulamadı. Bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu ve bu tarihten itibaren tahvil sahipleri, hiç bir para alamadılar. Hükümetin acz hali birçok bankada çok büyük buhranlar meydana getirdi.

Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile yapılan müzakerelerde Osmanlı hükümetini Server Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil etti. Bu heyette Münir Bey, Ohannes Efendi, Wettendorf Bey, Gescher Efendi, Tchamitch ve Bertram Efendi bulunmaktaydı.

Yapılan ve adına “Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi.

Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi ve serbest hareket ediyordu. İrade ile yasallık kazandığı halde, uluslararası bir görünüm sergilemekteydi. Osmanlı hukukuna dâhil olduğu halde temyize tabi değildi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar Osmanlı memuru statüsünde oldukları halde, Osmanlı hükümetlerinin bunlar üzerinde hiç bir yaptırım hakkı yoktu.

Tuz, tütün, damga vergisi gelirleri, Alkollü içkilerden alınan vergi gelirleri, Boğazlardan ve Marmara Denizi’nden elde edilen su ürünlerinden alınan vergileri, ipek öşürü gelirleri, gümrük vergileri, Bulgaristan, Kıbrıs, Doğu Rumeli vergi gelirleri Düyun-u Umumiye İdaresi’ne tahsis edildi.

Düyun-u Umumiye yönetiminin en yüksek organı olan Düyun-u Umumiye Meclisi 7 kişiden oluşuyordu. Bunlar İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya- Macaristan, İtalyan tahvil sahiplerinin temsilcileri ile Osmanlı Bankası ve Osmanlı tahvillerinin sahiplerini temsilen birer üyeden oluşuyordu.

Fakat İdare’de görevli yabancı memurların sayısı hiç bir zaman toplam memurların yüzde sekizini aşmamıştır.

**********************************

FAYDASI VE ZARARLARI

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması, gerek Osmanlı Devleti, gerekse alacaklıları önemli ölçüde rahatlatan bir girişim olmuştur. Babıali, önemli kaynaklarını Düyun-u Umumiye İdaresi’ne terk etmekle ekonomik açıdan sıkıntılı bir döneme girmiş, zaman zaman siyasi sorunlar yaşamıştır. Bunun sebebi Düyun-u Umumiye Meclisi’nin kendisini batı kapitalizminin ileri bir karakolu gibi görmesi idi. (Rıfat Önsoy)

Düyun-u Umumiye İdaresi’nin gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale gelmiştir. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 8.000’e ulaşmıştır. 8.000 kişilik dev kadrosu ile Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.

 “Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”

Macit İnce, Düyun-u Umumiye İdaresi için, devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır demektedir. (Rıfat Önsoy)

Avrupa diplomasisi, Düyun-u Umumiye’ye özel bir şirket değil de sanki kendi temsilcisiymiş gibi davranmıştır. Dolayısıyla Ülkede iki maliye yönetimi çıkmıştır ortaya.

Sonuç olarak, Düyun-u Umumiye İdaresi Osmanlı dış borçlarının teminatı olmuştu. Kısa zamanda Osmanlı kaynaklarının önemli bir kısmını denetimi altına almıştı.

“Tedbirlerin uygulanmasına liderlik edeceği” açıklanan Mc Kinsey’in denetimindeki, “Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi” yeni bir Düyun-u Umumiye İdaresi işlevi görecektir.

04.10.2018

 

Eski yazılar «