Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 04

Prof. Dr. Mustafa Kafalı’ya Rahmet ve Bir Kısır Döngü Üzerine…

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

30 Ağustos Zafer Bayramı’nı geride bıraktık. Başkomutanlık Meydan Muharebesi istilacı düşmana vurulan son ve en önemli bir darbedir. Bizzat büyük devlet adamı ve asker Mustafa Kemal Atatürk tarafından yönetildiği için muharebe O’nun adına anılmaktadır. Atatürk ve silah arkadaşlarını, büyük çoğunluğu ile Milli Mücadeleyi maddi ve manevi destekleyen nice mücahidi rahmet ve minnetle anarız. Onların sayesinde Anadolu haçlı sürülerinden kurtarılmış; yeniden vatan yapılmış ve Anadolu Dar-ül Harp’ten Dar-ül İslam’a dönüştürülmüştür.

Bu defa 30 Ağustos 2019 Zafer Bayramımızda çok değerli bir ağabey ve hocamızı da toprağa verdik. Türk milliyetçisi, Türklük için kalbi çarpan ve tarihçi olan bu ağabeyimiz Prof. Dr. Mustafa Kafalı idi. Birçok zeminde kendisiyle birlikte olmaktan şeref ve gurur duymuşumdur. Bunların içinde Ülkü-Bir İstanbul Şubesi önde gelir. Kendisi Aydınlar Ocağımızın kurucuları arasında da yer almıştır.

Prof. Dr. Kafalı’nın cemaati Kocatepe Camii’ne sığmadı. Yakınları, sevenleri ve Türklük gurur ve şuurunu taşıyan, İslam ahlak ve faziletine sahip vefalı dostlarımızın çoğu cenazedeydi. Dün de bugün de görüşlerinin doğruluğunu aklı başında olan, peşin hükümlü olmayan herkese kabul ettiren rahmetli Kafalı, fikir çizgisinden asla taviz vermeyen yiğit bir ilim adamı idi. Artık eserleriyle ve hizmetleriyle yaşatılacaktır. Her tarafa zaman zaman yalpalayan ve sırtını dayayacak yer arayan fırıldak tipler ona çok yabancı idi.

İlk tanışmamız 1968 sonbaharında İÜ Edebiyat Fakültesi’nde ağabeyimiz rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz vasıtasıyla olmuştu. Rahmetli Kafalı’nın yanında yine çok değerli bir ağabeyimiz olan rahmetli Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu vardı. Allah bütün kaybettiğimiz bu gibi örnek ve değerli insanlara rahmet etsin.

Cuma namazında Kocatepe tamamen dolu idi. Daha sonra cenaze namazı kılındı. Bayram ve günün önemi dolayısıyla hazırlanan hutbede Diyanete rağmen, Milli Mücadele ve başkomutan M.K. Atatürk’e de yer verilmesi çok isabetli olmuştur. Ancak daha sonra öğreniyoruz ki; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı hutbede Atatürk’e yasak konmuştu. Anlaşılır gibi değil… Diyanetin acaba görevi bu mudur? Vatandaşı bu gibi çirkin örneklerle Cumadan soğutmaya, birlik ve beraberliği bozmaya herhalde kimsenin hakkı yoktur.

Atatürk’e karşı düşmanlık; Milli Mücadeleye de karşı olmak, Sevr’cileri ve işgalcileri savunmak, Türk’e, ülkemizin milli bağımsızlığına ve egemenlik haklarına da karşı olmaktır. Türkiye’yi Türkiye yapan değerleri de dışlamaktır. Milli Mücadeleyle Cumhuriyeti kuran irade, 1299’da Osmanlı’yı da kuran iradedir. Atatürk ve Cumhuriyeti kuranlar Anadolu’yu Dar-ül İslam kıldıkları için Kocatepe gibi camilerimiz yapılabilmiş, eski eserlerimiz korunabilmiş ve bunlara yeni güzel eserler ilave edilebilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığını kuran da büyük Atatürk’tür.

Dün olduğu gibi bugün de Batının paralı askerleri ve uşakları arasından bolca Atatürk düşmanı çıkıyor. Bunlar Lozan ile Ege Adaları’nın kaybedildiğini de cahilce iddia ediyorlar. Bazıları işi çok ileri götürerek Milli Mücadele’de keşke Yunan kazansaydı diyebilecek kadar sapıklığa bulaşıyorlar.

Türkiye’nin bunlara rağmen kardeşliğe, birlik ve bütünlüğünü korumaya, birer kısır döngü halini alan parti kavgalarını ve siyasi polemikleri aşmaya ihtiyacı vardır. Türk tarihinde yer alan lider ve önderlerimizi ya yerin dibine batırır; ya da gökyüzüne çıkarırız. Milli tarihe bir bütün olarak bakamama ve dönemleri birbirine rakip gibi görme yanlışını sürdürmemeliyiz. Herkes durum muhakemesi yapabilmeli; kendine çeki düzen vermeli, hilale karşı haçın temsilcisi olan, bu uğurda mücadele eden Sevr’in peşindeki ülke ve çevrelere meze olunmamalıdır. Türkiye artık fark edilmesi gereken bir kuşatma altındadır.

Eyl 04

30 Ağustos Zafer Bayramı Türk Milletine Kutlu Olsun

A.Kemal GÜL

Büyük Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de başlayıp 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Başkumandanlık Meydan Muharebesinde kazanılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Büyük Zafer’in, 97. Yıldönümünü millet olarak vatanın her köşesinde onurla, gururla kutluyoruz bugün.

Çanakkale Savaşlarının efsane komutanı O muhteşem Türk Dumlupınar’dan ordularına en kritik emini veriyordu: Ordular, ilk hedefiniz Akdenizdir; İleri!!!

Kütahya, Dumlupınar, Eskişehir, Alaşehir, Denizli, Çal… Ve nihayet İzmir.

Bir ayağını Ege’ye, diğeri Akdeniz’e demir attı, gölgesi bütün Anadolu yarımadasını kapladı.

Askeri düşmandan az, topu az, tüfeği az milletin, bir elinde bu davetiye, diğerinde kılıcıyla koştuğu barutu tükenmiş cephelerden doğrulan bir devletin temeli onun adı, sonra payandası, sonra kilit taşı, sonra çatısı kuruluyordu.

Evet, sırtını, kendi karargâhında, kendi emrindeki askerlerce rehin alınmış komutanlara dayayarak…

Evet, Komutansız bir orduyla girdiği savaştan “süresiz başkomutan” olarak çıkan bir askeri/siyasi dehanın yenilebileceği düşünülemezdi.

Çünkü O büyük Deha diyordu ki ‘’Türk Neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk Neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki onun başında bulunan en büyük kumandan kaçmıştır.”

*

Dumlupınar’ın Fahri Hemşerisi seçilme onurunu yaşayan bir Kuvayı Milliyeci olarak, şiirimizin büyük ustası Nazım’ın ‘’Kuvayı Milliye Destanındaki eşsiz dizelerini bir kez daha okumamız gerekir:
…Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri
Çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…’’

*

Büyük usta, o kurtuluş gününü dizeleriyle tasvir eden gönlünden akanı seslendirecekti.

*

Sözü Milli Mücadele ve Atatürk’ü en iyi anlatan yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a bırakalım.
‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz…’’

*

Evet, bir ayağını Ege’ye, diğeri Akdeniz’e demir attı, gölgesi bütün Anadolu yarımadasını kapladı.

Şimdi… Güya… Sözüm ona…

“30 Ağutos’tan” sileceklermiş adını!

Silerlerdi belki; adı yazılı olsaydı;

Ama O’nun adı bu toprağa kazılı!

Taşa, toprağa…

Akla, fikre, kalbe ve zihne…

*

Destandaki “Ali Onbaşı”nın gönlünden diline akan dizeleriyle;

“Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e

Bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

Ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

Yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim…”

Coşkusunu dillendirecekti.

*

Milletle ümmeti birbirine karıştıran, ihvancılarla işbirliğine giren, açılım politikası diyerek devleti bölücülerle masaya oturtma saflığında bulunan Türk kültür genleriyle yeterince beslenememiş aydın ve siyasetçi geçinen günümüz zavallılarına önerim;

Meşrutiyet dönemindeki ve Cumhuriyetin ilk on yıllarındaki Türkçülere, milliyetçilere bakınız. Gökalp’lara, Ömer Seyfettin’lere, Yusuf Akçura’lara, Hamdullah Suphi’lere, Sadri Maksudi’lere, Atsız’lara, Nihat Sami’lere, Hüseyin Namık’lara, Necdet Sançar’lara, İsmet Tümtürk’lere, Alparslan Türkeş’lere, Fethi Tevetoğulları’na, Dündar Taşer’lere, Muzaffer Özdağ’lara bakınız; ne demek istediğimi anlarsınız. Fakat sözü uzatmaya hiç hacet yok; Atatürk’e bakınız ve ne demek istediğimi anlayınız.

Bilmem anlaşıldı mı?

 

Ağu 24

Ahlak Hayatın Sanatıdır

Prof. Dr. Hacı DURAN

 

Ahlak, insanın ve insanlığın doğuş, gelişme, olgunlaşma ve var olma bakımından kendisine tabi olduğu ilkeler, kurallar ve değerler anlamına gelir. Bütün insanlar tabii denilen bu ahlaka göre davranırlar. Ahlak insanın hemcinsi, çevresi ve inançlarına ilişkin kuralları ve değerleri kapsar.

Yerin ve göklerin halk edilmesi ile insanın halk edilmesi, yani yaratılması, Cenab-ı Hakkın koyduğu ölçüye göre gerçekleşmiştir. Ahlak kavramı; “halk” yani yaratılış kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla yaratılışa uygun olan davranış ahlakidir. Uygun olmayan ise ahlaki değildir. Bu durumda tabiat kendi yaratılış ilkesine göre işlerken, devinirken, hareketini devam ettirirken, insan da kendi yaratılış ilkesine, kuralına ve yasasına göre davranır, ona göre hareket eder. İnsanlığın tarihi bu evrensel düzenin bir uzanımıdır, bir işlevidir.

İnsan, yerin ve göklerin bir düzeni olduğunu, bu düzenin hem en geniş hem de en küçük parçalar veya kuvvetler düzeyinde belirli yasalara ve ilkelere göre doğduğunu, geliştiğini ve işlediğini bilimsel gözlemlerle yaklaşık olarak tesbit etmiş olmaktadır. Ancak insanın kendisi hakkındaki gözlemi, müşahadesi ve bu faaliyetten elde ettiği veriler, yani bilgiler; tabiat veya evren hakkındaki gözleminden elde ettiği bilgiler kadar nesnel, yani hakiki olamıyor. Daha çok yanılgı barındırıyor. Bu sapmanın sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Şimdi bu söylediğimi bir örnek üzerinde göstereyim. Mesela atom altı kuvvetlerin bir birlerini etkileme ve birbirlerine bağımlı hareket etme sonucunda ortaya çıkan kütlenin ve gücün miktarını sayısal niceliklerle gerçeğe yakın bir ihtimal ile fizik yasalarına göre açıklayabiliyoruz. Bir güneş sistemindeki kütlelerin, kuvvetlerin bir birlerine olan mesafelerini, mesafeye ve kütleye bağlı olarak oluşan cazibeyi yine yaklaşık olarak fizik yasaları çerçevesinde sayısallaştırıp hesaplayabiliyoruz.

Bir insanın genetik kodları ve biyolojik yapısı da diğer insanların benzer yönleri ile ilişkilendirilip açıklanabiliyor. Hastalık ve sağlık sistemlerimiz bilindiği gibi bu mantığa göre işlemektedir. Yaklaşık olarak bir kişinin bedensel dokusunda ortaya çıkan bir virus, mikrop veya hastalık türeten herhangi bir bakterinin etkilerini esas alarak, diğer kişilerin benzer etkiler altında nasıl hastalıkla baş edebileceklerini de tıbbi olarak yaklaşık bir olasılıkla hesaplıyoruz.

Ama bir milletin ortaya çıkmasını, başka milletlere saldırmasını, onların kaynaklarını sömürmesini yukarıdaki örneklere göre çoğu kere bilimsel olarak açıklama imkanı bulamıyoruz. Aynı şekilde bir cemaatin veya sosyal grubun ortaya çıkması, diğer cemaatler, gruplar ve oluşumlarla rekabet ve çatışma içinde olmasını da tabiatı müşahade ettiğimiz gibi müşahade edemiyoruz. Aynı şekilde bir kişinin doğumundan itibaren geçirdiği sosyal ve psikolojik gelişme ve gelişememe aşamalarını  ve bu aşamalar sürecinde başka insanlarla yaşadığı veya kendi kişiliği ile yaşadığı çatışmaları, rekabetleri, özentileri, kinleri ve nefretleri de tam olarak tabiatı müşahade ettiğimiz gibi, gözlemleyemiyoruz.

İnsanın kendisi, üyesi olduğu cemaatler, gruplar, sosyal birlikler, milletler ve bunlarla çoğu kere karşıt durumda olan ötekiler veya diğerleri hakkındaki gözlemi; evren ve tabiat hakkındaki gözleme göre anlaşıldığı gibi yetersizdir. Buna rağmen insan, bu sosyal oluşumlar ve oluşumlar arası etkileşimler hakkında daha çok bilgiye sahip olduğuna inanır ve bu bilgilerin doğruluğundan daha çok emin bir şekilde davranır. Mesela, kendi partisine oy vermeyenleri, kendi cemaatinden olmayanları, kendi grubuna katılmayanları, kendi milletinden olmayanların tümünü; düşman, cahil, hain ve uşak olarak bilir. Ve bu bilgilerinin çok güvenilir olduğuna dair keskin inançlara sahiptir. Halbuki, hayatı boyunca bu sosyal oluşumların bir çoğuna girmiştir, yanıldığını da fark etmiştir, çoğu kere de ben şunları yanlış biliyormuşum gibi bir tecrübeye de sahiptir. Ama buna rağmen yine de mevcut şartlarda, kendisi ve kendisi dışındakilerle ilgili gözlemlerin yetersizliğine rağmen yine de keskin bilgiler ve inançlar taşır.

Yerin ve göklerin yaratılışı ve işleyişinde bulunan ilkeler, insanın yaratılışı, doğuşu, gelişimi ve davranışında da bulunuyor. İnsanın tür olarak yaratılışı ve gelişimi yine Cenab-ı Hakkın belirlediği kurallar ve ilkelere göre gerçekleşir. İşte bu ilkelere ahlak denir. Ama yukarıdaki örneklere göre düşündüğümüzde, insanın tabi olduğu ahlaki ilkeleri, kuralları, yasaları ve değerleri nesnel olarak naif bir şekilde gözlemesi yani müşahade etmesi yanılsamalarla gerçekleşiyor. Bu durum, insanın ahlaki davranmasını olumsuz etkiliyor.

Malum olduğu üzere tabiat düzenindeki her bir kuvvet, kendi dışındaki kuvvetle dengeli bir hareket içindedir. Bu tabii kuvvetlerin yasasıdır, ilkesidir, düzenidir. İnsanın her birisi de, fert olarak, bağlı olduğu grup olarak ve toplum olarak, diğer kişiler, gruplar ve toplumlarla etkileşim içindedir. Bu etkileşimin belirli ilkelere, kurallara, yasalara ve değerlere göre gerçekleşmesi zorunludur. İşte bu ilkeler ve değerler ahlakı; yani, insan türemesininin bağlı olduğu mantıksal düzeni oluşturur. Bu düzene uymak İlahi kurala göre davranmaktır. Bu düzene aykırı davranmak ise yörüngesinden sapan bir meteora, yani akan bir gök taşına veya en doğrusu Kelamı Kadim ile ifade edecek olursak, şeytana dönüşmektir.

Bu durumda, ahlaksızlık şeytanlaşmaktır, yalan söylemek şeytani davranmaktır, ahlaksızlıktır. İnsanlara her ne amaçla olursa olsun iftira atmak, kötü sıfatlar yüklemek, günümüzde kendisine makamın hakkını vermek denilen mevki ve makamla gururlanmak ve bunları bir üstünlük imajı olarak kullanmak, ahlaksızlıktır, yörüngeden sapmadır.

Şimdi ahlaksızlık ile şeytanlık arasındaki ilişkiyi örneklerle gösterelim. Halk zihniyetinde, geleneğinde ve bilgisinde ahlaksız, yani kuralsız davranışlara şeytanlık dendiği malumdur. Şeytan kavramı; her türlü sapmayı açıklamak, göstermek ve örneklendirmek üzere, yörüngesinden çıkan bir gök taşı misaline gönderme yapar. Bilindiği gibi, Araplar yörüngesinden çıkan gök taşına şeytan derlerdi. Kura’nı kerim de de “Şeytanı recim” ifadesi; yörüngesinden çıkarak başkalarını etkileyen ve saptıran bir gök taşının çevresini etkileme, bozma, saptırma, yoldan ve yörüngeden çıkarma misali üzerinden sapkın yani ahlaksız davranışları açıklar.

Yalan söylemek, insanın bir hakikati ve gerçeği gizlemesi olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi dışındaki insanı veya insanları yanıltarak saptırmaktır. Bu sapma bir çok insanı bilgi düzeyinde etkilediği için çok hızlı yayılır. Sadece bir kişinin yalan söylemesiyle kalmaz. Bir çok kişinin bilmeden bu yalana itibar etmesiyle sonuçlanır. Yalanı ilk defa söyleyen yaptığı sapkınlığın farkındadır. Ama yalanın içerdiği sahte bilgiyi sosyal olarak dolaşımda iken öğrenenler, bir yalana inandıklarını çoğunlukla fark etmezler. Bundan dolayı bir yalan çok kısa bir sürede, kırılmış bir cam gibi binlerce yalana veya bir kuşun hareketiyle harekete geçen bir kar taneciğinin çığa dönüşmesi gibi bir etkiyi toplumda meydana getirebilir. Bundan dolayı yalan “Recm edilmiş şeytanın” kendisidir. Onun şerrinden, yani onun bizi hakikatten, iyilikten, dürüstlükten, yardımseverlikten, adaletten saptırmasından Allah’a sığınırız, diye çağrıda bulunuruz, dua ederiz.

Ağu 24

Sendikalaşma Hareketleri

Dr. Şahin CEYLANLI

        Sendikalar, işçi sınıfının bir dayanağı olarak Sanayi İnkılabı’ndan sonra ortaya çıkmış ve yeni teknolojik icatların ve gelişmelerin de hazırlayıcısı olmuştur. Başlangıçta işçi eylemlerinin arkasında herhangi bir örgüt yoktu. Ancak,  daha sonra kurulan işçi kuruluşları sayesinde örgütlenme hareketleri hız kazandı. Bu sayede işçi hareketleri giderek güç kazanmaya başladı ve dolayısıyla sendikal hareketlerin yoğunlaşmasına zemin hazırlanmış oldu. Bugünkü  sendikalara benzer sendikalar 1700’lü yılların başında İngiltere’de ortaya çıkmış ve çoğunluğunu mesleki sendikalar oluşturmuştur. Dünya tarihinde önemli bir yeri olan Fransız İhtilâli, Avrupa’nın yaşantısında köklü değişikliklere sebep olmuş ve insan hakları, adalet, eşitlik, demokrasi gibi pek çok kavram sosyal hayatta kullanılmaya başlamıştır.

Türkiye’deki sendikalaşma hareketlerine bakacak olursak; Batı ülkelerindeki örneklere göre çok ileri tarihlerde  ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde işçi sendikaları 1830’lu yıllarda, tarım işçileri arasında olmuş ve ilk grevler de bu dönemde başlamıştır. İmparatorluğun son yıllarında işçi hareketleri ve dolayısıyla sendikal faaliyetlerde bir hareketlenme olmuştur.

Cumhuriyet’in ilânından sonra işçi hareketlerinin ve sendikacılığın gelişmesinde sanayileşme hareketlerinin çok büyük etkisi olmuştur. Sanayileşme alanında esas atılım 1930 yılından sonra büyük fabrikalar kurularak ortaya çıkmış ve sendikal hareketlerin gelişmesine vesile olmuştur. Daha sonraki yıllarda, hak arayışı çerçevesinde, çeşitli meslek kollarında işçi ve işveren sendikaları kurulmuştur.
Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak benimsediğimiz sendikaların, işçileri ve işverenleri temsil hususunda daha demokratik ve daha uygun bir yapıya kavuşturulması için yeni düzenlemelerin yapılması gerekir. Sendikalar çalışanların ve iş verenlerin haklarının korunması, artan gelirden makul bir payın alınması ve gelir dağılımında dengelerin bozulmaması için toplumda çok önemli bir emniyet sibobudur. Geniş bir kitlenin kendi hakları için demokratik ölçüler içinde teşkilatlanması  ve bu yolla toplum huzurunun sağlanmasında sendikalara büyük görevler düşmektedir. Bu bakımdan;  sendikaların zafiyet göstermemeleri için gerekli tedbirler alınmalıdır. Sendikaların her ülkede huzuru bozmak, rejimi tahrip etmek isteyenlerin göz koydukları müesseseler olmaları itibarıyla sendikal problemler hafife alınmamalıdır. Bu yüzden;  konuları dikkatle takip etmek ve sendikaları hayatlarını devam ettirebilecekleri bir düzene sokmak ve devletin denetimini eksik etmemek gerekir. Ülkelerdeki sosyal barışın ve sosyal adaletin sağlanması için bu durum çok önemlidir.

Ağu 24

Bilgi Toplumu ve Beyin Göçü

Av. Mustafa ÖZKURT

İktisadi gelişme tarihçileri geçmişten günümüze toplumların üretimin alanında itici güçlerinin gösterdikleri farklılıklardan hareketle bunları sınıflandırıp devrelere ayırmışlardır. Bu devreler sosyal ve ekonomik hayat değişkenlikleri dikkate alınarak belirlenmiştir.

İnsanlık, toplayıcı toplumdan yerleşik hayata geçtiğinde “tarım toplumu” olarak karşımıza çıkmaktadır. Makinelerin kullanımıyla, fabrikalaşma süreci başlamış ve “Sanayi Toplumu” toplumu dediğimiz toplum tipi ortaya çıkmıştır.

Her toplum tipi kendine özgü yaşam, alışkanlık ve düşünme tarzını da beraberinde geliştirmiştir.

Sanayi Toplumu sanayileşmenin getirdiği üretim tarzı da yerini gelişen sanayi ve teknoloji sonucunda bilginin işlenip, depolanmasında, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin ilerlemesi sonucu yeni bir toplum yapısı olan Bilgi Toplumuna dönüşmüştür.  Bu gün temel üretim ve güç faktörü olarak karşımıza bilgi çıkmıştır.

Başlangıçta toplayıcı ve tarım toplumunda temel öğe insan gücü iken, sanayi toplumunda insan gücü yanına makineyi almıştır. Bilgi toplumuna geçişte ise, insan ve makine gücü yerini düşünce ve akıl gücüne bırakmıştır.

Türkiye bilgiye ulaşımda haberleşme ve bilgisayarın yaygın kullanımının önemini fazla gecikmeden kavramıştır. Bu yönde Yüksek Planlama Kurulu 28 Temmuz 2006 tarihli 26242 Sayılı Resmi Gazetede dört yıllık faaliyet çerçevesini  “Bilgi Toplumu Stratejisi (2006-2010)” belgesiyle belirlemiştir.

Bununla, dünyada üretilen bilgiye daha hızlı erişebilmek, bilgi ağları ve veri tabanları oluşturularak bu arada eğitimin sürekli hale getirilerek bireyselleştirmeye çalışmak amaçlanmıştır.

Bilgi Toplumu Stratejisiyle bunun Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat olduğu belirtilmiştir.

Sermaye ve işgücünün yanı sıra giderek üretimin en önemli faktörü haline dönüşen bilgiyi etkin kullanmanın ve verimlilik seviyesini artırmanın en önemli sağlayıcılarından biri bilgi ve iletişim teknolojileridir. Bilgi ve iletişim teknolojileri; bilgiyi üretme, işleme ve saklama,      paylaşma ve kolay erişim, karar alma süreçlerinde etkin kullanım, yeni organizasyonel yapılar           ve iş süreçlerinin oluşumu ve yeni pazarlara erişim imkanları sunarak verimlilik artışı           sağlanmasında kritik rol oynamaktadır.”

İfadeleriyle geniş bir alanı kapsadığı vurgulanmıştır.

‘Bilgi Toplumu Stratejisi’ dayanan ‘Eylem Planı’ ile bilgi toplumuna dönüşüm süreci nasıl olacağı belirlenmiştir.

Sürece göre“ giderek güçlenen ekonomisi, genç ve dinamik nüfus yapısı, küreselleşen dünya ekonomisinin avantajlarını giderek daha iyi kullanan deneyim sahibi girişimcileri ile Türkiye açısından büyük fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatların etkin şekilde kullanılmasına yönelik    stratejik alanları tanımlayan Bilgi Toplumu Stratejisi, 2010 yılına kadar küresel rekabet gücüne       sahip bilgiye dayalı ekonomik ve sosyal gelişimin sürdürülebilir kılınması ve toplumsal refahın artırılması için         bütüncül bir dönüşümü… “ kapsadığı vurgulanmıştır.

Ancak 2019 yılına gelindiğinde bunun bir temennide kaldığı, insan faktörünün yeteri kadar dikkate alınmadığı görülmektedir.

Bilgi toplumu ile Sanayi toplumu arasındaki farkları, C.Can AKTAN ve Mehtap TUNÇ şöyle sıralamaktadır.: (1*)

1-Sanayi toplumunda kol gücünün yerini, bilgi toplumunda beyin gücü almaktadır.

2- Sanayi toplumunda fiziksel ve düşünsel anlamda insan sermayesinin üretime katılımı söz konusu iken, bilgi toplumunda düşünsel anlamda, yükseköğrenim görmüş nitelikli insanın üretime katılımı söz konusudur.

3- Sanayi toplumunda sanayi mallarının ve hizmetlerin üretimi yapılmaktadır. Bilgi toplumunda ise bilgi ve teknolojinin üretimi gerçekleşmekte ve bilgi sektörünün ürünü olarak bilgisayar, iletişim ve elektronik araçlar, elektronik haberleşme, robotlar, yeni gelişmiş malzeme teknolojileri gündeme gelmektedir.

4- Sanayi toplumundaki fabrikaların yerini bilgi toplumunda bilgi kullanımını içeren bilgi ağları ve veri bankaları (iletişim ağ sistemi) almaktadır. Bilgi, dünyanın her tarafında üretilmekte ve iletişim teknolojisi aracılığıyla anında her tarafa yayılmaktadır.

5- Bilgi toplumu işgücünden tasarruf sağlamakta, bu ise kısa dönemde işsizlik, uzun dönemde ise yeni teknolojilerin global etkilerini ortaya çıkarmaktadır.

6- Sanayi toplumunda genel eğitim, bilgi toplumunda ise sürekli bireysel eğitimin yer almaktadır.

7- Sanayi toplumunda; birincil, ikincil ve üçüncül endüstriler tarım, sanayi ve hizmetler, bilgi toplumunda birincil, ikincil ve üçüncül sektörlerin yanı sıra dördüncül sektör olan bilgi sektörü ortaya çıkmaktadır.

8-  Sanayi toplumundaki özel ve kamu iktisadi kuruluşlardan farklı olarak bilgi toplumunda gönüllü kuruluşlar önem kazanır.

9- Sanayi toplumunda başlıca üretim faktörleri emek, tabiat, sermaye, girişimci iken, bilgi toplumunda üretim sürecinde bu üretim faktörlerinin yanı sıra beşinci üretim faktörü teknik bilgi ön plana çıkmaktadır.

10-  Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin kıtlığı söz konusu iken, bilgi toplumunda bilgi kıt değildir. Bilgi, sürekli artmakta ve artan verimler özelliği içermektedir.

11-  Sanayi toplumunda üretilen mal ve hizmetlerin bir yerden bir yere taşınmasında uzaklık ve maliyet önemli iken, bilgi toplumunda bilgi otoyolları ile tüketici ile bilgi arasındaki uzaklık önemini kaybetmekte ve maliyetler en aza inmektedir.

12-  Sanayi toplumunda tüketici taleplerinin karşılanmasında mal ve hizmetlerin mobilitesi oldukça düşük, bilgi toplumunda ise bilginin mobilitesi kolaydır. Bu durum, bilginin sınırsız bir tüketici tarafından tüketilmesine ve yenilikleri teşvik etmesine yol açmaktadır.

13-  Sanayi toplumunda temel bilgiyi, fizik, kimya bilimleri, bilgi toplumunda ise; kuantum elektroniği, moleküler biyoloji ve çevresel bilimler gibi yeni araştırma alanlar oluşturmaktadır.

14-  Sanayi toplumunda politik sistem temsili demokrasi iken, bilgi toplumunda katılımcı demokrasi anlayışının daha belirgin bir önem kazanacağı düşünülmektedir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler neticesinde adına “Tele-Demokrasi” denilen bir değişimin ileriki yıllarda yaşanacağı tahmin edilmektedir.

Bu tespitler ışığında bireysel bilgi ve beceri birikiminin öznesi, iyi eğitim almış ve kendisini sürekli eğiterek yetişen insan teşkil etmektedir. Bu insan tipi kol gücü yerine beyin gücünü kullanan insandır.

2006 yılında bilgi toplumu serüvenini başlatan Türkiye o günden bu yana artarak devam eden bir beyin göçüne sahne olmaktadır. 1960 yıllarında doktorlarla başlayan beyin göçü, geçen zaman içinde beyin avcısı ülkelerin dikkatini çekmiş ve bu göç halen hızla artarak devam etmektedir.    Bu ülkelerin başında ABD, Kanada, Avustralya, İngiltere, Fransa, Almanya gelmektedir. Beyin göçü hamasi söylemlerle ve duygulara hitapla durdurulamaz

Beyin göçünün başlıca sebeplerini şöyle sıralayabiliriz; Hak ettiği ücreti almaması, yaşam standardının düşük olması, iyi eğitim görmüş gençlerin iş bulamaması, alanında çalıp başarı elde edecek bir imkânın olmaması,Ar-Ge çalışmalarının yok denecek kadar olması ve her şeyden önemlisi adam kayırmacılık ve siyasi yapılanmalar.

Bu ve bazı sebeplerle Türkiye beyin göçüne adeta davetiye çıkarıyor. Sürekli beyin göçü veren bir ülkenin çağı yakalaması hayalden öte gidemez. Bir diğer konu da Suriye’deki savaş nedeniyle eğitimli yetişmiş Suriyeli beyinlerin tamamı ABD ve Avrupa ülkelerine koşulsuz kabul edildiler. Bunlardan hiç biri Türkiye’de kalmadı.                        Suriye’nin en büyük zararı yakılıp, yıkılması değil, verdiği beyin göçüdür.Evet orada ağır savaş şartları var. Türkiye beyin göçünü durdurmada daha fazla geç kalmamalıdır.

 

 

  • Can AKTAN ve Mehtap TUNÇ “Bilgi Toplumu ve Türkiye”, Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat 1998. s.118-134.

Ağu 24

Türk Düşmanı Dimitri’den, Türk Büyükelçilerine Konferans !…

Ümit YALIM*

Türkiye Cumhuriyeti böyle bir aymazlık, böyle bir ihanet görmedi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Türkiye’ye davet ettiği Türk düşmanı, işgalci Dimitris(Dimitri)  Avramopoulos, Türk Büyükelçilerine konferans verdi. Konferans duyurusu Dışişleri Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde yayımlandı.

Yurt dışında görev yapan Türk Büyükelçileri ile Türkiye’de görev yapan Türk Büyükelçilerinin katıldığı XI. Büyükelçiler Konferansı’nın 08 Ağustos 2019 Perşembe günü yapılan oturumuna, Göç, İçişleri ve Vatandaşlıktan Sorumlu AB Komiseri sıfatıyla katılan Dimitris Avramopoulos’un tanıtımını bizzat Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yaptı.

Konuşmasını İngilizce olarak yapan Çavuşoğlu, Dimitri’yi Yunanca kalimera (günaydın) diyerek selamladı. “Bugün komşumuz Yunanistan’dan özel bir misafirimiz, iyi bir dostumuz var, uzun süredir benim dostum” diyerek Dimitri’ye övgüler düzen Çavuşoğlu, davetini kabul ettiği için Dimitri’ye çok teşekkür etti.

Çavuşoğlu Dimitri’nin beş kez bakanlık yaptığını ve Atina’nın eski Belediye Başkanı olduğunu da vurguladı. Tanıtımdan sonra Dimitri Türk Büyükelçilerine konferans verdi.

 

Konferans bitiminde Çavuşoğlu ve Türk Büyükelçilerinin, Türk Düşmanı, işgalci Dimitri’yi hararetle alkışlamaları dikkat çekti. Topraklarımızı işgal eden Yunanistan’ın eski Savunma Bakanı’nı alkışlayan Çavuşoğlu ve Türk Büyükelçilerine yazıklar olsun.

DİMİTRİS(DİMİTRİ) AVRAMOPOULOS KİMDİR ?

Dimitri, Yunan diplomat ve siyaset adamıdır. 1994’te Atina Belediye Başkanı seçilen Dimitri daha sonra 25 Haziran 2013 – 01 Kasım 2014 tarihleri arasında Yunanistan Milli Savunma Bakanlığı görevini yürüttü. Dimitri 02 Kasım 2014’te Avrupa Birliği Göç İşleri Komiserliği’ne atandı ve halen bu görevi sürdürüyor.

Dimitris Avramopoulos, Yunan Savunma Bakanı olduğu dönemde gerçek yüzünü göstermiş ve Türk Düşmanı olduğunu kanıtlamıştı. Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Yunan askerine teslim ettiği İzmir Koyun Adası ve Aydın Eşek Adası’na 26 Haziran 2014’te gelen Dimitri, Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile birlikte Türkiye’ye meydan okudu. Adalarda konuşlu Yunan Askeri Üslerinde denetlemelerde bulunan Dimitri, egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.

MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU İHANETTE SINIR TANIMIYOR !…

29 Ağustos 2014’te Dışişleri Bakanlığı görevine atanan ve bu görevi beş yıldır sürdüren Mevlüt Çavuşoğlu, ihanette sınır tanımıyor ve sürekli olarak suç işliyor. İşte Çavuşoğlu’nun ihanet dosyası;

*Yunanistan, 2014’te Doğu Akdeniz’deki 42 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığını parselleyerek satışa çıkardı. Satış duyurusu 08 Ağustos 2014’te Yunan Resmi Gazetesi’nde, 13 Kasım 2014’te de AB Resmi Gazetesi’nde yayımlandı. Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanlığı satış duyurularına itiraz etmedi, Yunanistan ve AB’ye nota vermedi.

*Yunanistan, İsrail ile birlikte, 2015’de, Taşoz Adası Türk  Karasularındaki Türk petrolünü çalmaya başladı. Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanlığı hırsızlığa itiraz etmedi, Yunanistan ve İsrail’e nota vermedi.

*Çavuşoğlu, 28 Ağustos 2016’da, Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias’ın davetlisi olarak Girit Adası’na gitti. Çavuşoğlu bu ziyareti ile Girit Adası’nın etrafında işgal altında bulunan 5 Türk adasının işgaline meşruiyet kazandırdı. Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde yapılan 205 numaralı açıklama ile Girit Adası’nın Yunanistan’a ait olduğu iddia edildi.

*Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve TBMM Onayı olmadan gayri meşru bir şekilde 18 Mart 2019’da Birleşmiş Milletler’e gönderilen Resmi Yazı ile Girit Adası’nın etrafında Yunan işgali altında bulunan 5 Türk Adası ve bu adalara ait 92 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığı Yunanistan’a terk edildi. Çavuşoğlu TCK Md. 302’de tanımlanan vatana ihanet ve TMK Md. 3’te tanımlanan terör suçunu işledi.

*Yunan işgali altında bulunan Türk adalarına Yunan Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Savunma Bakanı ve Yunan general ve amiraller ile Hollandalı Bakanlar defalarca gelip gittiler. Çavuşoğlu ve Dışişleri Bakanlığı  Yunanistan ve Hollanda’ya nota vermedi.

*Çavuşoğlu, topraklarımızı işgal eden ve bizim topraklarımızda bize meydan okuyan Dimitris Avromopoulos’u dost olarak tanımladı ve Avromopoulos’un Türk Büyükelçilerine 08 Ağustos 2019’da  konferans vermesini sağladı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, Türkiye Cumhuriyeti’nin hak ve menfaatlerini ısrarla ve inatla korumadığı ve sürekli olarak Yunanistan hesabına çalıştığı açık bir şekilde görülmektedir. Çavuşoğlu derhal istifa etmelidir.

 

 

*

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Ağu 24

Sosyal Medyada Anlamak ve Anlatmak

Ruhittin SÖNMEZ

Sosyal medyada yorum yapan herkes bir bakıma “yazar” sayılabilir. Buna WhatsApp gruplarının üyeleri de dâhil.

Ancak yazarlık riskli bir iştir. Yasal ve hatta sosyal açıdan sıkıntılara da yol açabilir.

Nitekim sosyal medyada bırakın farklı dünya görüşünden olanları, aynı görüşten olanlar arasında bile sert, incitici ve yaralayıcı klavye kavgalarına şahit oluyoruz.

Karşısındakine “ayar vermek, lafı gediğine oturtmak, hak ettiği cevabı vermek” gibi kaygıların yılların dostluklarını yıkabildiğini görebiliyoruz.

Günümüzde tamamen benzer görüşleri paylaşanların, bir dernek, siyasi parti veya bir menfaat grubuna dahil olanların oluşturduğu WhatsApp grupları çok yaygın. Üyelerinin haberleşmek, duygu ve fikirlerini paylaşmak için kurduğu bu gruplarda bile dozu kaçmış tartışmaların çok sayıda örnekleri var.

Kalplerin kırıldığı, alınganlıkların, dargınlıkların ve hatta düşmanlıkların oluştuğu bu tartışmalar yüzünden bazen WhatsApp gruplarının kapatıldığı, iletişimsizliğin tercih edildiği görülüyor.

Facebook, Twitter gibi alanlarda arkadaşlıktan çıkarma, engelleme gibi önlemlere başvuruluyor.

Son derece faydalı ve olumlu birer araç olarak kullanılabilecekken, bu mecralar neden öfkelendiğimiz, kızdığımız, alındığımız veya kavga ettiğimiz birer alana dönüşüyor?

******************************

DEMOKRASİ ZORDUR

Sosyal medya ve kapalı grup haberleşmesini sağlayan mecralar çok demokratik platformlardır. Herkesin eşit şartlarda olduğu, bilgisayar veya cep telefonunun klavyesinden yazarken sosyal ve psikolojik baskı hissetmediği ortamlar bunlar.

Fakat bu avantajlar bazen ölçünün kaçmasının sebebi olabiliyor. Öfkesine yenilen yorumcu küfür, hakaret, yalan ve iftira dolu beyanlar yazabiliyor. Bunların bir kısmı mahkemelerde çözülmek üzere dava konusu oluyor.

“Düşünce ve inanç özgürlüğü” ile “düşündüğünü ve inandığını açıklama hürriyetinin” sınırlarını aşmadan beyanda bulunmak bir özdenetimi gerektiriyor. Kimseye hakaret ve küfür etmeden, şahsiyetini küçümsemeden fikir ve inançlarımızı anlatmayı başarmak herkesin harcı değil.

Sizin için çok değersiz biri de olsa, paylaşımınızın altına yorum yapan birine cevap vermek istiyorsanız sabır ve teenni ile cümleler kurmanız gerekiyor. Mademki o sizin sosyal medya “arkadaşınız”, ya katlanacaksınız veya “arkadaşlıktan” çıkaracaksınız.

WhatsApp gruplarında bu daha da zor bir tercih olacaktır. Çünkü sizin o kapalı grup içinde bulunmanız bir mensubiyet duygusunun olmasını gerektirir. Bu duyguyu kaybettiğiniz için gruptan ayrılıyorsanız sonuçlarına da katlanacaksınız.

Grubu kuran “yönetici” iseniz, grubu kapatma kararı almanız, gruptan beklediğiniz bütün faydalara “elveda” demeniz anlamına gelir.

Gruptakilerin aidiyet duygusu kazanması, ortak akıl ile kararların alınması, sinerji oluşması, içerideki farklı görüşlerin ortaya çıkması, kişisel sorunu olanların belirlenmesi gibi faydalı sonuçlara ulaşma imkânını, kapatma kararı ile kaybedersiniz. Dahası bu kararınız gruptakilerin kendilerinin daha küçük gruplar oluşturmalarına yol açabileceğinden, muhalif grupların oluşması riskini de göze almanız demektir.

******************************

SOSYAL MEDYANIN FAYDALARI

Sosyal medyanın huzurlu ve faydalı kullanımı mümkün.

Gerçekten bilgileri, yorumları ve paylaşımlarıyla hayatımıza büyük renk ve zenginlik katan sosyal medya arkadaşlarımızla mutlu oluyoruz.

Zengin tecrübeleri ve bilgilerinden istifade edilmesi bu değerlerin işe yaramasını sağlıyor. Paylaşımlarımızın beğenilmesi ve takdir edilmek hoşumuza gidiyor. Böylece yazanı da okuyanı da mutlu eden bir süreç yaşanıyor.

Diğer taraftan evinden dışarı çıkmayan bir emekli dostumuz bile yaptığı değerli paylaşımlarıyla faydalı olurken, kendisi de yalnızlık duygusundan uzaklaşabiliyor.

Değerli insanlarla arkadaş veya grupdaş olmanın verdiği haz ve heyecan, ortak bir hedefe erişmek için motivasyon sağlıyor.

******************************

ANLAYAMAYAN VE ANLATAMAYAN HAKARET EDER

Millî Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi) araştırması da PISA’ya benzer bir sonuç vermiş:

“Türkçe’de 3 öğrenciden 2’si orta düzeyde ve bunun da altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor.”

Yani insanlarımızın çoğu Türkçe yazılmış bir metni okuyup anlayamıyor yahut dinlediği bir konuşmayı anlayamamak gibi bir sorunu yaşıyor.

Taha Akyol, Karar Gazetesi’nde yazdığı yazıda, kısır tartışmalarımızın temel sebebi olarak bu sorunu değerlendiriyor:

“Fen bilimleri ve matematikte durum daha kötü. Türkçe metinde geçen olaylar ve anlamlar arasındaki bağlantıları anlamakta zorlanıyorsak, soyut sayısal veriler arasındaki bağlantıları anlamakta büsbütün zorlanırız tabii.

Önyargılarımızın çok güçlü olduğu, üstelik daha karmaşık siyasi ve ideolojik konuları nasıl anlarız?!

“Anlamak” yerine önyargılarımızı devreye sokarız. “Bizim taraf”ın söylediklerini kayıtsız şartsız doğru zannederiz. “Karşı taraf”ın eleştirilerinde doğru taraflar olabileceğini akıl edemeyiz, toptan suçlarız.

Politikacılar da taraftarlarını pekiştirmek için bunu körüklüyor.

En kolayı, icraat ve fikirleri tartışmak yerine, karşıtlarımızın kişiliklerine hakaret etmektir. Yüz elli yıllık tarihimize bakın, genelde böyle.”

******************************

EN TEMEL SORUN: CEHALET

Sosyal medya kullanımında da en temel sorunumuzun “cahillik” olduğu anlaşılıyor.

Cahillik” kavramından kastımız “tahsil yapmamak” değildir. Çünkü okullarımızın diploma verip mezun ettiklerinin çoğu maalesef cahil.

Cehalet, sadece bilgisizlik veya bilgiye erişme yeteneği eksikliği değildir. Bunun yanında soyut veriler arasındaki bağlantıları anlama becerisinin olmamasıdır.

Bir de “anlamak istemediği için anlamayanlar” var. “Tahsil insanın cehlini alır, eşekliği baki kalır” sözü böyleleri için söylenmiştir.

Diplomasız veya “diplomalı cahiller” bu kadar çok iken, böyle bir sosyal malzeme ile kişiler yerine olayları, kuralları, siyaseti, inançları tartışmak çok zordur.

Ama yavaş yavaş da olsa gelişeceğiz. Cehaleti yeneceğiz. Birbirimizi anlamayı ve meramımızı efendice anlatmayı öğreneceğiz.

Ağu 24

(BM-UN) Birleşmiş Milletlerin Kirli Bahçesi…

Emrah BEKÇİ

10 Ocak 1920 tarihinde, yeni bir savaşın önüne geçmek gayesi ilemilletler arası bir teşkilat olarak, Versailles Antlaşmasını imzalayan devletler tarafından İsviçre’nin Cenevre şehrinde, ‘Cemiyet-i Akvam’ Milletler Cemiyeti adı altında kuruluş kuruldu. Kurum, ABD başkanlarından Wilson’un barış prensipleri üzerine geliştirilmiş ve bu görüş esas alınmıştı.

Kısacası kuruluş ABD çıkarlarını prensip alarak kurulmuştu.

1932 yılında Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye olmuş ve fakat Gazi Mustafa Kemal Atatürk, üyesi olduğumuz milletler arası kuruluşu hiç mi hiç benimseyememiş ve onu zayıf bir kuruluş olarak değerlendirmiştir. Denecektir ki; O halde niçin mevzubahis cemiyete üye olduk?

Cevap basit…

Dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların hayati yönde tetkiki ve ona göre gerekli tedbirlerin alınması açısından bizim de cemiyete girmemiz, milli menfaatlerimiz bakımından elzemdi.

Cemiyet 1939 yılında Avrupa’da savaşın başlaması ile varlığını yitirdi.

***

Biz konumuza dönelim…

Günümüzde bizimde (Türkiye’nin) üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatı, yukarıda kısa hikayesini anlattığım ‘Cemiyet-i Akvam’ gibi; Dünya barışı, güvenlik, toplumsal, beşerî, kültürel sorunları çözmede uluslararasıiş birliği yapmak amacıyla, ABD’nin New York kentinde, 51 ülkenin 26 Haziran 1945 tarihindeki imzalarıyla kurulmuş; 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Şimdi diyeceksiniz; ”-Ne güzel, insanlık için, milletler için güzel bir teşkilat kurulmuş kardeşim. Bunda ne var ki?”

Şöyle izah edeyim;

Dünyaca ünlü Amerikan Petrol milyarderlerinden JhonDavisonRockefeller (1839-1937) ABD’de ki ilk büyük tröstü oluşturmuş ve ”Standart OilCompany” petrol şirketi, dünya siyasetinde büyük roller oynamıştır. Buna örnek olarak Sovyet İhtilali döneminde (1905-1917) Çarlık Rusya’daki bütün ihtilal hareketler, JhonDavisonRockefeller’in paralı ajanları tarafından organize edilmiş; Moskova’da açmış olduğu bankalar aracılığı ile ihtilalcilere maddi yardımda bulunmuş. Hatta kendi bankalarını ihtilalcilere soydurmuş, tüm bu soygunların başında bulunan isim ise sonradan Sovyet Rusya‘nın başına geçecek olan Stalin‘dir…

Şaşırdık mı?..

Asla (!)

Şimdi siz: ”-İyi de kardeşim Birleşmiş Milletler ile bu insanların ne alakası var?” diye bilirsiniz…

Okumaya devam, alakaya yaklaşıyoruz…

Birleşmiş Milletler’in51 Ülke imzası ile 26 Haziran 1945 tarihinde kurulduğunu yazmıştım. Hatta ABD’nin New York şehrinde binasının olduğunu. İşte o binayı Birleşmiş Milletler’e hibe eden kişi; JhonDavisonRockefeller’in mahdumu JhonDavisonRockefeller.Jr’dir. (1874-1960)

Birleşmiş Milletler binası, dünyadaki ülkeler hakkında hayati önemde kararların alındığı bir merkez haline geldi. Tüm ambargolar, savaş kararları bu merkezde bulunan ve başta ‘Rockefeller’ve kendisiyle iş yapan tröstlerin menfaatleri doğrultusunda alınan kararların; üye ülkelere uygulanmasının düşünce merkezidir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin ABD’nin New York şehrinde kurulmasının başka bir boyutu daha vardır. New York ‘Siyonizm’in ve Museviliğin ev sahipliğini yapan, şehrin tamamına yakınının yönetimsel olarak Musevi olduğu bir şehirdir. Kısacası siyonizme ve Museviliğe karşı bir gelişme olduğu vakit; ilk mekanizma olarak New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi ivedi harekete geçen bir mekanizmadır.

Birleşmiş Milletlerin, ABD, Çin, Rusya Federasyonu, Fransa, İngiltere tüm yetkileri elinde bulunduran, kurula gelen herhangi bir karar ve teklifi oyları ile; onay-ret verme yetkisine sahip ülkeler olup, geri kalan diğer ülkeler ise uluslararası bir filmin figüranları konumundadır (!)

Dünya 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan Birleşmiş Milletlerin gizli odalarından yönetilmekte olup, ABD, Rusya Federasyonu dahil olmak üzere diğer ülkelerin yöneticileri, bu gizli odalarda alınan ticari-ekonomik çıkarlar üzerine atanan memurlardan farksızdır.

***

Dünya üzerinde güçlü bir aktör olmak isteyen ülkeler Birleşmiş Milletlerin görünmez yöneticilerinin musluğuna, değirmenine su taşımadıkları takdirde ne ülkelerinin ekonomik durumu ne de dünya üzerinde yaptıkları ticari hareketlerinden tam manası ile sonuç alamayacaklardır.

Dünyada geçerli olan ve Birleşmiş Milletlerintanımış olduğu gerçek $ (Dolar)dır. Paranın hareketi, politikayı, savaşı, ambargoyu, siyaseti, dünya üzerindeki açlığı belirlemektedir. $’ın basılması için gerekli olan günümüzdeki en önemli gereç ise ‘enerji’dir. Enerji kaynakları ve enerjinin taşınacağı yol güzergâhı nerelerden geçiyor ise; Birleşmiş Milletlerle o yol güzergahı ile enerjinin çıkmış olduğu sahanın ABD’nin New York şehrinden organizasyonunu yapmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan tüm hadiseler ve ülkemizde yaşananların temelinde Birleşmiş Milletlerde kapalı odalarda ülkemiz aleyhine kurgulanmış olan senaryolardır. Yoksa, 1945 senesinde kurulan ve kuruluşunda kendi arsasını hibe eden, Siyonizm ve Musevilik gibi kuşatılmış bir şehirde Birleşmiş Milletlerinkurulmasını tesadüf mü sayıyoruz?

***

Peki günümüzde Birleşmiş Milletlereliyle ne olmakta ve neler yapılmaya çalışılıyor?

Birleşmiş Milletler5 daimî üyesinden biri olan Rusya Federasyonu, ABD’nin Mısır’da yapmış olduğu darbe sonucu başa getirdiği Sisi’den memnun olmadı. Bu hatasını Suriye için tekrarlamamak Birleşmiş Milletlerinkapalı odalarından mutabakatla yapıldı (!)

Rusya Federasyonu, Şam yönetimine günümüze kadar yaklaşık olarak 20 Milyar Dolar gibi bir rakama varacak silah ve gereç yardımında bulundu. Amacı; ileriki vadede hem coğrafyada tam olarak konuşlanmak hem de ticari olarak Suriye üzerinden ekonomisine katkı sağlamak. Kısacası 1 taşla 2-3-4 kuş vurmak… Ve vurdu…

Rusya, Suriye’nin ‘Tartus’ limanına üstlendi (Tartus çok önemli bir bölgedir)ve Doğu Akdeniz dahil olmak üzere, enerji koridorunun musluğunun başına geçti. Ayrıca, son günlerde Akdeniz’de bulunan Hidrokarbon yataklarına da ortak olmuş oldu…

İşte tüm bu gelişmeler Birleşmiş Milletlerin kapalı odalarında alınan ve yapılan pazarlıklar sonucunda meydana gelmekte…

Belki güzel bir senaryo diye bilirsiniz. Lakin güneş balçıkla asla sıvanmaz…

 

***

 

Türkiye tüm bu gelişmelere rağmen nasıl bir siyaset gütmeli, bölgede nasıl bir aktör olmalı?

Çünkü önünde Birleşmiş Milletlerin tröstleri yer almakta. Türkiye politikasını ve eksenini kendi kültüründen olan, geçmişte aynı dili, aynı aşı paylaştığı devlet olmuş veya federatif yönetim altında bulunan ülkelere çevirmeli.

Ortadoğu coğrafyasında ise kesinlikle Arap ülkelerine güvenmemeli. Malumunuz Osmanlı Devleti’ni bu bölgede arkasından hançerleyenler; günümüzde ‘İhvan’ dediğimiz gurupların-siyasi uzantıların ataları idi.

Türkiye’nin en büyük avantajı, bu coğrafyayı çok iyi tanımasıdır. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi, evladıdır. Bundan dolayı, günümüzde ‘güvenli bölge’ tartışmaları yerine; ”Güvenlik nedeni ile haklı ilhak” hakkını kullanıp, kendi misaklarını, huzurunu tahsis edene kadar genişletmelidir. Aksi halde Birleşmiş Milletlergibi bir ifrit örgüt, bu bölgede nice bataklık kuracak ve ürettiği haşereleri ülkemize salacaktır.

Tabii ki devletimiz gereken hassasiyeti düşünmekte-düşünüyordur. Yazımızın amacı, hafızalarda Birleşmiş Milletlergibi bir kurumun ne olduğunu, nelere muktedir olduğunun altını çizmektir.

Saygı ve Sevgilerimle

Ağu 24

Küreselleşme ve Atatürk – 2

Halil ALTIPARMAK

Önceki yazımızda, 1. Dalga olarak değerlendirebileceğimiz 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren o zamanki şekliyle bir Küreselleşme’nin oluşumunu, tarihî seyrini anlatmaya çalıştık.

İngiltere, bu 1. dalga Küreselleşme’nin adeta sahipliğini tek başına yapma imkânına kavuşmuştu. İngiliz İmparatorluğu, üzerinde güneş batmayan bir güç haline gelmiş ve dünyaya adeta tek kutuplu yön veriyor gibi idi.

Bu arada bir parantez açmalıyım; gördüğünüz gibi, İngiliz Milleti değil, İngiltere İmparatorluğu demeyi tercih ettim. Neden? Çünkü, İngiltere’nin o dönemki küresel gücünün arkasında, tek başına İngiliz Milleti mi var, yoksa, başka ittifaklar ve yapılar da var mıdır? Bu konu, bugün bile araştırmaya değer bir konudur. Bu konuda daha fazla derine inmeye gerek yoktur. Derine inmek için, tüm 19. yüzyıl dünyasını yeniden taramak gerektir. Bu da şimdilik konumuz dışındadır. Başka bir seride de bu konulara girebiliriz.

Sırası gelmişken bir parantez daha açalım: İngiltere, 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bizi istediği yöne çekme gayretine girmiştir. Hele, 1838 Osmanlı Devleti – İngiltere arasında imzalanan Balta Limanı Serbest Ticaret Anlaşması ile zaten büyük sıkıntılar içerisinde bulunan ekonomimiz, tamamen, Avrupa’ya bağımlı hale gelmiştir. Bu Anlaşma’nın İngilizce metninde yer alan bir madde ile, sadece İngiltere değil, diğer ülkelerin de, bizi sağmaları için zemin hazırlanmıştır. Nitekim, önce Fransa ile(1939), sonra da Rusya ile(1946) aynı imtiyazlı Anlaşmalar yapılmıştır.

İki parantezi de kapatıp, 19. yüzyılın son çeyreğine geri dönelim.

Prusya Devleti ve onun Başbakanı Bismark, büyük ve uzun gayretler sonunda, 1870 yılında, hep hayal edilen Alman Birliği’ni sağlamıştır. Aynı tarihte, İtalya şehir devletleri de, Avusturya etkisinden, Fransa sayesinde sıyrılıp, İtalya Birliği’ni sağlamıştır. Ancak, Almanya, birliğini sağladıktan sonra, dünyadaki gelişmelere kayıtsız kalmamış ve Küresel gücün ya içerisinde, ya karşısında olmayı TALEP ETMEYE başlamıştır.

Almanya’nın bu talebi, Küresel güç konusunda, karmaşanın çıkmasına elbette zemin hazırlayacaktı. Maalesef, bu karmaşa’nın  en ağır darbelerinden birini de biz yiyecektik.

Nasıl?

Osmanlı Devleti’ni, o güne kadar kollayan ve adeta hamiliğini yapan İngiltere, son çeyrekte bu tavırlarını tamamen değiştirecek ve küresel güç kavgasında yalnız kalmamıza neden olacaktır. Bu gelişme, 1881 yılında, II. Abdülhamid’in beşinci yılında ekonomik olarak tamamen İFLAS ETTİĞİMİZİ dünyaya ilan etmemiz ve Düyun-u Umumiye’nin, devletimizin 6 çeşit gelirine el koyması ile sonuçlanacaktır. Burada hemen şunu da eklemeliyiz: Osmanlı İdaresi, ülke ekonomisini çok kötü yönetmekle, israf ve lüks hayatın içinde yaşamakla, kendisini adeta aciz, güçsüz, çaresiz duruma düşürmüştür.

Almanya’nın küresel paylaşım talebi, İngiltere’nin kurmak istediği dengelerin bozulmasına, dünyada zemininin kaymasına neden olacak ve dünyada yepyeni birliktelikler, ittifaklar kurularak, dünya hızla karmaşaya doğru gidecektir.

İngiltere, bu yeni zeminde, Osmanlı Devleti’ni kendi başına bıraktığını ispat için, 1880’lerin başında Mısır ve Kıbrıs’ı işgal ederek, dünyaya mesajını vermiş olacaktır.

Kendi başına ayakta durmaya imkânı olmayan, gelirlerinin büyük bir kısmına Düyun-u Umumiye tarafından el konulmuş olan, diğer bir ifade ile egemenliğini hemen hemen kaybetmiş olan ve adeta yarı sömürge durumuna düşen Devletimiz, kurtuluş çareleri aramak için çırpınmaya başlayacaktır. Bu çırpınma, küresel talepte bulunan Almanya’nın da talebine uygun bir durum oluşturacak ve böylece, yavaş yavaş Almanya’ya yakınlaşmaya başlayacağız.

Bu anlattıklarımız, 19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyılın başlarında dünya dengeleri açısından, yani, küresel güç açısından yeni bir döneme  girildiğinin işaret fişeği olmuş ve sonunda dünya, 1914 yılında tarihin en büyük ve en kanlı savaşlarından birine sahne olmuştur.

1914 Ağustos ayından itibaren çıkan dünya savaşı, küreselleşme için yeni bir dönemdir ve tarihî seyrimize gelecek yazıda bu dönemden itibaren devam edeceğiz.

LÜTFEN TAKİP EDELİM…

Ağu 08

Ana Dede Diyarında…

Özcan PEHLİVANOĞLU*

Benim ana tarafım Bulgaristan’dan Bergama’ya gelip yerleşmişler. Onun için ana tarafından Bergama‘nın Aziziye köyündenim.. Orayı bilenler bilir, Aziziye ile Ayasköy iç içe geçmiş iki köydür… Aralarında üç dört metrelik bir yol vardır. Belki de bunun Türkiye’de başka bir örneği yoktur.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Ayasköylü Prof. Dr. Mustafa Şahin ve kendisi gibi köyden yetişmiş aydın insanlar ilk defa bir buluşma tertip ettiler. Sağ olsunlar bana da, haber verip davet yolladılar.  Biz de bunun üzerine bir kez daha kalkıp ana dede topraklarına gittik… İyi ki gitmişiz!

 

Orada çocukluğumuzda uyuduğumuz odanın şimdiki halinin önünde fotoğraf çektim… Çok düşündürücü bir kare!… Beni 50 yıl öncesinin Türkiye’sine ve çocukluğuma götürdü bu fotoğraf ve ziyaret!

 

O vakitler köylü hala milletin efendisi idi! Ancak şimdi halinden memnun olan yok…. Prof. Dr. Mustafa Şahin köylerin tarihinide arkadaşları ile birlikte açtıkları sergilerle ortaya çıkarmışlar..

 

Nasıl oluyorsa biz eskiden daha gelişmiş imişiz! Gün gün geriye gitmişiz sadece elektrik, telefon gelmiş ama diğer her şey geriye gitmiş… Asıl önemlisi de “mutluluk” gitmiş…

 

Geçtiğimiz yıl Belçika’da bana köyleri gezdirmişlerdi. Belçikalılar köyde yaşamak için birbirleri ile yarışıyorlar bizde de insanlarımız köyden kaçmak için! İşte durum bu… Anlayacağınız evlerin çoğu halen benim çocukluğumda olduğu gibi kerpiç…dedim ya bir de köylerdeki “mutluluk” uçup gitmiş!

 

Olsun yine de köye gitmek ve köylülerimle buluşmak bana çok iyi geldi… Hele yaşlı kadınların “sen kimin oğlusun? Sen kimlerdensin?” sorularına muhatap olunca “Çakır Hüseyin’in kızı Bahriye’nin oğluyum” deyince “Dedene benziyorsun”, “Ananla ilk okulda beraber okuduk” cevaplarını alıp dayılarımın, teyzelerimin arkadaşlarını görmek beni mutlu etti… Anama onların selamlarını götürdüm…O da çok mutlu oldu!

 

Her zaman söylüyorum, Türk Milleti köylü bir millettir… Toprağını ve dolayısıyla vatanına yürekten bağlıdır… Dönüp dönüp köyünüze bakın çünkü Türklerin çıkışı yine köylerden başlayacaktır… Fotoğraflara bakın bakalım, sizlere bu kareler neler anlatacak.

 

*ozcanpehlivanoglu@yahoo.com

https://twitter.com/O_PEHLIVANOGLU

Eski yazılar «