x

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ’NİN

GELENEKSEL MEVLİDİ 25 MAYIS’TA

 

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kurulduğu 1970 yılından bugüne kadar vefat eden üyelerimiz için her yıl okuttu GELENEKSEL MEVLİD    25 Mayıs 2019 Cumartesi günü, öğle namazının ardından Dülgerzâde Camisi’nde (Fatih, Macarkardeşler Caddesi Nu.37) okutulacaktır.

 

Bütün üyelerimizi geleneksel mevlidimize bekliyoruz.

 

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ 

 

x

19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KUTLU OLSUN

ATATÜRK'ÜN SAMSUN'A ÇIKIŞININ 100. YILINDA ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KUTLU OLSUN            

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasıyla yanan Kurtuluş ateşi, Mustafa Kemal’in  l9 Mayıs l919'da Samsun'a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açmasıyla bütün yurdu sarmış,   23 Nisan 1920’de milli egemenliğin tecelli ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla millete malolmuş,  30 Ağustos 1922’de zafere ulaşmış ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ile taçlanmıştır.

Cumhuriyet’e giden bu uzun ve kutlu yolun ilk adımı olan 19 Mayıs 1919’un 100. Yılında 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramınızı,  en iyi dileklerimizle kutlarız.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Formun Üstü

 

 

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

May 21

İlk Adım (19 Mayıs 1919)

Direnişin, Kurtuluşun, Milli Mücadele’nin birinci asrı bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden, Osmanlı’nın küllerinden bir ulus inşa eden ve milli mücadelenin ‘’örgütlü’’ilk kıvılcımının atıldığı gün bugün 19 Mayıs 1919.

Bu anlamlı tarihi günün 100. Yılını kutlama arifesinde Giresun Barosu Yönetim Kurulunun yayınladığı yazıları bize çok şey hatırlatıyor.

İLK ADIMIN 100.YILINDA YAPILACAK MAKSATLI ORGANİZASYONU ESEFLE KINIYORUZ;

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi Adı altında Sözde Pontus Rum Soykırımının 100.yıldönümü iddiasıyla 18 Mayıs 2019 tarihinde Ankara’da yapılacak olan sözde anma konuşmaları ve akabinde gösterimi yapılacak olan Nikos Aslanidis’in Giresun Orkestrası ve Topal Osman temalı Banda (THE BAND) isimli filmin gösteriminin tarihinin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün 19 Mayıs 1919 da Samsuna ayak bastığı ve “İLK ADIM” kabul edilen güne denk getirilmesi tesadüf olmadığı gibi; Milletimize ve Devletimize duyulan 100 yıllık kinin kusulmasından başkaca birşey olmadığı ortadadır. Reddediyoruz; esefle kınıyoruz.

Oysaki tarihe bakıldığında: Yunanistan Parlamentosu, 24 Şubat 1994 tarihli oturumunda 19 Mayıs 1919’u oybirliği ile “Pontus Rumlarının Soykırımı günü” ilan edilmiş; Yunanistan Cumhurbaşkanı yasayı 7 Mart’ta onaylamış ve ertesi gün de Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Ancak ilginçtir ki maksatlı olarak soykırım tarihi olarak 19 Mayıs’ın seçilmiş olması üzerinde düşünülmelidir.

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da kurtuluşa giden yolda attığı İLK ADIM olarak kabul edilir.

Emperyalizmin tetikçiliğine soyunan Yunanistan’ın, Anadolu’nun fethi rüyasıyla başlayıp, “Küçük Asya Felaketi”yle biten işgal girişimi büyük acılara neden olmuştur.

İzmir’den Polatlı’ya kadar Batı ve Orta Anadolu, Atatürk’ün; “Askerlik onurundan yoksun katiller sürüsü” dediği Yunan Ordusu tarafından yakılıp yıkılmıştır.

Ne acıdır ki bu dönemde bazı Ortodoks yurttaşlarımız, uyruğu oldukları ülkeyi savunacakları yerde, Ege Bölgesinde İYONYA, Karadeniz bölgesinde PONTUS devleti kurma hülyasıyla, işgalci Yunan ordusuyla işbirliği yapıp, ülkelerine ve Müslüman komşularına karşı silah çekmişlerdir.

Atatürk “Nutuk” ta, Pontus devleti kurmak için silahlanıp ayaklanan çetelerin 25.000 – 30.000 kişiyle dağa çıktıklarını, Türk köylerini basıp katliamlar yaptıklarını, 9 Eylül 1922’de Yunan Ordusu’nun İzmir’den kovulmasına rağmen Pontus isyanının tam anlamıyla Şubat 1923’te bastırılabildiğini ayrıntılarıyla anlatır.

“Pontus” ve “Küçük Asya Helenleri Savunma Örgütü” adını taşıyan silahlı isyancılar, işler umdukları gibi gitmeyip, işgalciler yenilince ülkeyi terk etmek durumunda kalmışlardır.

Sorumlusu oldukları Anadolu’daki büyük yıkımdan ve katliamdan ötürü özür dilemesi gereken Yunanistan, Küçük Asya Macerasından çifte soykırım mağduriyeti çıkarmayı başarmak üzeredir. Karadeniz Rumları için PONTUS ( 19 Mayıs ) Ege Bölgesi için ( 14 Eylül ) KÜÇÜK ASYA HELENLERİ SOYKIRIMI !

Yunan ordusu ile işbirliği içindeki Pontus çetelerine milli kurtuluş savaşında verilen mücadele de bu yalan organizasyonu düzenleyeceklere göre ‘soykırım’mış meğer. İlk adımın 100. Yılında, Türkiye’nin kalbi Ankara’da Pontus Soykırımı anma toplantısı düzenleyebilmek için, Atatürk’ün deyimiyle; ” Milli histen zerrece nasiplenmiş olmamak” gerekiyor. Daha acısı Polatlı’nın doğusuna geçemediler diye övündüğümüz Yunan zihniyeti 100 yıl sonra Ankara’da zuhur ediyor. Hem de 18 Mayıs’ta, 19 Mayıs’tan bir gün önce…

Tesadüf mü? Tabii ki değil… Yoksa Polatlı’dan yüzgeri edilen Yunan Ordusu, karşı saldırıyla Ankara’ya girip TBMM’yi dağıttı da bizim haberimiz mi olmadı!

Bu gerçek dışı, tarihimize iftira eden maksatlı organizasyonu esefle kınıyoruz ve Milletimizi bu konuda bilinçli olmaya, tarihi değerlerimizi korumaya davet ediyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur! 14.05.2019

Giresun Barosu Yönetim Kurulu

May 21

Atatürk’ün Yol Arkadaşları

Ruhittin SÖNMEZ

Mustafa Kemal Paşa’nın döneminde, bugünkü adıyla albay ve general olan arkadaşları inanılmaz çetin şartlarda yetişmiş, çok nitelikli kurmay subaylardı.

Bunlardan çoğu Milli Mücadelede Mustafa Kemal’in yol arkadaşları olarak unutulmaz hizmetler yaptı. İlk akla gelenler:

1919 Haziran ayında Amasya Kararlarını imzalayarak Milli Mücadelenin yol haritasını çizen lider kadro…

Mondros Mütarekesi’ni Bahriye Nazırı sıfatıyla imzalamış olan Albay Rauf (Orbay) Bey

Merkezi Erzurum olan 15. Kolordu’nun komutanlığını yapan Kâzım Karabekir Paşa

Ankara merkezli 20. Kolordu’nun başında bulunan Ali Fuat Paşa ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Bandırma Vapuru yolcularından 3. Kolordu Komutanı Albay Refet (Bele)’yi sayabiliriz.

Ayrıca Milli Harekete en baştan katılmayan ancak zafere ulaşmamızda çok değerli katkılar veren Albay İsmet (İnönü) ve Fevzi (Çakmak) Paşa gibi kurmayları da ilave ediniz.

Albay Refet (Bele) ve Albay İsmet (İnönü) 1921’de tuğgeneral (mirliva) yani Paşa oldu.

Mustafa Kemal (Atatürk), Kâzım Karabekir ve Ali Fuat (Cebesoy) ise Milli Mücadele’nin başında mirliva rütbesinde oldukları için ‘Paşa’ unvanı taşıyordu.

Fevzi (Çakmak) Paşa, Mustafa Kemal’den 5 yaş büyüktü.  1918 Mondros ateşkesinden sonra beş ay kadar Erkanı Harbiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı) Ordu Müfettişliği ve 1920 Şubat-Nisan’ında iki ay Harbiye Nazırlığı yaptı.

İstanbul’un İngilizlerce işgali üzerine 17 Nisan 1920’de Ankara’ya geçip Kozan Milletvekili olarak Milli Mücadele’ye katıldı. Hemen Milli Savunma Bakanlığına ve 1921’de Başbakanlık görevine atandı. 1922-1944 arası aralıksız 21 yıl Genelkurmay Başkanlığı yaptı.

Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’den bir yaş küçüktü. 1918 yılında da Erzincan, Sarıkamış, Kars, Erzurum ve Gümrü bölgelerini Ermeni ile Rus kuvvetlerinden geri aldı. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında dağıtılmamış tek ordu birliği olan 15. Kolordu komutanıydı. Mondros Ateşkes Anlaşması sırasında da Sadrazam Ahmed İzzet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı teklifini kabul etmeyerek Milli Mücadele’ye katıldı.

Milli Mücadelede Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğini kabul ettirmesinde en kritik dönüm noktası Temmuz 1919’da yaşandı. Kazım Karabekir Paşa, Padişah’ın “Mustafa Kemal’in 9. Ordu müfettişliğinden azledildiğini ve derhal tutuklanmasını isteyen” emrini dinlemedi, “Emrinizdeyim Paşam” dedi. Bu Milli Mücadele için tam bir kırılma noktasıdır.

******************************

AKLA GELEN TEK İSİMDİ

Bu bilgileri hatırlatmamın sebebi “Milli Mücadeleye kim liderlik edebilir?” sorusunun cevabında herkesin hemfikir olduğu ismin Mustafa Kemal Paşa olduğunu vurgulamaktır.

Padişah Vahdettin’in Mustafa Kemal’i “Karadeniz bölgesinde asayişi sağlamak” göreviyle göndermesinin arka planında “Vatanı kurtarmak” var mıydı? Bu tartışmalı bir konu. Sonradan Milli Mücadeleyi başarısız kılmak için yaptıklarına bakılırsa bu ihtimal söz konusu değildir. Ancak böyle bir niyeti olsa da olmasa da, Padişah’ın da en güvendiği paşanın Mustafa Kemal olduğu tartışılamaz.

Zaten böylesine kutlu ama son derece riskli davanın liderliğini üstlenecek başka biri de çıkmamıştı.

Ayrıca Mustafa Kemal Anadolu’da başlatılacak bir Milli Mücadelenin başarıya ulaşacağına tam olarak inanan belki de tek kişiydi.

Yedi düvele meydan okuyarak yapılan İstiklal Harbimizin sonlarına doğru bile, yukarıda ismi geçen bütün kahraman, vatansever ve yiğit kurmay subaylarımızdan İzmir’in ve Ege Bölgesinin kurtarılabileceğine inanan yoktu.

İşte Mustafa Kemal’in liderliği bu farkta yatıyordu.

Kimsenin hayal dahi edemeyeceği hedefi koyup, uzun süren stratejik planlar yapmak ve dava arkadaşları ve halkı başarı için motive etmek.

Mazhar Osman’ın bizzat Atatürk’e dediği gibi, bu işe kalkışmak bir “delilikti.”

Ama bu delilik, yiğitliğin zirvesi anlamına gelen bir delilikti.  Yanında kurmay aklı, bilim, deha derecesinde zekâ, istişare ve yönetim sanatı ile desteklendiği için başarılı oldu.

Şükürler olsun ki bütün bunlar bir araya gelebildi.

Yoksa yaşadığımız vatan topraklarında ya azınlık olacaktık. Veya bu topraklara pasaportla gelebilen, Orta Anadolu’da birkaç şehirden oluşan minicik fakir bir devletin vatandaşları olacaktık.

******************************

YOLLARI AYRILANLAR

Mustafa Kemal Paşa ile bazı yakın yol arkadaşları arasında, zaferden sonra görüş ayrılıkları oluştu.

Özellikle saltanatın kaldırılması ve hilafetin ilgası konusunda farklı düşünenler vardı.

Rauf Bey ile Refet Paşa hilafet ve saltanata taraftar oldukları yönündeki düşüncelerini Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça söylemişlerdi.

Rauf Bey ayrıca “padişaha sadakat borcu” olduğunu, “Halifeye bağlılığının ise terbiyesi gereği olduğunu” anlatmıştı. Rauf Bey, “genel durumun ancak hilafet ve saltanat makamı tarafından tutulabileceğini, bu makamın kaldırılarak yerine yeni bir makam getirilmesinin felakete yol açacağını” ifade etmişti.

Refet Paşa da “saltanat ve hilafet dışında bir yönetim şeklinin söz konusu olamayacağını” söylemişti. Ali Fuat Paşa ise net bir fikir açıklamaktan kaçınmıştı.

Kazım Karabekir Paşa ise daha önceden “hilafet ve saltanatı bırakmak suretiyle oldubitti şeklinde cumhuriyetçiliğin benimseneceğinden duyduğu endişeyi” bildirmişti.

Bütün bunlara rağmen Mustafa Kemal’in TBMM’de stratejik hamleleri yüzünden Saltanat ve Halifeliğin kaldırılmasında sorun yaşanmadı, birlik sağlandı.

Ancak Cumhuriyetin İlanı ile ayrılıklar derinleşti.

Cumhuriyetin ilanına giden karar sürecinde (belki de direnecekleri düşünülerek) bu yol arkadaşlarının görüşü alınmadı. Bu arkadaşlar karar alınırken Meclis’te değillerdi. Bu durum onlarda ciddi kırgınlığa yol açtı. Bir dışlanmışlık hissi yaşıyorlardı.

Cumhuriyet’in ilanı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (katılanların oybirliği ile) kabul edilen bir anayasa değişikliği neticesinde gerçekleşti. Atatürk’ün, adını andığım yol arkadaşları bunu ‘acele ile alınmış bir karar’, ‘istibdadı getiren bir gelişme’ ve ‘kendileriyle konuşulmadan alınan bir karar’ şeklinde değerlendirdiler.”

Mustafa Kemal Paşa ile yol ayrımına gelen yol arkadaşları bundan sonra Meclis çatısı altında bir araya gelerek, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adını taşıyan Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisini kurdular.

Ancak bütün bu olanlara rağmen, bu insanlar hatıralarında şu beyanlara yer vermiştir: “Mustafa Kemal Paşa olmasaydı biz Millî Mücadeleyi yapamazdık. Ancak O, biz olmadan da Millî Mücadeleyi başarıyla sonuçlandırırdı.”

May 14

Pontus Soykırımı Toplantısı Yaptırılmamalıdır

Ankara’da faaliyette bulunan “Düşünceye Özgürlük Girişimi” isimli grubun 18 Mayıs 2019 günü Kızılay’da sözde “ Pontus Rum / Helen Soykırımının 100. Yılı “ iddiasıyla bir etkinlik düzenleyeceğini öğrenmiş bulunmaktayız.

Yunan Parlamentosu 24 Şubat 1994  tarihli oturumunda 19 Mayıs gününü “Pontus Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etmiştir. Hiçbir tarihi gerçeğe dayanmayan böyle saçma bir iddianın, Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Samsun’a çıktığı güne denk getirilmesi son derece manidardır. 1994 Yılından bu yana Yunanistan’da her yıl 19 Mayıs’ta tarihi çarpıtan, gerçekdışı ırkçı ve şövenist bu tür toplantılar düzenlenmektedir.

Ülkemizin içte terör, dışta savaş tehditleriyle karşı karşıya bulunduğu ve beka sorunun ülke gündeminde bulunduğu bir dönemde, Türk düşmanı bu etkinliğin başkentimiz Ankara’da yapılmasına devletimizin yetkilileri kesinlikle izin vermemelidirler. Hiçbir ciddi devlet bu türlü haksız bir saldırıya müsaade edemez. Aynı şeyi Yunanistan ise hiç yaptırmaz. Bu faaliyet, Yunanistan’ın son dönemde Ege’deki bazı adalarımızın işgal edilmesi, kıta sahanlığımız dahilindeki alanlarda ve Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz aramaları yapması gibi Türkiye’nin milletlerarası hukuktan doğan haklarına karşı sürdürdüğü davranışlarına meşruiyet kazandırma çabalarının da bir devamıdır. Ayrıca bu tür faaliyetler, Türkiye’yi uluslararası camiada yalnızlaştırma politikası güden dış güç odaklarına da hizmet etmektedir.

Türk milliyetçiliği ilkesini benimsemiş Aydınlar Ocakları olarak gerçekler karşısında kör ve sağır kalamayız. Aslında 30 Mayıs’ta Yunanistan ile yapılacak hazırlık maçının da iptal edilmesi gerekir. Geliniz biraz milli hassasiyetlerimize sahip çıkalım. Başımızı kısır çekişmelerden, hakaret yarışından ve seçim kısır döngüsünden kurtararak gereğini yapalım. Bu konuda devlet yetkililerini göreve davet ediyoruz.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi

Nis 10

Ülkenin 2019 Gündemi ve Bazı Çelişkiler

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Türkiye 31 Mart 2019 Pazar günü Mahalli İdareler Seçimine gidiyor. Ülke gündemi mahalli seçimlerle kitlenmiş durumda… Oysa Türkiye Ege’den ve Akdeniz’den kuşatılıyor. Güney komşumuz haline gelen ABD terör örgütü PYD ve diğerlerine içgüveysi gitmiş durumda. Irak sınırında koridor oluşturacak mahalli yönetim gerçekleştirildi; şimdi sıra Suriye’nin kuzeyindeki kantoncukların birleştirilerek Türkiye’yi hedef alan bir terör koridorunun açılmasına geldi. Türkiye devamlı oyalanarak Fırat’ın doğusuna müdahale etmesi engelleniyor. Bazı bölgeler ise Fırat’ın doğusundan daha önemli ve öncelikli hale geldi. Bunlara Membiç ve İdlib örnek verilebilir. NATO patronu ve üyesi bir süper güç olarak ABD adeta Türkiye ile savaşıyor. Güneyimizdeki güvenlik bölgesinin kurulmasında Türkiye dışlanıyor.

Kürtleri temsilden çok uzak olan PKK ve PYD gibi oluşumlar Kürtleri sanki temsil ediyor gibi değerlendiriliyor. ABD kağıt üstünde kalan temel ilkelerini reddederek teröre her türlü desteği sağlıyor. ABD sadece bölücü ve ırkçı terör örgütünü değil; patronu olduğu FETÖ’cü terör örgütünü de kullanıyor. Yurt dışına kaçan malum FETÖ’cülerin BM Cenevre Ofisinde konuşturulması, başarısız bir toplantı düzenlenmesi ABD desteği olmadan sağlanamazdı. İster FETÖ’cü, ister diğerleri ABD ve İsrail amaçlarına hizmet ediyor. Malum gizli servislerin emrine giren Türkiye düşmanı FETÖ’cüler daha da ileri giderek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını protesto eden Türkiye’yi suçluyorlar ve ABD’ye şikayet ediyorlar.

Pontus ve İstanbul’da Bizans hortlatılmaya gayret ediliyor. Ege bir Yunan gölü ve İzmir bir Yunan hedefi haline getiriliyor. Ege’de adacık ve kayalıklar Yunan işgali altında. Bu konuda basın toplantılarında soru bile sordurulmuyor. Akdeniz’de Türkiye’nin karasularında petrol avına çıkılmış, milletlerarası hukuk çiğnenerek Türkiye müdahaleye zorlanıyor. Akdeniz’de ülkemiz Antalya, Mersin ve Hatay dolaylarına sıkıştırılıyor. Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi Mısır ve İsrail başta olmak üzere, petrol aramada yeni ittifaklar kuruyor. Başta İslam Aleminin yüz karası Suudi Arabistan olmak üzere, “bazı körfez ülkeleri üzerinde ABD operasyonları tamamlanarak bu ülkeler İsrail hizmetine sokuluyor. Aslında Türkiye olmasa İslam Ümmetini mumla arayacağız.

Kıbrıs’ta KKTC’nin varlığını sonlandırabilmek için her oyun deneniyor. Oyun içinde oyun maalesef bazı KKTC vatandaşlarına çok cazip gelebiliyor. Türkiye için stratejik önem taşıyan Kıbrıs ve KKTC’den Türkiye uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Bir  dönem Kıbrıs’ın Türklüğü “adalılık” ve “Kıbrıslılık” sözde kimliklerine sokulmak istenmişti. Birleşmiş Kıbrıs tuzağı ile Rum egemenliği pekiştirilmektedir. Milletlerarası anlaşmaların ve Türkiye’nin garantörlüğü modasının geçtiği ileri sürülüyor. Bu çarpık yaklaşım Rus Dışişleri tarafından da destekleniyor. Birçok dış sorunda Türkiye yalnızlaşıyor ve kendini savunamaz hale sokuluyor. Yunan Başbakanı Türkleri azınlık olarak görüyor. Türkiye’nin muhtemel reddi olmasa Kıbrıs’ı temsil ediyormuş gibi Rum tarafını NATO’ya bile alabilecekler. Aslında Türkiye’nin NATO üyeliği bazı oyunları da bozabiliyor.

AB Türkiye ilişkileri Batılı çevrelerin de hoşuna giden yanlışlarımız karşısında donduruluyor ve Türkiye düşmanlığı yayılıyor. AB ve diğerleri mültecileri Türkiye’de kalıcı kılmak peşinde imkanlar sunmaktadır. Biz ise; buna paralel olarak bazı Güneydoğu illerinde kamu görevlilerine iyi hizmet verebilmeleri için Arapça kurslar açıyoruz. AB araştırma fonları ayırarak mültecilerin nasıl ülkemizle bütünleştirilebileceğinin peşine düşmüştür.  Bazı mültecilere üzücü ama vatandaşlık hakkı bile verilmiştir. Bazı Suriyeli mültecilerce vatandaşlarımıza yapılan saldırıların ve cinayetlerin polis ve hastane kayıtlarına sokulmadığı iddiaları yaygındır.

ABD’nin başkanı eğer istekleri olmazsa Türkiye’yi mahvetmekten çekinmeden bahsediyor. S-400’lerin alımı ambargo tehdidiyle bizi karşı karşıya bırakıyor. Türkiye ABD ve Rusya arasında sıkışıp kalıyor; Suriye ile görüşemiyor.

Diğer taraftan, varlık fonuna dahil son derece önemli kuruluşlarımızın satılacağı tartışılıyor. Uzun yıllar tarımda ve hayvancılıkta kendine yeten ve çeşitli ürünü ihraç eden Türkiye, patates ithal ediyor ama şeker fabrikaları, gümüş  ve tank fabrikası dahil diğerlerini satıyor. Tohum politikası bir perişanlık içinde. GDO’su bozulmuş ithal gıda maddelerinin bolluğu sürüyor. Özelleştirme adı altında genelde üretim dışına çıkan fabrikalarımız işsizliği daha da artırıyor. İş işten geçtikten sonra ve Mahalli Seçimler yaklaşınca teşvik politikaları gündeme getiriliyor. Fabrikalar kapanıyor. İşsizlik geleneksel ve ahlaki değerleri yıpratıyor. Boşanmalar üzerinde ekonomik şartlar etkili oluyor. Kart ve kredi borcunu ödeyemeyen vatandaşların ellerinden çıkan değerler, bankaların ev, daire ve arsa satışında patlama yapıyor.

Kanserojen etki yapabilecek her türlü madde ve bunlarla yapılan gıda ürünlerinin satışı maalesef sürüyor. Gençliğimizi hedef alan uyuşturucu terörü yetkililerin takdir edilecek ciddi çabalarına rağmen devam ediyor. Son yıllarda çocuklarımızın internet sitelerinde saldırılar ile karşılaştıklarını görüyoruz. Gençleri intihara sürükleyen örneklerle karşılaşıyoruz.

Türkiye bazı olumlu dostluk ve ittifak ilişkilerine rağmen, dışarıda henüz diasporasını kuramamış bir ülkedir. Milli mutabakatsızlık örnekleri içerde ve dışarda bunu engellemektedir.

Geçenlerde Yeni Zelanda’da iki camii de cemaate karşı yapılan katliam ve Müslümanlara karşı şiddeti yayma çabaları dikkat çekicidir. Dünya ve Hristiyan gençliği Müslümanlara ve tabii ki özellikler Türklere saldırma şartlanmasına sokulmuştur. Hristiyan dünyasını birleştirecek, ayağa kaldıracak yanlış beyanlardan siyasilerimiz kaçınmalıdır. Batı’ya ve Türkiye düşmanlarına karşı haklı olarak tepki gösterirken, basit ve duygusal ifadelerden, genellemelerden kaçınılmalıdır. İç politikada kullanılan ve istismar edilen konular ve değerler, argo ifadeler dışarıya karşı kullanılmamalıdır. Yeni Zelanda’daki katliam sadece o alçak katille özdeşleştirilemez. Batılı kaynakların malum dolduruşu göz ardı edilemez. Türkiye hedef gösterilmekte; Anadolu bize çok görülmektedir. Son olay Türk’e düşmanlığın aynı zamanda İslam’a da düşmanlık olduğunu ortaya koymuştur. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamıyor.

Seçim dönemi, birçok acı gerçeğin, iç ve dış sorunun üzerine örtü çekildiği, kavgacı, çatıştırmacı beyan ve hakaretlerin sürdüğü, kamplaştırma ve ayrıştırmanın bütün çirkinliklerinin sahnelendiği, kutsal değerlerin istismar edildiği, terör ve terörist kavramlarının sulandırıldığı bir dönem olmaktadır. Oysa ülkenin temel sorunları yukarda belirtilenlerin dışında da mevcuttur.

Bir Büyükşehir Belediye Başkan adayı herhalde açılım ve sözde barış sürecinden kalmış bir alışkanlık olsa gerek; milli kimliği etniklik kapsamında görerek herkese ayrı kimlikleri ile iftihar etmelerini söyleyebiliyor. Bir taraftan beka sorunundan bahsederken diğer taraftan milletleşme sürecini çözücü, etnik taassubu artırıcı ve farklılıkları tahrik edici örnekler çelişki teşkil ediyor. Biz bütün bunlara rağmen, sorunların hedef tahtası yapılan Türkiye’de mutabakatlar sağlanarak aşılacağı inancındayız.

May 03

Milliyetçilik Tarihimizin Milâdı 3 Mayıs 1944 Olayları

                                                                                               Dr. Sakin ÖNER

Tanzimat’la dil, edebiyat ve tarih alanlarında başlayan İlmî Türkçülük, 20. Yüzyılın başlarında yayınları ve teşkilatları ile toplum hayatımızda örgütlü ve etkili bir konuma gelmiştir. Devlet yönetiminin benimsediği siyasi akımlardan önce Osmanlıcılık ve ardından İslamcılık meydana gelen gelişmeler sonucu iflas edince Türkçülük, Türk aydınının önünde en önemli seçenek haline gelmişti.

Türkçülük en büyük etkisini edebiyat alanında göstermiştir. Şairlerimiz tarihimizden ve günlük hayatımızdan seçilmiş konularda sade Türkçe kullanarak halk edebiyatının nazım şekilleri ve milli şiir ölçümüz hece ölçüsü ile şiirler  yazdılar. Yazarlarımız da millî konularda yazdıkları hikaye ve romanlar kaleme aldılar. Meydana gelen Millî Edebiyat, 2012 yılında kurulan Türk Ocağı ve yayın organı Türk Yurdu dergisi, aydınlar arasında milliyetçi bir ruhun doğmasına sebep olmuştur. Çanakkale Mucizesi’ne ve Kuvva-yı Millîye ruhunun doğmasına, 2. Meşrutiyet’le Mütareke dönemi arasında (1908-1918) milliyetçilik alanında yapılan çalışmalar ve siyasi gelişmeler sebep olmuştur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla vatanın kurtarılması azim ve kararlılığıyla  19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkaran moral gücün kaynağı da, oluşan bu millî ortamdır.

Mustafa Kemal’i “Atatürk”  yapan; “bağımsız bir vatan üzerinde  her türlü hak ve hürriyetine sahip medenî bir toplum ve üniter yapıda millî bir devlet” kurma düşüncesidir. 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesi, bu düşünce dir. “Göktürkler”den sonra Türk adını taşıyan ikinci Türk devletini kuran Atatürk, Cumhurbaşkanlığı yaptığı 1923-1938 döneminde özellikle Türk dili, edebiyatı,  tarihi ve kültürü ile ilgili ilmî çalışmalara öncülük ederek Türk kimliğinin ortaya çıkmasına ve oluşumuna büyük katkıda bulunmuştur. Yalnız Atatürk’ün sağlığının iyice bozulduğu son yıllarında bazı komünist aydınlar ve bürokratlar, sessiz ve derinden devlet kadrolarına sızmaya başladılar.

Bu dönemde Almanya’da Hitler’in Nasyonal Sosyalist hareketi, İtalya’da Mussolini’nin  Faşist hareketi iktidara gelmişti. Bu arada 10 Kasım 1938’de Atatürk vefat etti ve İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu. Hitler’in, üstün Cermen ırkını dünyaya egemen kılma hayali, 2. Dünya Harbi’ni tetikledi. Almanya-İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Mihver Devletler, bu harbin öncüsü oldular. Özellikle Alman orduları Polonya’dan başlayarak   bütün orta ve doğu Avrupa ülkelerini işgal etti. Bunun üzerine önce İngiltere ve Fransa, sonra Amerika ve Rusya’nın da katılımıyla mihver devletlerin karşısında Müttefik Devletler bloku oluştu.

Alman orduları son olarak Yunanistan’ı da işgal ederek Türkiye sınırlarına dayandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, Almanlara şirin görünmek için, 5 Ağustos 1942’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir konuşma yaparak, “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız! Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar , aynı zamanda bir vicdan ve kültür meselesidir” dedi. 

Bu arada komünistler Türkiye’deki faaliyetlerini arttırmışlardı. Rusya, müttefik devletler safında oldukça güçlenmişti. Türkiye üzerindeki geleneksel emelleri olan Kars ve Ardahan’ı almak Boğazlar üzerinde egemen olmak istiyorlardı. Almanlar yavaş yavaş her cephede kaybetmeye başlamışlardı.  Bu yüzden Türk hükümeti, bu defa da Ruslara şirin gözükmek için  komünistlerin devlet içindeki kadrolaşmalarına ve faaliyetlerine göz yumuyorlardı. Milliyetçilere ise hayat hakkı tanımıyorlardı.

O dönemde komünistlerin karşısına tek başına çıkma cesaretini Atsız gösterdi. Atsız çıkardığı Orhun dergisinin 1944 yılı Mart ayında yayınlanan 15. sayısında Başbakan   Şükrü Saraçoğlu’na “Sayın Başvekil, hem Türkçü, hem de Başvekil olduğunuz için bu açık mektubu yazıyorum” diye başlayan bir mektup yazdı. Saraçoğlu’na yaptığı konuşmayı hatırlatan Atsız, mektubunda “Fakat aradan bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği halde biz, bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş haline geldiği zaman manâlanır, buna Ülkü deriz. İş haline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir. Yetmiş yıldan beri işlene işlene bugünkü durumuna erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini göstermesi zamanı elbette gelmiştir” diyordu.

Atsız, açık mektubunda “Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat safhasında kalmaya devam ederken, bu milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürüyerek propagandasını yapmaya devam ediyor”  dedikten sonra komünistlerin çeşitli eylemlerinden örnekler veriyordu.  Bu açık mektup, memlekette bir bomba etkisi yaptı. Herkes Orhun dergisinin kapatılmasını bekliyordu, fakat dergi kapatılmadı.

Bunun üzerine Atsız, Orhun dergisinin 1944 yılı  Nisan ayında yayınlanan 16. sayısında Başbakan   Şükrü Saraçoğlu’na ikinci açık mektubu yazdı. Atsız bu mektupta “Bizim Anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk ırkının hususi yapısına, ahlakî ve millî temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler millet bakımından soysuz ve namert oldukları gibi, kanun nazarında da haindirler. Hiçbir millet kendi yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz” diyordu.

Mektubun devamında ise   başta Maarif Vekaleti olmak üzere Türkiye’de çeşitli devlet kadrolarında istihdam edilen komünistler ve bunların faaliyetleri hakkında bilgiler veriliyordu. Özellikle de 1931 yılında Konya’da Atatürk ve ismet Paşaya hakaret eden bir yazısından dolayı 14 ay hapse mahkum edilen ve buna rağmen   Maarif Vekaletine bağlı Türk Dil Kurumu üyeliğine ve Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyeliğine atanan Sabahattin Ali üzerinde duruluyordu. Ayrıca Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celal gibi öğretim üyelerinin ve Ahmet Cevat gibi bir milletvekilinin, bazı okullardaki bazı öğretmenlerin komünizmi destekleyici  faaliyetleri belirtiliyordu.

Bu ikinci açık mektuptan sonra  milliyetçi kamuoyu, komünizmi ve komünistleri protesto eden gösteriler yapmaya ve devlet yöneticilerine protesto mektup ve telgrafları göndermeye başladı. Bu gelişmeler iktidarın tedirgin olmasına ve CHP’de Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in  bakanlığındaki sol faaliyetler nedeniyle eleştirilmesine yol açtı. Önce Atsız Boğaziçi Lisesi’ndeki Edebiyat Öğretmenliği görevinden alındı. Sonra Sabahattin Ali, çevresinin de teşvikiyle ikinci açık mektupta yer alan “vatan haini” ifadesinden  dolayı  Atsız’ı mahkemeye verdi.

Atsız, aleyhine açılan hakaret davasının duruşmalarına katılmak üzere Ankara’ya gitti. Daha Ankara Garında milliyetçi gençlerin nümayişiyle karşılandı. “Sabahattin Ali- Nihal Atsız davası”nin ilk duruşması 26 Nisan 1944 günü yapıldı. Milliyetçi gençler Adliye binasını ve duruşma salonunu doldurmuşlardı. Mahkeme heyeti duruşma salonuna pencereden girmek zorunda kaldı. Duruşma        3 Mayıs 1944 tarihine ertelendi.

Bu duruşmaya milliyetçi gençler alınmadı. Fakat çok sıkı   emniyet tedbirleri alınan Adliye binası  milliyetçi gençler tarafından doldurulmuştu.  Gençlik Atsız’ı büyük bir coşkunlukla alkışlıyor, lehinde tezahürat yapıyordu. Kısa bir süre sonra bu heyecan fırtınası bütün Ankara sokaklarını sardı. Artık bu dava basit bir dava olmaktan çıkmış, millî bir dava haline gelmişti. Bu olaylarda başta Osman Yüksel Serdengeçti olmak üzere bir çok milliyetçi genç gözaltına alındı ve feci şekilde dövüldü. Nihal Atsız tevkif edildi. Davanın 9 Mayıs 1944’te yapılan karar duruşmasında  Atsız, Sahattin Ali’ye hakaretten 6 ay hapse mahkum oldu. Fakat “millî tahrik” bulunduğu gerekçesiyle ceza 4 aya indirildi ve tecil edildi.

14 Mayıs 1944 tarihinden sonra  Atsız’la mektuplaşan, konuşan ve Orhun dergisini okuyan Nejdet Sançar (Atsız’ın kardeşi), Zeki Velidi Togan, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Orhan Şaik Gökyay, Fethi Tevetoğlu ve Fazıl Hisarcıklı gibi milliyetçi öğretmen, doktor, subay ve ilim adamlarının evleri arandı. 18 Mayıs 1944 günü yayınlanan resmi bir tebliğle Atsız ve arkadaşları, “Irkçılık ve Turancılık” gayesi gütmek, kurulu nizamı yıkmaya matuf gizli teşkilat kurmakla suçlandılar.

19 Mayıs 1944 günü yapılan Gençlik Bayramı töreninde konuşan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını çok ağır dille suçladı. Bu nutkun ardından yurt sathında bir “milliyetçi avı” başladı. Birçok milliyetçi üniversite genci  gözaltına alındı ve çok ağır işkencelere maruz bırakıldılar. Bunların çoğu üniversiteden atıldı. Birçok milliyetçi , öğretmen, doktor, mühendis,  subay, memur ve ilim adamı tevkif edildi. Bunların çoğu “Tabutluk” adı verilen bir insanın ancak ayakta durabileceği genişlikteki ve tepesinde 1500-2000 mumluk ampullerin bulunduğu hücrelerde     insanlık dışı işkencelere maruz bırakıldılar.

“Irkçılık ve Turancılık Davası”nda yargılanan 23 Türk milliyetçisi şunlardır:

Nihal Atsız, Nejdet Sançar  (Atsız’ın kardeşi), Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun, Hasan Ferit Cansever, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, İsmet Tümtürk (Cenap Şahabettin’in oğlu), Cihad Savaşfer, Zeki Sofuoğlu, Muzaffer Eriş, Hikmet Tanyu, Said Bilgiç, Cemal Oğuz Öcal, Cebbar Şenel, Hamza Sadi Özbek, Nurullah Barıman, Fehiman Altan, Fazıl Hisarcıklı, Saim Bayrak, Yusuf Kadıgil, Heybetullah İdil.

Bunların dışında Osman Yüksel Serdengeçti, İlhan Egemen Darendelioğlu, Said Sadi Danişmendgazioğlu, Şevki Ersoy, Ziya Özkaynak, Mehmet Külahlıoğlu ve Necdet Özgelen gibi milliyetçiler  tutuklanıp çeşitli işkencelere maruz kaldıktan sonra serbest bırakıldılar.

Atsız ve 22 arkadaşı hakkında açılan “Irkçılık ve Turancılık Davası”nın ilk duruşması 2 Eylül 1944 tarihinde yapıldı. Haftada  üç gün olmak üzere 65 oturum devam eden bu davada  Atsız ve arkadaşları, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Savcısı Kâzım Alöç’ün ağır ithamlarına karşı, asla taviz vermeden fikirlerini savundular. Bu davanın duruşmaları 29 Mart 1945 tarihinde tamamlandı.  Nihal Atsız, 6,5 yıl hapse mahkum oldu, fakat mücadeleyi bırakmadı, kararı temyiz etti.  Askeri Yargıtay da kararı esastan bozdu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, 3 Mayıs 1944’teki Türkçülük şahlanışı olmasaydı, bugün Türk milliyetçiliği fikri, bölücü vatan haini güçlerin önünde sarsılmaz bir kale gibi duramazdı. Türk siyasetini bütünüyle kuşatan ve yönlendiren bir fikir olamazdı.  75. Yılında bugün hiçbiri hayatta bulunmayan 3 Mayıs 1944’ün kahramanları Nihal Atsız, Alparslan Türkeş ve arkadaşlarını rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz

May 03

Sevgi, Değer, Özgüven Ve Sorumluluk Vermek

Ruhittin SÖNMEZ

Çarşamba günü İzmit’te Doğan Cüceloğlu ve Polat Doğru’nun “Aile İçi İletişim” konulu çok etkileyici bir konferansını dinledim.

Konuların sunumu son derece renkli idi. Psikolojik teknik terimlere boğulmadan, hayatın içinden canlı örneklerle anlatılan konuları her kesimden dinleyicilerin kolay kolay unutması mümkün değil.

Konferanstan bazı hususları aktarmaya çalışacağım:

Hayatta başarılı olmak, çocuklarımızın da başarılı olması için ana-baba olarak elimizden geleni, hatta belki de fazlasını yapmaya çalışıyoruz.

Ancak eğitim hayatında başarılı olmayı çok çok önemseyenlere sorunuz: “Çocuğunuzun eğitim hayatında başarılı olmasını mı isterseniz yoksa mesleki alanda başarılı olması daha mı önemlidir?” diye. Mesleki hayatta başarının daha önemli ve değerli olduğunu fark edecektir.

Fakat eğitim ve mesleki hayatında başarılı olduğu halde, aile içi ilişkilerde başarıyı sağlayamamışsanız, diğer bütün başarı hikâyelerinizin anlamsız hale geldiğini görürsünüz. Aile içi ilişkilerde başarısızsanız diğer başarılarınızdan keyif almanız mümkün olmaz.

Bu iki değerli bilim adamı kendi hayatlarından örneklerle aile içi ilişkilerde başarılı olmak için belli ilkeleri anlattılar.

Aklımda kalan en önemli ilkelerden birisi sevgi vermek. Hayata adım atan bebek daha ilk 6 saat geçtikten sonra sevgiyi hissetmeye başlar. Çocuk “sosyal kişiliğinizin” arkasında gerçekten bir “insan kişiliği” olup olmadığını hisseder.

Çocuklar sınıfa giren öğretmenin bir insan mı, içinde insan olmayan öğretmenlik yapan biri mi olduğunu daha birinci dakikada anlar.

Çocukluk dönemi bir insanın anavatanıdır. Çocuklarınızın çocukluğunu doya doya yaşaması için elinizden geleni yapın.

Ağacın köklerini yeterince iyi beslediğiniz zaman dalları ve yaprakları da güçlü ve canlı olur. Dallara ve yapraklara odaklanmak yerine kökleri beslemeye odaklanmalıyız.

Onun için çocuklarınızı seviniz, karşılıksız, şartsız bir sevgi gösteriniz. İletişiminiz sosyal rolünüzle değil, içinizdeki insanla olsun ve hayat boyu çocuklarınızla iletişiminizi kesmeyin.

Çocuklarınız sizinle yani ailesi ile bir ekip olduğunu hissetmeli. Bu ekipte kendisine değer verilen, güvenilen bir ekip üyesi olduğunu ve her sıkıştığında birlikte sorunlarının çözümüne çalışılacağını bilmelidir.

Ancak çocuklarınızın sizden sonrası için hayatta tutunabilmesi için kendilerine özgüven, bilgi, irade ve şevki verirken kendi hayatını şekillendirmede sorumluluk almaya da alıştırmamız gerekiyor.

*****************************

ŞİRKET YÖNETİCİLERİ

Doğan Cüceloğlu ve Polat Doğru’nun konferansının konusu “aile içi iletişim”, hedef kitlesi ana- baba ve öğretmenlerdi.

Ama ben bu anlatılanların başkalarının hayatını etkileyen her türlü kurum, şirket, STK, devlet yöneticilerinin de aynı tavsiyeleri dikkate alması gerektiğini düşünüyorum.

Diyelim ki, yönettiğiniz bir şirket ise çeşitli kesimlerle iletişim halinde bulunuyorsunuz: Patronlar, amirler, çalışanlar, sendikacılar, tedarikçiler, müşteriler, çevredeki halk, kamu gücünü elinde bulunduranlar gibi.

Bu kesimlerle ilişkilerde patron, yönetici gibi sıfatlarıyla iletişimde bulunanların insani kimliğiyle iletişimde bulunup bulunmaması, bazen şirketin kârlılığını etkilemez gibi görünür. Hatta ne kadar “Nemrut” bir yöneticisi varsa kurduğu otorite ve disiplinle çok verimli sonuçlar alabildiğine dair örnekler verilebilir.

Atları kırbaçlayarak hızlandırabilirsiniz. Ama nereye kadar?

Eski tip ailelerde otoriter bir babanın evde sağladığı sessizlik, problemleri korku ile bastırması gibi, bu türlü şirketlerde de yöneticiler yarattıkları korku ile belli başarılar edinmiş gibi gözükebilir.

Ama günümüzde şirketlerde başarılı olmak için şirketin hissedarlarını mutlu etmek yeterli sayılmıyor. Şirketin diğer paydaşları yani çalışanları, tedarikçileri, müşterileri, tesislerin çevresindeki ahali de mutlu edilebiliyorsa, şirketin kalıcı başarılar elde etmesi mümkün olabiliyor.

Bu paydaşlar şirketin varlığından mutlu ise şirketin daha verimli, daha kârlı olması, marka değerinin yükselmesi için bireysel bilgi, becerilerini de kullanarak katkı sunarlar.

İşyerine gelen insanlar orada olmaktan mutlu oluyorsa daha verimli olurlar.

*****************************

 

SİYASETÇİ VE DEVLET YÖNETİCİLERİ

Şirketler için anlattıklarımız devlet kurumlarının, siyasi partilerin yöneticileri için de geçerlidir.

Devleti, kurumları yönetenler paydaşlar (yol arkadaşları ve halk) üzerinde sevgisini hissettirir, değer verdiğini gösterir, onlara özgüven aşılar, gerekli sorumluluğu verirse karşılığını her türlü zor şartlarda bile sadakat, fedakârlık olarak alırlar.

Kurum içindekiler kendini sevmeyen, değer vermeyen, önemsiz kılan lider veya yöneticisi için fedakârca çalışmayı düşünmez hale gelir.

Rahmetli Süleyman Demirel’in altı defa gidip yedi defa gelmesi kendisine bağlı fedakâr kitleler sayesinde mümkün olmuştu. O’nun her ilde ve ilçede yakın dava arkadaşlarını sık sık araması, onlara sevdiğini, değer verdiğini göstermesi bu başarının temelini teşkil ediyordu.

Rahmetli Alpaslan Türkeş’in Ülkücü Gençliğe sevgisini, onlara verdiği değeri gösteren “Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız” sözü liderliğin nasıl olduğunu gösteren bir örnektir.

Gerçek lider yol arkadaşlarına bir ekip olduğunu hissettirir. Bu ekipte kendisine değer verilen, güvenilen bir ekip üyesi olduğunu ve her sıkıştığında birlikte sorunlarının çözümüne çalışılacağını düşündürtür.

Yol arkadaşlarını, kendisine bağlı kurumların yöneticilerini sevmeyen, onlara güvenmeyen, bütün kerameti kendisinden sayan ve bütün yetkileri kendisinde toplayan liderler vardır. Bunlar eski tip otoriter ana- baba modelinin birer yansımasıdır.

Sonuçta verimsiz bir yönetim; sevgisiz, özgüvensiz, korku içinde bir toplum ortaya çıkar. Böyle bir toplumda mutluluk yerine huzursuzluk ve endişe hâkim olur.

Nis 26

23 Nisan Bir Güzel Bayram – 24 Nisan Bir Büyük Yalan

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı olup, Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde ve dış temsilciliklerimizde kutlanmaktadır. 23 Nisan 1920 günü Türkiye Cumhuriyeti Meclisinin kuruluş veya açılış günüdür. Ankara’da Ulus’ta kurulmuş olan meclis, o günün koşullarına göre orijinal, Ankara’nın en güzel binasında kurulmuştur. Atatürk, “Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır”. demiş ve arkadaşları ile önce Hacı Bayram Camiinde Cuma namazlarını kılmışlar, daha sonra dualarla hatimlerle meclisin açılışını yapmışlardır. Atatürk’ün Türk çocuklarına bayram olarak armağan ettiği 23 Nisan, bugün tüm dünya çocuklarının bayramı olmuştur. Kutlu olsun.

1915 yılı, birinci dünya savaşının en kanlı günlerinin yaşandığı bir tarihtir. Osmanlı Devletini yok etmeye kararlı olup, toprakları üzerinde var olan petrole sahip olma niyeti ile hareket eden hakim güçlere karşı Osmanlı tam 15 cephede birden savaş vermiştir. Bununla beraber, Osmanlı tebası, yani Osmanlı devleti üzerinde bin yıldır yaşayan, Osmanlının Milleti Sadıka (sadık millet, has evlat) dediği Ermeniler ihanet etmiş kendi devletlerine baş kaldırmışlardır. Osmanlı devletini sırtından hançerlemiştir. Osmanlı devletinin halkı olan Ermeniler, başlarında Ermeni asıllı Osmanlı milletvekilleri, bürokratlar ve papazlar olmak üzere Osmanlı devletine karşı isyan etmişlerdir. Bu isyanlarda zamanın başkenti olan padişahın oturduğu İstanbul’da çıkardıkları isyanlardan, Van bölgesindeki isyanlara kadar hepsinde silahlı çeteler halinde, erkeği askerde olan, ölüm kalım savaşı veren Türk ve Müslüman halkı katletmişlerdir. Anadolu köylerinde İnsanları ahır, samanlık ve camilere doldurarak diri diri yakmışlar, yapmadıkları işkence bırakmamışlardır. Ayrıca Arabistan, Irak, Filistin ve Süveyş bölgesinde savaşan askerlerimizin ikmal yollarını keserek, cephane ve yiyecek gitmesini engellemişlerdir. Bunun üzerine 24 Nisan 1915 günü hükümet, bir kanunla Ermeni elebaşlarını ve komşusunu katleden Ermenileri jandarması kanalı ile tutuklamış, bulundukları yerden, yine Osmanlı devletinin bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç ettirmiştir.

Bu göç sırasında da başlarına muhafız konmuş, karınları doyurulmuş, hastaları bakılmış, hatta gittikleri yerlerde ekecekleri tohumuna kadar kendilerine verilmiştir.

Ermeniler son yıllarda  bu göç tarihini, Türkler 24 nisan 1915 tarihinde Ermenilere soykırım uyguladı şeklinde dünyaya büyük yalan olarak yaymaktadırlar.

Halbuki; Amerikan başkanlarından Reagen’in hukuk danışmanı Bruce Fein, Amerikalı bilim adamı Stanfort Shaw, Justin Mccarthy gibi yazarlar ve daha niceleri, birinci dünya savaşı günlerinde Ermenilerin iki milyon Müslüman Türk ve Kürt’ü katlettiğini, soy kırım uyguladıklarını belirtmektedirler. Bununla beraber Ermenilerin Azerbaycan topraklarında 1905 yılından itibaren katlettikleri  yüzbinlerce soydaşımıza, 30-31 mart 1918 tarihinde yalnız Bakü’de on yedi bin Türkü katlederek gerçek soykırım uygulamışlardır.

1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni kongresinde, Ermenilerin ilk başbakanı Kaçaznuni, suçlu bizdik demiştir. Lozan antlaşması günlerinde yine Osmanlı paşası olan Ermeni asıllı Bogos Nubar Ermeni kayıplarının göç, savaş ve hastalık sonunda üç yüz bin olduğunu itiraf etmektedir. Mecburi göç ile ilgili olarak işgal kuvvetlerinin Malta’da yargıladığı subay ve devlet memurlarının hiç birinin suçlu olmadığı ortaya konmuştur.

Peki bugün bu büyük yalan niye?

Bu yalanla Ermeniler birbirine bağlanıyor ve dünyadan silinip gitmemek için bunu  bir yaşam iksiri olarak kullanıyorlar.

Ermenistanda sayıları giderek yok olan Ermeniler şunu çok iyi bilmeli ki, Ermenistan’da hayat bulmak, geleceklerini temin etmek için Türkiye ve Azerbaycan’a muhtaçtırlar. Biz barış içinde yaşamak istiyoruz. Ermeniler de sürdürdükleri büyük yalanı terk ederek, Türk’le el ele vermek zorundadır. Artık bunu anlamalıdırlar.

May 03

Topal Molla Olayı

A.Kemal GÜL

1920 yılında, Afganistan’da Topal Molla adıyla, sakallı, cübbeli, şalvarlı, sarıklı ve elinde tespihiyle bir zat ortaya çıkar. Önce dergâh(Tekke) kurar ve bir cemaat oluşturur. Hemen ardından kendi adamlarını Afganistan’ın dört bir yanına salarak ‘’Topal Mollanın şöyle büyük bir evliya, büyük bir ulema ve şeyh olduğu’’ şeklinde yalanlarla reklamını yaptırır.

Üç yıl gibi bir zaman içinde Topal Molla’nın müritlerinin sayısı 200 bini ve 1925 yılına gelindiğinde müritlerinin sayısı 300 bini aşar.

Topal Mollanın müritlerinin sayısı 300 bini aşınca din kullanılarak Afgan Kralına karşı ayaklanma başlatılmış. Bu ayaklanma süresince büyük katliamlar yaptırılarak oluk oluk kan akıtılmıştır; Afgan Kralı Emmanullah Han bu olaylara engel olamaz. Ülkenin menfaati için Kral 1929’da ülkesinden kaçarak ayrılır.

Kral Emmanullah Han, vatanından ayrılmak için, Kabil Hava Limanında İtalya’ya gitmek üzere uçağın hareketini beklerken, aniden yanına esrarengiz bir kişi yaklaşır ve kendisine, ‘’Beni tanıdınız mı, ben meşhur Topal Mollayım der’’. İngiliz ajanı Topal Molla, sarığını, fesini atmış, uzun sakallarını kesmiş, başında İngiliz fötür şapkası ve kravatıyla, kazandığı zaferin mağrurluğu içinde İngiltere’ye yola çıkmıştı. Afganistan’ı karıştırmakla görevliydim, görev

İmi başarıyla bitirdim ve şimdi İngiltere’ye dönüyorum’’der.

Kral Emmanullah Han; acı acı iç çektikten sonra, İngiliz ajanı Topal Mollaya derki; ‘’Ben senin İngiliz ajanı olduğunu ve hangi görevle Afganistan’a gönderildiğini çok iyi biliyordum. Sen, dini kullanarak halkımı öylesine etkilemiştin ve onların gönüllerine girmiştin ki senin İngiliz casusu olduğuna halkıma inandıramadım’’der.

Böylece İngiltere, 1919 yılında, Afganistan, İngilizlerden bağımsızlık hakkını Ravalpindi savaşı ile kazanan Afganistan’dan öcünü almış olur; tıpkı 1. Dünya Savaşı yıllarında Arapları Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandırmak için İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’ı din adna kullandığı gibi

Hiçbir zaman İngiliz ve haçlı zihniyetinin İslam devletleri üzerindeki hain emelleri bitmez. Her türlü Bizans oyunları oynanır, oyunlar dün Afganistan’da olduğu gibi bugün de devam etmektedir. 2016 yılı15 Temmuz da olduğu gibi. Ülkemizdeki kalkışma bunun bir örneğidir.

( YESEVİ aylık Sevgi Dergisi, sayı 302, Şubat 2019 )

*

Müslümanların çoğu dünyayı din kaynaklı bilgiler ile anlamaya çalışır. Müslümanlardan hep bu beklenir. ‘’Allaha yapılan amellerin en sevimlisi Kur’an’ı baştan sona kadar okuyup bitirince hemen yenisine başlamaktır.’’ Hadisi, gereği gibi yorumlanamamış önemli bir uyarıdır. İşin üzücü tarafı Kur’an’ı anlamak amacıyla değil, sevap kazanacağım düşüncesiyle ezberden okunması ya da sadece anlamların derinliği ve nedenlerine inmeden okunması, öncelikle İslam Dünyasındaki düşünce boyutlarının kıstaslarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu şekilde dini anlamak mümkün değildir.

İnsanı düşündürme amaçlı, ufkunu genişletme amaçlı nasihate, bilgilendirmeye yönelik Kur’an ayetleri bilim kabul edilmiştir. Esasında Kur’an, Müslüman’ı / İnsanı bilim yapmaya teşvik eden kutsal bir kitabdır.

Bilim / İlim, aklını kullanarak var olan bilinmeyenleri araştırma, geliştirmeyle çalışmalarıyla bilinir duruma getirmek, Yüce Yaratan’ın yarattığı Âlemin unsurlarını keşfederek edinilen yeni terkipleri insanlığın hizmetine sürme çalışmalarıdır Kur’an’ın insandan beklediği. Yüce Yaratan’ın,’’ yaratılmışların en şereflisi yarattığım insandır ’diyerek zatına muhatap aldığı insana verdiği en güçlü nimet olarak aklın fonksiyonel olarak çalıştırılmasıdır insandan beklediği.

Somut bir ifadeyle, matematik ve bilimsel veriler vahiy değildir. Bunların ilahi bir gücü yoktur. Güçlerini akıl ve rasyonellikten alırlar. Sonra insanlık için kutsal sayılacak görevler görürler.

*

Kur’an ‘’yanlış bir inancı, inatla sürdürmeyi’’ kınamış, tartışmaların ve davranışların doğru bilgiye dayandırılmasını öngörmüştür. Cahiliye geleneğinin taassup ruhu ile Hz. Peygamberin, verdiği nitelikli büyük bir mücadelesini görüyoruz. Günümüzde dahi Müslüman’ın mezhepçi taassuptan kendini arındıramadığını görüyoruz.

İslam dünyasında mezhep taassubu baskıları, ölümleri, yakılan-yıkılan şehirleri beraberinde getirmiştir. Gazali ‘’bir inanç veya düşünceye, gerçeğini anlamadan, sıkı sıkıya bağlılığın’’ taassup olduğunu söyler ve  ‘’Bir mezhebin olduğu yerlerde bile liderlik peşinde olanlar, yapay ayrılıklar üreterek, halkı taassuba yöneltirler.’’der. Gazali’nin şu tavsiyesi ise günümüz yobazlarına ve mezhepçi tavırlara adeta bir şamar niteliğindedir.

Mezheplere yönelmeyi bırak, gerçeği düşünce yoluyla kendin bul ki sana ait bir bağımsızlıktadır, özgür düşüncededir… Yalnız kuşkular insanı gerçeğe götürür,

*

Haçlı ruhunu hiçbir zaman terk etmeyeceği gibi, değişik enstrümanları kullanıp İslam coğrafyasını sömürmeyi sürdürecek emperyalist güçlerin, çok iyi tanıdığı Müslüman halkının, Topal Mollalar aracılığıyla, yumuşak karnından girerek, dünyanın merkezi konumunda olan, yer altı kaynaklarınca zengin bu İslam Coğrafyasını rahat bırakmayacaklardır; her türlü hile yoluyla, iç dinamikleri de kullanarak sömürmeye devam edeceklerdir.

*

Başta Başbuğ Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu iradesinin yüzünü batıya çevirmesi, muasır medeniyet demesindeki amaç;  Türk toplumu, bireysel yaşamını din temelli olarak düşünse de, toplumun ve devletin esaslarını zamanın ve mekânın kurallarına uygun olarak düzenlemesidir. Elde ettiği kazanımlardan vaz geçeceğini söylemek ise ihanet olur; gözünün önünde mezhep çatışmaları içinde boğuşan; demokrasi, özgürlükler ve insan haklarının sıfırlandığı Ortadoğu Coğrafyasının hali bu denli ortadayken!

 

May 03

Kazım Karabekir Paşa’nın Heykeli Müzesindeki Yerini Aldı

 

Bugün (26 Nisan 2019 Cuma günü) Kazım Karabekir Paşanın ailesi ve Karabekir müzesi için önemli bir gündü. Paşanın bire bir silikon heykeli Kazım Karabekir sokak 4/2 Erenköy İstanbul adresinde müzedeki yerini aldı. Heykel son derece özenle yapılmış ve adeta canlı gibiydi. Torunlarından birinin küçük çocuğu, heykeli görünce; “hani büyük dedem öldü diyordunuz” diyerek heykelin ne kadar çok gerçeğine benzediğini dile getirmişti. 37 yaşında Erzurum kongre günlerini hatırlatan heykel, paşanın çalışma odasına konmuş, o günün giysileri içinde ve üniforması üzerinde gerçek madalyaları yerini bulmuştu.

Açılış töreni Kazım Karabekir Vakfı Başkanı kızı Timsal Karabekir Yıldıran tarafından düzenlendi. Vakfın yönetim kurulu üyeleri olarak Karabekir Paşanın torunları İclal Cankorel, Gülden Gazioğlu ve Ferhan Ayazbeyoğlu hazır bulundular. Timsal Karabekir Yıldıran törende “Çok heyecanlıyım, babamız adeta evine döndü” dedi. Tuzla Kaymakamı Ali Akça ise Paşanın tarih sayfasındaki yeri ve hizmetleri konusunda açıklamalarda bulundu. Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek, yönetim kurulu üyeleri, Azerbaycan Konsolosu Ramiz Hacızade, Üniversite öğretim üyeleri, Sivil Toplum Örgüt başkanları, Parti yöneticileri, Medya temsilcileri, emekli subaylar ve bürokratlar törende hazır bulundular.

 

Nis 26

Kut’ül Amare Savaşı Ve Düşündürdükleri

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Kuıt’ül Amare,  Bağdat’ın 170 km. güneyinde bulunan güzel bir kasabadır. Basra Körfezi’nin de 350 km. kuzeyindedir.

Dicle nehri kıyısında ve Kut’ül Amare şehri yakınlarında konuşlanmış İngiliz ordusu ve müttefiklerinin Osmanlı ordusu tarafından kuşatılmasıyla başlayan savaş, kasabanın Osmanlı ordusu tarafından ele geçirilmesiyle son bulmuş ve İngiliz tarihine acı ve kara bir sayfa olarak eklenmiştir. Kut’ül Amare, 29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı ordusunun Irak’ın Kut bölgesinde İngiliz ve müttefiklerine karşı kazandığı büyük bir zaferdir. Bu zafer, Türk ordusu tarafından 1952 yılına kadar bayram olarak kutlanmıştır.

Kut’ül Amare, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri ile Osmanlı ordusu arasında geçen 1. Dünya Savaşı’nın Irak Cephesinde gerçekleşmiş bir kuşatma savaşıdır. 1. Kut Muharebesi olarak da bilinir. Bu savaşa tarih kitaplarında fazla yer verilmemiştir.

Bu kuşatma savaşının siyasi, askeri ve sosyal yansımasına bakacak olursak; Hazırlıkları 1915 yılına dayanan Kut’ül Amare Savaşı’na, Türkler’in  destansı bir kahramanlıkla adını tarihe yazdırdığı savaş olarak bakabiliriz. Bundan tam 103 yıl önce yapılan bu savaşta 13300 İngiliz askeri, 13 İngiliz generali ve 481 İngiliz subayı bir savaş dahisi olan Halil Kut Paşa ( 6. Ordu Komutanı ) tarafından esir alınmıştır. Bu yenilgiyi hazmedemeyen İngilizler, Halil Kut Paşayı ve bu önemli zaferi bizlere unutturmak için çok büyük bir çaba sarf etmişlerdir. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci olayı Çanakkale’de, ikinci olayı da burada görüyoruz. Bu kuşatma savaşında göze çarpan başka önemli bir hadise de şudur: Bir Osmanlı askerinin  tüfeğiyle İngiliz Savaş Uçağını düşürmüş olmasıdır. Bu savaşta İngiliz ve müttefikleri 23000 civarında ölü vermiştir. Bir başka önemli özelliği de; havadan yapılan ilk ikmal özelliği taşımasıdır. Fakat İngilizler’in bu çabası sonuç vermemiştir. Halil Paşa bu zafere istinaden KUT soyadını almıştır.

İngiliz tarihçisi James Morris Kut’un elden çıkarılışını “ İngiltere askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi “ olarak tanımlamıştır. Bu durum İngiliz basınında ve kamuoyunda çok büyük yankı uyandırmış ve bazı üst rütbeli subayların görevlerinden alınmasına vesile olmuştur.

Son söz olarak şunları söyleyebiliriz; 1952 yılına kadar coşkuyla ve heyecanla kutlanan KUT BAYRAMI, İngilizler’in baskısıyla, zamanın Başbakanı Adnan Menderes yönetimindeki 20. Hükümetin aldığı kararla bayram olarak kutlanmaktan kaldırılmış ve okul kitaplarından da çıkarılmıştır. Gerekçe olarak da Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye olarak girmesi olmuştur.

Başta Halil Kut Paşa olmak üzere; bu savaşı kazanıp bu günü bize armağan eden şanlı komutanlarımıza ve gazilerimize minnet, şehitlerimize Allah’tan rahmet dileriz.

 

 

 

 

KAYNAKLAR:

 

Erhan ÇİTCİ:  Kut’ül Amare Kahramanı Halil Kut Paşa’nın Hatıraları,

Timaş Yayınları, 2015, İstanbul

 

İsmail BİLGİN:  Kut’ül Amare, Osmanlı’nın Son Zaferi, Timaş Yayınları,

2014, İstanbul

 

Vahdettin ERGİN, Muzaffer ALBAYRAK:  Kut’ül Amare Zaferi 1916,

İstanbul

 

Mehmet Emin DİNÇ:  Kut’ül Amare’nin Muzaffer Komutanı Halil Kut Paşa

Kronik Yayınları, İstanbul

 

İ. Bahtiyar İSTEKLİ:  Osmanlı’nın Unutulan Son Zaferi, Sultanbeyli

Belediyesi Yayınları, 2016, İstanbul.

 

Zafer BİLGİ:  Kut’lu Zafer Kut’ül Amare, Osmanlı’nın Son Zaferi,

Mihribat Yayınları, 2018, İstanbul

 

Atatürk Araştırma Merkezi: Kut’ül Amare Zaferi, 1. Dünya Savaşındaki

Irak Cephesi

Eski yazılar «