Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 06

Türk Dünyası’nın Bazı Sorunları

 Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

 

Aydınlar Ocağımızın 26 Ocak 2019 tarihinde Akgün Otel’de düzenlediği “Türk Dünyası’nın Sorunları” büyük ilgi gördü ve çok başarılı geçti. Bendenizin oturum başkanlığı yaptığı toplantıda Prof. Dr. İbrahim Öztek, Dr. Cüneyt Mengü ve Hamit Göktürk konuşmacı oldular.

Süper güçlerden herhangi birinin güdümüne girmiş bir anlayışla Türk Dünyasına bakmak bizce kabul edilemez. Dolara bağımlı sözde Türkçülük hiç olamaz. Uygurlara ve Doğu Türkistan’a uygulanan kültürel ve etnik temizlikçi, soykırımcı ve insan hakları ihlalci politikanın amacı; bazılarının iddia ettiği gibi ne gericilikle mücadele, ne de sözde IŞİD’e destekçi politikaya tepki gibi gösterilemez. Gerçekler örtülemez Çin’i utanmadan ve sıkılmadan savunma gerçeklerle bağdaşmaz ve ulusalcılığa da sığmaz.

Türk Dünyası ile ilgilenmeyi 1980 ortalarına kadar şövenizm, ırkçılık, kafatasçılık ve tehlikeli sayan aşırı ideolojik körlük ve yobazlık örneklerine, az gelişmiş beyinlerin bugüne sarkan izlerine hala şahit olmaktayız.

  • Türk Dünyasında ders ve müfredat programları ortak ele alınmalı, terim birliği sağlanmalıdır,
  • Sovyetler döneminden günümüze sarkan Türk düşmanlığı kokan ifadeler artık ders kitaplarından çıkarılmalıdır,
  • Türk Dünyasının ortak milli gün, bayram ve kutlamaları olmalı, karşılıklı haberdarlık süreci ve işbirliği işletilmelidir,
  • Ortak tarih kitapları düzenlenmelidir,
  • Her bir Türk Cumhuriyetinin ve özerk Türk bölgesinin sorunu Türk Dünyası bütünü içinde birlikte ele alınmalı, sahip çıkılmalı, dar bakışlılık ve ufuksuzluk terk edilmelidir. Türkiye Afrika ülkelerine gösterdiği ilgiyi Türk Cumhuriyetlerinden de esirgememelidir,
  • Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki öğrenci ve öğretim üyesi mübadelesi tekrar ele alınmalıdır,
  • Türk Dünyası arasındaki iletişim ve ulaşım sorunları vardır. THY ilişkilerin gelişmesini engellemeyecek fiyat politikası uygulamalıdır,
  • Türkiye’ye yaptırılan yanlışlar, Türk Cumhuriyetlerinden de talep edilmekte ve onlara dayatılmaktadır. Türkiye örnek konumunu doğru sürdürmelidir. Milli kimliğimiz konusunda yanlışlar yapılarak gülünç duruma düşülmemelidir,
  • Türk Cumhuriyetleri içeride demokratikleşmenin geliştirilmesine katkıda bulunurken, milletleşmeye ağırlık verilmeli, dışarının etnik ve mezhepçi dayatmalarına karşı yapıyı güçlendirmeli, dışa karşı milli direnç zayıflatılmamalıdır,
  • Küreselleştirme süreci ve ortaya çıkan tuzaklar Türk Cumhuriyetlerinde iyi anlaşılmalı, bu etiket altında uydulaştırılmaya fırsat verilmemelidir,
  • Milletler arasında korumacı iktisat politikalarının öne çıktığı fark edilerek, ithal ikame yollarından faydalanılmalı, üretim ekonomisi zemini güçlendirilmeli, sadece klasik ihraç ürünlerine-petrol dahil-bel bağlanmamalıdır,
  • Üretmeyen her sorunda çözümü ithalatta gören yanlış zihniyet hepimizin sorunudur. Bu anlayış cari açığı arttıran, teşebbüs gücünü sınırlayan, yabancı ülke üreticilerini destekleyen bir çarpık yoldur. Bu yol pasifleşme, güdümlü ve dışa bağımlı bir tehlikeyi doğurur. Üretmeden tüketmeye, kazanmadan harcamaya, kredi kartı rezaletlerine, ihraç etmeden ithalata zorlayıcı bir anlayış sadece güçlü ülkeleri ve çok uluslu şirketleri mutlu edebilir. İyi yönetim ve oyunu kurallarına göre oynama esas olmalıdır. Israfçı ve gösterişe ayrılan kaynaklar terk edilmelidir. İtibar, tüketimden çok üretim ile ölçülür,
  • Demokrasiye geçecek ülkelerde, demokrasinin emperyal çıkarlara uygun kullanılmasına karşı dikkatli olunmalı, iktisadi sömürülme yolları açılmamalıdır,
  • İçerde uygulanacak politikalarda özgürlükçü ve güvenlikçi yaklaşımlar birlikte ele alınmalıdır,
  • Türk Dünyasında sportif temaslar genişletilmeli, daha geniş düzenlemelere gidilmelidir,
  • Alfabe birliği konusunda ısrarla durulmalıdır,
  • Türkçe konuşan devletler tabiri Türk Dünyasının yerine geçirilmemelidir. Türk Dünyası yerine ısrarla Avrasya kavramı sıklıkla kullanılmamalıdır,
  • KKTC Türk Dünyası bütünü içinde gerekli yeri almalı, çeşitli ihmaller yapılmamalıdır,
  • Türkiye’de ve Türk Dünyasında devlet memuru olmak önceliklidir ve müteşebbis olma şuuru fazla güçlü değildir. Bu eksiklik giderilmelidir.
  • Türk Dünyasında genç nesiller öncelikle emperyal ülke kültürleriyle dışa açıldıkça tanışmakta, kendi toplumlarıyla yabancılaşmaktadır. Musiki dahil, çeşitli sanat dallarında ortak çalışmalar yapılmalıdır,
  • Türk Dünyasını teşkil eden ülke ve özerk bölgeleri her yönden tanıtıcı yayınlara ihtiyaç büyüktür. Türk, Türk’ü yeterince tanımamaktadır.
  • Bazı Müslüman ülkelerde Türkleri eritme politikaları güdülmektedir. Bazı Ortadoğu ülkelerinde Türkler mezhep taassubuna itilerek birlik ve beraberlikleri zayıflatılmaktadır. Bu tuzağa düşülmemelidir,

Hristiyan ülkelerde ise Türkler göçe zorlanmakta, azınlık haline dönüştürülmektedirler. Türkler bulundukları ve vatandaşı oldukları ülkelerde desteklenmelidir. Bu destek ev sahibi ülkelerin toprak bütünlüklerini bozucu şekle de bürünmemelidir,

Mar 20

Avrupa Birliği “salvosu”

Sadi SOMUNCUOĞLU

Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınması çağrısı yapan raporu, 109’a karşı 370 oyla kabul etti.

Türkiye rapora sert tepki gösterdi. Dışişleri Bakanlığı; “Avrupa Parlamentosu tarafından benimsenen tek taraflı ve objektiflikten uzak tutuma, tarafımızca herhangi bir değer atfedilmesi mümkün değildir… Türkiye için hiçbir anlam ifade etmiyor” denildi.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik; “Demokrasimize notu tarih vermiştir, ödenen bedeller vermiştir. Irkçılara teslim olmuş AP’nin verdiği notun hiçbir hükmü yoktur. Salonlarında PKK sergileri açılan AP, hangi yüzle demokrasimizi mahkûm etmeye kalkıyor. Bu raporu size aynen iade ediyoruz… Bu raporu, ‘Avrupa Irkçılık ve İslam Düşmanlığı Müzesi’ kurup, kapısına asabilirsiniz.” dedi.

AP, Kasım 2016’da aldığı kararla, üyelik müzakerelerinin “dondurulması” çağrısında bulunmuştu. Müzakerelerin “dondurulması” kavramının hukuk zemini bulunmuyor. Ama şimdi müzakerelerin askıya alınmasına dair oylanan rapor, 5 Ekim 2005’te kabul edilen “Türkiye İçin Müzakere Çerçeve Belgesi-MÇB”nde öngörülmektedir.

MÇB’de, “Türkiye’de, Birliğin temelini oluşturan özgürlük, demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin ciddi ve sürekli olarak ihlal edilmesi durumunda, Komisyon kendi inisiyatifiyle veya üye devletlerin üçte birinin talebi üzerine müzakerelerin askıya alınmasını tavsiye eder” ifadeleri yer alıyor. AP’nin müzakerelerin askıya alınması kararının ana dayanağı budur.

Aslında, Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişine bakınca, bu son karar, belki de ilk defa AB kriterlerine uygun olanı denebilir. Saldırgan taleplerden örnekler verelim:

1) AB, Aralık 1999’da Helsinki zirvesinde Türkiye’ye adaylık statüsü verdi. Konu Bakanlar Kurulu’muzda görüşüldü. Belgede; Kıbrıs adasının AB’ye alınıp bütünüyle Rumlara, kara sularının 12 mile çıkarılıp Ege’nin bütünüyle Yunanistan’a verilmesi, Lozan’da kabul edilen gayrimüslim azınlığın dışında yeni azınlık icat edilmesi tuzağı vardı, karşı çıktık. Israr edince oylama yapıldı, yalnız kaldık. (Müzakerelerin özetini, 2002’de yayımlanan, Avrupa Birliği Bitmeyen Yol, Gümrükte Kuşatma ve Kıbrıs’ta Sirtaki kitaplarımızda yazdık.)

2) AB, 2000 yılında Türkiye’ye Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB) verdi. Bu yol haritasında  AB talepleri vardı. Bir tanesi de “yerel dillerde eğitim ve öğretim”di. AB müktesebatına, uluslararası hukuka ve Anayasamıza yüzde yüz aykırı bu isteğe Türkiye itiraz etmedi. Halbuki, AİHM; İspanya, Fransa, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerden gelen benzer iddiaların tamamını reddedip, ‘dil egemenliğin kurumudur, anayasada ne deniliyorsa ona uymak şarttır’ dedi. Buna rağmen, bölücü terör örgütü PKK, hep bu iddiaya dayandı, 2003’den sonra da iktidar bu yolu açtı.

3) AB’nin 2004 Zirvesi’ndeki isteklerine bakalım:

“* Lozan’ın yeniden yorumlanması * Kopenhag Kriterleri temelinde yeni anayasa * Komşu ülkelerle ilişkilerde, ulusal güvenlik stratejinin belirlenmesi ve uygulanmasında ordunun değil, sivil otoritenin ve sivil toplum örgütlerinin belirleyici olması * MGK Kanunu’nun ulusal güvenliği tarif eden 2a maddesi ile TSK İç Hizmet Kanunu’nun Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini düzenleyen 35’inci maddenin değişmesi * Genelkurmay Başkanı’nın Millî Savunma Bakanı’na bağlanması * Cumhurbaşkanının MGK’ya ve Kıbrıs konusundaki olağanüstü devlet zirvelerine de başkanlık etmemesi * Belediyeler ile Büyükşehir Belediyeleri kanunlarının çıkarılıp, ketum [merkezi] idari sistemin Ademi Merkeziyetçi yapıya dönüştürülmesi * BM İkiz Sözleşmelerindeki çekincelerin kaldırılması * Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi’nin imzalanması * Anadillerde yayınlarda süre sınırı ile devletin bölünmez bütünlüğüne saygı gibi kesin prensiplere bağlı olunmaması, * Siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanabilmeleri * Cami dışındaki ibadet yerlerinin açılması ve tamirinde koşullar öne sürülmemesi * Papazların Türk vatandaşı olma zorunluluğunun kaldırılması, dışarıdan gelenlere güçlük çıkarılmaması * Ekümen sıfatının aleni kullanılması* Rum kesiminin tanınması ve Türkiye’nin ‘işgal kuvvetlerini(!)’ belirli bir takvim çerçevesinde bir an önce geri çekmesi * Ermenistan sınır kapısının açılması, soykırımın tanınması * Alevilerin Müslüman azınlık olarak kabul edilip korunması vb. 80 madde.

Yukarıda sadece 2014 AB İlerleme Raporundaki talep başlıkları sıralanmıştır. Tamamı AB müktesebatına, anayasamıza aykırıdır ve AB’nin yetki alanına girmiyor. Buna rağmen devrin Dışişleri Bakanı Gül ve Başbakan Erdoğan, tamamının gereği yapılacaktır demiştir ve büyük kısmı yapılmıştır. Bu başlıkların anlamı, ve daha fazla bilgi için lütfen (<https://millidusunce.com/misak/ihd-pkk-istedi-ab-dayatti-turkiye-yapti/> ve <https://millidusunce.com/misak/su-ab-meselesi-uzerine-onlar-ortak-peki-biz-i/>) adresine bakınız.

Peki, AB sanki Türkiye’yi yönetiyormuş gibi bir teslimiyet durumu var. Neden? Önceki iktidarların acziyetinden diyebiliriz. Ama son dönem iktidarlar için gerekçe ise, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin 2023’te dönüştürülüp, “bambaşka bir Cumhuriyet” , “eyaletler”, “özerk yönetimler” veya “çok etnikli federasyon” gibi bir rejim kurma hayalinden bahsedebiliriz. Bunun için aynı görüşteki Batı’dan ibra ve güç alma ile iş birliği diyebiliriz.

 

Mar 20

Yeni Zelanda’dan Viyana kuşatmasına!

Arslan BULUT

Yeni Zelanda’da iki camide katliam yapan canilerden biri, 70 sayfalık bir manifesto yayınladı. Manifesto, I. Murat‘ı Kosova savaş meydanını gezerken hançerleyip öldüren Miloş‘tan başlayıp, İkinci Viyana kuşatmasına hatta Osmanlı ordusunu mağlup etmiş, donanmasını yakmış komutanlara kadar çeşitli atıflarla dolu. Olayda kullanılan silahın üzerindeki yazılar da böyle.

Yine manifestoda Ayasofya’nın minarelerinin yıkılacağına, Boğaz’ın batısına yani Avrupa’ya geçen her Türk’ün öldürüleceğine dair tehditler yer alıyor. Tabii küfürler, hakaretler var. Tayyip Erdoğan‘ı da düşmanlar arasında sayıyorlar.

***

Türkiye’de olaya tepki gösteren siyasiler, terörden, “İslamofobi ideolojisi”nden söz ediyor ama meselenin esasına girmiyor!

Bu saldırı, çok iyi planlanmış, arka planında tarih bilinci ve ciddi bir strateji olan, profesyonel eğitim verilmiş bir ekibin işidir.

Yeni Zelanda’da iki camide katliam yapılması ve hemen ardından Türklerin Avrupa’dan atılması projesinin propagandasına girişilmesi, çok yönlü bir istihbarat operasyonudur.

Nitekim Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, “Maalesef bu saldırı bir zirve noktası değil, aksine başlangıçtır ve arzu edilen şey kitlesel çatışmaların üretilmesidir. Zira terör, yarattığı etkiye değil tepkiye odaklıdır. Gözüme ilk çarpan, katliamın görsel tasarımının bir playstation oyunu formatında gerçekleştirilmiş olmasıdır. İslam karşıtlığının, bir gençlik motivasyonuna dönüştürülmek istendiği söylenebilir. Yani bu saldırıda hedef, izleyici gençler… IŞİD’in uyguladığı modele paralel bir yol izleniyor.” diyor.

***

Ünlü İngiliz düşünür ve istihbarat servisi danışmanı Toynbee, “Tarihî güçler, atom bombasından daha patlatıcı olabilir” diyordu. İngiliz gizli servisinin tarihle ilgili istihbarat operasyonları yapması bu yaklaşımdan kaynaklanır.

Bu çerçevede AB temsilcisi Karen Fogg‘un e-postalarında, “Kullanılacak Kuvvetler: Uyuyan Güzeller” ve “Tecrit edilecek Kuvvetler: Uyuyan Köpekler” ifadeleriyle birlikte “Türk tarihinin hakkından gelmek lâzım” dediğini hatırlamak gerekir.

2003 yılı başında, İzmir’de İsveç Büyükelçiliği’nin düzenlediği toplantıda “Türk Milleti diye bir millet yoktur” konulu ve İsveç Başbakanı Göran Persson imzalı bildiriler dağıtılmıştı.

Türk toplumu üzerinde, dünyanın önemli güç odakları tarafından, birbiriyle eşgüdümlü veya birbirinden bağımsız psikolojik harekâtlar uygulanıyor!

Hepsinin ortak hedefi, “Türk tarihinin hakkından gelmek”tir! Tabii bu hedefe yönelmiş millî kimlik düşmanı iş birlikçiler de Türkiye içinde gemi azıya almıştır!

Avrupa Birliği, destek olduğu arkeolojik kazılarla, ısmarlama sonuçlar elde ederek tarihi çarpıtmaya uğraşıyor. Bu amaçla çeşitli kitaplar da yazdırıyorlar ve Türkiye’den bir millet daha çıkarabilmek için büyük kahramanların veya tarihî şahsiyetlerin belirli bir etnik unsura mal edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Burada maksat, millet bilinci verilecek etnik grup için tarih uydurmaktır.

***

Bu saldırının hemen öncesinde Diyarbakır’da Ulu Cami’de bir araya gelen Türkiye Gençlik Vakfı mensubu gençlerin aslında tam bir provokasyon olan “ezana ıslıklı saldırı” gerekçesiyle yaptıkları açıklamada, “Ezan, bizim için Roma’nın, New York’un, Pekin’in, Tokyo’nun, Moskova’nın, Berlin’in, Paris’in ve yarım kalan hesabımız olan Viyana’nın fethine niyet tazelemektir. Ezan, dünyanın her yerinden mazlumların tek silahı, tutsak İhvan’ın özgürlük türküsü, Çeçen mücahitlerin zafer ezgisidir. Ezan, bu dünyanın çakılı manevi çivisi ve tüm Müslümanların kırmızı çizgisidir” denilmesi de manidardır.

Türk gençleri, uluslararası ilişkileri bu tür söylemlerle ifade ederse, Batılı güçlerin terör saldırılarıyla meydana getirmek istedikleri çatışma ortamına ve Türkiye’yi yalnızlaştırmaya hizmet etmiş olmaz mı?

Ne olur biraz aklınızı kullanın gençler!

 

 

Mar 13

İstiklal Marşı’nın Kabulünün 98. Yılında Mehmet Akif Ersoy

Dr. Sakin ÖNER

Eserlerinde, çöküş sürecindeki Osmanlı toplumunu, Osmanlının son zaferi olan Çanakkale Zaferindeki Mehmetçiğin büyük kahramanlığını anlatan “Çanakkale Şehitlerine” destanını ve İstiklal Harbi’nin moral kaynağı olan İstiklâl Marşı’nı  yazan  Mehmet Akif Ersoy, yakın tarihimizin en önemli aktörlerinden biridir. Akif’i tanımayan, eserlerini okumayan, okuduğu halde anlamayan kişiler, Akif hakkında çok yanlış değerlendirmeler yapmakta ve dolayısıyla hakkında yanlış algılar oluşturmaktadırlar. Akif’in edebi ve fikri şahsiyeti hakkında bugüne kadar çok şey söylenmiştir. Üzerinde en az durulan husus, İstiklal Savaşındaki rolü ve Atatürk’le ilişkileridir. Mehmet Akif Ersoy, hizmetleriyle Millî Mücadele’nin manevi komutanlarından biridir.

Mehmet Akif Ersoy, çocuk yaşta babasından başlayarak çeşitli din alimlerinden sağlam bir dini kültür almış, Vefa Mülkiye İdadisi’nde ve Baytar Mektebi (Veteriner Fakültesi)’nde pozitif ilimler okumuş, yabancı dil öğrenmiştir. Bir din adamı değildir. Samimi bir müslüman, cesur bir vatansever, bir dava adamı ve iyi bir şairdir. Akif, hayatı, eserleri ve şahsiyeti ile bütünlük arz eden örnek bir insandır. Vatan, millet ve toplum için her türlü sıkıntıya katlanan, her fedakarlığı yapan bir inanç ve mücadele adamıdır. Verdiği söze bağlı, vefa duygusu yüksek bir insandır. Gönlü zengin,   cömert, merhametli, kanaatkar ve alçakgönüllüdür. Haksızlığa karşı susmayan ve direnen yiğit bir kişiliğe sahiptir. Akif, bağımsızlıktan yana çağdaş düşünceli bir Türk aydınıdır. Atatürk’ün, “Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmak” hedefine inanmıştır. Müslüman Türkiye’nin çağdaşlaşmasından yanadır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Harbinin her safhasında en önde yer almıştır. İstiklal Harbini yürüten Birinci Meclis’te Burdur Milletvekili olarak görev yapmıştır. Milli Mücadele’ye karşı olan Padişah ve taraftarlarının yanında değil, ülkenin bağımsızlığı ve milletin özgürlüğünün yanında yer almıştır. Yanlış propagandalarla kandırılıp Milli Mücadele’ye karşı olan halkı ikna etmek, çıkan isyanları etkisiz hale getirmek için Konya’ya, Kastamonu’ya, Balıkesir’e ve yurdun değişik yerlerine giderek camilerde vaaz vererek ve halka konuşmalar yapmıştır. Hazırladığı Milli Mücadele’nin önemini belirten  bildirisi yüz binlerce basılarak bütün Anadolu’ya dağıtılmıştır.

Akif’in Milli Mücadele’ye en büyük desteği, düşmanın ilerlediği, bağımsızlık ve özgürlüğümüzü tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz bir ortamda, milletimize ve ordumuza en büyük moral kaynağı olan, İstiklal Marşı’nı yazmasıdır. Fakat, Akif, devletin açtığı İstiklal Marşı yazma yarışmasına, birincisine o zamana göre çok büyük bir para olan 500 lira ödül verildiği için, “Para ile İstiklal Marşı yazılmaz” diyerek katılmamıştır. Bu konuyu öğrenen Atatürk’ün talimatı üzerine, Maarif Vekili Hamdullah Suphi,  “kazandığı takdirde mükâfatı istediği hayır kurumuna bağışlayabileceğini” belirten bir mektupla yarışmaya davet etmesi üzerine, İstiklal Marşı yazma yarışmasına katılmayı kabul etmiştir.

Akif, 1920 yılının sonlarında ikamet ettiği Taceddin dergâhında ve  Ankara’nın o soğuk ve  o çok heyecanlı günlerinde İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Marş, ilk defa Sebilürreşad’ın baş sahifesinde yayınlanmış ve  birden bire bütün vatan sathında bir inanç ve heyecan rüzgârı estirmiştir. Türk kamuoyu bu marş için,  “büyük bir milleti asırlarca ayakta tutacak kadar kuvvetli mısralarla örülmüştür” demiştir. Marş 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından coşku ile “Milli Marş” olarak kabul edilmiştir.  Marş, o yıllarda hemen hemen bütün işgal altındaki topraklarımızda gizlice bestelenmiş ve okunmuştur. Bilhassa İzmir’deki bestesini Zati Araca yapmış ve o yıllarda İzmir’de notası da basılarak okunmuştur. İşgal altındaki İstanbul’da da Vakit Gazetesi işgal sansüründen “Şiir” başlığı altında “İstiklal Marşı” olduğunu gizleyerek yayınlamıştır.

1922’de İstanbul’da Zeki Üngör’ün yaptığı beste, bugün resmen söylediğimiz bestesidir. O yıllarda işgali protesto için yayınlanan ve millî ruhu besleyecek millî heyecanı ayakta tutacak “mefkûre kartlarında” hep bu marşın mısraları yer almaktadır. Kuvayı milliyenin posta pulları dahi bu marşın mısralarıyla süsleniyordu. Marş, gerek o günlerde ve gerekse sonraki yıllarda Almanca, İngilizce, Macarca ve Fransızca’ya da tercüme ediliyordu. Türk ordularının bütün savaşları sırasında, subay ve askerlerimizin, şehitlerimizin ceplerinden bu şiir çıkıyordu. “İstiklâl Marşı’nın sesi düşmandan İzmir’i alan büyük kuvvetler arasında” sayılıyordu. Nitekim Türk ordularının İzmir’e doğru yürüyüşe geçtikleri sıralarda İzmir’e girdiğimizde, Edirne’nin kurtuluşunun beklendiği günlerde hemen bütün gazetelerin birinci sahifeleri bu marşın mısralarıyla doludur.

1921 yılında Ankara’da bu marş için bir beste yarışması açılmıştı ve  bu beste yarışmasında besteye girecek mısraları seçecek bir komisyon kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, bir gün ansızın bu komisyonun toplantısına katılarak İstiklal Marşı ile ilgili şu sözleri söyledi:

… Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak, ne de unutturmak lâzımdır. İstiklâl Marşı’nda istiklâl davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de şurasıdır:

“Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet                                                                                                                  Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl”

Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklâl aşkı bu milletin ruhudur. Tarihe bakın: Bütün milletlerin bir esaret ve hürriyetsizlik devri geçirdikleri bir hakikattir. Fransa, İngiltere Roma vilâyeti olmuşlardır. Almanya Hun eyaleti devresi geçirmiştir. Roma İmparatorluğu’nun üzerinde kurulduğu İtalya Napolyon’a tâbi olmuştur. İspanya; önce Arap, sonra Fransız idaresine girmiştir. Dünya tarihinde fasılasız hürriyet ve istiklâlini muhafaza ve müdafaa etmiş bir millet vardır: Türkler.  Batı tarihinin millî kahramanı Versengetoriks kendisi talim ederek hemşerilerini kurtarmıştır. Bizim ona tekabül eden kahramanımız, hürriyetini kaybedeceğini anlayınca nefsini ateşe vermiş ve küllerini bile düşmanına teslim etmemiştir. İşte Türk budur.

İstiklâl Marşı’nın bu pasajı asırlar boyunca söylenmeli ve bütün yâr ve ağyâr anlamalıdır ki, Türk’ün Mete hikâyesinde olduğu gibi her şeyi, hatta en mahrem hisleri bile tehlikeye girebilir, fakat hürriyeti asla… Bu pasajı her vakit tekrar ettirmek bunun için lâzımdır. Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz !…”

İstiklâl Marşı’nın kabulünden ve yayınlanmasından kısa bir müddet sonra İstiklal Harbinin ve bütün Türk tarihinin en acı safhası başlıyordu: 10 Temmuz 1921’de saldırıya geçen Yunan ordusu çok hızlı bir gelişmeyle ilerliyordu. 13 Temmuz’da Afyon düştü. 17 Temmuz’da Kütahya ve 20 Temmuz’da Eskişehir Yunanlıların eline geçti. Halide Edip Adıvar o günleri anlatırken “Ankara her an düşebilir” diye kaydeder. Gerçekten Ankara da düşme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordu. Ankara halkı akın akın Kayseri, Kastamonu ve Sivas yollarına düşmüştü. Devlet merkezinin bile Kayseri’ye, hatta Sivas’a nakli hazırlığı başlamıştı. Mehmet Akif, bir çözülmeyi önlemek için bu düşünceye şiddetle karşı çıkıyordu. Gerçekten de hiç bir zaman Ankara’dan ayrılmamıştır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Harbinin zaferle sonuçlanması ve Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra 1925’te Mısır’a gitmiştir. Bu konuda bazı araştırmacılar ailevi nedenlerle, bazı Cumhuriyet aleyhtarları ise “Şapka Devrimi”ne karşı olduğu için Mısır’a gittiğini belirtmişlerdir. Fakat hangi nedenle giderse gitsin, ne orada, ne de ölümünden kısa bir süre önce yurda döndükten sonra Atatürk ve Cumhuriyet aleyhinde yazmamış ve konuşmamıştır. Hatta bazı kaynaklar, Atatürk’ün hasta olduğunu öğrendiğinde “Benim eğer bir ömrüm varsa, Allah ona versin” dediği belirtilmektedir.

İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy, bütün özellikleriyle içimizden biridir. Vatanımızın bölünmez bütünlüğü, milletin birlik ve beraberliği konusunda son derece hassas bir vatan şairimizdir. O’nun şu mısraları, bugün de milletimize rehberlik edecek etkinliktedir.

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez                                                                                                                    Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez                                                                                                                                      Sahipsiz olan memleketin batması  haktır                                                                                                                           Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır                                                                                                                      

İstiklâl Marşı’nın kabulünün 98. Yılında Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

 

Mar 18

Milli Bütünlük Bu mu?

                                        A.Kemal GÜL

Siyasi iktidarların esas görevlerinden biri de yönettiği milletin güvenliğini, milli bütünlüğünü hassasiyetle korumaktır, güçlendirmektir. Görünen o ki seçim meydanlarında, dini mabetlerde pot üzerine pot kırılıyor; bilerek ya da bilmeyerek.

Siyasi iktidarlar devlet değildir. Görevleri, yasal zeminde devletin kendilerine tanıdığı imkânlar harekete geçirerek Türk milletine çağın gerektirdiği hizmeti vermektir. Milletin değerlerini sömürme saçmalığında bulunmamaktır

***

Haberlerden, sosyal medyadan izlemişsiniz; sözde bir din görevlisi dua yapıyor; cemaat da ‘’âmin!’’ diyor. Özetle dua,31 Mart ta (2019) yapılacak yerel seçimlerle alakalı bir yakarış;

-Allah’ım bu seçimler İslam’la kâfirin mücadelesidir… Ak Parti’yi bu seçimden zaferle çıkar Ya Rab.. Oy vermeyen kâfirleri de ıslah eyle Ya Rab…

Bu tür yakarışı yapabilmek için din görevlisi iktidar gücünden cesaret alıyor ki, inanç noktasında toplumu manipüle edecek ve ayrıştıracak dua yapabiliyor?

Bu inanç fukarası din görevlisi Müslüman olabilir ancak samimiyeti içerir iman noktasında’’ mümin’’ olabilir mi? Kur’an’ın öngördüğü inanç sistemiyle bir bağlantısı olabilir mi?

Çünkü benim dinim, böyle bir pespayeliği reddeder..

Çünkü benim dinim, ‘Dinde zorlama yoktur’ diyecek kadar geniş yürekliyken, bu bozuntu, işi siyasi parti tercihinden kâfir üretmeye kadar getirmiş..

Çünkü benim dinim, kardeşlik derken, bu bozuntunun işi gücü kardeşler arasına nifak tohumları ekmek olmuş..

Çünkü benim dinimin Hazreti Peygamberi, Medine’deki Ensar ile, Mekke’den gelen Muhaciri  kardeş yapmış bir gönüldür..

Bırakın düşmanlığı, kardeş yapmış…

Hz. Peygamber,’’ Mensubu olduğunuz kavminiz/ milletinizi seviniz, ancak, kavmiyetçilik/ ırkçılık yapmayınız’’ der.

***

Muhteremlerin, seçmenin zekâsıyla alay eden açıklamalarına bakın;

— Milli Eğitim Bakanlığı yapmış bir zatın, bu iktidarı destekleyenler (AKP) kendine cennetin kapılarını açmış olur, mealinde demeç verebiliyor. Bu tarz söylemlerin, davranışların Müslüman Türk insanına yapılabilecek bir hakaret olduğunu vurgulayalım öncelikle.

–AKP ye rey verene ‘’cennet’’ vaat eden Millet Vekiline ne dersiniz?

–İktidarın aday yaptığı biri meydanlarda,’’ karşı ittifaka verilen rey haramdır’’diyebiliyor.

–İktidarın aday gösterdiği başka biri çıkıyor meydanlara, ‘’Nazım Hikmet, Bahriye Uçok, Uğur Mumcu’’ gibi; Laik Cumhuriyetin hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik parlamenter sistemle taçlanmasının yıllarca kavgasını veren ve Türk aydınının saygınlığını kazanmış bu üç seçkin yurt severe’’ vatan hainidir diyebiliyor.

Cumhurbaşkanı camiye girdiğinde, “Sayın Cumhurbaşkanı camimizi şereflendirdi’’ diyebilen bir imam varken ülkede, bu ortak zihniyetin nifak serpiştirmesi sıradan bir durum olunca…

Camiye giren tanınmışlar camiyi şereflendirmez; kendileri şereflenir.

Dini öne çıkaran bu zevat, Kuran’ın ön gördüğü iklimle değil, çöl iklimiyle soluklanmış aymazlardır.

Ve bu zevat, Türk Milletine mensup olmaktan da rahatsızdırlar. Ümmetçi olduklarını söylerler; İslam dininden bi haber Müslüman müsvetteleridirler.

Türk milletini bölüp ayırıp,’’bunlar iyidir, bunlar kötüdür,’’bunlar vatanseverdir, bunlar vata hainidir.’’ Diyebilen ve aydın geçinen bu zevatın taşıdığı kültür genlerinin beslenme kaynağını incelemek gerekir.

Üzülerek söylemek gerekirse bu tür söylemler tesadüfî değildir. Mafyavari çalışan dış güçlerin içte çalışan hain odaklarıyla işbirliği desteğinde ‘’ulus devlet’in altını oymayı başarabilirlerse, gerisi çorap söküğü gibi gelir; böylece anayasal kimlik olan ‘’Türklük’ bile tartışılır duruma gelebilir.

Nitekim akademik çevrelerde ‘’Türk’’kimliği yerine mikro-milliyetçiliğin, etnik-milliyetçililiğin, şoven-milliyetçiliğin körüklendiği; ulus- devlet düşmanı/ulus bilinci düşmanı,/ Türklük düşmanı tarikatçıların kontrolüne geçtiği üniversitelerden… Şu anda ülkede ulusal bilinç çökmesi nedeniyle, bilim yapma atmosferinin ve rasyonalizminde tamamen çöktüğünden bahseden akademisyenlerin yazılarını okuyoruz.

***

Bilindiği gibi, 31 Mart günü Yerel İdari seçimler, muhtarlık seçimleri yapılacak ülkemizde; sandığa gideceğiz. Seçilmeye aday adaylarımız vereceği hizmetlerle alakalı projelerini anlatarak seçmeninden seçilmesi için izin / rey isteyecektir.

Özellikle yukarıda bahsedildiği gibi, siyasi iktidar çevrelerinden nelere tanık oluyoruz halkın karşısında yapılan söylemlerinden anlaşılan; At çamuru, ver iftirayı, tutarsa ne ala. Bu durum, Türk halkına karşı yapılabilecek iğrenç bir saygısızlık değil midir?

Bildiğimiz kadarıyla bu iftira politikasını işleyenlerin alınları da secdeye gidiyor(!).

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmî web sitesinden size Kur’an-ı Kerim’in sadece bir hükmünü aktaracağım.

Nûr Suresi – 23, 24, 25. Ayet Tefsiri

“İftiraya uğrayanlar her zaman Hz. Âişe kadar şanslı olamazlar, kendilerini temize çıkaramaz, iftiranın izini silemezler. Bu sebeple hem iftiraya uğrayıp temize çıkamayanların teselliye ihtiyaçları vardır hem de dünyada ettiklerinin yanlarına kaldığını zannedenlere bir mânevî yaptırım gerekmektedir.

Bu dünya fânidir, ebedî âlemde hesap, kitap, mahkeme, şaşmaz adalet, reddi kabil olmayan tanıklıklar, ispat vasıtaları, dünyadaki ile kıyas kabul etmez büyük cezalar vardır.

İftira edenlerin imanları varsa bunları ve dünya hayatını lânet içinde geçirdiklerini düşünmeleri gerekir. İftiraya uğrayanlar da bu dünyada mâsum olduklarını ispat edemedikleri için üzülseler bile kendilerini yiyip bitirmesinler; bilsinler ki Allah, dünyada yakalarını kurtaran iftiracılara cezalarının tamamını ahirette verecek, onları cümle âlemin önünde rezil rüsva edecektir.”

Siyasiler için bu hükümler geçerli değil mi?

Türk Milleti Çatısı altında kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısını ayrıştırmaya yönelik çalışmalardan biri de, dış mihraklardan beslenen dini tarikatlar olduğunu bu ülke son FETÖ olayı ile yaşadı.

Bu tür tarikatlar, bazı zaman dilimlerinde siyasi iktidarları değişik enstrümanları kullanarak ele geçirmeyi başarabilmiştir.

***

Unutulmasın ki, beşbin yıllık tarihi süreç içerisinde Türk örf ve adetleriyle, töreleriyle milli benliğini / milli kimliğini oluşturmuş, Kur’an’ın kültürüyle beslenerek kıvam bulmuş, yaklaşık bin yıllık Anadolu kültürü ekseninde, değişik Türkmen ağırlıklı boylara/ etnisitelere haiz Anadolu insanı,  bu kültür sarmalında egemen olan tek millet olmuştur.

Anadolu halkı, değişik milletlerden oluşan Osmanlı’nın dağılması sürecinde yaşanan tecrübeler sonucu, bağımsızlığını kaybetmesi noktasında Çanakkale Savaşları Kahramanı Başbuğ Mustafa Kemal’in ve kadrosunun öncülüğünde/ önderliğinde işkâlcı ülkelere karşı verilen amansız savaşlar sonucu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruyor. Diğer bir ifadeyle, Mustafa Kemal’in oluşturduğu ordu, o bin yıllık Anadolu Kültürünün kültür genlerini taşıyan Anadolu halkıydı; adı Türk Milletiydi.

Türk Milleti Kavramını tanımlayabilirsek;

Binlerce yıllık tarihi içinde Dili, Kültürü, Töresi, Dini inançları ile yaşayan, asla ve asla zulmetmeyen, hâkimiyet sahasında hayat süren insanların soyu sopu ve inancı ne olursa olsun onların da mal, can ve namus emniyetlerini garanti altına almayı insani bir görev bilerek yaşayan, hâlen de yaşamaya devam eden ve kıyamete kadar da yaşayacak olan, ‘’Yüce Yaratan’’ tarafından seçilerek İslâm’a ve mazlum milletlere muhtar kılınan mübarek ve müstesna bir millet olup, insanlık âleminin nadide bir süsü ve paha biçilemez bir kolyesidir.

 

Mar 13

Kutuplaştırıcı Dil Yerine Sevgi Dili

Emrah BEKÇİ

 

Toplum kendisini yutacak uçurum kenarına hızla sürükleniyor. Ülke içerisinde insanları ayakta tutan ve birleştiren en büyük kuvvet ‘anlayış’ tır. Anlayışı olmayan toplum bireyleri, ön yargı, şiddet, kötü söylem gibi ayrıştırıcı ve tahrip edici yollara baş vurur.

Burada ülkemizin ruhsal yapısını şekillendiren, toplumumuzu oluşturan bireylerin davranış tarzlarından örnekler ile alınması gereken tedbirler konusuna değinmek istiyorum. Bir ülkenin geleceği, yabancı ve yerli firmaların yapmış oldukları anket, istatistik, ekonomik veri çalışmalarından çıkacak sonuçlar ile ne kadar doğru anlaşıla bilir?

Türkiye, coğrafi konumu ve tarihsel yapısı (Anadolu) ile günümüzde devlet olmuş milletlere ev sahipliği yapmış bir ülke. Türkiye’nin bu stratejik misyon duruşu, çevresinde yaşanan kanlı olaylar, tekrardan kendilerine vatan arzusu güden ‘sözde emperyalist’ güç odaklarına, Anadolu üzerinde türlü oyunlar tertip etmelerine olanak vermektedir.

Bir ülkenin ve o ülkede yaşayan toplumun yoz bir hale getirilmesi, toplumun her bireyinin huzurunun deforme edilmesi; o topraklarda yaşayan toplumun geneline sirayet edecek olup, ülke içerisinde kutuplaşmalar ile şiddetin temelini oluşturacaktır. Kısacası, tahriple yeksan edilecek bir alana, tahripte kullanılacak patlayıcının döşenmesi demekle aynıdır.

Türk Milletinin asırlarca sosyal yapısı ve tarihini inceleyen ‘oryantalistler’, toplumun en küçük çekirdeği olan Türk aile yapısına nasıl etki edeceklerinin ve nasıl istedikleri sonucu alacaklarının formüllerini aradılar.

Türkiye’yi bir deney masasına benzetip, üzerinde cerrahi operasyonlar yapmayı arzu edenler; ailenin ekonomisi, aile fertleri içerisinde bulunan çocukların bağımlılıkları, ailedeki anne babanın tüketici birer fert olmalarını, ailenin inancını sorgulaya bilmeleri, yeri geldiğinde cevabı sorgulatıcı tarafından almaları için cevaplar hazırlanması projelerini, ‘aile cerrahi operasyon masasına’ yatırdılar ve uygulamaya başladılar.

Peki bizler; toplumun en küçük bireyleri olan aileler ve toplumu devlet çatısı altında yöneten erkler olarak neler yaptık? Birileri, bizlerin evlerinin ve ülkesinin içerisinde at koşturur iken ne gibi tedbirleri alıp, geleceğe yönelik ne gibi projelere imza attık?

Geçmiş mazisi ihtişamlı bir imparatorluğa uzanan Türkiye, 1923 tarihinde rejimini değişerek ‘Cumhuriyet’ olması, dünya ile entegrasyon konusunda hem toplumumuza hem de ülkemiz için yeni fırsat ve yol haritaları çizdi. Ülkemizle ilgili yazılan herhangi bir tarih ve sosyoloji kitabını etüt ettiğimiz vakit, o zamanlarda yapılan devrimlerin günümüzde ne kadar haklı ve geçerli olduğunun tasdikletici birer vesikası olduğuna şahitlik ederiz.

İşte o devrimleri düşünen ve uygulayan vaktinde tek kaygıları ‘vatan ve millet’ olan insanlarımızı, atalarımızı günümüzde unuttuk ve hatırlayamaz hale geldik. İnancın vicdan muhasebesi olduğunu unutarak, politika ve siyasete ‘rey’ malzemesi olarak kullanıp; geçmişte Türkiye’nin temellerini atan ecdadımıza ‘küfürler’ etmeye, onları cahil, utanılacak, bizlere bıraktıkları yüce mirası ilkel görmeye başladık.

Kendi köklerinden ayrılan ve bi-haber olan gençlerimiz; ilim, bilim, devrim, millet misyonundan uzaklaşarak, oryantalistlerin önerip, emperyalistlerin burslarıyla yabancılaşan ve bizden olmayan nesillerimizi; politika ve siyasete sokup, istedikleri yasaları uygulamak için parlamento binamız içerisinde oylama için parmak kaldıran birer kuklaya dönüştürdüler.

Ülkemizde vicdanen düşünen ve tehlikeyi gören bir aydın olarak bu kötüye gidiş hattı değiştirecek olan bir ‘Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (S.A.V), bir Fatih, Kanuni, Abdül Hamid Sani, Atatürk’ aramaya başladık.

Lakin, ruhunu kaybetmiş bir topluma, alışkanlıklar ile tüketici hale getirilmiş bir millete, siyasete entegre edilen inanç ile ruhunu teslim etmiş olan vicdanlara; haykıran her ses bir düşman gibi gelecektir. Karanlığı aydınlatıp, uçurumun ucunda bekleyip ‘’- Durun! Yapmayın! Bu yol yanlış yoldur! Özümüz, atalarımız, bu yolu, bu gidişi bizlere yıllar öncesinden gidilmeyecek yol haritası listesinde vasiyet etmişlerdi!’’ demek bile, duyan kulakların ve bedenlerin vicdanına tesir etmemekte.

Türkiye ‘hızla kutuplaşmakta’. İnsanlarımız birbirlerini düşman, zarar verici, ayırıcı, kendi mukaddeslerinin iblisi olarak görmekte.

Peki çözüm nerede?

Çözüm; ‘Sevgi, hoş görü, kutuplaştıran lisanı terk, insana insan, vicdana Hak olarak bakmakta’.

Günümüzde toplumu kutuplaştıran siyasi zümrelere çok iş düşmekte. Siyasi alan çıkarları için, toplumun bağımlı hale geldiği medyanın organlarını kullanan erkler; yine aynı platformlarda, düşünceleri farklı, -izm’leri farklı, hayat görüşleri farklı olduğu halde, ‘’Özde’’ bir millet olduğunun tablosunu çizmek zorundalar. Aksi halde, kanton ve gettolara ayrılmış bir toprak misakına doğru hızla ilerlemekteyiz.

Yönetim gücünü elde etmeye çalışan erkler, vasıta olarak sistemin teknolojisi, algı projelerini, inancın vicdana tesir eden mekanizmasını kullanarak ne kadar güç elde ede bilirler? Ya da elde ettikleri gücün vakti zamanı (ömrü) ne kadardır?

Mutlak ve daim zaman ile elde edilen gücü kullanmak isteyen yönetime talip olanlar; ‘’Halka inmeyen, Hakk’a çıkamaz!’’ düşüncemin yanına yaklaşmıyorlar. Milleti bir ‘oy’ icrası vazifelisi olarak görüp, gücü elde ettikten sonra bildiğini farklı kitap ve ülkülerden okuyanlar; her seçim vaktinde ayrıştırıcı ve saldırgan söylemler takınmak zorunda kalıyorlar.

Böylelikle, toplumun en küçük çekirdeğini oluşturan aile ve ailenin inanç-töre-örf gibi mefhumları zarar görüp, toplum kutuplaşıyor. Neticesinde ise yozlaşmış milli bir toplum yapısına doğru kayıyoruz.

Reçete çok basit; sevgi dili, içimizde bizdenmiş gibi görünüp kuyumuzu kazan yapıya kaybettirecek; devletin ve milletin ömrünü uzatacak, sosyal ve ekonomik olarak kalkınmamızın önünü açacaktır.

Hangi ülke olur ise olsun; ‘milletinin huzurunun kaçtığı toprak parçası, başka millet devletlerinin arz-ı mevuduna bir adım yaklaştıkları ülküleridir’.

            Lütfen sevgi dili kullanalım ve milletimize kullandıralım!

Sözlerime son verirken Türkmen Kocası Yunus EMRE ile bitirmek isterim;

 

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim
sevilelim
Dünyaya kimse kalmaz

 

            Saygı ve Sevgilerimle

            Emrah BEKÇİ

            Yazar / Yönetmen

 

Mar 13

Diktatörlerin Yöntemleri

Av. Ruhittin SÖNMEZ

Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels’in geliştirdiği ve Hitler’in uyguladığı propaganda tekniklerini ben dâhil çok kişiden okumuş olabilirsiniz. Meğer Lenin de bu tekniklerden faydalanmış hatta geliştirerek kullanmış.

Yeniçağ’da Arslan Bulut, Lenin ve Hitler‘in propaganda yöntemlerini hatırlatan bir araştırmayı paylaşmış. Yazının kaynağı Harvard Üniversitesi’nden doktoralı tarihçi ve Sovyet sistemi üzerinde uzman Prof. Peter Kenez.

Kenez‘e göre Hitler‘in kullandığı, Lenin tarafından daha rafine haline getirilen propaganda yöntemleri şöyle:

1- Amaca ulaşmak için her yol mubahtır. Yaptıkların, ister ahlakî olsun, isterse olmasın, amacına ulaşınca onların hiçbir anlamı kalmaz.

2- Bir ordu komutanı edası ile emir ver, azınlıkta olmalarına rağmen kendi taraftarlarını çoğunluk diye tanımla.

3- Her krizi, her felaketi lehine kullan, yalan söyle, kriz ve felaketleri başkalarına yükle, suçu başkalarına at ve yandaş medya ile koro halinde karalamayı sürdür. İftira et izi kalır. Beyinlerdeki algıyı yönet. Bir şeyi ilk defa duyanlar hep ona inanırlar.

4- Muhaliflere aşağılayıcı, bölücü, inkâr edici sıfatlar yükle. Onlara “asalak” de, “ihanet içindeler” de, “yalancılar” de. Kendinden öncekileri devamlı suçla.

5- İnsanları öldür, astır veya mahkûm et, geride kalan muhalefeti korkut, mahkemelerle, şikâyetlerle, polisle, sana bağlı milis güçleri ile din adamları ile…

6- Tarihsel gerçekleri inkâr et, kendi çıkarına göre değiştir, çarpıt ve hakaret et.

Aynı incelemeye göre “Hitler’in bazı yalakaları” da onun hakkında şu tanımları yaptılar:

“Adolf Hitler’i bize Allah gönderdi.” (Robert Ley)

“Allah kendini Hazreti İsa şeklinde değil Adolf Hitler şeklinde gösterdi.” (Alman İman Hareketi))

“Adolf Hitler bize Allah tarafından Almanya’nın ebediyete giden temel taşı olsun diye gönderildi.” (Hitler Gençliği)

Teksas Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tevfik Dalgıç bu tekniklere “Seçilmiş diktatörlerin Lenin ve Hitler’den öğrendikleri propaganda yöntemleri” adını vermiş.

Devlet yönetimine seçilerek gelmiş birçok kişinin zaman içinde otoriterleşmeye ve giderek diktatör olmaya doğru gittiğine dair dünyada çok örnek var.

Bunlar için bahsi geçen yöntemler ilham verici gelebilir.

 

Mar 13

Üstte Gök Çökmedikçe*

1.Kitap “KARA” 

Karatükenoğlu BASAT

Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS

            Orhun Abideleri’ndeki  “…eşiding: Üze Kök Tengri basmasar, asra yir telinmeser Türk Budun, ilingin, törüngin kim artadı, udaçı erti. Türk budunı ertin ökün”[1]işitin! Yukarıda gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça –ey Türk milleti- senin ilini, töreni kim bozabilecekti? Ey Türk milleti vazgeç pişman ol” şeklindeki Türkün yıkılmazlık ve yıkılamayacağı inancını anlatan Bilge Kağan’ın sözünün ilk bölümünü yeni bastırdığı dört ciltlik nehir romanına isim olarak koyan Mahmut YILDIRIM, bu kitaplarındaki asıl roman kahramanı Karatükenoğlu Basat’ı – “Uzun hayat yolunda çektiği ıstıraplar, karşılaştığı umut kırıklıkları, bu yolda sergilediği ülkücü ruh, celadet, cesaret ve nihayet yaşadığı umutsuz aşkıyla başta Türklük olmak üzere bütün insanlık için iyi bir ortak bileşen ve dolayısıyla seçkin ve sağlam bir roman kahramanı olmayı hak etmiştir. s.10” – sözleri ile romanında tanıttıktan sonra, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Turan Kültür Merkezi Süleymaniye Kürsüsünde 15 Aralık 2018 tarihinde verdiği “Türk Birliği Ülküsünde Mekan Dinamiği” adlı konferansında da belirttiği “Onun için dedik ya, herkes ülkücü olamaz” şeklindeki sözleri ile Türkçülük-Turancılık ve Ülkücülük ülkülerinin yılmaz bir savunucusu olarak okuyucunun karşısına çıkmıştır.

1600 sayfa tutarındaki dört ciltlik romanların arka kapaklarında şu ifadeler yer almaktadır: “Büyük yağmur ormanlarında Muson rüzgârları eser. Bu rüzgârların yol açtığı büyük sağanaklar dağların yüksek yamaçlarından sürükleyip getirdiği alüvyonlu toprakları kıyılara sonra da ormanın derinliklerine sürer. Ve çok geçmeden de bütün orman kalın, boğucu bir balçık tabakası ile kaplanır. Gel-gitler denizden taşıdığı kumu, çakılı bu kalın çakıl tabakasının üstüne sürer. Sonra sular çekilir, çamur tabakası daha da sertleşir. Ağaçların dev gövdeleri ve denizde kalmış kökleri artık nefes alamaz hale gelir. Kökler yeryüzü ile irtibatını kesmiştir. Ölüm, orman için kaçınılmazdır artık. Fakat tam da bu sırada ormanın her karış toprağından adeta çamuru yararak çıkan ve derinlerdeki erimiş oksijeni ağaçların en üst dallarına kadar ileten bir takım sürgünler boy atmaya başlar. Yepyeni, küçük, ömrü kısa, hatta önemsiz sürgünlerdir bunlar. Ama yaşamsaldırlar. Orman bu sayede yeniden dirilir, görevini tamamlayan sürgünler ise kurur, ölürler.

            Ormanda ağaç olmak kolaydır, ama ona hayat veren ve onu yeniden dirilten şu ömrü kısa, küçük sürgünlerden olmak hiç de kolay değildir. Onu her canlı göze alamaz.

            Onun için dedik ya, herkes Ülkücü olamaz diye..”

Bu ifadelerde yağmur ormanları ile Türk coğrafyası; Muson rüzgârları ile Türk ülkelerinin tarihi olayları ve geçmişi; ormanın alüvyonlar ve balçık tabakasıyla daha sonra sertleşen çamurla kaplanıp ağaçların nefes alamaz hale gelip ölmesi, Türk Cihan Hâkimiyeti’nin zaafa uğradığı günler olarak düşünülmüş; çamuru yararak çıkan yer altındaki erimiş oksijeni en üst dallara kadar ileten, kısa ömürlü, önemsiz gibi görünen yaşamsal sürgünler ise Türk milletini uyandıran her devirde fedakârca kendi canını, kanını Türk milleti için feda edip sahneden çekilen Türk kahramanları olarak romana aksettirilmiştir. Milliyetçi-Turancı-Ülkücü nesillere örnek olan ulu çınarlarımız da vardır. Kürşat gibi, Kürşat’ın kırk arkadaşı gibi, Ali Şir Nevâyi gibi,  Atatürk, Alparslan Türkeş, Turan Yazgan gibi. Saymakla bitmez ki…

Mahmut YILDIRIM, 1956 Gaziantep (Oğuzeli) doğumlu, kalabalık bir aileye mensup olan yazar, ilk ve orta öğrenimini Gaziantep’te gördükten sonra İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesini 12 Eylül öncesi ve sorasındaki sıkıntılı dönemde tamamladığı yıllarda yazmaya başlamıştır. Halen İstanbul’da serbest diş hekimi olarak çalışmakta yazmaya da devam etmektedir.

Dostum, arkadaşım, gönüldaşım ve ülküdaşım olan Mahmut YILDIRIM, bu romanlarının ilk şeklini okumam için bana iki yıl önce de vermişti. Vakit ve fırsat bulup derinlemesine okuyamadığıma şimdi hayıflanıyorum. Şimdi bu nehir romanın birinci kitabını büyük bir tefekkür ve zevkle okudum. Diğerlerini okumaya başlamadan bu tanıtım yazısını yazmayı uygun buldum. Bu yazı sadece tanıtım amaçlıdır. Asıl zevk ve tefekkür eserin bütünündedir.

Romanın baş kahramanı Karatükenoğlu BASAT’tır. Karatükenoğlu Basat adı, bana göre kara-kahraman halk ”,  “tüken- yükselten”, “tügen- bağlayan, insanları birbine bağlayan, il kuran”,  BASAT” da Dede Korkut Hikayeleri’nde Oğuz Türklerini yiyip bitiren,  başlarına bela olmuş yarı insan yarı canavar Tepegöz’ü öldürerek Oğuz Türklerinin geleceğini kurtaran” kahraman olarak binlerce Türkçü-Turancı-Ülkücü Türk gencinden birinin ismidir.

Mahmut YILDIRIM, kurtların uluduğu bir gecede hududun yirmi metre berisinde, önünden trenlerin gece gündüz geçtiği bir barakada dünyaya gelip, demiryolu ve trenlerin kendisinde sonsuzluğun, ebedi huzurun ve ölümsüzlüğün sembolü olduğunu, mutlu bir çocukluk ama zor geçen bir gençlik çağı yaşadığını, 12 Eylül harekâtının önü ve sonundaki günlerdeki üniversite hayatındaki toplumsal kasırgayla savrulan kâbus dolu yıllarından sağ salim kurtulduğuna şaştığı söyledikten sonra, diş tabibi olup büyük bir davanın (Türk Milliyetçiliği ideolojisi ve Ülkücü Hareket) kılıcı olma dönemi kapandığı için onun kalemi olma zamanı geldiğini, geceler boyu, mevsimler boyu muayenehanesinin dip odasında yazıp biriktirdiğini, durmadan hala yazdığını belirtir.

Mahmut YILDIRIM,  “Romanın biçimsel tezi orijinalliği, ele alınış biçimi ve işlenişidir. Bu romanda roman sanatının ana unsurları olan mekân-öykü-zaman üçlemesinde mekân unsuru öne çıkarılmış olup bu mekân bütün Türklük coğrafyasıdır. …Öykü, zaman ve mekânın harmanlanıp ele alınış şekli, sadece Türk Edebiyatında değil, dünyanın farklı disiplinlerinde de hiç rastlanılmayacak şekildedir.” sözleriyle romanlarını tanıtmaktadır.

Romanın can alıcı, çarpıcı, en anlamlı cümlelerinden biri, belki de birincisi dördüncü kitabın başındaki “Boşuna heveslenmeyin, Bizim olan yine bizde kalacak” şeklindeki takdim cümlesidir. İronik ve alaycı bir tavırla Türk düşmanlarına bizi yok edemeyeceksiniz yine hevesiniz kursağınızda kalacak ifadesi çok güzel, çok anlamlı söylenmiştir.

Bir yıldan az, bir ömür kadar uzun, sözüyle başlayan ve ön kapağına “KARA”  ismi ve tabanca resmi konmuş ilk kitap (400 sayfa),  ön bilgiden sonra iki ana kısım (birinci kısım 38 bölüm, 2. kısım 21 bölüm)  olarak düzenlenmiştir.

Romanlarını yazmak için sağlam üç ayağı şöyle açıklıyor:

1.Umutsuz yıllar, toplumsak kargaşa, bütün insanlığı kasıp kavuran savaş ortamları,

  1. Bu toplumsal çöküş ortamlarında filizlenen sonsuz ama umutsuz bir aşk…

3.Ve nihayet sağlam bir dünya görüşü ile bunların ele alınış ve işleniş biçimi… (s.9)

Romandaki olay örgüsünden çok Karatükenoğlu Basat’ın olaylar karşısındaki tavır eda ve hareket şeklini – ki bu üslup katıksız bir ülkücü üslubudur- tanıtmak yerinde olacaktır:

Basat, bir taş medrese talebesidir. İşlemediği küçük bir suç isnat edilerek deliğe tıkılmıştır. Onun deliği “ölüler evi”dir. Ama o bu ölüler evinde devamlı umut yeşertmektedir. “Uzun ve çileli hayat yolculuğunda bana iki şey Kutup Yıldızı olmuştur; biri Ülküm, diğeri Aşkım. Biri uğrunda savaş verdiğim büyük davam, diğeri ise Aydagül idi.”s.18

            Büyük dava için yaşamak lazım:Sarmaşığında dediği gibi hayat hiç de ’ölmek’ üzerine değilmiş burada, aksine daha kuvvetli ve daha ısrarcı bir şekilde “hayata tutunmak” üzerineymiş. Yaşamak, yaşamak, her şeyin başı yaşamaktı. Her şeye rağmen yaşamak. İyi de olsa, kötü de olsa yaşamak.”s.39  Aşık olmak için de yaşamak lazım.

            Ülkücü elbette bir Türkistan güzeline aşık olacaktır: “Aydagül: -Tabii ki Türküm. Üstelik hem anne hem de baba tarafından. Ve bununla da gurur duyuyorum. Annem bir Kazan Tatarı, babam ise Çuvaş’tır. Rahatladınız mı şimdi?”

Ülkücü, aşkıyla beraber Türk ülküsü konferanslarının müdavimidir: “Türk Derneği’nin düzenlediği Akçuraoğlu Yusuf Bey’in Üç Tarz-ı Siyaset Konferansı’ndan sonra akşam üzeri buluştuk.”s.73

            Ülkücü (Karatükenoğlu Basat) Türkleri topluca katleden Ermeni çetelerinin amansız düşmanı ve intikam alıcısıdır:  “Olayın üstünden henüz dört gün geçmişti ki, kendi kendime verdiğim sözü tuttum. Kumkapı taraflarında daha evvel tespit ettiğim Taşnaksutyun Ermeni komitacılarına ait bir hücre evini tek başıma basıp, yedi Ermeniyi öldürdüm. O da yetmedi, evi ateşe verdim. O gece aynı sokakta bulunan bütün Ermeni evleri son direğine kadar yandı, kül oldu.”s.81”

            Ülkücü, sevgisini anlamayan sevgiliye karşı çok hassastır. Kırılır, ezilir hep kendisini suçlar, sevgiliye toz kondurmaz ki. “Onunla yaşadıklarımı ben hüzünle anıyorum şimdi. Uzun sözün kısası, benim cahilliğim, benim aptallığı, benim ahmaklığım yüzünden her şey bitti, gitti.”s.117

            Ülkücünün ayağına takılan demir halka bile onu yıldıramaz: “Balkan Savaşı çıkınca koskoca Devlet-i Osmaniye bizim gibi hapishane kaçkınlarından bile medet ummak zorunda kalabilirmiş. Rüyalarında sevdiğini görürmüş. “Ağlamaktan korkma. Zihindeki ıstırap veren bütün düşünceler gözyaşı ile temizlenir.” s.136

            Basat Karatükenoğlu, Türkleri öldürenlerin mutlaka öldürülmesi gerekir, anlayışında olup, bu anlayışını fırsat buldukça uygulayan bir karakterdir.

Ülkücüler, birbirinin hüzün kardeşidir. “ -Nasılı şu: Biz aslında hüzün kardeşiyiz, Tamam mı? Hüzün kardeşliği nedir bilir misin?  – İlk kez duyuyorum bunu. – Kaderin her şeyi, bütün güzellikleri elimizden alıp, yerine onların tortusunu bırakması diye adlandırabilirim bunu.  Tortu. Yani hüzün.” s.160

            Ülkücü için aşk doyulmayan, vazgeçilemeyen en büyük nimetlerdendir. “Hayatta çok verildiğinde istenmeyen nimetlerin yanında, verildiğinde hep istenen, istendikçe de çok verilmesi istenen şeyler vardır.  Nedir bunlar biliyor musun? Ekmek, su ve hava. Bu üçlüye bir dördüncüyü ekledim ben: Aşk. Seven kişinin ‘Artık doydum, yeter, daha fazla istemiyorum” dediği  hiç duyulmamıştır.. s. 163

            Ülkücü, Müslüman olmasa da Türklüğü benimsemiş herkesi başının üzerinde taşıyan adamdır. “Dimitri Kantemir, İmparatorluğun yetiştirdiği seçkin adamlardan biri. …Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküşü tarihini yazmış. Ayrıca Türk Musikisi’ne sayısız eserler kazandırmış bir müzikolog.” s.220

Birinci cilt 2. kısımda 1912 Balkan Savaşı sırasındaki olaylarla Karatükenoğlu Basat’ın başından geçen olaylar ile  savaşın vahşeti ve dehşeti anlatılıyor:

Ülkücülerin enerjisi hayret uyandırıcı, göçmen kuşlarının enerjileri gibi. “…yakıt olarak deri altında biriktirdiği yağı kullanan ve ağırlıkları sadece yirmi gram olan siyah çalı bülbülünün bir uçuşta seksen altı saat ve bin beş yüz kilometre uçtuğunu biliyor muydunuz? Kuş gözü termal kamera gibidir. Korkunç bir insan seli düşe kalka, at kişnemeleri, köpek havlamalar, tekerlek gıcırtıları, derin ve dipten bir uğultuyla hep doğuya doğru, Tuna’nın kenarından akmaktadır”s.260

Evlad-ı Fatihan Balkanları boşaltmaktadır. Balkanlarda bize ihanet eden toplulukların yanı başında Rusya da menfaat peşindedir. Karatükenoğlu Basat bu hengamede teğmendir. Aşkı Aydagül de Hilal-i Ahmer hastanesinde doktordur, –“Hani, ayrık otu toprağın kara rahmine düşer de orada tutunur ya; Aydagül sevdası da öylesine kuvvetli bir biçimde kök salmıştı içime.” s.321- evlendiği adam da savaş karşıtı bir avukat ve yedek subaydır. Balkan bozgunu savaş karşıtı subayların ihaneti ile de kaybedilmiştir. Bu acı gerçek,  bu avukatın şahsında anlatılmıştır romanda: “Asker mi? şeref mi? Sen neden söz ediyorsun be? Mensubiyet duygusunun aşırılığı insanı bunalıma sürükler. Üstüne bir de Türk olmak ha!”

Ülkücü, Efendim nimette varım, külfette yoğum, yok öyle şey, Her şey için bedel ödüyorsan, vatanın bekası, milletinin istiklali içinde bedel ödemelisin Nimette varsan, külfette de olmalısın.” s. 334  şeklinde düşünendir.

Aynı duygulara sahip ülkücüler ayrılamaz ki !  Basat ve sevgilisi Aydagül:

“-Beni gerçekten sevmiş miydin Basat?

Hem de çok sevmiştim dedim.

O zamanlar buna inanmamıştım, şimdi inanıyorum ama.” s.347

Ülkücü, Uluslararası davalarda kendi milletinin menfaatlerini ön planda tutan adamdır. Türkiye’yi uyduruk bir Avrupa mahkemesinde (J. R. Pilling Davası. Memleketimizi soyan, dolandıran, çıkarları için kendi ülkesinin itibarını bile ayaklar altına almaktan çekinmeyen ecnebi bir iş adamını,  bir müteşebbisi devletinizi mahkum ettirmek pahasına da olsa savunmak durumunda olduğunuz dava.”s..336 mahkum ettirmek isteyen bir zihniyetin sahibi Enis Abdi (Aydagül’ün kocası) ile Basat arasındaki bu konuyla ilgili konuşmalar romanın en dikkate değer sayfalarıdır. (2 kısım, 17-18 bölümler.)

Basat: – Bu mahkeme milletlerarası hukuka uygun değildi, Bir milletin egemenliğini bir devletin hükümranlığını hiçe sayan bir mahkemeydi o. Bir devletle bir ferdi karşı karşıya getirip eşit taraflarmış gibi muhakeme edilmesi yanlışlığına düşüldü.

            Ülkücü,  ülkesine ve devletine kötülüğü dokunanları asla unutmaz. “Orada benim gözümde bir ihanet senaryosu sergilendi. Hepsi o kadar. Ben bu mahkemeye bundan dolayı Nebbaşlar Davası diyorum. Nebbaş2ın ölü soyucu olduğunu biliyorsunuz değil mi?” s.368

            Ülkücü, sömürgecilikle adaleti birbiri ile bağdaştıramadığı için bütün sömürgeci devletlere karşıdır: “Bir defa sömürgecilikle adalet nasıl bağdaşır, söylere misiniz? Adalet asıl bizim devlet anlayışımızın temelini oluşturur. O adalet sayesindedir ki dünyayı asırlarca hakkaniyetle yönettik. Milletlerarası siyaset bilimine “Türk adaleti”  diye bir kavram hediye ettik.” s. 374         

            Basat, Balkan Harbi’de hududun en ilerisindedir. “Ölecek ya da öldürecektik. Soğuk, kara toprağa ılık kanlarımızı akıtacaktık. Atlarımızı sürüp çıktık köyden. Bir süre sessizce ilerledik. Ardından da koyuverdik dizginleri, tıpkı bir kurt sürüsü gibi geniş sahranın bağrına daldık.” s.399

            Bana göre Mahmut YILDIRIM’ın birinci kitabını tanıttığım bu dört ciltlik kitabı, son yılların en güzel ve anlamlı, Türkçü-Turancı-Ülkücü görüşleriyle “Türk Birliği Ülküsündeki Mekan Dinamiğini” anlatan bir nehir romandır. Mutlaka okuyunuz. Türkçü-Turancı-Ülkücü iseniz büyük ibret ve zevk alacaksınız, değilseniz korkacaksınız.

 

  • Mahmut YILDIRIM, Üstte Gök Çökmedikçe, 4 cilt. Roman, Post Yayın Dağıtım, İstanbul  2018

[1] Kül Tigin Yazıtı, doğu yüzü, 22. satır

Şub 25

Temellerin Duruşması!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Rahmetli Ahmet Kabaklı‘yı mutlaka bilenlerimiz ve hatırlayanlarımız var. Ancak yeni nesillerin bildiğini pek zannetmiyorum. Kendisine “Şeyhülmuharririn” ünvanı da verilmiş bir insandı. Şimdi çok kişi nedir bu şeyhülmuharririn diye sorabilir. Yazarlığın zirvesindeki kişilere verilen ünvan, yazarların üstadı yani bilge yazar demektir ve biz böyle bir üstadı yeni nesillere gerektiğince anlatamadık diye düşünüyorum. Gerçi neyi anlatabildik ki; Ahmet Kabaklı’yı anlatabilecektik? Neyse konumuz bu değil.

 

Merhum Kabaklı’nın önemli eserlerinden biri de, “Temellerin Duruşması” adını verdiği ve düşüncelerini aktardığı bir kitaptır.. Ben bu kitabı 30 yıl önce alıp okuduğumda, hem tespitleri hem de bakış açısını çok beğenmiştim. Bu düşüncem bugün itibarı ile daha da pekişmiş durumdadır.

 

Biz Türkler, temel meselelerden habersiz olduğumuz için günlük olarak karşımıza çıkan ve sadece ufak teferruatlardan ibaret şeylerle uğraşıyoruz. Bunu sayısız örnekle ortaya koymak mümkündür. Halbuki “temel meseleler”i halletmeden diğerlerini halletmek mümkün değildir…

 

Günümüzde tanzim satışlarla ilgili dolu laf ediyoruz ama Türklerin Anadolu coğrafyasında yaşadığı ekonomik krizleri ve nedenlerini derinlemesine tartışmıyoruz. Benim bile yarım asrı aşan ömrüm süresinde yaşadığım ekonomik krizler sayısızdır.

 

Türkiye ve Türkler; Araplaştırılmak ve Ortadoğululaştırılmak isteniyor! Dünde isteniyordu hatta yüzlerce yıldır isteniyor. Sorun bugüne has değil ki!

 

Karamanoğlu Mehmet Bey, “Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanlarda, meclislerde ve seyranlarda Türk dilinden başka bir dil kullanmaya” diye boşuna mı, söylemişti? Biz de, bugün anadilde eğitimi veya ikinci, üçüncü dillerin resmiyetini tartışıyoruz. İngilizce öğrenim dilimiz oldu…

 

“Adalet Mülkün Temelidir” diye mahkeme duvarlarında yazılı durur. Yani devletin temeli adalettir. Eğer adalet olmazsa devlet yıkılır. Niye Türkiye’de hep yargı birilerince elde tutulmaya ve ele geçirilmeye çalışılır hiç düşündünüz mü? Cevap basit, devleti yıkmak için! Bugünün sorunumu? Yüzyıllardır bu dert başımızda!

 

Fevzi Çakmak Paşanın, görev yaptığı sürece harp okullarına ve askeri okullara Türk’ten başka kimseyi öğrenci olarak almadığını herkes bilir. Acaba bizim bilmediğimiz ama Çakmak Paşanın bildiği bir şeyler mi, vardı? Bugün Cumhuriyeti bile Türk Ordusunun kurduğunu kabul edersek, ordumuzun niye son dönemdeki sıkıntıları yaşadığını belki daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Unutmayın, ordu Türkleri koruyan ve var eden ana unsurdur.

 

Nizamımülk‘ün bin yıl önce “Türkleri medreselere almayın, yoksa savaşçı asker olma özelliklerini kaybeder” dediği konuşulur durur. Hal böyle ise başımıza gelenleri nasıl anlayacağız? Türk Dünyasının bir aksakalı da, beni dürtüp duruyor, “Türkler tarihlerinde ilk defa bu kadar okuyor ve eğitim alıyor” diye. Eğer öyle ise yanmışız vallahi!

 

Geçenlerde Çipras geldi ve Ruhban Okulunu ziyaret etti vede gündeme oturdu. Bunu anlamak için dinler tarihini, dinler savaşını ve dinlerin stratejilerini bilmek lazım… Yoksa Yunan’ın daha doğrusu Fener’deki Ortodoks Kilisesinin niye hep kazandığını anlayamayız ve anlatamayız.

 

Yine uluslararası tefecilere ve onların arkasındaki emperyalist / küresel devletlere aşırı derece de borçlandık. Bu kendiliğinden mi, oldu? Tabii ki, hayır! İçimizdeki işbirlikçilerini siyaset ve devlet makamlarına yerleştirdiler yüksek faizle borç verip ülkemizi işgal ettiler. İlk defa mı, oluyor? Yine cevabımız hayır… Eğer bunların yüzyıllardır tekrar ettiğini bir bilsek belki bugün bu tuzağa düşmezdik. Yani olay sadece bugün veya dün ülkeyi yönetenlerle sınırlı değil.

 

Tarım ve hayvancılık niye bitirilmiştir? Türkler aç, yoksul ve işsiz kalsınlar da, başka vatan arayışlarına düşsünler diye! Kimler tarafından yapılmıştır bu iş? Gayrı Türkler tarafından! Biz de kalkmış hala tarım ve hayvancılık ülkemizde niye bitirildi diye tartışıyoruz. Halbuki cevap çok net; ipimizi çekmek için!

 

Ancak Türkler o kadar güçlü bir millettir ki, doğudan ve batıdan bu kadar saldırıya uğramalarına rağmen ayakta kalmışlardır. İnşallah kıyamete kadar da, Türkler bir millet olarak varlığını sürdürecektir.

 

Türkler “Temel Meseleler”in farkına varmalı ve siyaset ile devlet hayatında ona göre davranmalıdır. Bu sadece Türkiye’de yaşayan Türkler için değil bütün Türk coğrafyasında geçerli bir kural olmalıdır.

 

Türkler öncelikle Gayrı Türklerin tahakkümünden ve yönetiminden kurtulmalı, gayrı milli düzene son vermelidir. Türk Aydınları buna önderlik etmelidir. Günümüzde yazan, çizen ve okuyan bütün dostlardan istirhamımdır ki, Türklerin “Temel Meseleler”ine odaklansınlar. Gerisi zaten gelir ve kendiliğinden olur.

 

Artık aynı Atatürk‘ün yaptığı gibi zincirleri kırma vaktidir. Bana bunları hatırlatan Ahmet Kabaklı‘ya rahmet dilerken sizlerin de, yerel seçimi o kazanacak bu kazanacak yada 1 Nisan’da IMF’mi gelecek gibi günlük şeylere odaklanmaktan daha çok bunları düşünmenizi dilerim. Suyun başını tutmuşlar bizim yine kaynağın sahibi olarak suyun başına geçmemiz gerekiyor!

 

Şub 25

Kavganın Şairi…

A.Kemal GÜL

Ozan Arif ahiret yolculuğuna çıkarken sazıyla veciz ifadeleriyle, kavgalarıyla sarsılmaz milli kültürüyle ölümsüzler kervanına katılmış bir Türk milliyetçisi idi.

Hasta yatağında söyleşirken ziyaretçileriyle; Elbette ki Allah’ın dediği olur. Ancak Allah’ın verdiği aklın gereğini yerine getirmekle mükellefiz. Kanserden daha büyük dert olan adaletsizliklere, kahpeliklere teslim olmadım ki kansere teslim olayım. Her ne kadar belli mahfillerde ‘’geberse de kurtulsak’’ gibi temennilerde bulunanlar, temennilerini bana dolaylı yoldan duyurmayı başarsalar da aldırdığım yok. Yukarıda söylediğim gibi Allah’ın dediği olur. Sevenlerimizin duası, sevmeyenlerimizin nefretini boğacaktır. Ben bundan eminim. Onlar sadece beni değil bir nesli, bir sevdayı dert sahibi yaptılar. İşte bu yüzden beni öldürseler bile yazdıklarımı öldüremeyecekler, destanlarıma gücü yetmeyecek onların…Hakiki devletten yana olduğunu sanan Hızır Paşa’lar yaşamıyor, lakin Pir Sultan yazdıklarıyla, söyledikleriyle bugün hala yaşıyor, bunu akıllarından çıkarmasınlar….

Milli Şairimiz/ Ozanımız, milletin derdiyle dertlendiği için sıkıntı çekiyordu. Bu sıkıntıyı yüz hatlarına bakınca hissedebiliyorsunuz. Bilinen o ki milletin hukukunu korumak isterken kendi bağışıklık sistemini kaybettiği anlaşılıyor söylem ve eylemlerinden;

Milletinin dertleriyle dertlenmek, yöneticinin eksiğini, yanlışını hicvetmek Ozanların ortak kaderi olsa gerek. Bakın, Türk Dünyasının Efsanevi Ozan’ı Dede Korkut’un söyleşilerinden biri;

‘’Kahpe içeride olunca kapı kilit tutmaz oğul / Halkın içinde bozgunculuk yapan haindir oğul.’’diyordu.

Ozan Arif de, ülke yönetiminde yanlış gördüğü icraatları sakınmadan sazıyla, sözüyle hicvederdi; ‘’Tekel, Sümer, Demir-Çelik, Limandı; / Telekom’u, Seka’ları kim aldı, / Yabancıya satılmayan ne kaldı?/ Ondan sonra vay efendim, dış güçler!/ ‘ Ergenekon, Balyoz’ diye darbe vur,/ Gâvur yapamazdı bunu lan gâvur, / Ondan sonra vay efendim, dış güçler!’’derken kimin hukukunu savunuyordu?

12 Eylül 2010 referandumunda ülkücülere ‘’Soruyorsun velâkin, ne söylesem bilmem ki!/ Ancak şöyle söylersem, anlarsın beni belki!/ Bir, beş değil kaç kere, ateşlere atıldık! / Satıldık be kardeşim, anlasana satıldık!’’diye seslenirken haksız mıydı? Bu referandum sayesinde yüksek yargıya hâkim olanlar,15 Temmuz’da bütün Türkiye’yi ateşe atmaya çalışmadı mı?

Kendisini yakından tanıyanların dilinden O ki; Sazıyla tavrıyla Antiemperyalistti… Zulme-sömürüye-ülkeyi satanlara karşıydı… Yurtseverdi… Namus abidesiydi.

Sürgünlere, işkencelere muhatap olmasına rağmen ne sözünü sakındı ne sazını susturdu. İnandı savundu ve bir gün olsun değişmedi. Her zaman milletinin ve doğduğu toprakların yanında oldu. Asırlara şimdiden damgasını vurdu.

Hem edebiyat dalında, hem siyaset… Yakın tarihin Ozan’ın sazının tellerinden tahlil edilmesi günümüz Türkiye’sini de aydınlatacaktır.

Milli Ozanımız arzuladığı halde Erciyes’e gitmeye ömrü yetmedi, ancak, Erciyes’e katılacak binlerce ülkücünün vereceği tek ses ‘’hepimiz Ozan Arif’iz’’ olacaktır. Çünkü ‘’Ölmez bu Hareket, Ölmez bu Dava’’inancıyla bütünleşmişti Ozanımız.

Ozanımızın vedası da seven gönüllere acı veriyordu; anlamlıydı:

‘’ Gülemedim şöyle bir gün,/ Senelerim geçti sürgün / Gönül sevdiğine dargın,/ Aha geldim, gidiyorum./ Arif der ki; bunca yıl, ay / Geldi geçti vay dünya vay! / Yaşamaksa yaşadım say,/ Aha geldim, gidiyorum.’’

Yeri doldurulamayacak milli şairimiz OZAN ARİF’İN kaybından dolayı ailesinin, yakınlarının, Türk milliyetçilerinin, kısacası Türk Milletinin başı sağ olsun. Allah rahmet eylesin, ruhu şad, son durağı cennet olsun.

Eski yazılar «