Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 01

“Türk-İslam Sentezi” ve Garip Yakıştırmalar

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

            Konuları incelemeden, bilgi sahibi olmadan yeni ve önemli bir şey keşfetmiş gibi Türk-İslam sentezi üzerine abanıp kalem oynatanlar çoktur. Aydınlar Ocağı gibi etkili bir kuruluşu sözde yıpratmayı amaçlayan, ciddi gözüken ama aslında ciddiyetten uzak sözde aydınlar gördük. Bir ara Bodrum’da yapılan ve bizimle ilgisi olmayan bir aydınlar toplantısını bize mal eden kalın kitaplarıyla tanınmış bir yazar vardı. Genel başkanlarımızdan rahmetli Prof.Dr.Süleyman Yalçın ile Prof.Dr.Aydın Yalçın’ı birbirine karıştırmıştı. Maalesef bu gibi örnekler çoktur. Bunlardan bilgi sahibi olanlarımıza doğrusu yazık oluyor. Bir kötü alışkanlığımız da yakıştırmalara dayalı peşin suçlama, aşağılama ve haksız etiketlemedir.

Bir kere bu sentez fikri 12 Eylül 1980 döneminin ürünü değildir. Efendim 12 Eylül paşaları Aydınlar Ocağı’nın yayınlarını okumuşlar, etkilenmişler ve hemen uygulamaya girmişler!Hayret doğrusu… Bu paşalar liseyi yeni bitiren gençler değildi. 12 Eylül’de faaliyetleri durdurulan dernekler arasında Aydınlar Ocağı da vardı. 12 Eylül generallerinden en büyük zararı parti olarak MHP ve Türk milliyetçileri, ülkücü gençler görmüştür. Yapılan işkencenin ve hakaretin sınırı olmamıştır. İdam edilecek aşırı sol militanlara eşit sayıda ülkücü asmayı tarafsızlık saymışlardır. Böyle garip bir tarafsızlık uğruna çok yanlışlar yapılmıştır.

Bizim “Türk-İslam ülküsü”, “Türk-İslam kültürü” olarak ifade etmeyi daha uygun bulduğumuz kavramın ortaya çıkış tarihi 12 Eylül 1980 darbesinden çok öncedir. Siyasi bakımdan bu kavramın ortaya çıkışına ortam hazırlayan Adana’da yapılan CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) kongresidir. Bu kongrede kültürümüzün iki temel unsuru esas alınmış, gereksiz tartışmalar önlenmiş,temel kültür özelliğimiz Türk’lüğe ve Türk üslubu içinde İslam’ı yaşamaya bağlanmıştır. Gençlik ve parti amblemleri değiştirilmiş ve günümüze kadar kullanılmıştır. Parti amblemi üç hilal, gençlik amblemi de hilalli bozkurt olmuştur.1965 Genel Seçimleri sonrasında yapılan kongrede ele alınmıştır. Bu iki temel kavramın birbirine rakip olmadıkları, ancak birbirlerini tamamladıkları kabul görmüştür.

Daima saygı ve rahmetle andığım güzel intibalara ve milli hassasiyet örneklerine şahit olduğum rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu Türk Milli Kültürü kitabının özeti niteliğinde bir kitap hazırlığı yapar. Bu kitaba da özet olarak “Türk Medeniyet Tarihi Üzerine” ismini koymaya hazırlanır. Rahmetli Kafesoğlu 1984 yılının Ağustos’unda Allah’ın rahmetine kavuşur. Kendisini saygı ve rahmetle anarım. Nur içinde yatsın. Bu kitaba daha sonra yönetimce yeterince görüşülmeden Türk-İslam Sentezi ismi konur. Özal döneminin siyasişartları da buna uygundur.

Ancak bir fikri hazırlık yapıyorsanız ve hele yeni bir kavramı bir fikir ve düşünce kuruluşu olarak ortaya koyuyorsanız; bunun altına fikirle doldurmak zorundasınız. Bunun başka bir çözümü olmaz. Kalan boşluk herkesin istediği yönde konunun bir tarafa çekilmesine sebep olmuştur.

Kavram bazı belirsizlikler taşıdığı için önüne gelen herkes kendi açısından konuyu oraya buraya çekiştirmiş ve yakıştırmalara göre üstelik Aydınlar Ocağı’nı suçlar şekilde kavramı canının istediği gibi kullanır hale gelmiştir.

Aydınlar Ocağı basit bir genelleme içine sokulamaz. Bir çok sağ kuruluştan farklı ve tüzüğünde bazı sağ kuruluşların açık veya gizli maalesef rahatsız oldukları Türk milliyetçiliği çizgisinde olan yerli ve milli bir kuruluştur. Devletimizin kurucu iradesine ve felsefesine bağlı, Cumhuriyetle ve milli kimlikle kavgalı olmayan kuruluşumuzu artık bazılarından ayırmak gerekir.Çarpık zihniyetle yetişmiş bize yabancı yazarların etkisinde kalıp başkaları adına kendi devletiyle maalesef kavgalı olanların Aydınlar Ocağı’nın faaliyetlerinden memnun olmamaları yadırganacak bir şey değildir. Bilhassa 1988 sonrası Aydınlar Ocağı’na saldırmak için hep fırsat aranmış; ancak fazla fırsat da ortaya çıkmamıştır. Görülmüştür ki; Aydınlar Ocağı mensupları milliyetine, milli kimliğine hassasiyetle bağlı olduğu kadar mensup olduğu din dairesinin de farkındadır. Milliyet ve mensup olunan din dairesi birbirine rakip de değildir. Bunlar ayrı şeylerdir. Bizler her iki mensubiyetten de şeref duyarız. Bir ara orada burada milliyetçiler Aydınlar Ocağı’nı ele geçirdi diye ortalığı karıştırmak isteyenler, bu değerli Ocağın çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş kurucularını acaba milliyetsiz olarak mı kabul etmişlerdi, bilemiyoruz.

Türk milliyetçileri 19 ve 20. Yüzyıllarda önlerine çıkarılan iki tehlike ile mücadele etme zorunda bırakılmışlardır. Bunlardan birisi çok değişik ülke ve kanallardan beslenen komünist hareketlerdir. Diğeri ise; Müslümanı Müslümana yabancılaştırma ve ötekileştirme amacı güden siyasal İslam’la mücadeledir. Siyasal İslam Müslüman kardeşler grubunca savunulan ve SeyyitKutub’unfikir babası olduğu bir akımdır. Milliyetçiliği ve vatan fikrini reddeden, milliyetçiliği ırkçılıkla bir gören bu düşünür, milliyetçiliği ideoloji kapsamında görmüştür. Oysa milliyetçilik milletten millete ve milli devletten milli devlete değişebilen, bir donmuş teori ve ideoloji değil; milli menfaatlere göre varolma mücadelesi olarak sürdürülen bir pratiğin adıdır. Her şeyden evvel Türk Milletinin kültürden iktisada ve çevreye bakışa, sanat anlayışına kadarbir tavır alışlar bütünüdür. Milliyetçilik ve vatan sevgisi gibi mukaddes değerlercahiliye devrinden kalma değil; tam tersine toplumların aydınlanma derecesine göre doğmuştur. Dün ve bugün tarih göstermiştir ki, vatan ve milliyetçilik duygu ve düşüncesini ihmal eden ülkeler, bunun tersini hisseden ve buna göre politika oluşturanların daima avı olmuşlardır. Aşırı solun teorik olarak reddettiklerine zamanla siyasal İslamcıların sarıldıkları görülmektedir. Yaşadığımız çağ milliyetçilik değerlerinin ve düşüncesinin yükseldiği bir çağdır.

Bu bakımdan, Türk milliyetçileri İslam ümmetine mensubiyete değil; siyasal İslam adı altında bayraksız, vatansız, milli kimliksiz, milli sınırları dışlayan, devletsiz bir ütopyaya karşıdırlar. Güneyimizdeki bazı ülkelerin yazarlarının dolduruşlarına gelme yanlışına da düşmezler. Bu gibi fikirlerin örtüsü kaldırıldığında alttan emperyal, sömürgeci devletlerin resmi çıkar.

Siyasal İslam’a bağlı kalanlar sağın bazı milliyetsiz ve vatansız kesimidir. Bunlar dünün yeşil kuşak hareketine de diğer tezgahlara da gelebilirler ve kolaylıkla kullanılabilirler. Aydınlar Ocağı bu fikirlere tamamen karşı ve dernek tüzüğünde Türk milliyetçiliğine hizmet ifadesi geçen bir milli ve yerli kuruluştur. Bu bakımdan aydedeyi taşlar gibi Aydınlar Ocağı’na saldıranlar ve Türk-İslam sentezini yeşil kuşak hareketine bağlı sözde bir taktik olarak görenler, Aydınlar Ocağı’nın ülke ve millet menfaatine, milliyetçi çizgideki faaliyetlerinden ancak rahatsız olanlar olabilir. Aslında bunlar dün Milli Mücadeleyi de içlerine sindiremeyen ve Milli Mücadele’nin tacı olan Cumhuriyetten de rahatsız olanlardır.

Bize göre, Türk-İslam ülküsü milli kimliğimizde ve milli kültürümüzü oluşturan temel unsurları belirler. Efendim bunlardan hangisi tez, hangisi antitez ki sonuçta ortaya bir sentez çıkmıştır şeklinde diyalektik bir yaklaşımla konuyu ele alan bazı Marksistler varsın bu sentezi çözmeye devam etsinler. Bunları anlarız ancak milli ve manevi değerlere bağlı gözüküp İslam’la bağdaşmayan bazı sağcıların Türk düşmanlığını anlamakta zorlanırız. Biz Türk-İslam ülküsünden kendini Türk olarak hissetme, Türk milletine ait hissetmek, Türk kültürünü yaşamak, Türk milletine has bir üslup içinde İslam’ı yaşamak olarak anlarız. Bu İslam da Kur’an İslam’ıdır. Yeşil kuşak hareketine alet olanlar arasında çok değişik sağ gruplardan destekleyenler olmuş olabilir. Hedef Sovyetler Birliği’nin yayılma stratejisinden başkaları adına rahatsız olmaktır. Türk aydınları ve gençliğimiz kullanılan bu sağcıların dışında bulunanlarca Sovyetlerin yayılmacı ve istilacı politikalarıyla mücadeleyi yeşil kuşak patronları adına değil; Türk milleti ve Türklük adına yapmışlardır. Bunlar kimseye alet olmamış ve yabancılar tarafından kullanılmamışlardır.

 

Şub 23

Cumhuriyeti 1921 Anayasası Ruhuyla Taçlandırmanın Şifreleri

Dr. Sakin ÖNER

                Anayasa, bir devletin yönetim biçimini ve egemenlik haklarının kullanım yetkisinin kimde olduğunu belirleyen en geniş toplumsal sözleşmedir. Toplumumuzun, 1876 yılındaki Kanun-i Esasi ile başlayan 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları ile devam eden 145 yıllık bir Anayasa  serüveni vardır. Son günlerde Cumhurbaşkanı, hukuk reformu ile yeni bir Anayasa’nın yapılmasından bahsetti,  yeni anayasa konusunda da Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ‘yeni bir toplumsal sözleşme’nin “1921 Anayasası ruhuyla” taçlanacağına inandıklarını söyledi, AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan, “1921 Anayasası’na dayalı yeniden kuruluş anayasası yapacağız” dedi.

Yeni bir anayasanın yapılması için çok önemli bir toplumsal değişimin olması gerekir.  Dikkat ederseniz; ilk anayasa 1876 yılındaki Kanun-i Esasi, I. Meşrutiyet’in ilânı üzerine hazırlanmıştır. 1921 Anayasası, Mütareke döneminde  payitaht olan İstanbul’un işgali üzerine kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin anayasasıdır. Hâkimiyet 1921 Anayasası ile ülke yönetimi  “payitaht”  İstanbul’dan “başkent” Ankara’ya geçmiştir. 1924 Anayasası,  1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasıdır. 1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 İhtilâli üzerine kurulan Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. 1982 Anayasası, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan Danışma Meclisi tarafından hazırlanmıştır. 1982 Anayasası, son 40 yılda 184 değişiklik geçirmiştir. Böylece bu anayasanın üçte ikisi değişmiştir. 16 Nisan 2017’de yapılan son değişiklikle “Başkanlık sistemine” geçilmiştir.

Şimdi şu sorular aklıma geldi: Ne oldu da yeni bir anayasa yapma ihtiyacı doğdu?  Neden “yeniden kuruluş anayasası”  yapıyoruz? Türkiye Cumhuriyeti yeniden mi kuruluyor? Son sorum da şu: Neden başka bir anayasa değil de 1921 Anayasası ruhu? Şimdi soruları tek tek cevaplandırmaya çalışalım. Siyasi iktidar değişmedi, 19 yıldır iktidarda. Bu yüzden “Yeni Anayasa”yı  gerektirecek büyük bir değişiklik yok. Fakat İki yıl sonra cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri var. “Yeni Anayasa” ancak yeni seçimde kullanılacak bir politika malzemesi olabilir. “Neden başka bir anayasa değil de 1921 Anayasası ruhu?” sorusunun cevabını da arayalım.

1921 Anayasası ruhu tektir. Birinci maddesinde belirtildiği gibi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” Yani hâkimiyet, padişahtan  millete geçmiştir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet egemenliği devam ettiğine göre, aranan ruh bu değildir. Her şeyden önce o tarihte Osmanlı devleti devam ediyordu. 1921 Anayasası, 20 Ocak 1921’de İstiklâl Harbi devam ederken, Anadolu’da kurulmakta olan yeni milli devletin teşkilatlanmasıyla sınırlı bir anayasadır. Bu yüzden adı “Kanunu Esasi” değil, “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”dur. 1921 Anayasası, diğer konuları düzenlememekle bunları Osmanlı anayasası olan Kanunu Esasi’ye bırakmıştı. Merhum Bülent Tanör Osmanlı Türk Anayasa Gelişmeleri adlı kitabında 1921-1923 dönemini “iki anayasalılık” olarak tanımlamıştır.

1921 Anayasası, Milli Mücadele’nin zorlukları ve şartlarından doğmuştur. 1921 yılında Kuvayı Milliyeciler sadece dış cephe ile değil, aynı zamanda iç savaşla da uğraşmışlardır.  Bu anayasanın kabulünden sonra, İstiklâl Harbi 9 Eylül 1922’de zafere kavuşmuştur. 1 Kasım 1922’de saltanat, Meclis kararıyla kaldırılmış, daha sonra seçimlere gidilmiş, yeni Meclis 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i ilan etmiştir. 3 Mart 1924’te Halifelik kaldırılmış, ardından da  1924 Anayasası TBMM tarafından üçte iki çoğunlukla kabul edilmiştir.

O zaman “1921 Anayasası ruhu”nu aramaya devam edelim.  1921 Anayasası’nda bugünkü anayasadan farklı bakalım neler vardı.

1- İdare usulü, halkın kendisini bizzat idare esasına dayanır. Aslında bu Cumhuriyet’e giden yolda atılmış ilk adımdır. Türkiye Cumhuriyeti, köken ve mezhep zihniyetini terk eden temel yurttaşlık esası üzerine kurulmuştur.

2- “Türkiye Devleti” ilkesi (Türk Devleti değil) kabul edilmiştir.

3- Kesin Kuvvetler Birliği ilkesi, bütün erklerin Meclis’te toplanması  kabul edilmiştir. Bütün kuvvet mecliste toplanmıştır.

  1. 1921 Anayasası’nın 2. maddesine göre, “Türkiye Devletinin dini, İslâmdır.” 1924 Anayasası’nda da bulunan bu madde, 10 Nisan 1928’de yapılan bir değişiklikle çıkarılmıştır. 5 Şubat 1937’de yapılan bir değişiklikle “Laiklik” maddesi anayasaya girmiştir.

4- Yerinden yönetim ilkeleri kabul edilmiştir. 11. madde illere “muhtariyet” (özerklik) vermektedir. Burada muhtariyetlerden kastedilen siyasi özerklik değil, yerel yönetimlerde serbestliktir. Belediyelerde belediye meclisi, illerde il genel meclisi üyelerinin seçimle göreve gelmesidir.

Şimdi yürürlükteki 1982 Anayasası’na bir göz atalım. Bu anayasa 1982 yılında yüzde 93 halk oyuyla kabul edilmiştir.  Bu anayasanın ilk üç maddesinde (Devletin şekli/Cumhuriyetin nitelikleri/ Devletin bütünlüğü, Resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti) belirtilmiştir. Buna göre;

Madde 1 – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.                                                                                                         Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.                                                                                                                            Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

1982 Anayasası’nın 4. Maddesi ise (Değiştirilemeyecek hükümler) başlığını taşımakta olup “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilmektedir.

Şimdi 1982 Anayasası’nın ilk dört maddesi değiştirilemeyeceğine göre 1921 Anayasası’nın hangi madde veya maddelerine göre yeni bir anayasa yapacağız? 1921 Anayasası , 23 maddeden ibaret olup halk egemenliğine ve  “kuvvetler birliği”ne ve  dayanan bir “meclis hükümeti”ni esas almıştır. Son yapılan referandumla  “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçilmiştir. Bu sistem ile  (Anayasanın ilk 4 maddesi)nin mevcut siyasi iktidarın kırmızı çizgisi olduğu açıklanmıştır.

Bu durumda geriye iki farklı madde kalıyor. Birincisi; 1921 Anayasası’nın 2. Maddesinde belirtilen “Türkiye Devletinin dini, İslâmdır” hükmüdür. Fakat 1982 Anayasası’nın ilk dört maddesi değiştirilemeyecek 2. Maddesinde   “laiklik” ilkesi kabul edildiğine göre 1921 Anayasası’ndaki  bu hüküm yeni anayasaya konulamayacaktır.

Ama “Devletin dini İslamdır” maddesi , laikliği (dinsizlik) olarak anlayan İslami hassasiyetleri yüksek bazı kesimleri  oldukça cezbedecektir. Bu maddenin tartışılmasının oldukça getirisi olabilir ama milli birliğe zarar verir.

İkincisi;  o zaman geriye 1921 Anayasası’nın “yerel yönetimlere özerklik” maddesi kalıyor. Tabii özerklik ile ilgili bu madde gündeme gelirse, yıllardır gizli gizli bu özlemi ifade eden HDP ve seçmenlerince olumlu karşılanacak ve bu konuyu gündeme getiren iktidara bir yakınlık duymasına yol açacaktır. Ama bu da 1982 Anayasası’nın değiştirilemeyecek 3. Maddesindeki   (Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür) hükmüne takılacaktır.

Sonuç olarak soruyorum;  nereden çıktı bu “yeni anayasa” ve “1921 Anayasası ruhu”? Bence  bu siyasi bir meseledir ve açılacak yeni bir siyasi kampanyanın malzemesidir. Bu tartışma belki siyasi açıdan biraz rant getirebilir ama bu kadar iç ve dış sorunun sarmalında olan ülkemizde milletimizin milli birlik ve beraberliğine zarar verecektir.

 

Mar 02

Akıllı Çocuklarımızı Amerikaya Kim Pazarlıyor

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Dün basında “Milli yüzücüler ABD’ye kulaç açtı” “36 Milli yüzücü gitti” gibi başlıkları okuyunca bir spor adamı ve bilim insanı olarak irkildim. Sonra geçen yılda basına yansıyan başka bir haber aklıma geldi. O haberde de bir yıl içinde 160 bin öğrencinin eğitim için ABD ve Avrupa üniversitelerine gittiğini yazıyordu. Bunlar bizim geleceğimiz olan akıllı çocuklarımız. Bunlar bilimsel açıdan kromozomlarında on bin yılların insanlığının güçlü genlerini taşıyorlar. Bu gen yapıları ile yarının Amerika’sının, Aziz Sancar’ları veya Almanya’nın Uğur Şahin veya Özlem Türeci’leri olacaklar. Halbuki bu beyinlere batılı ülkelerin tanıdığı koşullar Türkiye Cumhuriyeti Devletince de tanınabilir. Tanınan olanaklar doğrultusunda da mesleklerinde veya bilimsel yaşamlarında başarının zirvesine ulaşırlar.

Tüm bilimsel, sportif veya iş yaşamının çatısını Türkiye’de kurmuş ve çalışmalarını sürdürmekte olan nice başarılı insanlar var. Dünya çapında doktorlar, mühendisler, mimarlar, hukukçular var.

Bugün yüzücüler, yarın güreşçiler, öbür gün atletler, yani alt yapısı spor ile güçlenmiş gençler, yani sağlam vücutlu ve sağlam kafalı gençler, yani yarını kuracak beyinler.

Bu beyinler yurt dışına gider veya kaçırılırsa, Türkiye Ay’a nasıl gidecek? Bu durumda karşımıza birçok sorumlu faktör çıkıyor;

  1. Anneler babalar çocuklarım daha iyi eğitim alsın düşünceleri ile geçimlerini zora sokarak çocuklarını pahalı kolejlerde okutuyorlar.
  2. Kolejlerde çocuklara yabancı ülkelerdeki başarılı üniversiteler hedef gösteriliyor ve beyinleri yıkanıyor.
  3. Kolejlerde Türkçe düşünme yeteneğinin yerini İngilizce, Almanca düşünme yeteneği, kültürü ve ideolojisi alıyor.
  4. Kolejler ve eğitimcileri, öğrencileri yurt dışına gönderme yarışı içine giriyorlar. Böylece Türkiye’ye değil batılı ülkelere hizmet etmiş oluyorlar.
  5. Devletimizin ve Milli Eğitim Bakanlığımızın sunacağı eğitim olanaklarını; burs, oturum ve yabancı dil gibi bazı özendirici hizmetleri başkaları sağlıyor.

2000 li yılların başında Birçok spor federasyonunun ülkemizde ve dünyada federasyon başkanı olarak, defalarca Orta Asya Türk devletlerine gittim. Gözlemlerim arasında bana mihmandar olarak veriler öğrencilerin çok güzel Türkiye Türkçesi ve İngilizce konuştuklarını gördüm. Onlarla yakın ilişkiler kurdum. Yeni açılan özel Türk okullarına, yani onlar için kolejlere gittiklerini söylediler. Bunlar o ülkelerin zengin çocukları veya yöneticilerin çocuklarıydı. İlk yıllarda görgü ve bilgilerini artırmak için Türkiye’ye getirildiklerini ve Türkiye’yi çok sevdiklerini söylediler. Bizim Amerika’yı Avrupa’yı sevdiğimiz gibi bir ruh kazanmışlardı. Birkaç yıl sonraki gidişlerimde, bu öğrencilerin Türkiye’ye değil de Amerika’ya yönlendirildiklerini öğrendim. Türkiye devreden çıkarılmıştı.

O öğrenciler Amerika’da üniversite eğitimi veya daha yüksek eğitimler görecekler, süper olanlar Amerikanlaştırılacaklar, diğerleri ise Amerikan sempatizanı olarak veya Amerikan çıkarlarına hizmet için ülkelerine gönderileceklerdi.

Yurt dışında eğitim görülmesin demiyorum. “İlim Çin’de de olsa gidin onu alın” gibi bilime ve bilimde evrenselliği açık bir kültürden geliyoruz. Çocuklarımız bir an evvel alt yapısını ve üniversite eğitimini Türkiye’de alacağı bir sisteme ve koşullarına kavuşmalıdır. Daha sonra dallarına göre bilgi görgü artırımı ile yüksek medeniyetlerin çağdaş ve evrensel gelişimini yakalamak için, bu yüksek seviyeli ilim nerede ise orada kendini geliştirmelidir. Fakat verebileceği hizmetleri de ülkesine yönlendirmeli, gittikleri ülkelerde kalmamalıdırlar.

Çocuklarımızın orta ve yüksek eğitimleri acilen dünyadaki tanınmış eğitim kurumlarının düzeyine yükseltilmeli, Çocuklarımıza onların sağladığı olanaklar sağlanmalı ve beyin göçü engellenmelidir.

        *Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

         Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

 

Mar 02

Doğum Oranlarında Keskin Düşüş

Ruhittin SÖNMEZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en doğru iki politikasını söyle derseniz cevabım: “kamusal alanda sigara içme yasağı” ve “üç çocuk tavsiyesi” olur.

İçme alanları azaltıldı diye sigara tüketimi azaldı mı tam bilemiyorum. Ama rakamlar “üç çocuk tavsiyesinin” etkili olmadığını gösteriyor.

Yıllık nüfus artış hızımız, 2019’da binde 13,9 iken 2020’de binde 5,5’e geriledi.

Bir kadının doğurgan olduğu dönem (15-49 yaş grubu) boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısına “toplam doğurganlık hızı” deniyor.

Bir toplumda Toplam Doğurganlık Hızı (TDH) 2,1 seviyesinde iken nüfus ancak kendini yenileyebilmekte ve durağan hale gelmektedir. Türkiye’de TDH 2001’de 2,38 çocuk iken 2019’da 1,88 çocuk olarak gerçekleşti.

Bu durumda “Türkiye’nin nüfusu hiç bir zaman 100 milyona ulaşamayacaktır.” Daha da kötüsü, doğurganlık, nüfusun yenilenme seviyesi olan, 2,1’in altında kaldığı için nüfusumuz azalacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan son açıklanan TÜİK rakamlarından sonra “Nüfus artış hızımızın yarı yarıya düştüğünü gördük. Nüfusumuz azalmaya dahi başlayabilir. Avrupa ülkeleri bu tehditle uzunca bir süredir karşı karşıya. Türkiye’nin aynı akıbete duçar olmasına izin vermeyeceğiz. Bu iş öyle parayla pulla olmaz. Aileye sahip çıkmaktan geçiyor” dedi.

“Aileye sahip çıkmak” ne demek? Açıklanmaya muhtaç bir söz bu. Galiba ailelerin çocuklarına ekonomik destek vermesi kastediliyor.

Zaten sosyal bir patlama yaşamıyorsak ailelerin işsiz veya ekonomik sıkıntı içindeki genç evlatlarına sahip çıkmasından değil mi? Milyonlarca gencimiz ailesine muhtaç ve boynu bükük, özgüveni kaybolmuş bir durumda. Böyle iken varını yoğunu evlatlarıyla paylaşan dar gelirli aileler daha ne yapsın?

Önce teşhisi doğru koymak lazım. Nüfus artış hızı ve doğum oranları neden hızla düşüyor?

*************************

EKONOMİK KRİZ EN ÇOK EĞİTİMSİZ KESİMİ VURDU

İbrahim Kahveci (Karar Gazetesinde) lise altı eğitimli kesimin son yıllarda en çok iş kaybını yaşayan kesim olduğunu ve bu kesimdeki çocuk sayısının azalmasını rakamlarla açıkladı.

“Kasım 2017’de lise altı eğitimli çalışan sayısı 16 milyon 212 bin kişiydi. Kasım 2020 itibari ile 13 milyon 491 kişi oldu.”

“Lise altı eğitimli olanlar ekonomik krizden en çok etkilenen kesim oldu. Kasım 2017- Kasım 2020 arasında bu kesimden 2 milyon 721 bin kişi mevcut işini kaybetti.

Buna karşılık 195 bin lise mezunu yeni iş bulurken, üniversite mezunlarından da 1 milyon 075 bin kişi yeni iş bulmuş oldu.”

Üniversite mezunları lise mezunlarına göre biraz daha kolay iş bulur hale geldi. Fakat onların da önemli bir kesimi lise mezunlarının çalıştığı işlerde çalışıyor. Zannedersem ücretlerin asgari ücrete yakın olması işverenlerin lise mezunları yerine üniversite mezunlarını tercih etmesinde etkili oluyor.

Şimdi de doğum sayılarına bakalım.

“2015 yılında lise altı eğitimli annelerin doğum sayısı 794 bin kişiydi. Bu sayı 2019 yılında 611 bin doğuma geriledi. Lise altı eğitimli kesimde çocuk sayısı tam yüzde 23,0 azaldı.  

Aynı dönemde iş bulma oranı artan üniversite mezunlarında ise doğum sayısı 254 binden 298 bine yükseldi. Üniversite mezunlarındaki doğum sayısı artışı ise tam yüzde 17,3 oranına sahip.”

Yaşanan ekonomik krizden en çok etkilenen alt eğitim gruplarının doğum sayılarına aynen yansıdığını görüyoruz.

Ekonomimiz artan nüfusa göre istihdam yaratamadığı gibi mevcut çalışanlar da işsiz kalmakta.

İşsizler ordusuna katılan lise ve altı eğitimli 2,7 milyon gencimiz ile her yıl çalışma yaşına geldiği halde iş bulamayan gençlerimizin geleceğe güvenle bakmaları mümkün değil.

Buna rağmen “mutluluk araştırmasında” en mutsuz kesimin üniversite mezunları olduğu tespit edildi. Üniversite mezunları da çoğunlukla hak ettikleri işlerde çalışamamaktan ve düşük gelirlerinden dolayı mutsuz.

Gençlerimiz evlenemiyor, evli olanlar da bu şartlarda çocuk sahibi olmak istemiyorlar.

Bu yüzden yıllık nüfus artış hızı keskin bir düşüş gösterdi. Bu çok vahim bir gelişme.

*************************

ALTIN FIRSATI HEBA ETTİK

Artık nüfus artışımızın durduğu noktadan, nüfusun gerilemeye doğru geçeceği bir kırılma noktasındayız.

Oysaki Türkiye, genç ve çalışabilir nüfus oranı yönünden, bir altın fırsat dönemi içinde. Çok az ülkeye nasip olacak şekilde, halen çocuk ve çalışamaz durumdaki yaşlı kesimlerin oranı en düşük, çalışabilir nüfus oranımız en yükseklerde.

Bu dönem iyi değerlendirilirse çok yüksek büyüme ve kalkınma oranları sağlanabilirdi. Ama maalesef altın fırsatı heba ediyoruz.

Bundan sonra nüfusumuz gittikçe yaşlanacak, çalışabilir nüfus oranımız gittikçe düşecek.

Emeklilerin maaşlarını aslında çalışanlar öder. Çalışanların oranı düşüp emekliler çoğalınca, çalışanlar da emekliler de geçinemeyecek.

Bu trend bir kere başladıktan sonra geri dönüşü mümkün olmuyor. Avrupa ve Rusya’nın halen yaşadığı bu yaşlanma süreci ile gittikçe dünya sıralamasında gerileyeceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Türkiye, daha gelişmiş ülke sınıfına giremeden, insan kaynağının azaldığı bu trende girerse yazık olur. Ekonomik büyüklük açısından, bir daha dünya sıralamasında ilk on içine girme şansımız hiç olmaz.

Mar 02

Ne Mutlu Türküm Diyene

Halil ALTIPARMAK

 

Başlıktaki söz, binlerce yıllık tarihin içinden süzülerek gelen ve bu uzun tarihi çok iyi bilen bir Dünya Lideri’nin sözüdür.

Bu sözü, yalın bir halden çıkarıp, Tarih Felsefesi yaparak, yani, sorarak, sorgulayarak, düşünerek ve derinlere inerek değerlendirmek gerektir. İşte o zaman, neden yasaklanmak istendiği de çok iyi anlaşılmış olur. Hatta, bu söz ile birlikte, Andımızın da neden yasaklandığını anlamak mümkün olur.

Anayasamızdan, Türk ve Atatürk sözlerinin kaldırılması gerektiği bir süre önce bir takım şahıslar tarafından dile getirilmişti. Şimdi de, Mecliste birilerinin ilk dört maddenin tartışılabileceğini ileri sürdüğünü görüyoruz.

Bakın, sadece ilk 4 madde ile bizi oyalamaya kalkmayın! Ayrıca, daha önce de belirttiğim gibi sadece İlk 4 madde ile değil, aynı zamanda 5., 6., 7., 9., 10. ve 66. Madde ile de oynanmamalıdır. Çünkü, Anayasa’daki bu maddeler ülkenin çimentosudur.

Ama, ne yapılırsa yapılsın, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE sözü dünya çapında bir sözdür. Bu sözün tarihe kazındığını ve asla silinemeyecek bir şekilde kazındığını herkesin bilmesi ve ona göre tavır alması gerektiğini buradan açıklıkla söylüyorum.

Hangi görüşte olursa olsun, her Türk evlâdının nihaî sözü budur ve olmalıdır. Bir zamanların siyasî kavramları ile farklı kulvarlarda olmuş insanlarımızın, bugün, bu sözün ÇATI olmasını benimsemesi hepimiz için bir gerekliliktir ve şarttır. Çünkü, Devletin kuruluş ilke ve felsefesindeki Milliyetçilik ilkesi, diğer temel ilkelerle de birlikte Cumhuriyet’in kuruluşunun harcıdır. Burada Çatı kavramının ne olduğunu anlatmaya gerek yoktur diye düşünüyorum.

Dünyanın egemen güçlerinin ve onların yerli işbirlikçilerinin Mustafa Kemal ATATÜRK’e karşı olmalarının en temel nedeni belki de bu sözün anlatmaya çalıştığı görüşlerdir.

Neden biliyor musunuz?

Çünkü, bu söz, sadece Batı, yani Anadolu Türklüğü için söylenmiş bir söz değildir. Bu söz, tüm dünyada, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE demeyi kendisine düstur edinmiş ve içten benimsemiş olanlar için söylenmiş bir sözdür.

Neden bu kadar rahat söylüyorum?

İşte size Altay dağlarındaki Göktanrı inançlı Türklerin Lideri Bilge Kam Akay Kine’nin birkaç yıl önce, Türkiye’de bir televizyonda sarf ettiği sözler:

ATATÜRK’ÜN ADINI KÖTÜ ANACAK ADAMIN BAŞINI ALTAYLARDAN GELİR KESERİM… ONA DİL UZATAN OLURSA, ELBETTE BİZ ONUN ARKASINDA DURURUZ, GÖKLERİN EVLÂDINI KORURUZ.”

Taa Altaylardan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ne yaptığını ve ne yapmak istediğini anlayanlar var da, kendi kurduğu ülkede olmaz mı?

Olur elbette, hem de çok fazla sayıda var. Yeter ki, Devletin kuruluş ilke ve felsefesinde birleşilsin.

Neden bu kadar rahat söylediğimin bir takım belgelerini ortaya koyalım!

ATATÜRK’ün 1933 yılında, Ruşen Eşref ÜNAYDIN ve yanındaki birkaç kişiye söylediği sözleri görelim:

“Bugün, Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…”

İnanılmaz bir öngörü değil mi?

Bu bilgi kesmedi mi?

O zaman, Onuncu Yıl Nutku’na bakalım!

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sesiyle ve görüntüsüyle en açık bıraktığı belgelerin başında bu Nutuk gelmektedir. Ülkemizde hemen herkes bu konuşmayı bilir. Ancak, bu konuşmanın içeriği hakkında çok fazla yazılmış yazıya rastlamayız. Neden acaba?

Bu konuşmada ATATÜRK, NE MUTLU TÜRKÜM demeden önce kutlamayı yapmıştır. Kutlama öncesi son paragraf şudur:

“Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk Milletinin büyük Millet olduğunu, bütün medenî âlem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla(gelişmesiyle), âtinin(geleceğin) yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

Bu sözler, bana göre, bu ülkede, bugüne kadar yeterince göz önüne konmadı ve gündeme oturtulmadı. Nedenini ayrıca değerlendiririz.

Yukarıda adı geçen Altay Türklerinin Lideri Akay Kine’nin neden ATATÜRK ile ilgili o sözleri sarf ettiğini anlamış olmalıyız.

Yani, Akay Kine’nin binlerce kilometre mesafeden gördüğünü biz buradan görmez isek, biraz garip olmaz mı?

 

Şub 23

Sınırlar Ülkesinde Türk Devleti

Fahri YAĞLI

Türkiye hem “Kenar Kuşak Teorisi” hem de “Kara Hakimiyet Teorisi’ne” göre çok önemli bir bölgede bulunmaktadır. Ne yazık ki terör, çatışmalar, sorunlar ve istikrarsızlıklar içeren bir coğrafyada yaşamaktayız.

Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran sınırı, güvenli sınırları değildir. Tehditler büyük ölçüde Türkiye’nin kara sınırlarından kaynaklanmaktadır. Türkiye, tam bir “Sınırlar Ülkesi”dir. Kısaca sorunlarının ve tehdidin çok olması demektir.

Bir ülkenin coğrafi bütünlüğünün yanı sıra komşularının sayısı ve niteliği ile o ülkenin güvenliği arasında da güçlü bir bağ bulunur. Sınır sayısı arttıkça, bir ülkenin saldırıya uğraması, tehdit edilmesi ve birden fazla cephede savaşa girme ihtimali artmaktadır.

Türkiye Anadolu Coğrafyasının sunduğu zenginlikler ile,hem doğulu, hem de batılı yönleri, üyesi olduğu uluslar arası kurumların çeşitliliği nedeni ile küresel güçlerce önemsenmektedir

Yaklaşık son yüz elli yıldır AB ülkeleri ve ABD, egemenlik tesis edilmemiş bölgelerde enerji ve hammadde kaynaklarına el atmak, stratejik hareket açısından üs ve kolaylık imkanı sağlayabilecek değerdeki noktaları ele geçirmek için uğraşmışlardır. Bu kapitalistlerin, stratejik olarak en çok kullandığı sözleri hatırlayın;

“Barış, özgürlük ve demokrasi” söylemi ardına gizlenerek hain emellerini gerçekleştirmektedirler. Günümüzün hedefte tahtasında olan bölgenin adı, Ortadoğu’dur..

ABD’nin sloganı neydi? “Ortadoğu’ya refah ve özgürlük gelsin”, “Ortadoğu’ya demokrasi gelsin”, “Antidemokratik rejimler yok edilsin”, “Ortadoğu ülkeleri arasında güvenlik ve işbirliği sağlansın”, , “Bölgeye barış ve istikrar gelsin”, Ama hepsi gerçekte tek bir amaca yöneliktir: “ABD bölgede egemen olsun.”

Dünyadaki en büyük işletilebilir petrol rezervleri Ortadoğu’dadır. Bu kaynak, ABD ve AB’nin ulusal çıkarları doğrultusunda nasıl kontrol altına alınmalıdır. Çıkan petrol kadar, bölge insanının kanı tonlarca aksa, ABD için petrol kadar kıymeti yoktur.

Şimdi plan Ortadoğu, olurda başarılı olursa, sonrada Avrasya’yı(Turan İlleri) kontrol etmek.

Yeni Dünya Düzeni içinde ABD’nin uyguladığı yeni politika, “böl, güçsüz kıl, yönet” yerine, “küçült, birleştir, yönet” şekline dönüşmüştür.

ABD ve Batı dünyası, bugün Ortadoğu ülkelerinde ulusal kimliklerin yok edilmesini sağlamak amacıyla dinsel ve meshep eksenli, ılımlı, radikal ve etnik kimliğe dayalı politika izlemektedir.

Tüm hedefleri, milli kimlikten arındırılmış, ümmetçiliği esas alan yönetilmesi kolay ümmetçikler oluşturmaktır. Radikal ve Etnik Taassup merkezli Terör Örgütleri ABD ve AB’nin el altından besleyip, büyüttüğü terör yuvalarıdır. Bunların korkulu rüyası Türk Devletidir. Güçlü Millet ve Devlet olmadan hiç ümmet olur mu? Milleti geveleyip sadece ümmet diyenler kırk kere hatırlatılır.

21’nci Yüzyıl’a girerken Türkiye, giderek artan genç nüfusu, süratle gelişen ekonomisi, güçlenen ordusu, mevcut üniversiteleri ve bilim adamları ile sürdürdüğü araştırma-geliştirme faaliyetlerine dayalı olarak kalkınmasına gözle görülür bir şekilde devam etmektedir.

Günümüzde Türkiye gelişmekte olan ülkelerin tavanında; gelişmiş ülkelerin tabanında bir yerde bulunaktadır.

Türkiye’nin orta ve uzun vadede savunma ve nükleer sanayide güçleneceği; rüzgâr, güneş, hidrojen ve bio yakıt gibi enerji kaynaklarından yararlanacağı; kendi toryumunu işleyeceği; bilgisayar mühendisliği, moleküller, biyoloji ve parçacık fiziği gibi ileri teknoloji alanlarında dünyayı şaşırtacak beyinler yetiştirip bölgesel ve küresel bir güç olma yolunda emin adımlarla ilerleyeceği değerlendirilmektedir.

Devlet adamları, Siyasi sorumlular, Stk, Oda ve Birlikler ve Türk Aydını ülkenin sahip olduğu jeopolitik ve jeo stratejik konumundan kaynaklanan gücünü çok iyi değerlendirmelidir.

Türk Aydını sorunların çözümün de milli çıkarlar doğrultusunda hareket etmelidir. Temel felsefe ve tedrisatımız öncelikle terbiye, sonrada Kut ve Hikmet geleneği olan TÜRK TÖRESİ olmalıdır..

Türk Devleti, milletinin birliğini ve vatanın bölünmezliğini sağlamak ve bölgesel bir güç olmakla yükümlüdür. ”

Türk Milletine mensup olmak, keyfe keder bir duygu değildir. Bireyin, ay yıldızı şehit kanları ile vatan yapan bu coğrafyayı ve milletini ve kendini değerli görmesi gerekir. Türk Aydını’nın, Türk Milletinin kendi kaderini güçlendirme, milli karakterini koruma ve kendi milletinin özel medeniyetini insanlığın ortak mirasına katmak gibi bir vazifesi vardır.

Türk Devleti ırkçılığı ve etnik taassubu reddeder. Türk Devleti vatan coğrafyasında milleti oluşturan her ferdin şevkat li koruyucusudur.

Kısaca Türk Devlet Töresini anlamak ve idrak etmek “ Milli Sorumluluk Meselesidir”.

 

Kaynak ve Dip Notları:
1. Prof. Dr. A. Latif Çay, a.g.e. s: 46

2. Gürdal Kılıç, Türkistan kilidinin anahtarı: Kazakistan, 22Ağustos2005, Cumhuriyet Strateji. s: 19
3. Prof. Dr. A. Latif Çay, 4. Baskı, Her yönüyle Kürt Dosyası, Mayıs 1996, Turan Kültür Vakfı. İstanbul. s: 2
4. ElkhanNuruyev, Azebaijanand New Jeopolitics,EurasiaCritics, July 2008. ss: 62-66
5. Ercan Çitlioğlu, 3. Baskı, Ölümcül Tahterevalli. Ermeni ve Kürt Sorunu, Kasım2007, Destek Ltd. Ş. Ankara. ss: 124-125
6. ( E ) Büyükelçi Ömer Ersun, Türkiye’nin Nükleer Reaktöre İhtiyacı Var mı?, Ocak 2008,Strareji Analiz, Sayı:93,ss:39-49
7. Yrd. Doç. Dr. Özlen Çelebi
8. Düşük şiddette çatışma:( The British Policeand Terrorism, FEC Gregorm University of Southampton)

9. Ali Fikret Atun ( E ) Tümgeneral (tasam.org/tr-TR/Icerik/2317/turkiyenin_jeopolitik_jeostratejik_ve_ekostratejik_onemi

Şub 01

Milliyetçilik Üzerine

Dr. Şahin CEYLANLI

Milliyetçilik, sadece bir ideoloji değil, bir yaşayış ve duruş tarzıdır. Maddi ve manevi açılardan milletlerin kendi ülkelerinin menfaat ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışıdır. Başka bir ifade ile; kendi milletini ve kültürünü yaşatmak ve onları yüceltmek için yapılan çabalar, benimsenen ilkeler, milletin devletine sadakat duyguları içinde bağlanması, güçlü bir gelişme içinde zorlukları bertaraf ederek milletini diğer milletler nazarında eşit ve hür duruma getirmek, milletin bütün fertlerini tasada, kederde ve kıvançta ortak ve bölünmez bir bütün yaparak, adalet duygusu içinde yaşamalarını sağlamaktır.

Geçmişte olduğu gibi, bugün de milliyetçiliğe düşman olan ve içlerine bir türlü sindiremeyen bazı çevreler, laf ebeliği yaparak milliyetçiliği küçümseme cüretine kapılmışlardır. Oysa; milliyetçilik alay edilecek, hor görülecek ve küçümsenecek bir düşünce sistemi değildir. Toplumlara ders veren, onların düşünce ufuklarını aydınlatan, benliklerini pekiştiren ve karakterize eden sosyolojik bir gerçektir. Her devirde olduğu gibi bugün de “ Yükselen Bir Değer “ olmaya  devam etmektedir. Tarihte, coğrafyada, siyasette veya hepsini içine alan kültürde  milliyetçilik yapmak yadırganmamalıdır. Çünkü, kendi vatanını, bayrağını, insanlarını, dilini, tarihini, ananelerini, gelenek ve göreneklerini sevmekten daha güzel ve daha ulvi ne olabilir?

Mazlum ve ezilen toplumlar, ancak milliyetçilik sayesinde esaretten ve kölelikten kurtularak hürriyet içinde yaşama sevincine kavuşmuşlardır.

Avrupa’da ideolojik mahiyette milliyetçilik Fransa’da 1789 Fransız İhtilâli ile birlikte başlamış ve daha sonra da Avrupa’da milli devlet kavramı ortaya çıkmış ve bu akım hızlı bir şekilde güçlenmiştir. Napolyon Bonapart’ın bütün Avrupa’yı fethetme hareketi, diğer Avrupa ülkelerinde milliyetçiliği harekete geçiren önemli sebeplerden biri olmuş ve 20. yüzyıldan itibaren tüm dünyada politik düşünce tarzı haline gelmiş ve milletlerin kendi kaderlerini tayin etmede önemli bir rol oynamıştır.

Türklerde milliyetçilik hareketlerinin, Türklerin tarih sahnesine çıkması ile başladığını ve söz konusu olan İhtilal ile ortaya çıkmadığını söyleyebiliriz. Fakat,  Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bazı kişi ve çevrelerin bu İhtilâl’den etkilendiklerini de söylemek durumundayız. Batı’da milliyetçilik Fransız İhtilâli ile başlar, ancak Türkler’de Kaşgarlı Mahmut’un Divanu Lügati’t Türk adlı eserinde belirtildiği gibi Göktürk Yazıtları’nda, Türk Milliyetçiliği’ni ifade eden yazıların olduğu görülüyor ve yukarıdaki ifadeleri doğruluyor.

Bazı ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının milliyetçilik hususundaki düşüncelerini belirtmek gerekirse; Mustafa Kemal Atatürk şöyle söylüyor: “ Milleti millet yapan düşünce gücünün temelini milliyetçilik teşkil etmektedir. Milliyetçilik, milli benlik, milli birlik, milli ahlak, milli ekonomi, uygarlık ahlakı, milli duygu ve insani duygunun birleşmesinden meydana gelmiştir. Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da: “ Milliyetçilik, kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak, dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir.” diye yorumluyor. Anthony D. Smith de şu yorumu yapıyor: “ Çağın ruhunu yansıtmaktadır ve daha eski sembol ve fikirlerle de bağlantılıdır.” Milliyetçilik ile ilgili görüş ve düşüncelerini açıklayan kişilerin yorumlarına devam edelim. Alparslan Türkeş  bu konuda diyor ki: “ Milliyetçilik; gece hayatıyla, içki ve kumar masasında belli olmaz. Asıl milliyetçilik; vatanına, milletine, tarihine, kültürüne, dinine sahip çıkmakla ve yaşamakla olur.” Prof. Dr. Erol Güngör, tarih ve dilin milliyetçilik için çok önemli olduğunu “ Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik “ isimli kitabında belirterek şunları söylüyor: “…Dilimizin kaynağı eskilerdedir; dinimizin kaynağı eskilerdedir; soyumuzun kaynağı eskilerdedir…”

Sonuç olarak; makalemizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği hususundaki şu veciz sözleriyle bitirelim:

 

“ Türk Milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kişiliğini korumaktır.” Mustafa Kemal Atatürk bu yorumu ile kısaca; Batı’nın ilminden, irfanından, teknolojisinden, dayanışmasından faydalanalım ve ancak, Türk Kültürünü ve Benliğini de her şeyin üstünde tutalım ve koruyalım diyor.

 

 

 

Faydalanılan Kaynaklar:

 

Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları, İstanbul

Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları ( 8. Baskı ),

İstanbul, 1992.

Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul,

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayınları, İstanbul, 1975.

Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Derin Yayınları ( 5. Baskı ), İstanbul,

1978.

Mustafa E. Erkal, Çok Kültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik, Aydınlar Ocağı

Yayını, İstanbul, 2020.

Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Kimlik ve Açılımlar, Derin Yayınevi,                                          2010, İstanbul.

Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, ( 5.Baskı ), İstanbul, 1985.

Anthony D.Smith, “ Milliyetçilik ve Küresel Kimlik “, Türkiye Günlüğü,

Mart-Nisan, 1998.

Orhan Türkdoğan, Osmanlı’dan Günümüze Türk Toplum Yapısı, Çizgi

Yayınevi, Konya, 2015.

Şub 01

Yeni Yıla Girerken “2021”

Ali COŞKUN

2020 hüzünlü yıl geride kaldı. Aslında değişen sadece takvim yaprakları. İnsan toplulukları ise yaşama biçimlerine bağlı olarak (COVID-19)  Koronavirüsle zor bir imtihan vermekte. Salgın küresel ve ulusal ekonomileri, sosyal ve kültürel değerleri tehdit ve tahrip etmekte.

2020 yılı Koronavirüs salgınının verdiği sıkıntılar başta olmak üzere; depremler, ölümler, sınırlarımızda süregelen sıcak çatışmalar, şehitlerimizin acıları,  Ege ve Akdeniz’de karşılaştığımız uluslararası haksızlıkların oluşturduğu dış politikada beliren olumsuzluklar, eğitim hayatımızda yaşanan zorluklar, iş dünyamızın ve ekonomimizin karşılaştığı dar boğazlar velhasıl halkımızı bezdiren bunalımlarla anılacak 2020 zorlu bir yıl oldu.

Gerçek şu ki yarınki Dünya düzenimiz yaşadığımızdan farklı olacak; adeta yeni bir çağ açılıyor. Hayatımızın her safhasında dijital dönüşüm gerçeği ile karşı karşıyayız.

İnsanlar adeta sanallaşıyor, başta aile kavramları olmak üzere sosyal hayat zayıflıyor, selamlaşmayı, sevgiyi, sevmeyi unuttuk; bizi millet yapan öz değerlerimiz,  kültürümüz her yönüyle yozlaşmasıyla karşı karşıya.

Geleceğimiz rekabet gücü yüksek ülke olmamıza bağlı, bu ise istikrar içinde sürdürülebilir kalkınmayı elde etmemizle mümkün. Özel sektör öncülüğünde yatırım – üretim – ihracat seferberliğinden vazgeçemeyiz. Bunun ön şartı ise güven duygusudur. Oysa ki piyasada güven duygusu sarsılmış durumda.

Cari açıklar, bütçe açıkları, yüksek faiz (% 20-25), yüksek enflasyon (% 14,03) sarmalı, kesimleri çok farklı etkileyen hayat pahalılığı ve işsizlik (% 13,2) halkı bezdirmekte.

Grafikte görüldüğü gibi kişi başı milli gelir giderek azalmakta,  yoksulluk çeken kesim zorluklarla karşı karşıya.

TBMM ‘de görüşülen bütçe tartışmalarından anlaşılan ve   küresel ekonomilerdeki olumsuzluklar da dikkate alındığında     2021 yılı bir geçiş dönemi olabileceği görünümünde gündemi dolduran virüsten korunma tedbirlerine aşı tartışmalarının ilavesiyle bu çilenin aylarca sürebileceği ortada. Ümit edelim ki ikinci yarıda toparlanma sürecine girilebilinsin.

Bütçe genel giderlerinde % 18,6  artış görülüyor. Enflasyon – Faiz tartışması ise bütçeye % 29,2 artışla 179 milyar TL olarak yansımış. Ekonomimizin yumuşak karnı olan cari açığa ilaveten çok önem taşıyan bütçe açığı % 76,5 artışla 245 milyar TL öngörülmüş. Bütçe giderleri incelendiğinde önemli bir konu ise hantal Devlet yapımızın göstergesi olan personel giderlerinin ağırlıklı yer almasıdır. Ne yazık ki çalışan verimli memurları da olumsuz yönde etkileyen bankamatik memurları varlıklarını sürdürmekte.

Serbest piyasa ekonomilerinde, Merkez Bankalarının bağımsızlığı önem  taşır. Döviz kurları ve faiz piyasanın oluşturacağı dengelerle belirlenir. Nihayet 25 Aralıkta TCMB – PPK politika faizini %17’ye yükselterek ciddi bir önlem aldı. Ancak istikrarın  para politikalarının ciddi disiplinli mali politikalarla beslenmesine, üretimle desteklenmesine bağlı olduğunu unutmayalım. Üretimin altını önemle çizmek istiyorum.

İsraf;  manevi dünyamızda önemle yer almasına rağmen ne yazık ki başta Devlet yönetimimiz olmak üzere kuruluşlarımızda, ailelerimizde ve kişisel yaşamımızda ihmal ettiğimiz bir ayıbımızdır.

Toplum son yıllarda bankkartlarla kazanmadan harcamak, gösteriş, tüketim ve israf ekonomisine sürüklenme eğilimdedir.

İsrafı önlemek tasarruf; tasarruf  ise  yatırım ve üretim demektir. Ne çare ki tasarruf oranlarımız giderek gerilemekte, aktif yatırımlar yeterince gerçekleşememekte, yatırımlar için  yabancı sermayeye ya da borçlanmaya muhtaç hale gelinmekte.

2011 yılında 10. Kalkınma planımızda açıklanan 2023 yılı hedeflerine ve 29 Eylül 2020 tarihinde ortaya konan YEP Yeni Ekonomi Programımızda ön görülen hedeflere ulaşmamız mümkün görülmüyor. Açıklanan programlarda yaşanan aşırı sapmalar girişimcilerin güvenini sarsan unsurlar olmaktadır. Öyleyse yanlışlarda ısrar etmeden daha gerçekçi programlara yer vermek zorundayız.

2002 – 2007 yılı hükümetlerimizde piyasaya güven sağlamak amacıyla  ön görülen sapma değerleri kabul edilebilinir.Üç yıllık OVP Orta Vadeli Programlarla ekonomiye güven sağlayıp yeni yatırım ve üretimlerle 2023 yılında Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutlarken piyasanın yüzünü güldürelim.

Son günlerde çalışanlarımızı, iş dünyamızı ve genelde ekonomimizi yakından ilgilendiren asgari ücret konusunda Devlet – işçi – işveren üçlüsü oluşturduğu komisyonda uzun tartışmalar ve çok ince hesaplar sonucu 2021 yılında uygulanacak, işverene maliyeti 4203._ TL olan asgari ücret net : 2825 lira 90 kuruş, bürüt: 3577 lira 50 kuruş olarak açıklandı.

İyiliklere vesile olması beklentilerimizle, böylesi ince, hassas hesaplamaların yöneticilerimizle örnek alınarak  yatırım ve tüketim harcamalarında da dikkate alınması temennilerimle sağlıklı, huzurlu günler diliyorum.

Erzurumlu İsmail Hakkı hazretlerinin ifadesiyle “görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler”

Şub 01

Deizim

A.Kemal GÜL

Gençler arasında, bir kısım aydın kesimde,  İmam-Hatip Liselerinde okuyan Öğrencilerin aralarında ‘’DEİZİM’’ konusunu tartışlıklarını duyuyoruz, öğreniyoruz.

Elimizdeki bilgilere göre;

Türkler; Baykal Gölü çevresinden bugünkü Volga Irmağı hattına kadar uzanan coğrafyada ortaya çıktılar.

Zaman içinde Hindistan’dan Macaristan’a kadar uzanan alanda etkili oldular. Ve birçok dine girip çıktılar.

Bugün çok büyük bir kısmı Müslüman olan Türkler, şimdi *DEİZM* denilen yeni bir konuyu tartışmaya mı başladılar dersiniz?
Bulunduğum bilimsel toplantılarda İlahiyatçı bazı akademisyenlerin Kur’an’ın günümüz çağdaş gerçeklerini de kapsayacak yorumlarla meali yapılması gerektiği üzerinde durmaktalar. Bugün uygulanan Müslümanlık, bu *MİLLETE* dar gelmeye başladı.

Örneğin;

Kadına yönelik tacizler, tecavüzler cinayetler,
Aklın-bilimin horlanması,
Orta Çağ Arap geleneğinin din diyerek topluma zorla giydirilmesi…
Dinin siyasetçileri iktidarda tutmak için araç olarak kullanılması;
Hatta yolsuzlukları aklayan bir örtü yapılması…
Zalime, sömürücüye karşı tavır takınmaması;
Emperyalist Batı’nın savunucusu konumuna düşürülmesi;

Bugünkü ‘’İSLAM’ özellikle okumuş gençler arasında ‘sevimsiz’ kalıyor.

Ve böylece yeni bir arayış başlıyor. Bulunan ‘’YENİ DİN’’ de ‘’DEİZM’’ diye adlandırılıyor.

‘NE DEMEK DEİZM?

‘’Deizm’’ , kısaca ‘’YARADANCILIK’’ demektir.

İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç’ın yazdığı gibi biz bunu ‘’TANRICILIK’’ (özgün biçimiyle ‘’TENGRİCİLİK’’ diye adlandırabiliriz.

Giderek yaygınlaşan ‘’deizmde’’ de Tanrı’ya inanç vardır.

Bu TANRI
Evreni yaratmıştır;
Doğa kanunlarını koymuştur.
İnsana da akıl vermiştir.
Ve artık dünyaya karışmamaktadır

Böyle olunca da ‘’insanla Tanrı arasındaki peygambere gerek yoktur’’.

İnsan, kendisi aracısız olarak Tanrı’ya ulaşabilir; böyle olunca da
hocaya,
imama,
papaza,
hahama
gerek yoktur.

Melekler ve kitaplar da gereksizdir.
Kader denilen şey de yoktur.

Çünkü işleyen doğa yasaları ve bunu çözmeye hazır bir akıl vardır.
O yüzden ‘’deistlere’’ göre,
Bakımsız kömür ocaklarında grizu patlamasından ölen işçilerin başına gelene kader demek yanlıştır.
Yoksulların ezilmesini Allah’ın takdiri olarak göstermek de bir kandırmacadır.

Deistlerden ÖBÜR DÜNYAYA inanan da vardır inanmayan da.
Ruh konusunda da durum böyledir.

Böylece, ‘’DEİZM’’, Ortadoğu merkezli Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinleri dışlar.

Zaten bu dinler, Prof. Volfram Eberhard’ın deyişi ile bu bölgedeki ‘’despot krallara benzetilen bir Allah tasarımı ile kitleleri baskı altına alan dinlerdir’’.

*

Bağımsız bir felsefecinin deizimle ilgilenmesi, ona İslam gibi bir dini irtibatlandırılması normal değildir. Maddeci felsefeye bir karşıtlık oluşturabilir, o kadar. Şu önümdeki masa, kendi kendine olmamıştır, mutlaka bir yapıcısı vardır, demekten ibaret olan deizm, maddeciliğin ‘’kendi kendine olma’’ anlayışına karşı bir fesefedir. Tevhit dininde sadece var olan değil, daha doğrusu sadece bir şeyin kendi kendine olamayacağı kanaatinden ibaret değil, tanınmasını talep eden, her şeyden haberdar olan, irademizi kullanmamızı isteyen, hesap soran, emir veren, af ve merhamet eden, yargılayan bir Allah vardır.

Evet; din gerçek değilse hiçbir şey gerçek değildir. Olsa olsa her şey bir masal olur. Geliriz, bir müddet (kimi bir gün, kimi bin gün )yaşarız gideriz. Başı yokluk sonu yokluk. Sonsuza göre bir, sıfır demektir. Eğer sonsuz Mutlak bir varlıktan gelip yine O’nun yarattığı gerçekleri yaşayıp, sonra O’na gitmiyorsak, gerçek değiliz demektir. Din bize gerçek olduğumuzu söylüyor. O halde din anlayışımızda bu gerçeği anlamalı, ona göre davranmalıyız.

*

Dinin doğru anlaşılmasının eğitimi-öğretimi yapılmalı, yanlışlar delileriyle ikna edici şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının istismarına kurban edilmesin.

Din, devletin dışındaki odakların bigisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır. Din için en büyük tehlike,günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’dır.

*

Tekrar vurguluyalım;

İslam bilgisi ve tefekkürü içinde inandığımız Allah, kendisinin tanınmasını isteyen, her şeyden haberdar olan, hesap soran, yaptıklarımıza göre bize gelecek hazırlayan, emir veren, dua isteyen, affeden, merhamet eden, ceza veren bir Allah’tır. Yaratıcıdır, eşsizdir, hiçbir şeye benzemez. Mutlaktır. Hayy ve Kayyum’dur( diri, daima var).Görür, işitir. İstediklerini ve istemediklerini bize bildirmiştir. Ahireti hazırladığını söylüyor.

Oca 11

Kadın Cinayetleri Sarmalında Bir Değerlendirme

Av. Mustafa ÖZKURT

Her ne kadar kamuoyunda “Kadın Cinayeti” tabiri kullanılsa da meselenin temelinde insanın en başta gelen aslî hakkı olan yaşam hakkının onun elinden alınmasıdır.

Öldürülenin kadın veya erkek ayrımı yapılması ilk bakışta pek fazla bir fark taşımaz. Asıl olan insanın yaşam hakkına yönelik ihlalin yapılmasıdır.

Ancak günümüzde bu konuda toplumlarda haklı olarak yer bulmuş bir ayrıcalık vardır. O da öldürülen o insanın “kendisini savunamayacaklar” sınıfında görülmesi halidir. Onun için himayeye muhtaçtır.

Genellikle bunlar çocuklar, kadınlar, yaşlılar ile bedenen ve aklen zayıf kimseler bu sınıfa dâhil edilir.

Bu anlayışa medenî dünyamız kolayca gelmemiş ve ağır bedeller ödemiştir.

1492’de Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfetmesiyle birlikte kıtaya Beyaz Avrupalılar yerleştirilmiş böylece Amerikalı kavramı ortaya çıkmıştır. (Aslında bu bir keşif değildi. Amerika Kıtası zaten oradaydı. Sadece oraya Batılılar ulaştı.)                                                                                               

Kolomb’un İspanyol Kraliçe’sine Kızılderililer hakkında gönderdiği mektupta Hıristiyan Batının kendisinden olmayanlara bakış açısını ortaya koymaktadır.                                                                

Kolomb bu mektubunda Amerika Kızılderilileri için;

 “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.” 

Diye bu insanların çocuk, kadın ve yaşlı demeden öldürülmesi yolunu açmıştır. Bu insanlık adına tarihe çalınan kara bir lekedir.

Bundan sonra bu kıtada yaşayan insanlar her türlü değer yargıları dışında kadın, erkek, yaşıl ve çocuk ayrımı yapılmadan avlanarak veya toplu olarak öldürülmeye başlanmıştır. Stalin’in Sovyetlerdeki Türklere yaptıkları da bundan farklı olmayacaktı. Benzer düşünceleri 18.yüzyılda Papaz Thomas Robert Malthus’un Nüfus Teorisi’nde ki hezeyanında da görmek mümkündür.

Yakın zamanda da Bosna’da Sırpları, Karabağ’da Ermenilerin yaptıkları cinayetlere dünya kamuoyu şahit oldu.

Konuya bağlı olarak kadınların öldürülmelerine dönecek olursak. Kadına karşı şiddet yalnız Türkiye’de görülen bir suç türü değildir.

İnsanla ilgili bir meseledir. Bu konuda ülkeleri ileri veya geri diye kısımlara ayırmakta mümkün değildir.

Mesela; Kendilerini ileri diye belirten ülkelerden 2019 yılında Fransa’da 137, Almanya’da ise 112 kadın eşi veya erkek arkadaşı tarafından öldürülmüştür. ABD’de her gün ortala üç kadın cinayet kurbanı olmaktadır.

Son zamanlarda dünyada kadına karşı şiddet ve cinayetlerinin önlenmesinde ulusal ve uluslararası alanda duyarlılıkların arttığını görmekteyiz.

Konuyla ilgili yeni olan uluslararası sözleşme kısaca  “İstanbul Sözleşmesi” dir.

Bu sevindirici bir tavır olmasına karşılık, bizi düşündüren ve toplumun büyük bir kesiminden tepki gören bunun mihverinden saptırılmış olmasıdır.

Özel hukuk alanında yapılan sözleşmeler o işin anayasası olarak kabul edilir.

Bu tür Sözleşmeler hazırlanır veya imzalanırken basit bir metinmiş gibi ele alınmaz. Ön yargılardan uzak, içinde bulunulan toplum mevcut ve gelecek menfaatleri gözetilerek imza altına alınır.

İstanbul Sözleşmesinin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet Ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” dir.

Adından da anlaşıldığı gibi sözleşmenin kapsamı kadına karşı yönelebilecek her türlü şiddete karşı alınacak tedbirleri içermesi anlaşılmaktadır.

 Ancak, çaresiz kadınları koruma arkasına sığınılarak sözleşmeye sıkıştırılan 3. Maddesindeki tanımlar bölümünün c fıkrası tepkileri üzerinde toplamıştır.

Buna göre “toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”

İfadesiyle Kadın, Erkek yanına bu defa üçüncü bir cinsiyet yerleştirilmiştir.

Buradaki  “toplumsal cinsiyet” tanımını sözleşme içeriğine masumane olarak konulmadığından çoğunlukla sözleşmenin tamamına karşı çıkılmaktadır.

Bu fıkra ile üçüncü cinsiyet meşrulaştırılmak istenmektedir.

Buna tepki gösteren kesim acaba haksızlık mı ediyorlar diye düşünmek lazımdır.

Uluslararası bir merkezden yönetildiği açıkça belli olan bu  ‘toplumsal cinsiyet projesi‘ tepkiye neden olması doğaldır.

Anne ve babaların gelecek kuşakları için haklı endişeleri vardır.

Son zamanlarda sinema film ve dizilerinde sıklıkla karşılaştığımız, cinsel sapma görüntüleri toplumun geleceğinden endişe duyanları haklı duruma getirmiştir.

Bu yerli ve yabancı dizi ve filmlerle Türk toplumun aile yapısı ve ahlak anlayışı sanki yeniden inşa edilmeye çalışılmaktadır.

Tepkilerinde bu nedenle haklıdırlar. İstanbul Sözleşmesi Çalıştayında bu ve benzeri hususların gözden kaçırıldığına inanmak isteriz.

Konu ile ilgili içine itilen tehlikeyi sosyolog ve sosyal psikologların araştırma yapması ve toplumumuzu aydınlatmaları gerekir.

Diğer taraftan kadına karşı şiddet ve öldürülmelerini durdurmak için yalnız ceza hukukunda alınacak tedbirlerle önlenecek bir durum değildir. Eski Türk Ceza Kanunumuzda ölüm cezası varken de bu suçlar işlenmekteydi. Bunun önü toplumun bilinçlendirilmesiyle mümkündür.                                           Toplumsal bilinç için getirilen çözümler, akla ve toplumsal ahlak anlayışına uygun olduğu sürece sonuç alınabilinir.

Aile içi şiddetin önlenmesi her şeyden evvel kadın ve erkeğin karşılıklı sorumluluklarının bilincine varmalarıyla büyük ölçekte önlenebilinir.

Kadına karşı her türlü şiddetin önlenmesinde önerilen idam cezasının yeniden gündeme alınması teklifini yerinde bulmamaktayız.

Ancak işlenen suçun ağırlığına göre Ceza ve İnfaz Yasalarında yapılacak değişiklikle asgari ve azami süresi kanunla belirlenecek bir takım hak mahrumiyetlerini de içeren “Hücre Cezası Hapsi” idamdan daha etkili ve caydırıcı olacağı kanaatindeyiz.

                                                                             Sağlıcakla kalın

Eski yazılar «