x

ÖZLEMLE ANIYORUZ

Örnek devlet adamı büyük Türk milliyetçisi ve KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Rauf DENKTAŞ’ı 6. Ölüm yıldönümünde rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Mekanı cennet olsun.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 27

Nato’dan Çıkmak Üzerine…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Son yıllarda NATO üyeliği oldukça tartışılır hale geldi. Bunda bizden çok sözde dost ve müttefiklerimizin rolü olmuştur. Norveç’teki rezaletin amacı Türkiye’yi NATO’dan çıkmaya tetiklemek olabilir. Önümüzdeki dönemde bu gibi oyunlar artabilir. NATO’cu olmak ve NATO teslimiyetçiliği ile NATO’da saygın bir ortak olarak devam etmeyi birbirine karıştırmayalım. NATO’dan çekilirsek politikalarımızı anlatabileceğimiz çok önemli bir platformu da kaybederiz.

Türkiye’ye Yunanistan ve ABD tarafından kumpaslar kurulması daha da hızlanabilir. Ege’de ve Kıbrıs’ta aleyhimize gelişmeler artabilir.

NATO üyeliği Türkiye’ye açık veya gizli ülkelerin politikalarını engelleyici bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin bazı kararları veto etme hakkı vardır.

NATO üyeliği aslında Türkiye’yi Rusya’ya karşı korumaktan çok diğer ülkelere ve sözde dost ve müttefiklere karşı korumaktadır. Türkiye’nin demokratik standartlardan sapma göstermesi düşman ülkelere koz vermiştir.

Türkiye’nin NATO’da siyasi tesirliliğini artırmanın yolu çok taraflı siyasi ilişkileri geliştirmektir.

Doğu komşularımızla ilişkilerimizi ülke yararına kılabilmenin yolu da NATO üyeliğini kullanabilmektir.

NATO içinde ilişkilerimizi gözden geçirelim. Hukuk devletinden ve kuvvetler ayrılığı prensibinden vazgeçmeyelim. Temel hak ve hürriyetler konusunda hassas olalım. Ülkenin itibarını ve gururunu kırıcı gayretleri tahrik etmeyelim.

Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına karşılıksız dönüşü Kenan Evren ve yönetiminin büyük bir yanlışı değil miydi? Yanlışları biraz da kendimizde arayalım.

Yunanistan’ın olduğu her yerde Türkiye de olmalıdır. Bu bir zorunluluktur. Yarın akıllanır da Ege’de Yunan işgalindeki adacık ve kayalıkları kurtarma gayreti içine girersek NATO’nun 5. Maddesi önümüze büyük bir engel olarak çıkar. Elimiz kolumuz bağlanır.

Kısaca bizden hem kurtulmak ve hem de bizi kuşatmak isteyenlere imkan yaratmayalım. NATO’dan çıkmayı, bir yerlere girmeyi AVM değiştirme gibi görmeyelim. Oyuna gelmeyelim.

Oca 03

2018’in Şifre Sözcüğü: “Korkma!”

Dr. Sakin ÖNER

 

Yeni bir yıla girdik. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni ve temiz bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün de değildir, hakkı da değildir.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda, müttefiklerimizle birlikte biz de  yenik sayıldık. Ordumuz dağıtıldı ve ülkemizin dörtte üçü düşman ordularınca işgal edildi. Tarih boyunca esarete düşmemiş, hür ve bağımsız yaşamış Türk milleti, büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma  korkusudur. Vatanı, bayrağı  ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur. En kötüsü, Türk milleti özgüvenini ve umudunu kaybetmiştir.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, İstiklâl Savaşı’nın meşalesini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan böyle bir atmosferde yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden milli bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüveni ve moral gücü kazandırmak, maneviyatı güçlendirmekti.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın ekonomisi en büyük ve teknolojisi en gelişmiş ülkelerinin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı, böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Akif Ersoy,  İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı milli marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu. Onu bulunca, gerisinin akıp geleceğini biliyordu.

 

Bundan sonrasını milli şairimiz Akif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “Boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımı başka bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, birden Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye yaptığı Hicret olayı aklıma geldi. Peygamberimizi öldürmeye gelen Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Peygamberimizin, endişelendiğini fark edince,  Ebubekir’e “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” deyişini hatırladım. Peygamberimizin, bizden daha büyük bir zorlukla karşılaştığı halde, teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

Yıl 2018. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Sınırımızın büyük bir kısmında, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda, Kuzey Irak Kürt yönetimi bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hatta bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da, yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, susturulduğu ve sindirildiği bir korku ortamını yaşıyoruz.

 

2018 Yılına geldiğimizde; gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. Kurumların içinin boşaltıldığına inanıyor, adalete ve emniyet güçlerine güvenmiyor. En kötüsü, millet umudunu ve özgüvenini kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Yalnız bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değil. Bugün milletimiz daha eğitimli, daha örgütlü,  ekonomik durumu daha iyi, sanayisi daha güçlü, iletişimi daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. Ayrıca, ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de, 2018’in bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!” Hayatta korkulacak tek şey, korkunun kendisidir. Onu yenersek, bütün korkularımızdan kurtulacağız.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

 

Oca 11

Bitmeyen Hasret: Spor ve Türk Birliği

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Bir Türk Ata Sporu; Uluslararası Aba Güreşinin Mucizevi Cazibesi

 

Spor; toplumları, milletleri ve devletleri yakınlaştıran en önemli organizasyonlardır. Bunların içinde bazı sportif organizasyonlar vardır ki, Avrupa ve Dünya şampiyonaları resmiyetini bir kenara bırakıp, gerçek kardeşliği ve candaşlığı öne çıkaran samimi organizasyonlardır. Bunlardan biri de 8 yıldır Dünya Kupası adı altında Hatay’da yapılan Uluslararası Aba Güreşi şampiyonasıdır. Bu şampiyona 2010 yılında Türkiye, Azerbaycan, Suriye ve Özbekistan olmak üzere dört ülke ile başladı. Bugün katılan ülke sayısı Almanya’dan Kazakistan’a, Sibiryadan Moğolistan’a kırk ülkeye ulaştı. Davetli ülkeler arasında her ne kadar Almanya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Rusya, Ukrayna, Belarus, Makedonya, Sırbistan, Yunanistan, polonya  gibi Avrupa ülkeleri bulunuyorsa da asıl çoğunluk Asya ülkelerindedir. Bunlar Bağımsız veya Özerk Türk Cumhuriyetleri ile Türk topluluklarından oluşan  Acara/Gürcistan, Altay özerk cumhuriyeti, Azerbaycan, Balkar özerk cumhuriyeti, Başkurdistan özerk cumhuriyeti, Çuvaşistan özerk cumhuriyeti, Dağıstan özerk cumhuriyeti, Gagauzya/ Moldova, Hakasya/ Hakas, İran, Karaçay özerk cumhuriyeti, Kazakistan,  Kırgızistan, Kırım özerk cumhuriyeti‏, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kosova, Mari-el özerk cumhuriyeti, Moğolistan, Nogay eli, Özbekistan, Sancak özerk cumhuriyeti, Tataristan özerk cumhuriyeti, Tuva özerk cumhuriyeti, Tümen özerk cumhuriyeti, Türkmenistan, Udmurt özerk cumhuriyeti, Yakutistan özerk cumhuriyeti gibi ülkelerdir. Sanırım bir çoğumuz bu isimlerin bazılarını ilk kez duyuyordur.

Aba güreşinin 5000 yıllık veya çok daha eski bir tarihi vardır. Çünkü bu spor elbiseli güreştir ve dünyadaki en eski spor çeşididir. Türkler Yıkışma, yani güreş, binicilik, ok atma ve kılıç kullanımına yönelik sporlara, yani savaş beden eğitimine önem verdikleri  sürece dünya hakimiyetini ellerinde tutmuşlar, cihana hükmetmişlerdir. Güreş; alpliğin, yiğitliğin, cengaverliğin,  kaptutiliğin (Hitit’lerde) ilk adımıdır. Bu nedenle Aba Güreşini tüm Türk devletleri veya milletleri benzer şekli ile asırlardır yapmaktadırlar. Onun için biz, oluşturduğumuz federasyon ve spor dalımızla tüm Türk devlet ve topluluklarını bir araya getirebileceğimiz, hiç birinin yabancılık çekmeyeceği bir spor dalı olarak Aba güreşini tercih ettik.

Kurduğumuz federasyon;  Dünya Aba Güreşi ve Ananevi Sporlar Federasyonudur. Aba güreşini ise geleneksel yapısını bozmadan disipline ederek, adına Uluslararası Aba Güreşi dedik. Kitaplar yazarak, uluslararası kurallarını belirledik ve sporumuzu atmışa yakın ülkeye öğrettik. Kitaplarımız Rusça ve Romenceye çevrildi. Her ülkede Uluslararası hakem ve antrenörler yetiştirdik . Onları diploma sahibi ettik. Her yarışma öncesi seminer ve kurslar düzenlemekteyiz. Yeniden şekillendirdiğimiz ve disipline ettiğimiz bu Türk sporunu yeniden dünyaya yayıyoruz. Misafirlerimizi üç gün Hatay’da ağırlıyoruz. Onlara Hatay’ımızı, Hatay’ın güzelliklerini, tarihi ve turistik yerlerini, dünyaca meşhur, mozaik açısından son derece zengin müzesini, Dünyanın en eski kilisesi olan Sen Piyer Kilisesini, Habibi Naccar Camiini, Hatay’ın özel yemek çeşitlerini, Anadolu Türk’ünün misafirperverliğini, kardeşliğimizi ve candaşlığımızı sunuyoruz. Ayrıca misafirlerimizin dönüşlerinde birkaç gün İstanbulda kalarak, hem  alış veriş yapmalarına hem de  Türk dünyasının özlemini duyduğu İstanbulun güzelliklerini görmelerine yardımcı oluyoruz.

Biz kimmiyiz? Federasyonun kurucu başkanı ve eşbaşkanı bendeniz Prof. Dr. İbrahim Öztek, Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı,Federasyon  Başkanı Doç.Dr. Lütfü Savaş, Yönetim Kurulu Üyeleri; Spor adamı gazeteci Olimpian Muzaffer Ilıcak, İhlas Haber Ajansı Spor Müdürü Olimpian Mustafa Karagöl, Hatay Büyükşehir Belediyesi Daire Başkanlarından Ramadan Sever, Spor Kulup başkanı Sabri İnalöz, Spor adamı antrenör Ahmet Kural ve organizasyon kurullarımız. Arkamızdaki güç ise, Hatay büyükşehir Belediye Başkanı Doç Dr. Lütfü Savaş’ın maddi ve manevi gayreti, Aba Güreşini yüceltme çabası içinde olan sporsever iş adamlarımızın yardımları ve Türk birliği için vuran yüreğimiz ve  aşkımızdır.

 

38 ülkenin katılımı ile 3 eylül 2017 günü gerçekleştirdiğimiz 8. Dünya Uluslararası Aba Güreşi Şampiyonası sabahın dördüne kadar sürdü ve seyirciler bu saate kadar Mersah’ı (Aba Güreşi özel yarışma alanı) terk etmediler. Yine bu yıl 3 kez Romanya’da birer kez de Gürcistan, İran ve Almanya’da uluslararası turnuvalar düzenledik. Almanya’da yapılan aynı zamanda Avrupa turnuvası özelliğindeydi. İrandaki federasyon başkanımız Seyed Hadi Arabi Tebriz’li bir Türk kardeşimizdir. Romanyada yapılan üç turnuvadan üçüncüsü ise Kurultay kapsamında gerçekleştirilmiştir. Romanya Aba Güreşi başkanı kardeşimiz Naim Belgin, aynı zamanda Romanya Demokratik Türk Tatar Birliğinin de başkanıdır.  Düzenlediğimiz Kurultay, her ne kadar Macaristanda düzenlenen kurultay ile mukayese edilemeyecek kadar küçük olmakla beraber bir adımdır ve gelecek için ümitvardır. Düzenlemiş olduğumuz Kurultay kapsamında Aba güreşi, Atlı gösteri ve yarışlar, ok atma ve bahadırların savaş gösterileri yer aldı. Bununla beraber katılan ülke idareci ve sporcuları, son derece samimi bir ortamda tanıştılar, kaynaştılar, sporun sağladığı yakınlık ve kardeşlik yanı sıra bir çoğu aynı soydan ve aynı kandan olmanın mutluluğunu yaşadılar.

 

Romanya’da yapılan turnuvalar, İran ve Almanya Aba Güreşi turnuvalarında hep aynı güzellikler yaşandı. Sağlanan samimi ahenge batılı sporcu ve yöneticiler de zevkle katıldılar.

Karınca kararınca bir spor organizasyonu ile birkaç yıldır sağlamış olduğumuz birlikteliğimiz ve kardeşlerimizle bir araya gelmiş olmamız bize onur vermektedir.

Dünyamız; kültürel, dine dayalı, ekonomik, siyasi ve askeri işbirlikleri ile donanmıştır. Bu donanımlar, aslında milliyet, din ve ideoloji temellidir. Son kurulan Şanghay iş birliği örgütü önce askeri, sonra kültürel ve ekonomik işbirliğine dönüştürülmüş, Çin ve Rusya’nın başı çektiği bu örgüte Asyadaki bağımsız Türk devletleri de dahil edilmiştir. Birleşmiş milletler, tüm dünya devletlerini içermekle beraber, burada daha çok gelişmiş batılı devletlerin sözü geçmektedir. İslam İşbirliği örgütü geçimsizlik nedeni ile işbirliğinden uzaktır. Peki kökü onbin yıllara veya daha eskilere dayanan Türk milletinin herhangi bir özellik çerçevesinde kurulmuş ikili, üçlü veya çoklu işbirliği örgütü varmıdır? Üzülerek belirtebiliriz ki, böyle bir örgütümüz olmadığı gibi, ilerisi için de ümitsiz görülmektedir. Tarih bilgisinden yoksun Özbekistanlı veya Kazakistanlı bir insanla Türklük konusunda konuşurken halen ortak yönlerimize tereddüt ve şüphe ile bakıbmakta, ilgisiz kalınmaktadır.

Öncelikle kişisellikten kurumsallığa, sivil toplum örgütlerinden devletler arası ilişkilere tüm soydaşlarımızla hep birlikte öncelikle kültürel, sonra siyasi işbirliği ve el birliği yapmalıyız. Bu konuda Üniversitelerimize ve onların içinde yer alan edebiyat/tarih fakülteleri ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi kuruluşlara büyük görev düşmektedir. Türkistan veya Turan anlayışı yeniden ele alınmalıdır. Zira bu iki yüce kavram, Türk düşmanlarınca öylesine karalanmıştır ki, Türkiye Türkleri bu kavramlara iyice yabancılaştırılmış, hatta bu kelimelere düşman edilmişlerdir.

Türk birliği için Türk kültürü en önemli unsurlardandır. Tarihçilerimiz Ergenekon, Bozkurt, Oğuz Kağan, Bilge Kağan destanlarının ayrı ayrı Türk devletlerinin destanları olmadığını, bu destanların tüm Türk Ulusunun ortak destanları  olduğunu işlemelidirler. Kazakistan’ın Astana’sında, Kırgızistanın Çolpan Ata’sında Cengiz Aytmatov parkında üzerinde gürbüz bir çocuğu taşıyan Bozkurt’un, Hatta son yıllarda bağımsız  Türk devletlerinin şehir meydanlarını süsleyen Atatürk anıtlarının, Alp Er Tungaların, Hoca Ahmet Yesevilerin, Dede Korkutların, aynı tarihin ürünü olduğu kabullenildiğinde birbirimizi daha iyi anlayacak, sevecek ve işler son derece kolaylaşacaktır.

 

Avrupanın en çok genç nüfusuna sahip Türkiye, çağdaş bilimsel eğitimle modern teknolojiye dayanan ağır sanayini, özellikle ağır harp sanayini geliştirmek zorundadır. Almamız gereken ilim, bugün Amerikadadır, Almanyadadır, Çindedir. Onların ürettikleri ile yükselmemiz mümkün değildir.  Bugün kime karşı kullanacağımız belli olmayan, Rusya, Fransa ve Amerikaya şirin gözükmek için ödenen füze paraları tarlalarımızda üretilen tüm ürünlerimizi elimizden almakta ve milleçe beslenmemiz zora sokulmaktadır.

Türk gencine muhakkak ecdadı tanıtılmalıdır. Zira gençlerimiz ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler başarmak için kendilerinde daha çok kuvvet ve cesaret  bulacaktır. Ecdadımızın torunları Asya ve Avrupa kıtalarında üçyüz milyona varmaktadır. Bu üçyüz milyon insanın sporla, edebiyat ve şiirle, tarihle, kültürle, turizmle, ortak konularda konferans ve sempozyumlarla, eğitim kurumları ile, üniversitelerimizle veya ticaretle bir araya geleceği iş birliği ve el birliği yapacağı o kadar çok konu varki, bunları hep birlikte harekete geçirmek, ben Türküm diyen herkesin görevidir. Ne mutlu Türküm diyene.

Sonsuz selam, sevgi ve saygılarımla.

 

 

*Türkiye Olimpian Derneği Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Altın rozetli üyesi

Dünya Uluslararası Aba Güreşi ve Ananevi Sporlar Federasyonu Eşbaşkanı

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı

Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile mücadelede Kültür ve Spor Birliği Başkanı

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Türkiye Avrupa ve Dünyada judo, Karate, Kuraş, Aikido, Vuşu-Kungfu  gibi birçok mücadele sporlarının eski başkanı

Oca 11

Bizmişiz Enayisi Bu Dünyanın!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Türk Milletinin doğu da batı da, güney de kuzey de yüzyıllardır yaşadıklarına bakıp ve halen bunlardan bir ders çıkarmadan yaşamanın dayanılmaz ağırlığı içindeyim.

 

Biz Türkler, dünya coğrafyasının her yerinde hatta vatan sathında hep aynı tuzaklara maruz kaldık ve kalmaya da devam ediyoruz. Ancak yaşamımızı da, sanki bunların hiç farkında değilmişiz gibi sürdürüyoruz.

 

Türkler, yüzyıldır niye bir “tehcir” meselesi ile uğraşmaktadır ya da niye “mübadele”ye maruz kalmıştır? Veya Kerkük’e yıllardır sırtımız neden dönüktür? Ahıska ve Kırım meselemiz niçin hiç olamamıştır? gibi soruları saymakla bitiremeyiz! O kadar çok hicran yaramız var ki!

 

Elimde Aydın Özgören‘in yazdığı “Osmanlı’nın Son Döneminde Pontus Rumları” isimli kitap var. Dehşet içinde okuyorum!

Trabzon, Ordu, Giresun, Samsun başta olmak üzere Karadeniz bölgemiz, Pontuslu Rumlar nedeni ile yabancı konsolosların, tüccarların, maden arayanların, seyyah kılığında ajanların cirit attığı bir yermiş… Ruslar gelip Trabzon’u işgal ediyor, Rumlara pasaport dağıtıyor, Fransızlar, İngilizler, Danimarkalılar, Hollandalılar konsolosluk açıyor yağma Hasan’ın böreği gibi Müslüman Türklerin her şeyini sömürmeye başlıyorlar.

 

1869 yılında bölgeye gelen Fransız Deyrolle, şehrin Hrıstiyan bölgesini “…bu civarda hanlar, kervansaraylar ve Fransız-İtalyan oteli ve üçüncü sınıf bir Türk şehrinde hiç beklenmeyecek kadar konforlu Levanten tarzında bir lokanta inşa edilmiştir. Gağur Meydanı’na komşu olan yerlerde tüm konsolosluklar, denizcilik şirketleri ve zengin Ermeni ve Rum tüccarların evleri bulunurdu.” diye anlatıyor. Fakirlik kontenjanı da, Türkler tarafından dolduruluyormuş!

 

Yani Karadeniz Bölgesinin hamalı, uşağı, hizmetkarı ve de kağıt üzerindeki sahibi bizmişiz ama efendileri ise Avrupalılar ve onların koruması altındaki Rum ile Ermenilermiş… Günümüzde en büyük fındık üreticisi Türkiye’nin bu fındığa sahip olamadığı gibi!!!!

 

Yine elimde dehşetle ve takdirle okuduğum bir kitap daha var. O da 1934 yılında kurulan İkinci Umumi Müfettişliğin başına getirilen İbrahim Tali Öngören‘in hazırladığı “Trakya Raporu”…tıpkı basım olan bu raporu alıp mutlaka okumanızı öneririm. Orada acziyetimizin, fakirliğimizin, eğitimsizliğimizin ve bunların getirdiği çaresizliğin fotoğrafının ne kadar net çekildiğini göreceksiniz.

 

Eğer bu gün elimizde kalan Doğu Trakya halen Türk toprağı ise bu İbrahim Tali Öngören gibi devlet adamlarının varlığı ile onları sahiplenen Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyeti kuran kadrolar sebebiyledir. Keza aynı şeyler; Karadeniz Bölgemiz ve bu bölgede yer alan şehirlerimiz içinde geçerlidir.

 

Tehcir, iyi ki yapılmıştırki Türkiye’de nispeten huzurlu yaşıyoruz. Keza “mübadele”de öyle! Avrupalıların, ABD’nin ve Rusya’nın himayesine girerek ülkesine ihanet etmeye başlamış Ermeni ve Rumlarla, Türkiye topraklarında birlikte yaşama imkanımız yoktu.

 

Yine bizi sömürmeye dönük eylemlerde bulunan diğerleri ile de, birlikte olma olasılığımız kalmamıştı. Görüyorsunuz, dünün önemli meselelerinin yerine bugün kendilerini koyarak bölücülük meselesini başımıza peydah edenlerin; geçmişte olanlardan bizim enayiliğimiz dışında başka hiç bir farkları yoktur.

 

Günümüzde Türkiye; sosyal, kültürel, ekonomik ve dış tehditler açısından ağır bunalımlar yaşıyor ve ülkemizde yabancı varlığı kendisini Cumhuriyet öncesi dönemde olduğu gibi kesif bir şekilde yeni işbirlikçilerle hissettiriyor. Yalnız bugün taşeronlar değişmiş vaziyette!

 

Bugünün taşeronları ise etnik özürlüler, Suret-i Haktan gözükenler ile Türk Milletine karşı mankurtlaşmış olanlardır.

 

Bizi dünyanın enayisi yerine konulmaktan kurtaran Atatürk, silah arkadaşları ve Cumhuriyeti kuran kadrolardan milyonlarca kez Allah razı olsun. Bizleri okuyup, görüp, tefekkür eden ve bu gerçekleri haykıran kullarından eylesin.

 

Enayi yerine konulsanızda, sizler enayi değilsiniz…silkinin ve enayi olmadığınızı yine bütün dünyaya ispat edin. Bunu yapacak ruh kudretine fazlası ile sahipsiniz, hadi durmayın o zaman!

Oca 03

İran’da Olanlar

Ruhittin SÖNMEZ

1978’in sonlarında komşumuz İran’da Şah rejimini yıkan kitlesel eylemler başlamıştı. Şah Pehlevi çok güçlü bir liderdi, sokak hareketleriyle devrilemez diye düşünüyorduk. Üniversitedeki İran’dan gelen öğrenci arkadaşlarım “bu defa iş başka, Şah gidecek” demişti. Onlar haklı çıktı.

Gerçekten Şah Pehlevi (16 Ocak 1979’da) ülkesini terk etti, Fransa’da sürgünde bulunan Ayetullah Humeyni (1 Şubat 1979’da) İran’a döndü.

Ayetullah Humeyni yapılan referandumla İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ve dini lideri olarak seçildi. Ülkede muhalifleri tek tek ortadan kaldırdı. Kadınların başlarını örtmesi zorunlu kılındı. Şeriat yasalarını tekrar uygulamaya koyarak, alkol tüketimini ve içilmesini yasakladı.

İran’da 1979 devriminden bu yana “Şii mezhebinin görüşlerini esas alan” bir İslam Cumhuriyeti rejimi hâkim.

Şimdi “Mollalar rejimi” diye de adlandırılan İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan 39 sene geçti. İran çok ciddi sokak gösterileriyle sarsılıyor. Olaylarda 20 civarında ölen olduğu bildiriliyor.

Eylemler ekonomik sebeplerle başladı. Ama toplumsal muhalefetin fay hatlarında biriken enerjinin açığa çıktığı, derin dip dalgalarının kıyıya vurmaya başladığı izlenimi veriyor. Rejime karşı oluşan toplumsal tepki ülke sathına yayılıyor.

ABD ve İsrail eylemcileri açıkça destekliyor.

Acaba bu defa toplumsal protestolar mevcut rejimi yıkmaya yetecek mi?

Bunu kestirebilmek için İran’ı iyi tanımak gerekiyor. Fakat Türkiye’de aydınlarımızın da en az bildiği ülkelerden biridir komşumuz İran.

******************************

İRAN’I TANIMAK İÇİN

İran’da parlamento var, seçimler yapılıyor, anayasalarında kuvvetler ayrılığı ilkesi kabul edilmiş. Fakat dini lider, Ayetullahlar ve müçtehitler sistemi vesayet altında tutuyor.

Seçimler için başvuru yapan aday adaylarının adaylığına dini bir kurul karar veriyor. Talep edenlerin yaklaşık üçte birine izin veriliyor.

Rejimin görünen yüzünü ilk olarak beş yıl kadar önce bir grup arkadaşımla yaptığımız İran seyahatinde görüp etkilenmiştim.

Havaalanından itibaren ilk gözümüze çarpan Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hamaney’in sarıklı, cüppeli ve sakallı fotoğrafları olmuştu. Kurucu dini lider Humeyni ile zamanın dini lideri Hamaney’in resimlerini İran’da resmi ve resmi olmayan birçok mekânda (hatta türbe / Cami içinde bile) görmek mümkündü. Cumhurbaşkanının portresini ise hiç görmemiştik.

***

Beş sene önce yaptığımız İran seyahati sonrasında yazdığım yazılarımdan bazı bölümleri hatırlamanın zamanıdır.

  • 2010 rakamlarıyla İran nüfusu içinde Türklerin oranı yüzde 49; Farslar yüzde 29, Kürtler yüzde 8,5 Beluçlar yüzde 4, Araplar ise yüzde 2,5 oranında. Başkent Tahran da Türk oranı yüzde 50’nin biraz üzerinde. Yani Tahran İstanbul’dan sonra en büyük Türk şehri. İran’daki Türkler Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşgay Türkleri, Afşar ve Bahtiyari Türkleri ile Türkmenlerden oluşuyor.
  • İran’da 6 adet resmi TV kanalı var. Haberler besmele ve salâvatla başlıyor. Hemen arkasından “Hazreti Ayetullah Hamaney” in mesela kabir ziyaretini anlatan bir haber, takiben de Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la alakalı bir açış haberi devam ediyor.
  • Uydu yayını yasakmış. Hatta cezasının idam olduğu söylendi. Buna rağmen milyonlarca insan uydu yayını izlemekteymiş. İnternette de birçok yasak söz konusu. Mesela Google ve Faceboook yasak. Hatta Türkiye gazetelerinin internet sitelerine de erişemedik. Facebook yasak ve bir yıl hapis cezası söz konusu olmasına rağmen İran’da 22 milyon Facebook kullanıcısı varmış.
  • Türkiye’ye yerleştirilen Patriot’ları vurabilecek füzeler yapılmış, Ay’a bir maymun gönderilerek sağ salim dönüşü sağlanmış, nükleer alanında başarı neticeler alınmış. Buna karşılık ABD’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ambargo sebebiyle ilaç ve gıda sıkıntısı çekilmekte. Bir tavukçu dükkânının önünde 70-80 kişilik bir kuyruk olduğunu gördük. Ambargodan sonra benzin fiyatları dört katına çıkmış, ancak litresi 60 kuruş olan fiyat bize göre hala çok çok ucuz.
  • İran okullarında özellikle fen bilimlerinde çok iyi eğitim verildiğini öğrendik. İran’da mühendis olarak mezun olan bir gencin direkt NASA’da göreve başlayabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu söylendi. Ancak sosyal bilimlerde aynı kalite söz konusu değilmiş. (Nitekim İran bilimsel yayın bakımından Türkiye’yi geçmiş durumdadır.)
  • Şehir duvarlarında bazı sloganların yazıldığı, duvarların çoğunda yazılmış sloganların kazındığı veya boyayla örtüldüğü görülüyor. Bu sloganlar rejim muhalifi gençler tarafından yazılırmış, devlet çok kısa zamanda yazıları yok edermiş. Ciddi cezaları olmasına rağmen devlet bu slogan yazma eylemlerine mani olamamış.
  • Molla rejiminden çok rahatsız olan ve daha fazla özgürlük isteyen gençlerden bir kısmı İslam öncesi Zerdüştlük dönemi simgelerini kullanmaya başlamışlar. “Sizin anladığınız İslam’ı yaşamaktansa Zerdüştlüğü tercih ederiz” mesajı veriyorlarmış.

************************************

CUMHURBAŞKANI İLE MOLLALARIN TAVRI FARKLI

İran’ın mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani nispeten ılımlı bir devlet adamı. Zaten iktidara “itidal” sloganıyla gelmişti. Ambargonun kötü tesirlerinden kurtulmak için Obama yönetimindeki ABD ile anlaşarak İran’ın nükleer çalışmalarını sınırlandırmıştı.

Gösteriler henüz başlamadan Ruhaniartık başörtüsü takmayan kadınların tutuklanmayacağını ve mahkemeye verilmeyeceğini” duyurmuştu. Dini lider Hamaney ve mollaları bu karara itiraz ettiler.

Son olaylar başlayınca ılımlı Cumhurbaşkanı Ruhani “İran halkının protesto hakkı vardır. Ancak vandallığa, şiddete izin veremeyiz” dedi.

Ruhani’nin kontrolündeki devlet televizyonu ve haber ajansı protesto gösterilerini vermeye devam ederken, Hamaney kontrolündeki İslami İrşad Bakanlığı twitter ve sosyal medyayı yasakladı.

İran halkının demokrasi ve ekonomik talepleriyle başlayan kitlesel hareketlerin nereye gideceği, ılımlı Ruhani ile teokratik vesayet makamı radikal mollalar arasındaki bu tavır farkına göre belli olacak.

Düdüklü tencerede yükselen basıncın tencereyi patlatması için henüz erken olabilir. Ama gerekli tedbirler alınarak, basınç kontrollü bir şekilde boşaltılamazsa patlama kaçınılmaz gözüküyor.

 

Oca 02

Marksizm

Doç Hasan GÜNAYDIN

 

Komünist Ekonomi                                                

Komünizm mülkiyet anlamında “tüm malların ortak mülkiyetine (ortakçılığa)” dayanan

 

  1. Sınıfsız toplum,
  2. Ortak mülkiyet,
  3. Her anlamda eşitlik,
  4. Son aşamada devletin ortadan kalkmasıdır.

 

Marks’ın ve yeni Marksistlerin ileri sürdüğü sınıfsal tasnife göre toplumlar 3 sınıfa ayrılmaktadır:

 

  • Üretim araçlarına sahip olan ve emekçi istihdam eden kapitalistler,
  • Bazı mülkiyet araçlarına sahip olmakla birlikte kendi emeklerini de üretime katan orta sınıf veya küçük burjuvazi,
  • Ücretli emekçiler ya da proleterya.

 

Aslında her sınıfın “Sınıf Bilinci” bulunmaktadır ve çatışmalarında Açık Çıkar ya da Gizli Çıkar etkili olmaktadır. Bu 3 sınıf arasında eşitsizlikler ve çıkar mücadeleleri söz konusudur. İşçi sınıfı (proleterya) ile kapitalistler (burjuvazi) arasında sömürüye dayalı bir ilişki yaşanmaktadır. Toplumsal bölünme ve tabakalaşmanın altında yatan çatışma ekonomik nitelikli olup özel mülkiyete sahiplikle ilişkilidir.

 

Diyalektik Tarihsel Materyalizm ise toplumların (tez-antitez-sentez sonucunda) doğrusal bir biçimde değişip geliştiklerini ileri sürmektedir. Değişim ekonomik sınıflar arasındaki üstünlük mücadelesinden kaynaklanır ve devrimci karakterdedir. Toplumlar, İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Burjuva Toplumu ve Sosyalist Toplum gibi değişik aşamalardan geçeceklerdir. Nihai aşama kaçınılmaz bir biçimde Sosyalizm olacaktır.

 

Marks’ın görüşlerine felsefi ve sosyolojik bağlamda pek çok eleştiri getirilmiştir. Örneğin;

 

  • Bu yaklaşım Hindistan’daki kast sistemini, Asya Tipi Üretim Tarzını ve İslam ülkelerindeki sınıfsallaşmayı doğru ve gerçekçi bir biçimde açıklayamamaktadır.
  • Toplumsal değişimin altında sınıfsal mücadeleden başka pek çok farklı faktör de yer almakta ve yatmaktadır.
  • Özel girişimciliğin olmaması insanın doğasına (fıtratına) uygun değildir. Üstelik özel sektörün olmaması gelişimi engelleyici bir etki yaratacaktır.
  • Toplumsal gelişim daima ileriye doğru ve mutlak gelişmeci değildir, yani bazen geriye doğru değişim de olabilmektedir.

 

Marksizmin uygulaması olan Stalinizm; büyük bir kamulaştırma faaliyeti ve hızlı sanayileşme hamlesiyle pek çok kişi tarafından ütopya olarak görülen komünizmin gerçekleştirilebileceğini savunuyordu. Ancak Stalin tarihe bu fikirleriyle değil kurduğu baskıcı rejim, öldürdüğü insanlar, sürgüne gönderdiği milyonlar ve yaptığı zulümlerle geçti.

 

Komünizme ulaşmanın aşamalarından biri olarak kabul edilen Sosyalizm ise; sosyal ve siyasal eşitlik ilkesinden hareketle, iktidarın ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edilmesini savunan iktisadi ve siyasi bir sistemdir. Marx’a göre sosyalizm kapitalizmin yerini alacak ve sonra kendiliğinden komünizme dönüşecektir. Sosyalizm;

 

  1. Azınlık yararına ve çoğunluk zararına işlediği için serbest piyasanın kamulaştırmalarla önlenmesi,
  2. Ekonominin geniş halk kitleleri tarafından idare edilmesi, ve,
  3. Özel mülkiyetin sahip olduğu büyük şirketlerin ekonomi içinde bulunmaması gerektiğini savunur.

 

80 yıl süren komünizm yolculuğu sonunda görüldü ki;

 

  1. Devlet memurları arasında rüşvet ve rantiyecilik artmıştır,
  2. Ahlaki yozlaşma toplumun her kesimine hakim olmuştur,
  3. Ekonominin gücü zayıflamış, üretim azalmış ve teknolojik yarışta geri kalınmıştır,
  4. Kaynakların önemli bir kısmı silahlanmaya ayrılmıştır,
  5. İnsan hakları ihlalleri had safhaya çıkmıştır,
  6. Silahlı gerilla mücadeleleriyle başka ülkelerin iç işlerine müdahale edilmiş, rejimleri değiştirilmeye çalışılmıştır,
  7. Sözde sömürü karşıtlığına rağmen Orta Asya’nın yer altı ve yer üstü kaynakları alabildiğince sömürülmüştür.

 

Maoculuk

 

Maoizmi Marksizm ve Leninizm’den ayıran özelliklerden bazıları şunlardır:

 

  • Kalkınmada sanayiinin yanı sıra tarımın ön plana çıkartılması,
  • Mücadelede kitlelerin gücüne daha fazla önem verilmesi (halka dayalı halkçı mücadele, halk savaşı),
  • Asya’nın Avrupa’dan farklı olan mülkiyet ve üretim yapısı,
  • Kültür devrimi,
  • Üç Dünya Kuramı (ABD’nin yürüttüğü kapitalist emperyalizm, SSCB’nin yürüttüğü sosyal emperyalizm ve her ikisi dışında kalan -Çin’in de içinde bulunduğu- ezilen ülkeler).

 

Ancak; Maoculara şu soruyu sormak gerekir: Doğu Türkistan’da zulüm ve asimilasyon politikaları uygulayan, hatta kasıtlı olarak nükleer denemeler gerçekleştiren Çin gerçekten ezilen bir ülke midir?

 

Ekonomide Değer Belirleyici Kuvvetler

 

Bilindiği üzere Karl Marx; kapitalist ekonomilerdeki değer belirleyici kuvvetleri incelemiş ve 2 değer biçimi ileri sürmüştür: Kullanım değeri ve mübadele değeri. O’na göre kullanım değeri yoksa mübadele değeri de olamaz. Kullanım değeri mal sahibinin yararlanma derecesini gösterir. Mübadele değeri ise bir malın hangi malla hangi oranda mübadele edildiğinin ifadesidir. Doğal değer (gerçek değer) bir malın uzun dönemli ortalama değeridir ki piyasadaki arz ve talep kuvvetlerinin etkisiyle çoğu zaman piyasa değerine uymaz.

 

Yukarıda söz ettiğimiz Marksist ekonomi yaklaşımı yüzeysel ve eksiktir. Zira, başta komünist rejimin uygulama gayretleri olmak üzere, dünyanın yaşadığı deneyimler bize değer belirleyici kuvvetleri başka bir perspektiften ele almamız gerektiğini göstermektedir:

 

  1. Kural Koyucular,
  2. Kurala Uyucular.

 

Kural koyucular nispeten azınlıktaki hakim ve örgütlü güçtür. İster kapitalist ister sosyalist olsun tüm sistemlerde mevcuttur. Kurala uyucular ise, her iki sistemde de yer alan, ekonomik gücü, yetkileri ve/veya bilgi seviyesi düşük, ekonomiye ilişkin asimetrik bilgi sahibi halk çoğunluğudur.

 

Kurala uyucular açısından Marx’ın ifade ettiği değer belirleyiciler geçerlidir. Yani kullanım değeri ve mübadele değeri. Ancak bunlara bir de yatırım yada spekülatif amaçlı SAKLAMA DEĞERİ’ni ilave etmemiz gerekir.

 

Kural koyucular açısından ise değer belirleyici 3 fonksiyon söz konusudur:

 

  1. Kar maksimizasyonu,
  2. Satışların fiyat esnekliği, ve,
  3. Sistemin yönetilebilirlik (kontrol altında tutulabilirlik) sınırı.

 

Kar maksimizasyonu yatırımlar için sermaye birikimi, iktisadi büyüme vb. sebeplerle gerekli görülecek, satışların fiyat esnekliği tüketimi ve buna bağlı olarak üretimi arttırma açısından ele alınacak, sistemin kontrol altında tutulabilirliği ise toplumsal tepkiler, kargaşa ve sistemin çöküşü açısından önemsenecektir.

 

Sonuçta, yukarıda zikredilen kuvvetlerin etkileşimiyle piyasa değeri oluşacaktır.

 

Şekil – 6. Değer Belirleyiciler.

 

 

 

 

 

Karl Marks Kapital adlı kitabında 3 iktisadi kuram ileri sürmüştür:

 

  • Değer Kuramı (Değer – Emek Kuramı): Malın değeri o malın üretimine katılan emek miktarıyla özdeştir. Her ne kadar malın değerinin arz ve talep miktarına göre değiştiğini kabul etse de, bir hata yapar ve kuramını her zaman normal bir talep varmış gibi kurgular. Malın değeri ile o malın üretiminde kullanılan emek arasında bir oran belirler. Yani emek miktarı malın değerini ölçmek için gerekli tek unsurdur.

 

  • Ücret Kuramı: Aynen malın değerinin ölçülebilmesi gibi emeğin değeri de ölçülebilir. Ücretli çalışan emeğini kapitaliste satar. Kapitalist te bu emek gücüne bir ücret öder. Ödenen ücret emek miktarının karşılığıdır. Ancak bu ödeme yapılırken toplumsal mübadele anlayışı değil biyolojik mübadele anlayışı hakim olmalıdır. İşçinin alacağı ücret hem kendisinin hem de ailesinin ihtiyaç duyduğu malların miktarına karşılık gelmelidir.

 

  • Artı Değer Kuramı: İşçinin çalışma süresi aldığı ücret karşılığından daha fazladır. Yani işçi ücretin karşılığı olan gerçek süreden daha fazla çalışmakta ve emeğinin karşılığını alamamaktadır. Zamanının yarısında kendisi için diğer yarısında ise kapitalist için çalışmaktadır. Fazladan çalışma ve emek karşılığında üretilen bu fark (Artı Değer) işverene kar olarak gitmektedir.

 

Karl Marks’a göre kapitalizmin özü kar arayışıdır. Marks iki değişim türünden bahseder:

 

  • Para Kullanılarak veya Kullanılmayarak Mal (Meta) Değişimi: Bu tür mübadele fazladan paraya (surplus) veya kara yol açmaz. Şöyle şematize edebiliriz:

 

MAL        <–>          MAL

 

  • Maldan Geçen Para Değişimi: Bu değişim mükemmel ve gizemli bir kapitalist değişimdir. Zira başlangıçtan daha fazlaya sahip olma imkanı tanır. Yaratılan Artı Değer kapitaliste kar olarak gider. Şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA      ->        MAL              -> PARA

 

Ancak Marks üçüncü bir değişimi ele almamıştır ve görüşleri bu yönüyle eksiktir: PARA DEĞİŞİMİ YANİ PARA SPEKÜLASYONU. Günümüzde global sermayenin özellikle az gelişmiş ekonomilere para ile girip yine para üzerinden kar elde ettiğini söylemeye bile gerek yoktur. Bunu da şöyle şematize edebiliriz:

 

PARA (Örneğin Dolar)         ->     PARA (Örneğin Türk Lirası)       ->      PARA (Örneğin Dolar)

 

 

 

 

 

 

 

Oca 02

Yeni Yıl 2018’e Girerken

A.Kemal GÜL

Orta Doğu Coğrafyasında özellikle ülkemizin önemli bir geçiş köprüsü, stratejik bir kavşak konumunda yer aldığı, bu coğrafyada var olan zengin petrol ve doğal gaz yatakları aşkına, tatlı su ve debisi yüksek nehirleri aşkına küresel ihanet odaklarının desteğinde yaşanan çatışmalar nedeniyle onbinlerce insanın öldüğü, yaralandığı ve gözyaşı döktüğü, yerini/ yurdunu terk ettiği bu coğrafyada yaşamanın tabiatıyla bir bedeli vardır. Bu bedeli karşılamanın birlik, bütünlük şuuruna haiz güçlü olmaktan geçtiğini yaşayarak görüyoruz.

Teknolojik gelişmelerin insana maddi alanda birçok nimetler sunması yanında insanlığa kan kusturduğu, yaratılmışların en şereflisi o insanın manevi yönünün dikkate alınmaması sebebiyle yalnızlığa, huzursuzluğa mahkûm edildiği talihsiz bir yılı daha geride bırakmış oluyoruz. Karamsar duygularla yeni bir yıla giriyoruz.

Ülkemiz ve insanımızın, gerek tarihi birikimi ve gerekse milli ve manevi dinamikleriyle, kendi içimizde ve dünya ölçeğinde her alanda var olan problemlerin çözümünde potansiyel tecrübelerimizin insanlığa önemli katkı sağlayacağından emin olmak millet olarak vaz geçilmez düsturumuz olmalıdır.

Zira Türk Milleti olarak tarihte yaşadığımız topraklarda, ulaşabildiğimiz yerlerde, hak ve adaletin tesisi, İslam’ın izzet ve şerefini korumak için büyük gayret içinde olduğumuz onur duyulacak tarihi bir gerçeğin kendisidir.

***

Yaşadığımız günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla birbirini takip etmesi; ekonomik endişe ve menfaatlerin ön plana çıkmasıyla manevi ve ahlaki değerlerin aşınmaya yüz tutması ve bunun sonucu olarak da çıkar çatışmalarının yaşandığı bir dünyada, insanlığın huzurlu ve mutlu geleceği için; ahlak ve dayanışma, barış ve hoşgörü kavramlarının içinin ideolojik ve politik olarak değil, tamamen evrensel insani değerler açısından doldurulması ve hayata geçirilmesi insanlığın hararetle beklediği bir üst yapıdır.

***

İşin gerçeği, hem kişi hem de toplum düzeyinde bir analiz yapıldığında geleceğin yaşanan günde var olduğu fark edilir. Gelecek bugünle o kadar bağlantılıdır ki, bu bağlantı, düşünceleri ister istemez bir değerlendirme yapmaya sevk ediyor. Gelecek bugünde saklıdır çünkü yarına ait yapılması gerekenlerin temellerinin atıldığı bir başlangıçtır bugün.

Bu kişiler için de, kurumlar için de milletler için de böyle.

Bu bağlamda, ülkemizin içte yaşadığı hezeyanların, dış ülkelerle yaşadığı sorunların çözümüne yönelik kısır görüşlülüğü, lafazanlığı içeren,  ortak akıldan uzak, devletin kuruluş felsefesinin stratejik öngörüsüyle örtüşmeyen keyfiliğin ön plana çıktığı yanlışının, geç de olsa, farkına varılmış olduğu sanılmaktadır.

 Bir milletin kendi öz vatanında ne kadar özgüvende olduğunu saptayan parametrelerden başlıca biri de o milleti oluşturan bireylerin ölüm şekillerine, tanımlamalarına bakmaktır.

Milli birlik, kimlik ve beraberlik anlayışını, yorumunu Laik cumhuriyetin ‘’Kurucu İradesinin’’ koyduğu ilke ve devrimlerde görüyorum.

Türk Milletinin bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin milli egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve ilmin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzey üzerine çıkarılması amacı ile temel esasları yine’’ Kurucu İrade’’ tarafından belirtilen devlet hayatına, fikir hayatına ve ekonomik hayata, toplumun temel müesseselerine ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere dayanan ‘’Türk Milliyetçiliği’, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini esas alır.

Orta doğu coğrafyasının yeniden dizayn edilmesi ile alakalı küresel güçlerin yerli işbirlikçilerini de kullanarak orta ve uzun vadede sürece sokmaya çalıştıkları sinsice projelerinin üniter yapımızı bölmeye, parçalamaya yönelik yaşanan bu alçakça, kahpece oyunları bozacak iradenin, dün olduğu gibi, bugün de ‘’Kurucu İrade’’ dediğimiz o güçlü’’ Kuvay-ı Milliye ruhunun’’ güçlendirilmesi Türk Milletinin üzerinde bir sorumluluktur, vebaldır.

*** 

Yaşadığımız iyi ve kötü günleriyle birlikte bir yıl daha geride kaldı. Bir nefes alıp verecek kadar kısa bir süre geçirdik sanki. Kör kurşunlarla, kahpece kurulmuş tuzaklarla şehit edilen canlarımız hüzünlendirdi bizi. İnsanların yaşadığı acılar acımız oldu, gözyaşları gözyaşımız. Her ilde şehit tabutları, her ilde ağlayan şehit çocukları… Yeter artık diyoruz. Bu gözyaşlarının hesabı sorulacaktır mutlaka.

Hüznün yanında neşeyi, acının yanında sevinci de yaşadık.  İnsan olmanın gereğiydi bu yaşadıklarımız. İnsani vecibelerin gereği olarak da bize düşen geleceğin imarı için çok çalışmak, başarıya ulaşmak açısından da sabretmek ve tevekkül etmek.

***

Milli birlik ve güven duygusuna yaşayarak ihtiyaç duyduğumuz bu zaman diliminde birlik inancının, vahdaniyet âleminden sağanak sağanak vicdanlara akıp insan ruhunda coşkun duygulara dönüşmesini ve bu duyguların fert ve toplum hayatında merhamet, adalet, insaf, hakkaniyet gibi üstün değerler şeklinde karşılık bulması başlıca dileğimizdir. 

Unutmayalım ki kimseye kalmayacak olan bu dünyada en büyük saadet, insanların saygı ve sevgi duyduğu bir mezarda yatabilmektir.

 2018 yeni yılının devletimize dirlik düzenlik, milletimize huzur ve refah silahlı kuvvetlerimize, emniyet güçlerimize zaferler getirsin. Her birimiz karşımızdakine sevgiyle, saygıyla değer verelim.

Fitne ve ihtilaftan uzak kalarak, kardeşlik, bütünlük, sevgi, huzur ve samimiyet zemininde siz mümtaz değerlerimizin, okurlarımızın yeni yılını kutlar esenlikler dilerim.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ara 25

Mutluluk Bir Bilim midir?

                                                                     Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Tüm insanların, düşünürlerin, sanatçıların, bilim adamlarının yüzyıllar boyu aradıkları bir duygu ve bir yaşantı olan mutluluğun temeli, erdemli ve ölçülü olmaktır.

Kişinin temel görevi, potansiyelini artırmak ve bilincini geliştirerek mutlu olmaktır. Ana- babaların, toplumun ve devletin temel görevi de bu doğrultuda insanlara yardımcı olmak ve onların gözünün açılmasını sağlamaktır.

Bir insanın sağlıklı yetişmesinden, ürün vermesinden ve bu ürünlerden yeni tohumlar elde etmesinden, yani mutlu yaşamasından önemli ne olabilir?

Mutlu insan, kendi değerlerinin farkındadır ve bu değerlerini insanlığın yararına kullanır. Kişi mutluluğun bilincine vardığı zaman, kendi beyni mutluluk programını yapar. Bu mutluluk programının kalıcı olabilmesi için beyindeki nöronlar arasında kalıcı bağlantılar oluşturması gerekir. Bunun için de iyi yönlendirilmiş zihinsel çalışmalara ihtiyaç vardır.

Zihinsel alıştırmaların tekrar edilmesi var olan nöral bağlantıların güçlenmesini ve yenilerin yaratılmasını sağlar.

Peki, mutluluk bir bilim midir?

Bilimin, tarafsız gözlem ve deneylerle elde edilen düzenli bilgiler topluluğudur. Bilimse bilgi elde etmek için tümevarım yöntemini kullanılır. Bilimsel bilgiye, yasa ve genellemelere ulaşıymaya çalışılır. Bilimsel biligi, evrenseldir, nesneldir, kesindir, doğrulanabilme özelliği vardır, birikimli olarak ilerler, akıl ve mantık ilkeleri kullanılarak elde edilir, uygulanabilir, değişebilme ve kendini yenileme özelliğine sahiptir.

Ken Keyes, muhteşem eseri “Yüksek Bilinç Yolculuğu” nda “mutluluk bilimi”nden bahsetmektedir. Keyes, mutluluk biliminin, tüm dünyada yer alan büyük uyanışa katkıda bulunmak için formüle edildiğini ifade ediyor. Yazara göre mutluluk, yüksek bilince giden sevgiyi yaşama yoludur.

Keyes’in ifadesiyle, mutluluğa giden yolu oluşutran unsanların çoğu binlerce yıldır değişik zamanlarda test edilmiş ve denenmiştir. Bu sebebeple mutluluk bir bilimdir.

Mutluluk öncelikle kendi içimizde aranması gereken bir iç huzur ve hoşnutluk duygusudur. Kendi iç huzurumuz doğrultusunda, kendimizi ve diğer insanları mutlu edecek bir takım kurallar şüphesiz vardır. Tarih boyunca bütün düşünce sistemleri, bütün dinler, anlaşmazlıkları giderecek, kötülüğü önleyecek, insanları mutlu edecek kurallar getirmeye çalışmışlardır.

Mutlu olmak için öncelikle bazı erdemleri kazanmak gerekir. En önemli erdemler, kendine karşı doğru ve saygılı, başkalarına karşı dürüst, tolerans sahibi, topluma hizmet götüren, iyilik yapan, namuslu, iyimser, kendini yenileyen, adaletli, insaflı, güvenilir ve paylaşımcı insan olmaktır.

Epikür diyor ki: “Akıllı, namuslu ve doğru olmadıkça mutlu yaşamak imkansızdır. Mutlu olmadıkça da akıllı, namuslu ve doğru yaşamanın imkânı yoktur.”

Mutluluk üzerine en çok düşünmüş yazarlardan biri olan Bertrand Russel, “Mutluluğa ulaşmak için kendimizi onarmamız gerektiğini” vurguluyor.

Erich Fromm mutsuzluğun temel sebebini, kişinin sadece sahip olma düşüncesi kendisi olmayı unutmasında aramaktadır.

Mutluluk, sadece kazanılan bir ödül, geçici icra edilen görevler, işgal edilen makam ve odalar değildir. Mutluluk, özgürce sevgi ve ilgi duymaktır. Mutluluk, paylaşmaktır, fedakârlıktır…

Bu sebeplerle mutlu olamnın bir takım kuralları vardır ve mutluluk bir bilimdir.

Mutluluk bilimi, kısaca pozitif psikolojidir. Geleneksel psikoloji eksiklere ve kusurlara bakar. Bunun sebebi, problemleri anlamak ve çözmek için bilimsel çalışmalar yapmaktır.

Pozitif psikoloji ise, doğrulara ve olması beklenen faktörlere odaklanır. Mutluluk bilimi, kişiyi güçlü olduğumuz yanlara yoğunlaştırır. Zayıf yanlarımızı da fark ettirir, ama güçlü yönlerimiz üzerinde çalışmalar yaptırır. Amaç kişiyi motive ederek daha iyiye ulaşmasını sağlamaktır.

Psikoloji bilimi mutluluğu uzun zamandan beri araştırmaktadır. Mutluluğu bilimsel olarak incelerken şu sorulardan yola çıkmaktadır.

Seni mutlu eden nedir?

Mutluluğunu diğerlerine de nasıl aşılayabilirsin?

Oysa geleneksel psikolojinin yaptığı araştırmalarda odak noktasında şu sorular bulunuyordu: “Mutsuzluğunun sebebi nedir?

“Yaşadığın bu sorunu nasıl çözebilirsin? Epikür bir ahlak felsefesi geliştirmiştir ve felsefenin ana düşüncesi mutluluktur. Ona göre insan, tabiatı itibarıyla acıdan, üzüntüden, kaygıdan kaçıp neşe ve haz peşinde koşmaktadır.

Mutsuzluk bulaşıcıdır.

Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalık gibidir. Hastalığın kişisel olmaktan çıkıp toplumsal bir sorun haline dönüştüğünü düşünenlerin sayısı artmaktadır: Kavgacı, gürültücü, suç oranı yüksek, yardımlaşma, şefkat, hoşgörü oranı düşük bir toplum haline gelmemizin sebebi mutsuzluktur. Aşktan, dostluk ve arkadaşlıktan, sevgi, başarı, takdir ve iltifattan çok çelme takmayı, kazıklamayı, kıskançlık, düşmanlık, kin, nefret ve aşağılamayı daha çok kullanmamızın nedeni de büyüyen toplumsal huzursuzluk ve mutsuzluktur.

Mutlu olmaya hazır bir toplumuz. Kolay, uysal, heyecanlı, hareketli ve inançlıyız. Ama ne yazık ki hayatımızdan memnun değiliz! Eğer mutluluk ölçümü yapılabilse ülke olarak çok arka sıralarda yer bulabileceğiz. Bundan 20-30 yıl öncesine oranla refah düzeyimiz, sağlık sistemimiz, yaşam kalitemiz daha iyi gibi görünüyor ama kişisel ve toplumsal mutsuzlukta en üst noktalardan birindeyiz.

Neden yaygınlaşıyor

Mutsuzluğun dalga dalga yayılmasının pek çok sebebi var. Bakın Dalai Lama bunun için neler diyor:

“Sakin ve barış dolu bir zihinsel durumu koruyabilirseniz, sağlığınız kötü iken de mutlu biri olabilirsiniz. Olağanüstü zengin biri de olsanız, yoğun bir öfke ve hiddet anında sahip olduklarınızın tümünü kırıp atmak da isteyebilirsiniz. O anda elinizdeki zenginliklerin hiçbir anlamı yoktur. Diğer yandan, sakin-dingin bir ruha ve içinizde belirli bir dengeye sahipseniz dışsal imkânlarınız eksik olsa bile mutlu ve neşeli bir hayat yaşamanız mümkündür.”

Mutsuzluk virüsünü yaygınlaştıran sebeplerin birincisi ve en önemlisi tatminsizlik gibi görünüyor. Olan ile yetinmemek, olmak-olgunlaşmak yerine sahiplenmeye öncelik vermek, eskilerin deyimi ile “hırsı aklının önünde gitmek” hep sorun olmuştur. Daha büyüğünü, yenisini, hızlısını, güçlüsünü, farklısını istemek mutluluğun önündeki en büyük engeldir.

Ne yapmalıyız

Mutlu olmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Mutluluk daha iyi bir hayata yolculuk olmaktan çıkıp, ulaşılması güç bir dağ, varılması güç bir çöl haline geliyor.

Mutlu olmak için biraz yavaşlayıp, soluklanıp, gülün, nergisin, kirazın, baharın ve aşkın tadına daha çok bakmalıyız.

Kötüyü unutmalı, iyiye sarılmalı, birbirimize daha çok yaklaşmalı, yaslanmalıyız.

Birbirimize ve hayata daha çok inanmalı, güvenmeli, paylaşmalıyız.

Kızmamalı, öfkelenmemeli, darılmamalıyız.

Yaşamaktan daha çok hoşlanmalı, “keşke”lere ,”oysa”lara “ben”lere daha az takılmamalıyız. Pişman olmamalı, pişmanlık duyacağımız şeyleri yapmamalıyız.

Geride kalan keyifsiz, neşesiz ve acılı zamanlara takılıp kalmamalı, üzülmemeli, yanmamalıyız. Sporcuların dedikleri gibi önümüzdeki maçlara bakmalıyız!

Yaşayan ve var olan her şeye hayranlık duymalı ve kucaklamalıyız.

Daha az istemeli, daha çok vermeli, daha az küsüp daha çok sevmeliyiz.

Üzüntüden kaçmalı, kendini bilmeli, fazlalıklarımızı atıp hafiflemeli, köşelerimizi, sivriliklerimizi törpülemeliyiz.

Olumlu düşünmeli, güzel ve hoş şeyler düşlemeli, zihnimize bize iyi ve güzel gelecek beklentiler yüklemeliyiz.

Sosyal ilişkilerimizi geliştirip güçlendirmeli, aidiyet duygusuna önem vermeli, inanç dünyamızı güçlendirip geliştirmeliyiz.

En zor zamanlarda bile “Bu da geçer” deyip dik durmayı becerebilmeliyiz.

Kendimize ve ailemize zaman ayırmalı, kişisel gelişimimizi sürdürmeliyiz.

 

Ara 25

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Sakarya Aydınlar Ocağı’nı Ziyaret Etti

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Yönetim Kurulu’nun diğer Aydınlar Ocaklarına yaptığı ziyaretler kapsamında  17.12.2017 Pazar günü Sakarya Aydınlar Ocağı ziyaret edildi. Ziyarete Anadolu Aydınlar Ocağı ve Kocaeli Aydınlar Ocağı da katıldı. Kahvaltılı toplantıda ilk konuşmayı Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yrd. Doç. Dr. M. Kemal Cerrahoğlu yaparak ziyarete katılan Ocakların üyelerine teşekkür etti ve Ocağın Sakarya’daki faaliyetleri hakkında bilgi verdi.

Daha sonra söz alan Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal, Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve Prof. Dr. Sevil Sargın, Türkiye’nin gündemdeki iç ve dış meseleleri üzerindeki görüşlerini dile getirdiler.

Sakarya Aydınlar Ocağı’nı ziyarete Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nden Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Erkal,  Prof. Dr. Sevil Sargın ve eşi, Hikmet İşman. Ernail Koç, Ünal Sengir, Ahmet Çelik, Şahin Ceylanlı;  Anadolu Aydınlar Ocağı’ndan Başkan  Prof. Dr. İbrahim Öztek, Başkan Yardımcısı Hicabi Meral, Aynur Saydam, Av. Mürsel Aslan ve Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan Başkan Av. Ruhittin Sönmez ve eşi, İdris Türkten, Hikmet Baltacı, Mustafa Görgün, Yüksel Korkmaz katılmışlardır.

Ara 25

TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’

Emrah BEKÇİ

         Bir ülkenin ve milletin geçmiş tarihlerde neler yaptığını günümüz gençliğin bilmesi, gelecekte neler yapacağına-yapması gerektiğine yol gösterir. Kayseri ve ‘’TOMTAŞ’’ yakın tarihimizde bizlere örnek alınarak kılavuzluk edecek bir misaldir.

Bizler Türk Milleti olarak geçmişte harikalar yaratan ataların çocuklarıyız. Lakin bu övünme ve sözsel hal uygulama aşamasına geçmediği müddetçe edebi bir vaziyetten kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Türk çocukları geçmiş tarihlerde harikalar yaratan atalarını örnek alarak, fezanın derinliklerinde keşifler yapma kudretindedir. Bunuda kendi yerli sermaye ve öz düşüncesi ile yoğurduktan sonra, farklı milletlerin teknolojilerine bağımlı kalmayacaktır.

İşte bu yazımız Kayseri’de bütünüyle yerli üretim için hedeflenen bir projenin tarihsel serüvenini anlatmakta. Yazıyı bizlere sunan Havacılık Tarihi Araştırmacısı-Yazar Sayın Mustafa Kılıç Beyefendidir. Sözü kendisine bırakarak Saygılarımı iletiyorum.

**

 

Atatürk’ün büyük hayallerinden biri havacılıktı.. 6 Ekim 1926 yılında ilk uçak fabrikası Atatürk tarafından Kayseri’de kuruldu.. 1950’li yıllarda Türkiye ABD ile çok yakınlaşmıştı.. ABD Hükümetini, Marshall yardımı adı altında uyguladığı yardım çerçevesinde, hazır uçak ve motor verince, Türk yetkililer uçaklarının üretimi durdurmuştur.. Dönem Adnan Menderes dönemidir.. (Ancak ABD ile yakınlaşma 40’lı yılların sonlarında başlamıştır..)

1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya girmesi ile ülkenin yolu da artık iyice belli olmuştur.. Aynı zamanda, Köy Enstütüleri o dönem kapatılmıştır. Böylece aydınlama çağı da yarım kalmıştır.. Emperyalizm bu atakla, gericilerin önünü de açmış oldu.. Adnan Menderes döneminde kabul edilen ABD MARSHALL YARDIMLARI’nın her alanda çok etkisi vardır.

 

Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel’in 1946’da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etmiştir. Hasan Ali Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür.

Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954’te kapatılmıştır.

“1952’de uçak fabrikası, 1954’te uçak motoru fabrikası Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir, yani kapatılmıştır.

1950 yılında, özellikle ABD askeri Marshall yardım projesi nedeniyle, yeterli siparişi ordudan alamayınca, fabrika mali zorluklara düşmüştür. Haziran 1952 tarihinde faaliyetlerine son verip Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir. 1956 yılına kadar mevcut uçak üretim projesine devam eden fabrikada, 1962 yılında tüm havacılık faaliyetleri durdurulmuştur.

1952 – 54 yılında MKE, Türk Hava Kurumu THK’nın geliştirdiği, aralarında Model 3 olarak yeniden adlandırılan Mehmetçik‘in de bulunduğu 6 ayrı modeli imal etme kararı aldı. Mehmetçik projesinin jet motorlu bir eğitim uçağıydı..

Aynı yıl ABD, Lockheed T-33 tipi jet eğitim uçaklarını Türk Hava Kuvvetleri’ne hibe etmesiyle projenin uygulanmasından vazgeçildi. 1957 yılına gelindiğinde ABD Yardımının ön gördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükümetin emri sonucunda Türkiye’deki uçak üretimi tamamen durduruldu.

**

ÖYKÜSÜ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Uçak Fabrikası Kurma Mücadelesinde İlk Girişim: Tayyare Ve Motor

Türk Tayyare Cemiyeti’nin kuruluşundan sekiz ay sonra Kayseri’de bir uçak fabrikasının kurulması yönünde kesin direktif vermiştir.

Gazi Paşa, eski ve gelişmiş ülkelerde demode olduğundan çöp olarak görülen teknolojilerin üstüne bir de para verilerek ülkeye sokulmasına karşıydı.

Türkiye bütçesi ile mukayese edildiğinde meblağın ne kadar yüksek olduğu açıktır. Junkers ile 15 Ağustos 1926 yılında yapılan anlaşma ile Eskişehir’de de bir küçük tesis ile onarım işlemlerinin yapıla-bileceği bir atölyenin kurulması kararlaştırılmıştır. Fabrika 6 Ekim 1926 tarihinde yapılan devlet töreni açılmıştır.

1927 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan A–20, F–13 ve G–23 uçaklarının bakım ve onarım-revizyon kabiliyeti başlamıştır. Fabrika kısa süre içinde yaşanan olumsuz gelişmeler sonucu iflas etmiş ve kapanmıştır. 1931 yılında Kayseri Tayyare Fabrikası adı ile yeniden açılmıştır. 1939 yılına kadar yaklaşık 200 civarında uçak üretilmiştir. Burada üretilen uçaklardan biri Atatürk’ün emri ile İran’a hediye edilmiştir.

Fabrika 1939’dan bugüne bakım onarım faaliyetlerini sürdürmektedir. Hv.K.K.lığı Hava Lojistik bağlısı bir askeri fabrikadır.

Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ)’nin Kuruluşu

Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ)’nin Faaliyete Geçmesi

TOMTAŞ’ın resmi açılışı 6 Ekim 1926’da icra edilen devlet töreni ile yapılmış ve törene devletin zirvesinden yoğun bir katılım olmuştur. Heyet Ankara’dan Kayseri’ye uçakla gitmiştir. Mustafa Kemal Paşa çok önem verdiği bu tesisin açılışına katılamamış ancak daha sonra Kayseri’ye yaptığı ziyaretlerde tesisleri ziyaret etmiştir. Fabrikanın açılışında; TOMTAŞ İdare Reisi Konya Vekili Refik Bey, Milli Savunma Bakanı Recep Bey birer konuşma yaparak bu büyük girişimin önemine değinmişlerdir 50 Türk, 120 Alman personel ile fabrika çalışmaya başlamıştır. Burada istihdam edilen Türk personelden bir kısmı gruplar halinde Almanya’ya gönderilerek eğitim almışlardır. Bu dönemin en önemli sorunu yetişmiş personel sıkıntısıydı. Eğitim ile bu sorunun çözülmesi için çalışılmıştır.

1927 yılında Türk Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan A–20, F–13 ve G–23 uçaklarının bakım ve onarım–revizyon kabiliyeti başlamıştır. Tabii bu faaliyet hava araçları ve teknolojilerini yakından tanı-mayanlar için çok da önemli görünmeyebilir. Ancak, bir uçak için en önemli gereksinim uçuşa veril-mesi için teknik bakımının çok iyi yapılmasıdır. Kara taşıtlarında bazı bakımlar ihmal edilse bile bir süre sorun olmayabilir ama hava taşıtlarında raf ömürlü malzeme kullanımı, “Zaman aşımı malzeme” değişimi ve saatlik bakımlar uçuş ve yer emniyetinin vazgeçilmezidir. Çok basit olarak görülen bir vida bile uygun torklanmadığı zaman bu gün fiyatı 100 milyon Amerikan doları olan bir uçağın düşmesi için ye-terli bir sebeptir. Bu nedenledir ki uçak bir pilot tarafından uçurulur ama bu uçuş için onlarca farklı meslek sahibi zamanla yarışarak görev yapar. Bunun için TOMTAŞ’da da başlama noktası bakım, ona-rın-revizyon faaliyeti ile devreye girmiştir.

Kayseri Tayyare Fabrikası’nın Açılması

Daha önce belirtildiği gibi Kayseri Uçak Fabrikası 1931 yılında tamamen Milli Savunma Bakanlığına devredilerek yeniden bir açılış yapılmıştır. 1935 yılında üç farklı tipte 50 adet planör Türkkuşu için üretilmiştir. 1936 yılında Alman Gothaer Waggon Fabrik A.G. ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren toplam Gotha 145 uçaklarından 45 adet üretilmiştir. Yine aynı yıl Polonya Panstwowe Zaklady Lotnicze firması ile lisans anlaşması yapılmış ve 1937 yılından itibaren 20 adet PZL-24A-24C ti-pi uçak üretilmiştir. Bu firma ile anlaşma yapılması hususunda zamanın Polonya Ha¬va Kuvvetleri olan ve Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda görev yapan Osmanlı vatandaşı Ludomil Raysk’nin katkıları olmuştur. Kayseri Uçak Fabrikası faaliyette olduğu zaman ayda dört uçak üretilecek bir kapasite kazanılmıştır.

Milliyet Gazetesi’nin haberi ise söyle:

Türkiye’nin ilk uçak fabrikası Central park oluyor

ATATÜRK’ün emriyle 1926 yılında Kayseri’de kurulan, Türkiye’nin ilk uçak fabrikası Milli Savunma Bakanlığı (MSB) onay verdiği takdirde 2 milyon metrekarelik yeni alana taşınacak. 2 milyon 700 bin metrekarelik alanda, Havacılık Müzesinin de bulunduğu hava sporlarının yapıldığı Central Park’a dönüşecek…

Atatürk’ün emriyle Kayseri’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan ve Türkiye’nin ilk milli uçaklarını imal eden Hava İkmal Bakım Merkezi, buradan emekli olan ve ayrılıp kendi özel işini kuranlar sayesinde Kayseri’nin Türkiye sınaisinde önemli bir yere sahip olması ve adeta bir okul görevi görmesiyle de biliniyor

Birinci Dünya Savaşı ve daha sonra Kurtuluş Savaşı süresince uçak sanayinin bulunmayışı büyük sıkıntılara sebep oldu. Atatürk, savunma ve harp sanayi konusundaki son teknolojiyi temsil eden havacılık sanayinin kurulması için Cumhuriyet’in ilanından sonra direktif verdi.

Çalışmaların sonucunda, Türk Tayyare Cemiyeti ile Alınan uçak üreticisi Junkers Flugzeugwerke A.G. arasında 15 Ağustos 1925 tarihinde yapılan anlaşma gereğince, Türkiye’de uçak ve motorlarını imal etmek amacıyla Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAS) kuruldu. Türk Hava Kuvvetleri’nde bulunan Junkers uçaklarının kapsamlı bakımlarını yapmak ve üretimini gerçekleştirmek amacıyla Kayseri’de bir fabrika kurulması kararlaştırıldı. Bu fabrikanın Kayseri’de kurulmasında, etrafı dağlarla çevrili bir ovadaki şehrin stratejik konumunun ve havacılık için 1’inci derecede önemli olan, şehrin güney kesimindeki geniş ve düz bir alanın varlığı önemli birer etken oldu. Kurulacak fabrika için her türlü teçhizat Almanya’dan getirildi. Gerekli malzemeler Hamburg’dan Mersin’e kadar denizyolu ile, Mersin’den Ulukışla’ya kadar trenle, Ulukışla’dan Kayseri’ye dek ise zamanın en çok kullanılan ulaşım aracı kağnı ve develerle taşındı. Tamamını çelik konstrüksiyon olan 11 hangar içine tezgahlar monte edildi. Fabrikanın kurulmasında ve işletmeye açılmasında kalifiye insan gücü ihtiyacı, Almanya’dan getirilen 5 mühendis, 120 Alman işçisinin yanı sıra 240 Türk isçisi ile karşılandı. Fabrika 6 Ekim 1926’da açıldı. Fabrikanın açılmasıyla birlikte, JUNKERS A 20, F 13 ve G-23 uçaklarının bakım, onarım ve revizyon işlemlerine başlanmıştır. Ancak, şirket 28 Haziran 1928 tarihinde kapatıldı.

1930 yılında yeniden faaliyete geçmiştir..

1930 yılında Tayyare Cemiyeti, şirketi hesabına tasfiye ederek fabrikayı Milli Müdafaa Vekaleti’ne devretmiş ve yıl sonuna doğru tekrar uçakların bakim ve onarımına devam edildi. Mevcut tesisler 1932 yılında Tayyare Fabrikası adım atmıştır. 1932 yılında Milli Müdafaa Vekaleti ile Amerikan İle Curtiss Aeroplane and Motor Company mc. Firması arasında yapılan anlaşma sonucu, Curtiss Hawk ve Fledgllng uçaklarının üretimine başlanmıştır. Toplam 33 adet Curtiss Hawk ve 8 adet Fledgling uçağı imal edildikten sonra bu uçakların üretimine son verildi. 1933 ortalama doğru fabrika tümüyle Milli Müdafaa Vekaleti’ne devredilerek yeniden bir açılış yapıldı. 1935 yılında 3 ayrı tipte toplam 50 adet planör, Türkkuşu adına imal edildi. 1933-34 yıllarında fabrika sahasındaki meydan uçuşa açıldı. 1936 yılında Alman uçak üreticisi Gothear Waggoii Fabrik A.G. ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren Gotha 145 uçaklarının, üretimine başlanmış ve bu uçaklardan toplam 45 adet imal edildi. Yine 1936 yılında Polonya’nın Panstwowe Zaklady Ionicze firması ile lisans anlaşması yapılarak 1937 yılından itibaren PZL- 24A -24C uçaklarının imalatına başlandı. Bu uçaklardan da toplanı 24 adet üretildi. 1940 yılında ise İngiliz Philhips And Powis Aircraft Ltd. firmasıyla lisans anlaşması yapılarak Magister imalatına başlanmıştır. Bu uçaktan toplam 24 adet imal edilmiştir. Yaklaşık 10 yıl içerisinde 5 farklı tipte toplam 134 uçak üretilmiştir. Ayrıca 1937-1947 yılları arasında 24 tip uçak fasbatı ve 14 tip motor revizyonu gerçekleştirildi.

1950 yılında Fabrika kapatıldı, Hava İkmal Merkezi oldu..

1950 yılından itibaren Tayyare Fabrikası’nın adı kaldırılarak Hava ikmal Merkezine dönüştürülmüştür. Tesis, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait pervaneli uçakların, onarım ve fasbatların, muhtelif tip taşıt araçları ile yer teçhizatı onarım ve revizyonlarını üstlenmiştir.

1974 ABD ambargosundan sonra, dış kaynaklardan yedek malzeme temini güçleştikçe, Hava Kuvvetlerinin ikmal, bakım ve onarım gücünün devam için fabrika geliştirilerek bir kısmı malzemenin üretimine geçilmiştir. Türkiye’deki üç ikmal merkezinden biri olan Kayseri 2. Hava İkmal Bakini Merkezi’nde günümüzde yüksek teknolojik sistemlerle Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyaçları yönünde üretim yapılıyor.

1954 nihayi son oldu..

İkinci Dünya Savaşı sonrasında; 1948 -1952 yılları arasında ABD hükümetinin, Marshall Planı adı altında, Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yardım çerçevesinde uçak ve motor vermesi THK Uçak ve Motor Fabrikaları’nın üretim faaliyetlerini sekteye uğratmıştır.

THK fabrikalarının yeterli sipariş alamamasında dönemin yöneticilerinin yerli üretime olan güvensizliği büyük rol oynamıştır.

1952’de uçak fabrikası, 1954’te uçak motoru fabrikası Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredilmiştir, yani kapatılmıştır.

**

T.H.K. UÇAK MOTORU FABRİKASI:

Tesis, 1945 yılında Ankara Gazi Orman Çiftliği yakınında kuruldu. 29 Ekim 1948 tarihinde motor üretimine başladı. Yıllık motor üretim kapasitesi 200 idi. Polonyalı mühendis ve teknisyenlerinin de görev aldığı fabrikada, İngilizlerin 145Hp.lik De Havilland Gipsy Mayor 10 tipi uçak motorları üretildi. Bu motorlar, Uğur tipi eğitim uçaklarında başarıyla kullanıldı. 25 adet üretilen bu motorların devamı için Milli Müdâfaa Vekâleti’nden yeterli sipariş alınamayınca, mali zorluklara düşüldü. Akabinde fabrikada motor üretim faaliyetlerine son verildi. Devam etmekte olan 60 adetlik MKEK-4 Uğur uçakları projesini tamamlamak için, İngiltere’den 35 adet motor satın alındı!

Fabrika 1951 yılında M.K.E.K.’na devredildi. 1955 yılından itibaren tesislerde, traktör üretimi başladı.

**

ANKARA RÜZGÂR TÜNELİ (ART) Kapatılması

Polonyalı teknik elemanların yardımıyla Ankara Beşevler semtinde ses altı (subsonik) ölçümler için, Ankara Rüzgâr Tüneli inşaatına 1947 yılında başlandı. 1949 yılında donanım ve diğer teçhizatın montajına başlanarak, tesis 1950 yılında kullanıma hazır hale getirildi; tamamlandığı zamanlarda Avrupa’nın en büyük rüzgar tüneli idi…

Burada uçak modeli, kanat, profil ve pervane üzerine aerodinamik araştırmalar yapılacaktı…

Büyük bir talihsizlik olarak 1950 yılında Türkiye’de uçak üretim faaliyetlerine son verildiği için, A.R.T. de çalışmalarını durdurmak zorunda kaldı. Tesis 1956 yılında Savunma Bakanlığı’na devredildi. Uzun yıllar çalışmadan atıl kalan A.R.T. bir ara depo olarak da kullanıldı.

1998’de yeniden faaliyete geçti..

1998 yılında geniş çaplı bakım, onarım, hatta yenileme çalışmalarından sonra faaliyete geçti. TÜBİTAK’a bağlı SAGE (Savunma Sanayi Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü) tarafından yerli roket üretim çalışmaları için kullanılmaktadır.

 

 

 

Faydalanılacak Kaynaklar

1-Havacılık Tarihinde Türkler ( Yavuz KANSU, Sermet ŞENSÖZ, Yılmaz ÖZTUNA)

2-Türkiye’nin İlk Uçak Fabrikasını Kuran Adam Nuri DEMİRAĞ ( Semih İNCEÖZ )

3-Aksiyon Dergisi; 15 – 21 Haziran 1996 Türk Havacılık Sanayii ( H. Nadir BIYIKOĞLU )

4-Ankara; 1991 Etimesgut Uçak Fabrikası ve Endüstrimiz ( Şükrü ER )

**

AYRICA… ÇOK ÖNEMLİ BİR BAŞKA TARİHİ GERÇEK TARİHSEL SIRA İLE ABD-TÜRK HAVACILIK İLİŞKİLERİ

9 Ocak 1929

ABD’li tayyareci Charles Augustus Lindbergh’e T.Ta.C. Murassa Madalyası verilmiştir. “ Şanslı Lindy ” ve “ Yalnız Kartal ” olarak adlandırılan Amerikalı pilot 1927 yılında Atlas Okyanusunu tek başına geçen ilk pilot olarak tarihe geçmiştir. (New York-Paris uçuşu) Madalyası annesi Evangeline Lodge Lindbergh’e T.Ta.C. Başkanı Fuat Bulca tarafından takdim edilmiştir. Bu konuda Genel Başkan Yardımcısı Şükrü Koçak’ın ön ayak olduğu söylenebilir.

30 Temmuz 1931

Amerikalı pilotlar Yeşilköy Hava Alanına indiler. Vali ve Belediye Başkanının yanı sıra T.Ta.C.  İstanbul Başkanı Hasan Fehmi Bey ve diğer havacılar Amerikalı pilotları karşıladılar.

31 Temmuz 1931

ABD’li pilotlar Russel N. Bordmann ve John L. Polanda Atlantik okyanusunu aşarak İstanbul’a inmişlerdir. Uzun mesafe rekoru kırarak T.Ta.C. İst. Şb. Md. Hasan Fehmi Bey Pera Palas Otelinde kendilerini ziyaret eder. Atatürk Yalova’ya davet eder.

1 Ağustos 1931

Pilot Russel N. Bordmann ve John L. Polanda Yalova’ya Fuat Bulca tarafından getirilirler. Önce Başbakan İsmet İnönü tarafından 131 pırlanta taşlı T.Ta.C. Murassa madalyaları havacılara törenle takdim edildi. Ardından Atatürk’le sohbet edildi.

Atatürk New York’tan – İstanbul’a uçan havacılar ile yaptığı konuşmasında:

“Siz gökyüzünde güzel bir yol çizdiniz. Bu geziniz Türk havacılarına da hazırlanmak için büyük bir isteklenme olacaktır…’’ der…

Atatürk daha sonra akşam ki yemek sırasında sohbette ise:

“Türk ulusunun her şeyin üstünde tapındığı bir şey varsa o da yüksek kahramanlıktır. Bu sözlerim kuşkusuz bu günkü uyanık Türk gençliğinin kulaklarında yüksek ve etkili yankılar yapacaktır. Yüksek hasletlerine güvenle baktığım Türk çocuklarından daha az şey istemem…’’ diye konuşur.

 

3 Ağustos 1931

ABD’li pilotlar Russel N. Bordmann ve John L. Polanda onuruna İstanbul Pera Palas Otelinde T.Ta.C. İstanbul Şubesi bir akşam yemeği düzenledi. Yemekte T.Ta.C. İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi Nakiye Hanım ve pilotlar konuşma yaptılar.  9 Ağustos 1931 tarihinde Amerikalı pilotlar Türkiye’den ayrılmışlardır.

9 Haziran 1932

Amerikalı Mr. Jim (William Robertson) ile Vecihi Hürkuş Ankara civarında meydan araştırması için uçarlar. Güvercinlik mevkiinde uçuş alanı tespitinde bulunurlar.

1942-43 yılları arasında Nuri Demirağ’ın Yeşilköy’deki Gök Okulu ve Beşiktaş’taki fabrikasını ziyaret eden Amerikalıların bazıları şunlardır.

Prof. Diyak: Nuri Demirağ ile Türk Amerikan Seyrüsefer Hava Limanı Mukavelesini imzalayan Amerikalı Profesör.

Mr. William Todd: Amerikan Fotoğraf Servisi Şefi.

Prof. Bills Hum Tington: Amerikan Koleji Müdürü. Prof. Brown ile birlikte Demirağ’ın tesislerini gezmiştir.

15 Ekim 1943

Amerikalı Prof. Brown; Washington Notrdam Üniversitesi Havacılık Profesörü Türk basınına yaptığı açıklamada “Bilhassa N. Demirağ Gök Okulundan bahsetmek isterim. Bizim de böyle okullarımız olmasaydı 2. Dünya Savaşında başarılı olamazdık” demiştir.

26 Mayıs 1944:

Nu.D-38 ilk tanıtım seferini 26 Mayıs 1944 tarihinde İstanbul-Ankara arasında yaptı. Uçağın yolcuları arasında pilotlar Basri Alev ve Mehmet Altunbay’ın yanı sıra Nuri Demirağ, Tasviri Efkâr Gazetesi’nin sahibi Ziyat Ebuziyya ve Vatan Gazetesi muhabiri Faruk Fenik bulunuyordu.

NuD-38 uçağını Ankara’da Güvercinlik Hava alanında karşılayanlar arasında Devlet Hava Yolları (DHY) Genel Müdürünün yanında bir Amerikalı da bulunmaktaydı. Gazetelere Amerikalı tayyare uzmanı olarak geçen bu şahıs hakkında her hangi bir bilgiye ulaşılamamıştır denilmekte. O tarihte niçin ve hangi sıfatla orada bulunmaktadır. Adı bile öğrenilemeyen Amerikalı uzman kimdir?

21 Eylül 1944

Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Laurence Steinhardt 21 Eylül 1944 tarihinde ABD hükümetine gönderdiği “ Irkçılık-Turancılık ” davasında yargılanan 23 kişi ile ilgili raporunda sivil uçak sanayini kuran Nuri Demirağ hakkında da bilgiler aktarmaktadır.

9 Kasım 1944

ABD Chicago’da yapılan İlk Sivil Havacılık (ICAO) Toplantısına THK Başkanı Şükrü Koçak katılmıştır.

23 Şubat 1945

ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında ilk yardım anlaşması yapılmıştır. ABD Hükümeti TC Hükümeti’ne ABD Cumhurbaşkanı’nın devir veya tedarikine yetki vereceği savunma maddelerini, savunma hizmetlerini ve savunma bilgilerini vermeye devam edecektir.

1945 – 1946 yılı:

Hava endüstrisinin yüksek mühendis ihtiyacını karşılamak için THK’nun tavsiyesi ile İTÜ’de açılmış olan havacılık şubesinden 19 yüksek mühendisten 15’i fabrikalarda vazife almışlardır. Bunlardan 6 tanesi ABD’ye gönderilmiş ve uzmanlık çalışmalarını tamamlayarak yurda dönmüşlerdir.

27 Şubat 1946

ABD ile TC arasında imzalanan ikinci anlaşma gereği; ABD 10 milyon dolarlık kredi verecektir. Bu kredi ABD savunma malzemeleri alımında kullanılacaktır.

4 Haziran 1947

Amerikan Askeri Heyeti başlarında Tümg. Hall olmak üzere (5 kişilik hava subayından oluşan  heyet) THK Etimesgut Uçak Fabrikasını gezmişlerdir.

12 Temmuz 1947

Turuman anlaşması ABD ile TC. Hükümeti arasında imzalanmıştır.

19 Mart 1948

Amerikan Hava Ataşesi Yardımcısı Yüzbaşı Handsinger’e THK’da aldığı eğitim sonucu turizm uçak pilot lisansı verilmiştir.

13 Şubat 1952

Türkiye NATO üyesi olmuştur.

5 Nisan 1952

THK’nın Ankara Gazi Çiftliği’ndeki Uçak ve Motor Fabrikası yeterli miktarda uçak siparişi alamadığı için krize girmiş ve 5 Nisan 1952’de yapılan anlaşma ile 4 milyon lira karşılığında MKE’ye satılmıştır.

Fabrika Yavuz Kansu müdürlüğünde yeniden yapılandırılmıştır.

MKE, THK’nın geliştirdiği aralarında Model 3 olarak yeniden adlandırılan Mehmetçik’in de bulunduğu 6 ayrı modeli imal etme kararı aldı. Mehmetçik projesinin jet motorlu bir eğitim uçağı olduğunu hatırlatmakta fayda var…

Aynı yıl ABD’nin Lockheed T-33 tipi jet eğitim uçaklarını Türk Hava Kuvvetleri’ne hibe etmesiyle projenin uygulanmasından vazgeçildi. 1957 yılına gelindiğinde ABD Yardımının ön gördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükümetin emri sonucunda Türkiye’deki uçak üretimi tamamen durdurulmuştur. Fabrika daha sonraları uçak üretimi yerine traktör ve çeşitli makine parçaları üretmeye devam etmiştir.

31 Aralık 1953

Amerika ile öğrenci değişim programı kapsamında ilk giden öğrenci grubuna Sabiha Gökçen başkanlık etmiştir. İkinci heyetin başkanı ise Edibe Sayın – Subaşı (Kutucuoğlu)’dur.

23 Temmuz 1954

Amerika seyahatine katılanlar THK Gn. Bşk. Mustafa Zeren, Bşk. V. Halit Zarbun, Öğrt. İzzet Eryoldaş, Edibe Subaşı, 4 Öğrenci. 14 Ağustos 1954 Yurda Dönüş.

21 Eylül 1954

FAI 47. konferansı nedeniyle Türkiye’ye gelen Amerikalı Bayan Jacguline Cochran THK ve Türkkuşu’nu ziyaret etmiştir.

19 Temmuz 1955

FAI tarafından İstanbul Konferansında kabul edilen ABD’nin verdiği bursla Tennessee eyaletinin Knoxville kentinde yapılan havacılık kursuna Türkiye’den Nezihe Viranyalı ve Milli Eğitimden Nezihi Erkol katılmışlardır. Dönüş 19 Ağustos.

23 Temmuz 1955

23 Tem – 15 Ağu 1955 tarihlerinde ABD Sivil Havacılık Teşkilatı Bnb. Lawrence M. Greenhaw Başkanlığında bir grup öğrenciyle Eskişehir, Erzurum. İstanbul ve İzmir’de gezi ve incelemelerde bulunmuşlardır.

25 Temmuz 1955

25 Tem – 14 Ağu 1955 ABD Sivil Havacılık İzci Teşkilatının davetlisi olarak ABD’ne yapılan geziye Yönetim Kurulundan Sivas Milletvekili ve 7 kişilik öğretmen ve öğrenci grubu katılmıştır. (Edibe Subaşı ve Nezihe Viranyalı)

30 Eylül 1955

1954 ve 1955 yıllarında yerli öğrencilerin yanı sıra 3 ABD, 5 Alman, 4 Hollandalı, 5 Yunan ve 1 Irak’lı öğrenciye de planör bröveleri verilmiştir.

9 Ağustos 1957

21 Temmuzdan beri Amerika’da bulunan THK Genel İdare Kurulundan İbrahim Kirazoğlu başkanlığındaki 5 kişilik öğrenci değişim programı öğrencileri yurda dönmüştür.

30 Ocak 1958

Sabiha Gökçen ABD Miami’de yapılan uluslararası hava gösterilerine davet edilmiştir.

16 Temmuz 1959

16 Temmuz – 11 Ağustos 1959 tarihleri arasında ABD, İngiltere ve Hollanda Havacılık Kulüplerinin Öğrencileri THK’nın misafiri olarak Türkiye’de bulundular.

Mustafa KILIÇ

Havacılık Tarihi Araştırmacısı-Yazar

Eski yazılar «