Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. TOMTAŞ ‘’Teyyare Ve Motor Türk Anonim Şirketi’’ — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Mar 26

Virüslü Genel Manzara…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Dikkatli olmaya mecburuz. Maalesef AB ve uluslararası kuruluşların çoğu kayıpları oynuyor. Her ülke kendini düşünüyor. Bu durumda her şeyi yönetenlerden ve kamu görevlilerinden bekleyemeyiz.

Maalesef yıllardır koruyucu, kollayıcı ve destekleyici sosyal devlet anlayışından uzaklaştık. Devletten de baba mı olurmuş dedik. Her şeyde şahsi çıkar ve kârı ençoklaştırmayı düşündük. Topluma dönük sosyal faydayı ve sosyal adalet kavramını unuttuk. Halkın çıkarının yerini çoğu zaman belirli sermaye çevrelerinin, yakın çevrenin ve bilhassa müteahhitlerin çıkarları aldı.

Kimse hastalığı kendine layık görmüyor. Koruma altında olduğunu zannediyor. Genci yaşlısı virüsü hafife alıyor. Olup bitenlerden ders çıkarmıyor. Acaba neden?

Genelde keyfine ve zevkine çok düşkün olduk. Aristokrat ruhlu vatandaşlar ortaya çıktı. Kibir, gurur ve çevreyi küçümseyici davranışlar arttı. Tevazu kayboldu. Şükretmek unutuldu. Borç harç, her alanda gösteriş tüketimi ve israf patladı. Hemen ve kolay isyan eder olduk. Evinde kütüphanesi olmayanların elinde pahalı telefonlar, altlarında son model arabalar var. Marka merakı her konuda statü sembolü oldu. Davranış ve algılamalarımız kültürel yapı özelliklerimizle çelişti. Moral değerlerimiz aşındı; maddi-manevi tatmin dengesi bozuldu. Meşru-gayri meşru ayırımı zayıfladı. Davranış bozuklukları ve sapma davranışlar normalleşti. Ayağımızı yorganımıza göre uzatma anlayışı terkedildi; doyumsuzluk ortaya çıktı. Komik ve garip bir tüketim yarışı başladı. Fertçilik, faydacılık, maddecilik ve ben merkezcilik öne çıktı. Dayanışma ve Türk milletine,  bütüne mensubiyet yerini parçalara aidiyete bıraktı. Bundan dolayı fedakarlıkları ve kuralları dışlayan gençler ve yaşlılar, uyarılara rağmen ölüme meydan okur gibi ortada dolaşıyor. Cehalet de bazılarını cesur yapıyor.

Bazı tedbirler şunlar olabilir:

  • Ücretsiz izin ve özel sektörde işten çıkarmalar önlenmelidir. Mağdur olanların ev kiraları ve ücretleri Fransa’da olduğu gibi büyük oranda devletçe karşılanmalıdır.
  • Büyük fedakarlıklar yapan sağlıkçılara yeni bazı imkan ve hakların getirilmesi isabetlidir. Üç aylık ikramiye verilmesi uygun olabilir. Sadece alkış yetmiyor.
  • Zaruri bir tüketim maddesi olan ekmeğin fiyatı aşağı çekilmelidir.
  • Umreden dönen son kafilenin (11.000 kişi) 14 günlük karantina işlemleri acaba nasıl yürütülüyor? Daha önce dönen yaklaşık 10.000 kişi ne durumdadır bilemiyoruz. Keşke son kafileler gönderilmemiş olsaydı.
  • Elektrik, su ve doğalgaz borçları sadece ertelenmemeli; indirime de gidilebilmelidir.
  • En düşük emekli maaşı asgari ücretin altında olmamalıdır.
  • Havaalanı, köprü, altgeçit gibi yap-işlet-devret şeklindeki yatırımların müteahhitlerine yapılan ve hazineye aşırı yük olan ödemeler bir yıl ertelenmelidir.
  • Türkiye için önceliği olmayan İstanbul Kanalı gibi projelerde erteleme ve tekrar gözden geçirme yapılmalıdır.
  • Sağlık Bakanlığı, sağlıkçılar ve diğer kamu kuruluşlarının başarılı hizmet ve gayretleri takdir edilmelidir.

Mar 26

Covid-19 Tipi Koronavirus Elden Ele, Elden Yüze Dokunma

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Patoloji ve Sitoloji Uzmanı

Hastalık salgınları, başta viral, sona bakteriyel tipte olmak üzere  ülkeleri ve tüm dünyayı sarabilen büyük felaketlerin nedenidir.

Bugün de Çin’de başlayıp, tüm dünyaya yayılan,  yani pandemiler oluşturan Koronavirus (Coronavirus), yaklaşık dört aydır. 220 bin kadar insana bulaşmış, bunlardan 85 bini tedavi edilmiş, bir kısmının hastalığı devam etmekte ve 9 bin kadarı da hayatını kaybetmiştir. Böylece sosyal ve ticari hayat büyük ölçüde etkilenmiştir. Bu arada İngiltere’de 9 aylık bir bebek hastalığa yakalanmış, Hong Kong’da ise ölen evcil bir köpekte hastalığa ait virus saptanmıştır. Demek ki bu viral enfeksiyon küçük büyük, insan hayvan ayırmıyor. Türkiye’de ise sağlık bakanlığı verilerine göre 200’e yakın insan hastalığa yakalanmış, iki hasta vefat etmiştir.

Hastalığı erken fark eden, Kontrol işlemleri ve Kontrol testlerini erkenden devreye sokan ülkeler hastalığın önlenmesinde başarılı olurken, Bazı Avrupa ülkeleri hastalığı önemsememiş, gereken önlemleri vakitlice almamış, bunun da çok büyük zararlarını görmüş ve görmektedir. Örneğin İtalya’da toplamda 3000 ölüm olurken, basın açıklamalarına göre yalnız dün 475 insan hayatını kaybetmiştir. Hastalığın tanımlanmasında testin yaygınlaştırılamaması, virüsü taşıyan insanların ve hafif hastaların gözden kaçmasına neden olmuş, bu da salgını artırmıştır.

Salgınların ülkeden ülkeye olan değişikliğinde, genetik yapı, bazı kan grupları (Yine Çin’de hastalar üzerinde yapılan bir araştırmada A grubunun rizkli, O grubunun daha dayanıklı olması gibi) , beslenme şekilleri, bağışıklığı artıran besinlerin sık kullanılması, geleneksel temizlik, ahlaki ve ananevi yaşam tarzları önemli faktörlerdir.

Ülke yetkililerimiz, bazı kaçaklar olmasına rağmen konunun üzerine son derece ciddi bir şekilde eğilmiş, Milletimiz de uyarı ve önlemlere mümkün olduğu kadar uymuştur.

Devletin en önemli önlemleri; sınırları kontrol altına almak, uluslararası ulaşım araçlarını sınırlamak, okul, Üniversite alışveriş merkezleri, topluluk oluşturacak şekildeki yeme ve eğlenceye yönelik mahallerin kapatılması,  Bazı işyerlerinde özel önlemler alınması, bu gibi yerlerin sterilizasyonlarının sağlanması, derslerin uzaktan öğrenciye ulaştırılması şeklinde olup, bunda da başarı oranı yüksektir.

Bu arada kışlaların veya cephelerdeki askerlerimizin tatil edilmesi söz konusu olamayacağına göre, Silahlı kuvvetlerimizin her konudaki öncülüğü sayesinde buradaki önlemleri de başı çekmiş ve askerimiz arasında benzer bir enfeksiyon duyulmamıştır.

Kişilik önlemlerini şöyle sıralayabiliriz; En önemli önlem hijyen kurallarına uymaktır. Bunun için ellerin takıntılı olmayacak şekilde sık, sabunla yıkanması, Özellikle tuvaletten kalkarken arada sabun kullanarak temizlenmek, Toka yapmamak, sarılıp öpüşmemek, eli yüze göze sürmemek, maske takmak, hapşırık ve öksürük damlacıklarını etrafa bulaştırmamak, Evde büroda iş yerlerinde ortamı günde birkaç kez havalandırmak, Ev ve iş yerlerinde kolonya ve sterilizasyonu sağlayacak maddeleri kullanmak, cep telefonu gibi elden düşmeyen ve sık tutulan malzeme ve yerlerin kolonyalı mendil, çamaşır suyu ve önleyici maddelerle sterilize etmek, Ev ve iş yeri girişlerinde ayakkabıları sürtmek için paspas üzerine çamaşır suyu ile ıslatılmış havlu sarmak, Eve dönüldüğünde eli yüzü sabunla yıkamak veya duş alıp çamaşır değiştirmek, çamaşırları 60 derecenin üzerinde yıkamak, mont palto şapka, eşarp gibi giyecekleri eve geldikten sonra 15 dakika balkonda havalandırmak, Dışarda yemek yememek, ev yemekleri ile beslenmek, besinlere bağışıklık sistemini güçlendirici takviyeler yapmak, Toplu hareket, toplantı ve topluluk oluşturan yerlerden uzak durmak, toplu taşıma araçlarına maskesiz binmemek gibi.

İnsanlarımızın bir kısmı dini mekanlar, umre ve benzeri yerlerin ziyareti gibi durumlarda Allah’ın koruyacağı, Allah’ın evine virus girmeyeceği gibi bilim dışı düşünce ve davranışlar içinde hareket etmeyi hüner saymaktadır. Bu gibi düşüncelerden vaz geçilmeli, yüce kitabımız Kur’an’da defalarca bulaşıcı hastalıklardan ve korunma yollarından örnekler verilmekte ve onlarca ayette aklını kullan demektedir.

Sağlıklı ve mutlu günler dileği ile, saygılarımla.

Mar 26

Başarılıyız Demek İçin Çok Erken

Ruhittin SÖNMEZ

Koronavirüs (Kovid-19) salgını ile mücadelede başarılı veya başarısız olduğumuzu söylemek için çok erken. Çünkü henüz sürecin başındayız.

İlk vakanın Türkiye’de görüldüğü (daha doğrusu tespit edildiği) tarihin Çin, İran, Kore, Japonya, Singapur ile İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinden daha sonra olması önemliydi. Bu bize ciddi bir zaman kazandırdığı gibi o ülkelerin tecrübelerinden faydalanma imkânı da verdi.

Böyle olunca ülkemizde alınan tedbirlerin çok başarılı olduğu gibi bir algı oluştu. Acaba gerçek tam olarak böyle mi?

Devletlerin bu alandaki başarısının en önemli ölçüsü Kovid-19’un öldürme oranı. Vaka sayısı da önemli ama bu yapılan test sayısına göre değiştiği için gerçek bir mukayese sağlamıyor.

Şu ana kadar salgının başlangıç ülkesi olan Çin’de Kovid-19’dan ölüm oranı yüzde 4,2 iken, İtalya’da halen yüzde 9, İran’da yüzde 7,5 oldu.

İran’daki ölüm oranının yüksekliğinde ABD ambargosunun, İtalya’da ise nüfusun çok yaşlı olmasının tesiri büyüktür. Ama her iki ülke de başlangıçta salgını çok ciddiye almadıkları gibi süreci de iyi yönetemediler. Yanlış ve eksik kararlarla hastalığın tüm ülkeye yayılmasına sebep oldular.

İspanya ve Fransa’da yaşanan vaka ve ölümlere bakıldığında, İtalya’yı 10 günlük bir farkla takip ettikleri ortaya çıkıyor. Yani bu ülkelerde öldürme oranları, gelecek günlerde İtalya’da olduğu gibi yükselebilir.”

Türkiye de aynı durumda. Yani İtalya ve İspanya gibi olma riskimiz var.

Buna karşılık G. Kore’de Kovid-19’dan ölüm oranı yüzde 1,1 ve Almanya’da yüzde 0,3 gibi düşük oranlarda kaldı.

Güney Kore ve Almanya bu başarıya çok sayıda test yaparak ulaştı. Hong Kong, Singapur ve Japonya da aynı yöntemle başarılı oldular.

İnsanların hastaneye gelmelerini beklemeden, yaygın test uygulamasıyla hastaları ve onlarla temasa geçen kişileri tespit edip karantinaya alarak salgını kontrol altına aldılar.

Zaten Dünya Sağlık Örgütü de, bu salgın ile mücadelede en önemli şeyin mümkün olduğunca çok test yapılarak, virüse yakalanmış olanların tecrit ve tedavisi olduğunu açıklamıştı.

Türkiye’de ölüm oranı halen yüzde 2,2 ama bu oran yapılan test sayısı arttıkça değişecek. Çünkü yeni test kitleri geldikçe ve test merkezleri arttıkça hastalığa yakalananların sayısının çok arttığını göreceğiz.

Devletimiz salgınla mücadelede keşke başarılı olsa da hem insanlarımız hastalıktan korunsa ve hem de başarımızla övünebilsek.

Ama görünen o ki “turpun büyüğü heybede.”

********************************

TÜRKİYE İKİ BÜYÜK HATA YAPTI

Türkiye’de Bilim Kurulu tavsiyesiyle alınan kararların yararlı olduğuna hiç kuşku yok.

Ancak süreçte iki önemli yönetim hatasının yapıldığı görülüyor:

Birinci hata, Türkiye çok az test yaptı. G. Kore ve Almanya’nın yaptığı gibi çok sayıda test yapmadı.

yerli üretim 500 bin korona test kitini ABD’ye GÖNDERDİK. Elimizde yeterince kit kalmadığı için test merkezlerimizi artıramadık.

Bu salgın ortamında test kitlerimizi satmasak ve test yapan merkezleri hızla çoğaltsa idik daha kontrollü bir mücadele yapıyor olacaktık.

Çin’den yeni gelen 2 milyon adet hızlı test kiti ile testler başlayınca hasta sayısının hızla arttığını göreceğiz.

Süreç içinde yapılan ikinci hata ise, umre ziyaretlerinin iptalinde geç kalınması, umreden dönenlerden 15 bin kişinin karantinaya alınmaması ve camilerde cemaatle namaz kılınmasını erteleme kararının geç alınması oldu.

Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Alpay Azap Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız” dediğine göre bu hataların maliyeti ağır olacak.

********************************

ALMANYA NELER YAPTI?

Koronavirüs salgını ile mücadelede en başarılı olan ülkelerden Almanya’nın neler yaptığını (Yılmaz Özdil’in yazısından özetleyerek) bakalım.

Almanya sürecin başında ve hiçbir ölüm vakası olmadan şu tedbirleri aldı:

  • Sağlık sistemine derhal 36 milyar Euro aktardı.
  • Ülkedeki bütün hastanelerin yoğun bakım ünitelerini derhal dört katına çıkardı.
  • Her gün 22 bin kişiye test yaptı. (Türkiye ise bugüne kadar ancak 20 bin test yapabildi.)
  • Hastanelerinde 25 bin adet solunum cihazını, derhal 15 bin adet solunum cihazı daha satın alarak, 40 bine çıkardı.
  • Almanya, Japonya’dan sonra dünyanın en büyük tıbbi cihaz üreticisi… Bu yüzden, test kitlerini, solunum cihazlarını ithal etmedi, kendi şirketleri üretti. Böylece, şu anda paradan çok daha önemli olan zamanı
  • Testte pozitif çıkan herkesi iki gün hastanede tuttu, belirti göstermeyenleri evinde karantinaya aldı, belirti gösterenleri 14 gün daha tuttu, çok erken teşhisle, çok erken müdahale etmiş oldu.
  • İlk günde sağlık sistemindeki tüm izinleri iptal etti. Yurtdışında tatilde olan doktorlarını, o ülkeye uçuşlar yasaklanmış bile olsa, ülkelerine getirdi.

“Sağlık Bakanımızın çok iyi niyetle ve insanüstü bir gayretle çalışıyor” olması, “gözlerinin uykusuzluktan kan çanağına dönmesi” bu felaketten az hasarla çıkmamızı sağlamaz.

Bahsettiğimiz iki idari hatanın yapılması ve Almanya’nın yaptıklarını yapamıyor olmamız sonucu belirleyecek. Siyasi iradenin doğru kararları hasarı azaltacak, hataları ve eksikliklerinin bedelini ise hepimiz birlikte ödeyeceğiz.

Mar 26

18 Mart Çanakkale Zaferi

İdris TÜRKTEN

“600 Yıllık mazisi şan ve şerefle dolu Osmanlı İmparatorluğu, Enver Paşa’nın kollarında can verdi” diyor Turgut Özakman.

Doğrudur, Her ne kadar Enver Paşa’yı biz, romantik karakteri ve milliyetçiliği ile sevmiş olsak ta, aşırı romantizm, ütopya ve üzerine bir de tek adam kararları eklenince klişe sözdür ama hatırlamakta fayda var: “Söz konusu vatansa geri kalanı teferruattır.”

Evet, Enver Paşa sadece kendi kararıyla Osmanlı imparatorluğunu(Almanların değimiyle: Enverland, Enver’in ülkesi olarak adlandırırlar.) Alman genelkurmayından gelen “savaşa girin” raporunun altına imza atıyor. Eğer kendisinden başka Cemal Paşa’ya, Talat Paşa’ya sadrazam veya vezirlere danışsaydı, belki savaşa girmeyecek, savaş mağlubu sayılmayacaktık. (Ah şu imzalar derken kendimi alamadığım, tarihin affedilmez hataları aklıma geliyor: Falih Rıfkı: “Rumeli’yi kaybedişimizin sebebi olarak, Cemal Paşa bir faslı tespit ettiğini gösterir ehemmiyetli bir tavırla kaşlarını çatarak: “Kabahat ve cürüm Kâmil Paşanındır, o bana: -“Devletler, Balkanlar’da statükoyu muhafaza edecekler” demişti; ben ona: – İngiliz elçisinden senet al dedim ama o almadı.” )Falih Rıfkı Atay(Zeytin Dağı)

İşte bir diğeri de Enver Paşa’nın savaşa girme kararı. Ne yaman bir çelişki, bu böyle! Birinde imza atmıyoruz kaybediyoruz, diğerinde attıktan sonra kaybediyoruz.

MUSTAFA KEMÂL’İN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI

1 Şubat 1915 yılında 3. Kolorduda yarbay olarak göreve başlayan Mustafa Kemâl, Balkanları kaybetmiş, bozguna uğramış bir ordunun içerisinden yepyeni bir Çanakkale ruhu taşıyan ordu çıkarıyor, bu yenilmiş, moral değerleri sıfırlanmış ordunun içinden. Anadolu adeta erkeksiz kalmış, 13 yaşındaki çocuklar tartılıyor, 45 kilonun üzerindeyse askere alınıyorlar.

Bir de Çanakkale’nin arkasında müthiş kadın desteği var. Cepheye giden evlatlarına her türlü giyecek, mendil çamaşır, kazak çorap örerlerken, adeta birbirleriyle yarış ediyorlar.

Burada Turgut Özakman’a kulak verelim: “Tarihin yazık ki adını kaydetmediği kimsesiz, yoksul bir kadın da unutulmayacak bir kahramanlık yaptı. Beyoğlu berberlerinin peruka (takma saç) yapmak için parasıyla saç aradıklarını duymuştu. Müslüman Türklerde kadınlar genellikle saçlarını kesmez, kesenlere iyi gözle bakılmazdı. Ama uzun saçından başka varlığı yoktu. Cepheden gelen yaralıları, iniltileri kesilmeyen göçmenleri, caddelerden yenilginin utancı içinde başları eğik geçen namuslu subayları düşündü. Günahsa günaha girmeyi, ayıplanmayı, hor görülmeyi, çirkin olmayı göze aldı; o kadar sevdiği saçlarını ağlaya ağlaya dibinden kesti. Rum berbere sattı, aldığı üç kuruşu koşa koşa Donanma Cemiyeti’ne yetiştirdi.”

Bu gün dahi ellerini erkek bedenine sürmekten imtina eden bayan doktor ve hemşireler varken,

O yıllarda gönüllü hemşirelik kursları açarak hepsi cepheye gidip, asker evlatlarının yarasını sarıyorlar.

İşte millet olarak top yekûn milli gurur ve onuru şaha kalkmış vatan evlatları, bir destan yazmanın azim ve kararlılığıyla, Çanakkale zaferinden, Kurtuluş Savaşının muştusunu veriyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kıvrak zekâsının ürünü müthiş taktiklerle askerlerine seslenerek: “”Süngü tak!” Komutuyla: “ben size taarruz değil, ölmeyi emrediyorum, biz ölünceye kadar yerimize başka kuvvetler, başka komutanlar gelir.” Sözleriyle birlikte; Allah Allah nidaları yeri, göğü inletir ve zafer böyle kazanılır.

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün şehitlerimize Tanrı’dan rahmet diliyorum. Ruhları şadolsun.

Mar 26

İyi Yönetilen Kriz Fırsatlar Yaratır

Ruhittin SÖNMEZ

Küresel Koronavirüs Salgını ciddi bir kriz. Bizden daha gelişmiş ve zengin ülkelerde bile ciddi zararlara yol açıyor.

Bu kriz iyi yönetilmezse bedeli çok ağır olur. İyi yönetilirse ve her boyutu ile ilgili doğru tedbirler alınırsa, küresel rekabette avantajlar sağlanması söz konusu olur.

Salgının etkilediği vatandaş sayımızın resmi rakamdan fazla olduğuna dair iddialar var. Fakat aksini ispatlayan bilimsel bir veri ortaya konulamadı.

Vatandaşlarımızın devlet kurumlarına olan genel güvensizliğinin haklı ve makul gerekçeleri olsa da bu defa durum farklı gibi. Bu krizde siyasi sorumlu bulunan Sağlık Bakanlığı’nın bir Bilim Kurulu oluşturması bu güvensizliği azalttı.

Çünkü bu Bilim Kurulu sadece iktidar yanlısı kişilerin değil, siyaseten muhalif tavırlı tıp uzmanlarının da ehliyetli, liyakatli kabul ettiği tıp profesörlerinden oluşuyor. Ve krizin yönetim merkezi olarak görev yapıyor.

Türkiye’de tıp bilimi diğer bilim dallarından daha fazla gelişmiştir. Doktorlarımız dünyadaki meslektaşları ile mukayese edildiğinde övünülecek bir seviyededir. Yeter ki, bu alanda yetişmiş bilim adamlarına yetki verilsin, siyasetçiler oy kaygısıyla güven aşındıran beyanlarda bulunmasın. Bu krizi en az zararla atlatabilecek yetişmiş insanımız ve tıbbi altyapımız vardır.

Şu ana kadar alınan tedbirlerin biraz gecikmeli olsa da doğru olduğu tıp uzmanları tarafından kabul ediliyor.

*********************************

CUMA NAMAZI VE KONGRELER

Salgının büyümemesi için ülkemizde alınan tedbirler doğru olsa da, bazı kurumlar uyum sağlamakta geç kalıyor.

Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu “Koronovirüsün görüldüğü ülkelerde yüksek risk grubundaki Müslümanların mazeretli sayılabilecekleri ve bu sebeple cuma namazı yerine evde öğle namazı kılabileceklerini” açıkladı. Ama tehlike geçene kadar Cuma namazlarının kılınmaması şeklinde karar alamadı.

Oysaki “Peygamber Efendimiz veba ve cüzzam olayları duyulduğunda, karantina uygulamış, sosyal temasları durdurmuştu… Hz. Ömer Suriye’ye giderken, orada veba olduğunu öğrenince geri dönmüştü.”

Camiler yakın temasın en çok olduğu, aynı yere birden fazla kişinin secde ettiği, hastalığın bulaşma riskinin en çok olduğu mekânlardır. Bu şartlarda okullar tatil edildi ama camilerimizde Cuma namazı kılındı. Hem de salgının en ağır yaşandığı iki ülke İran ve İtalya tecrübelerine rağmen.

İran’da Koronavirüs ilk olarak 19 Şubat’ta Kum kentinde tespit edilmiş, ardından tüm eyaletlere yayılmıştı. Çünkü kutsal sayılan Kum kenti ziyaretlere kapatılmamıştı.

Salgının en ağır zarar verdiği ülke İtalya’da ise Papa’nın yaptığı ayinin iptal edilmemesi salgının boyutunu ciddi bir şekilde artırmıştı.

Bu tür kararlar için krizi yöneten merkezin tek yetkili olması gerektiğini düşünüyorum.

Konferanslar, seminerler, siyasi partilerin il ve ilçe kongrelerinin iptal edilmesi yetkisini, programları düzenleyen kurumların kullanıyor olması da yanlıştır.

Ak Parti il ve ilçe kongrelerini iptal ederken, İYİ Parti’nin, CHP’nin veya diğerlerinin kongrelerini iptal etmemesi yanlıştır. Bu kongreler idari bir kararla iptal edilmelidir.

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu da “dini ve siyasi toplantılar dâhil, hayati olmayan her türlü toplantının iptal edilmesi gerektiğini” söylüyor.

*********************************

KRİZİN DİĞER BOYUTLARI

Yeni tip koronavirüs (Kovid 19) sorunu daha yeni başladı. Alınan ve alınacak tedbirlerin ekonomiden siyasete, sağlıktan turizme, eğitimden dış politikaya kadar etkileri zamanla hissedilecek.

Mal ve hizmet üretimleri aksadıkça, seyahat kısıtlamaları işleri etkiledikçe ekonomik, sosyal ve psikolojik davranışlarımız kaçınılmaz olarak değişecek. Daha şimdiden öncelikle turizm sektöründen başlamak üzere bazı şirketler ödeme güçlükleri yaşamaya başladılar.

Üstelik “virüs” henüz kontrol altına alınmadı. Bütün ümitler mevsim etkisiyle sıcakların artması ve virüsün yayılma hızının düşmesinde. Bir de bulunacak aşı veya ilacın küresel ölçekte üretilip satılmasında.

Tedbirler sokağa çıkma yasağı uygulanması safhasına kadar artırılırsa ve uzun süreli olursa öncelikle küçük esnaf ve KOBİ’ler ve daha sonra büyük şirketlerin ciddi daralmaya gitmesi ve işten çıkarmaların artması gündeme gelebilir.

Benzer olumsuzluklar gelişmiş ülkelerde de yaşanacak. Ama onlar zengin. ABD 1,5 trilyon dolar’lık ve Almanya 500 milyar Euro’luk çok büyük fonlar ayırdılar. Bizim kaynaklarımız sınırlı.

Elbette, “her işin başı sağlık” ama diğer etkiler için de akıl ve bilimi esas alan ciddi tedbirlere ihtiyacımız var.

Burada da “siyasi kurnazlık” yerine akıl ve bilim esaslı ve herkese güven veren bir kriz yönetimi yapabilirsek, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkma fırsatını yakalar.

Mar 09

“Türk’e Soykırım, Ermeni İhanetleri, Hocalı Soykırımı’

Prof. Dr. İbrahim Öztek, İstanbul Yesevi Alperenler Derneğinde “TÜRK’ E SOYKIRIM, ERMENİ İHANETLERİ, HOCALI SOYKIRIMI’ konulu bir konferans verdi.

5 Mart akşamı İstanbul Eyüp’teki dernek merkezindeki konferansa çok sayıda izleyici ve dernek başkanı Kürşat Mican ile yönetim kurulu üyeleri katıldı.

Öztek konuşmasında; iki yüz yıldır Türk’e soykırımın örneklerini verdikten sonra Hocalı soykırımını anlattı. Bu soykırım Birleşmiş Milletlerce de kabul edilmiştir. Ermeniler işgal altında bulundurdukları Karabağ’ı eninde sonunda terk etmek zorundadır. Azerbaycan toprağı Karabağ’daki şehirler Türk tarih eserleri, camiler, medreseler kervansaraylar, müzeler, kütüphaneler ve pek çok kültür varlıkları ile doludur. Bu varlıklar düşman eline terkedilemez dedi.

Öztek şöyle devam etti; İki yüz yıl önce Anadolu ve İran’dan Ruslar tarafından taşınarak, özellikle Karabağ topraklarına yerleştirilen Ermeniler bu coğrafyada Rusya ile Türkler arasında tampon bir bölge oluşturmuşlar, Rus emellerine alet edilmişlerdi. Daha sonra İngiliz ve Fransız emellerine alet edilen Ermeniler, bu gün de emperyal güçler tarafından aynı amaçlarla kullanılmaktadır.

1905, 1907 ve 1918 yıllarında Anadolu’da olduğu gibi Azerbaycan’da da büyük katliam ve soykırım girişiminde bulunan Ermeniler 30 Mart 1918 tarihinde bir günde 17 000 soydaşımızı katletmiş ve Bakü’yü cehenneme çevirmişlerdi. Hocalı soykırımı ise Türk’e yapılan soykırım örneklerinden sonuncusudur.

Bu konuda Birleşmiş Milletler, Avrupa ve Dünya Parlamentoları hiç değilse Ermenilerin yaptıkları propaganda seviyesinde zorlanmalıdır. Ermenilerin ilk Başbakanları O. Kaçaznuni’nin 1935 Bükreş kongresindeki açıklamaları ve raporları halen gün gibi ortadadır. Bu kişi bütün suç bizdedir. Biz Türk’e ihanet ettik diyor. ABD başkanlarından Reagen’in hukuk danışmanı Bruce Fein,; Amerikan arşivlerini araştırdığımda Ermenilerin iki milyon Türk’ü öldürdüklerini gördüm diyor. Ermeni ihanet ve katliamları ile soykırım girişimlerini anlatan Rus, Fransız, Amerikan ve pek çok Türk yazarların eserleri Dünya kamu oyuna iyi anlatılmalıdır.

Bugün BOP çok iyi işlemektedir. Bu projeyi yürütenler Ermenileri de kullanmaktadır. Projenin merkezinde Türkiye Azerbaycan ve İran bulunmaktadır. Ortadoğu Kıbrıs çevresi ve Hazar havzasında dünyaya daha yüz yıl yetecek ve dünya petrolünün yüzde yetmişi bulunmaktadır. Bugün bu büyük oyun bu çerçevede toplanmakta ve coğrafyamızda daha yüz yıl petrolün bedeli kanla ödenecektir. Buna göre çalışmak ve kritik enerji maddesini elinde bulunduran ve dünyaya pazarlayan Türk devletlerinin muhakkak birleşmesi ve zenginliklerini birlikte koruma altına almaları gerektiği ortadadır.

Mar 09

Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri

Halil ALTIPARMAK

İtiraf edeyim ki, Bugüne kadar benim okuduğum Millî Mücadele ile ilgili kaynaklarımız arasında, İngiliz Belgelerine yönelik bir kitap olmamıştı. Türk Tarih Kurumu, 1971 yılında başlıktaki ad ile ilk basımı yapılan kitabı 2011 yılında Türkçe basmıştır ve çok da iyi yapmıştır. Kitabın yazarı da Gotthard JAESCKHE’dir.

Yazar, açılan İngiliz Arşivine girerek bizim Millî Mücadele dönemimizi araştırmış ve kendi ölçüleri ile yazmıştır.

Bu kitaptan alıntılar yaparak, okurlarıma sunmak istiyorum.

“Padişahın(Vahdettin HA); İngilizlerin mütareke (Mondros HA)) şartlarını öğrendiği zaman İzzet Paşa’ya şunları söylediği rivayet edilmektedir: Bu şartları, çok ağır olmalarına rağmen, kabul edelim. Öyle tahmin ederim ki, İngilizlerin doğuda asırlarca devam eden dostluğu ve lütufkâr siyaseti değişmeyecektir. Biz onların müsamahasını daha sonra elde ederiz.”

“Sadrazam Damat Ferit 30 Mart 1919 tarihinde Yüksek Komisere(İşgal kuvvetleri komiseri HA): (Vahdettin için HA) Babası Abdülmecit’in onu İngiliz Devleti’ne ve İngilizlere dostluk duygularıyla yetiştirdiğini, bugün takip ettiği gayenin Osmanlı Hükümetini İngiltere Devleti fahimesine (yüce, ulu HA)mutlak bir teslimiyetle bağlamak olduğunu söyleyerek takdim etti.Daha açık konuşması istenince cebinden bir kâğıt çıkardı: Sultan ile birlikte hazırladığı Türkçe bir projenin acele tercümesi idi:

Memorandum: … İngiltere; Avrupa ve Asya’da gerek doğrudan doğruya Sultan’ın metbuluğu (bağlılığı, tabiliği HA) altında bulunan (Türkçe konuşan) ve gerekse muhtariyetten faydalanan vilâyetlerde Türkiye’nin ecnebilere karşı bağımsızlığını ve memleket dahilinde sükûnu temin etmek için lüzum gördüğü yerleri 15 yıl müddetle işgal edecektir… İngiltere, dostluk hisleriyle duygulanarak Osmanlı nezaretlerinde lüzumlu görülen yerlere İngiliz müsteşarlarının Sultan tarafından tayinlerine muvafakat edecektir(onay verecektir HA). Bundan başka, İngiltere Hükümeti her vilâyete birer İngiliz Başkonsolosu tayin edecek ve bu konsoloslar on beş yıl müddetle vali nezdinde müşavirlik vazifesi görecektir. Vilâyet ve Belediye Meclisler ve seçimleriyle parlâmento üyelerinin seçimi İngiliz Konsoloslarının kontrolleri altında yapılacaktır. İngiltere hem Payitahtta (Başkent İstanbul HA), hem vilâyetlerde maliyeyi sıkı bir kontrole tâbi tutmak hakkına sahip olacaktır. Anayasa, doğu halkının siyasî istidat ve kabiliyetine uygun olarak sadeleştirilecektir… Padişah, İmparatorluğun dış politikasını yürütmekte, mutlak şekilde serbest olacaktır.”

“Sultan gibi onun bütün hükümetleri de İngiltere’nin dostluğu için yalvarıyorlardı.”

“İngiliz dostluğunu kazanma etrafında en hazin çalışma devresi Damat Ferit Paşa’nın Sadrazamlığa yeniden dönmesiyle başlamış oluyor. Millî Mücadeleye karşı Fetvalar çıkararak desteklenme ricasına karşı Amiral de Robeck de 15 Nisan 1920 tarihli raporunda: Yapabileceği azami yardımı vadetmişti.”

“Ne gariptir ki, Paşa(İzzet) millî ordunun zaferi yaklaştığı zaman da İngiltere ile işbirliğini Mustafa Kemal’siz temin etmeyi mümkün görüyordu.”

“Nihayet Damat Ferit Paşa Sadareti elde edince ilk işi amiral Webb’e en büyük kalbî temennilerini bildirmek oldu. Amiral bu ziyaret hakkında 9 Mart’ta şunları anlatıyor: Her şeye takdimen bana özel olarak ilettiği müteaddit teminatında kendisinin ve padişah efendisinin Allahtan sonra İngiltere Krallık Hükümeti’nde toplandığını beyan ile bu husustaki mesajın size iletilmesi arzusunu ızhar etmişti(belirtmişti).”   

Bu kitaptan bugünlük bu kadar…

İngiltere ve İngilizlerle kimler nasıl ilişkiler kurmuş, İngiltere Arşivi’nden bir Alman’ın çıkardıkları ve yazdıkları notlardan görelim ve düşünelim…

Mar 08

Aydınlar Ocağı 50 Yaşında

                                                              Dr. Şahin CEYLANLI

 

  1. Kuruluş Yılını idrak eden Aydınlar Ocağı’nın kuruluş çalışmaları 1967 ve önceki yıllara dayanmaktadır. Bu yılların şartları oldukça ağır, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin izlerinin sürdüğü ve milliyetçi kadroların hizmet beklediği yıllara rastlamaktadır. 1967 – 1970 yılları arası politik tartışmalar ve ayrışmalar baş göstermiş, fikir ve düşünce buhranı yaşanmış, gençlik hareketleri, özellikle üniversiteli gençler arasında hızla tırmanışa geçmiştir. Türk ekonomisi, enflasyon ve ödeme güçlükleri yüzünden zarar görmüş, Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve bu olumsuz gelişmeler yüzünden sosyal ve siyasal yapıda bir kargaşa ve kaos oluşmuştur.

İşte ülkenin bu çalkantılı ve 1960 İhtilali’nin izlerinin devam ettiği günlerde, bir avuç Türk Aydını yüreklerini ortaya koyarak çalışmalara başlamış ve Aydınlar Ocağı’nın alt yapısını oluşturmuşlardır. Bu yıllarda, milliyetçi aydınlar tarafından iki büyük çalışma yapılmış, birincisi 1967 yılında, ikincisi ise 1969 yılında. Yapılan bu toplantılarda Aydınlar Ocağı’nın temelleri yavaş yavaş atılmaya başlamış.  Aydınlar Ocağı ismi uzun müzakere ve tartışmalardan sonra ortaya çıkmış ve bir müddet Aydınlar Kulübü olarak faaliyetler sürdürülmüş ve daha sonra Aydınlar Ocağı ismi benimsenmiştir. Bu hareketin başlangıçtaki dayanak noktaları da; siyasetin dışında kalmak, yüksek seviyede fikir ve düşünce üretmek, milliyetçiler arasındaki fikir ve düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırmak, milli varlığımızı meydana getiren unsurları geliştirerek korumak, üniversitelerin akademik kadrolarına bilgili ve seçkin isimleri kazandırmak ve bunlara benzer düşünceler olmuştur.

Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir, düşünce, sanat ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli, haysiyetli, mücadeleci ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da, 14 Mayıs 1970 tarihinde kurularak resmen çalışmalara başlamıştır. Çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş Kurucular Kurulu şu isimlerden oluşmuştur: Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemihlioğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nâzım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, Mazhar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati Bozkurt, Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Ruknettin Tözüm.

Kuruluş tarihinden bugüne, Tüzüğüne bağlı olarak “ Milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi  ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek “ gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Bu hedefine ulaşabilmek için  çok yönlü ve yoğun faaliyet alanları oluşturmuştur. Bunlar; açık oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, milliyetçiler kurultayı, Aydınlar Ocakları Şûraları, divan toplantıları, durum değerlendirme toplantıları, seminerler, basın toplantıları, kültürel geziler, sergiler, yayın faaliyetleri, mevlidler, iftar programları, ziyaretler  v.b. alanlar.

Ayrıca ilim ve irfan sahibi, seçkin kişilerin Aydınlar Ocağına üye olarak kazandırılma hususunda da gerekli hassasiyet gösterilmiştir. Aydınlar Ocağı, Zaman zaman kalabalık bir şekilde, Söğüt’de düzenlenen “ Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri “ ne iştirak ederek tarihi sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Amerika’nın New York şehrinde düzenlenen “ Türk Yürüyüşü “ ne de iştirak edilmiş ve gereği yapılmıştır.

Aydınlar Ocağı tarafından,  Türkiye ve Türk Dünyası’nda öne çıkmış ilim, fikir, düşünce, siyaset ve sanat adamlarına yapılan törenlerle çok değişik ödüller verilmiştir. Bu ödülleri ve ödül verilen kişileri şu şekilde sıralayabiliriz: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Münir Nurettin Selçuk, Hamit Aytaç, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Faruk Sümer’e “ Üstün Hizmet Armağanı “ ; Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osman Sınav, Bozkurt İlham Gencer, Yıldırım Gürses, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Erol Sayan’a “ Türkiye’nin Ay Yıldızları “ ; Bakü Ünivesitesinden Prof. Dr. Halil Rıza Ulutürk ve Prof. Dr. Zeka Handan’a “ Aydınlar Ocağı Şeref Beratı “ ; Rauf Denktaş, Mustafa Cemil Kırımoğlu, Mintimer Şaymiyev, İsa Yusuf Alptekin, Dr. Baymirza Hayit ve Doç. Dr. Ebulfez Elçibey’e “ Şeref Üyeliği ve Şükran Belgesi “ ödülleri verilmiştir. Ayrıca yapılan törenlerle Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e “ Şeyh’ül Müderrisin “ ve Ahmet Kabaklıya da “ Şeyh’ül Muharririn “ ünvanları verilmiştir.

Aydınlar Ocağı çalışmalarını yaparken, Batı kültürünün etkisi altına girmiş bazı çevrelere karşı kendi milli kültür değerlerine sahip çıkarak, her daim devletinin ve milletinin yanında yer almış ve almaya da devam etmektedir. Türk gençlerinin, yapılan ve sürdürülen faaliyetlerle fikri ve ilmi düşünce ufukları genişletilmiş ve onlara zaman zaman kitap yardımları da yapılmıştır. Bütün Aydınlar Ocakları’nın ortak faaliyeti olan, altı ayda ve değişik şehirlerde yapılan Aydınlar Ocakları Şûralarında, Türkiye ve dünyadaki son gelişmeleri kapsayan tebliğler sunularak gerekli değerlendirmeler “ Şûra Sonuç Bildirisi “ ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. “ Aydınlar Ocakları 50. Şûrası “ 29-30-31 Mayıs 2020 tarihlerinde Giresun’da yapılacaktır.

Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi ( www.aydinlarocagi.org ) , Ocağın kuruluşundan bugüne yaptığı bütün faaliyetleri kapsamakta, kuruluştan bugüne Yönetim Kurulunda, Denetim Kurulunda ve İlim – İstişare Kurulunda hangi üyenin yer aldığı dönem dönem belirtilmekte, vefat haberleri, toplantı haberleri, kurtuluş ve milli günler ile ilgili duyurular, Türkiye gündemi ile ilgili makaleler yer almaktadır.

Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocakları’nın kurulması yönünde büyük bir gayret ve hassasiyet gösterilerek bu şehirlerde de yeni Ocakların tütmesi sağlanmış ve başta Ankara ve Kocaeli olmak üzere, Adana, Adıyaman, Afyon,  Alanya ( Antalya ), Amasya, Anadolu ( İstanbul ), Antalya, Aydın, Avrupa,  Azerbaycan,  Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Darıca ( Kocaeli ), Harput ( Elazığ ), Iğdır, Isparta, İnegöl (Bursa ), İzmir, Kayseri, Kırıkkale,  Konya, Kosova, Kütahya, Malatya, Manisa, On Dokuz Eylül ( Giresun ), Ordu, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tekirdağ, Trabzon Aydınlar Ocakları faaliyet ve hizmet kervanına katılmıştır. Bahsi geçen bu Ocaklarda da çok yoğun faaliyetler sürdürülmektedir

Kuruluşundan bugüne Allah’ın rahmetine kavuşan Aydınlar Ocağı üyeleri için her sene Ramazan ayı içinde mevlid okutularak rahmetle anılmışlardır. Bu üyeler: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Av. Sait Bigiç, Fethi Gemihlioğlu, Prof. Dr. Ayhan Songar, Av. M. Fazlı Akkaya, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Nahit Rıfkı Dinçer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Fevzi Sevgili, Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü, Av. Enver Yakuboğlu, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Suat Vural, Prof. Dr. Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Recep Doksat, Kerim Oder, K. Armağan Tekin, Erdoğan Ferit Koyaş, Dr. Özcan Bolcan, Eymen Topbaş, Arif Özkök, Hakkı Cengiz Alpay, Özcan Tuna, Doç. Dr. Nâmık Ayvalıoğlu, Selâhattin Savcı, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Seyfettin Manisalıgil, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Turan Üçok, Dr. Güngör Savaş, Nevzat Silahşör, Hulûsi Çetinoğlu, Ahmet İman, Refik Özdek, E. General Sami Karamısır, Av. Tarlan Samancı, İsa Yusuf Alptekin, Prof. Dr. Tevfik Ertüzün, Av. Müstecip Ülküsal, Muzaffer Eriş, Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Cavit Aydın, M. Sıraç Dede, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Nurettin Ergücü, Dr. Mustafa Akın, Prof. Dr. Fahrettin Tosun, Av. Oğuz Özbek, Feyzullah Değerli, Av. Yusuf Türel, Mehmet Uzun, Prof. Dr. Süleyman Karataş, Av. Nuri Eroğan, İsmail Hakkı Şengüler, Alaeddin Ertüzün, Sabahaddin Topbaş, Dr. Mehmet Halaçoğlu, Doç. Dr. M. Cahit Atasoy, Gültekin Samancı, Yard. Doç. Dr. Cevdet Dadaş, Dr. Necmettin İşli, A. Atilla Salihoğulları, Kemal Perk, Prof. Dr. Haşmet Başar, Bayram Camcı, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Mehmet Güler, Av. Kâmil Öztürk, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Hayati Güler, Servet Mahiroğulları, Emrehan Küey, Ömer Hacıahmetoğlu, Dr. Reyhan Songar, İlhan Aras, İsmail Kanyılmaz, Ali Öner Bilici, İsmet Karaoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer, Hulûsi Altınyurt, Yard. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Necati Asım Uslu, Prof. Dr. Asaf Ataseven, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu, Kemal Çapraz, Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, M. Sami Erdem, Mustafa Şen, Dursun Keskinkılıç, Ergun Göze, Hasan Tahsin Uğur, İsmail Ekim, Abdurrahman Çelik, Abdülkadir Yaşar, Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Doç. Dr. Hüseyin Kalkan, Refet Körüklü, Av. Abdullah Mazhar Baytaz, Prof. Dr. Ruknettin Tözüm, Prof. Dr. Yusuf Keçecioğlu, Celalettin Karaatlı,  Müslim Fincan, Sabri Ülker, Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik, Av. Armağan Gayretli, Altan Deliorman, Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Mustafa Öncel, Av. Celâl Özdemir, Sami Yavrucuk, M. Kemal Cabioğlu, Durali Ayaroğlu, M. Zeki Karahan, M. Turgut Öztaşkın,  Necati Üstündağ, Hakkı Turcan, Prof. Dr. Fevzi Samuk, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Altemur Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Rahmi Bilge, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Erk Yurtsever, Nihat Gürer, Prof. Dr. Nihat Keklik, Sinan Yıdız, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli, Mehmet Ateşoğlu, Prof. Dr. Cevat Babuna, O. Faruk Başoğlu, Necati Bozkurt, E. Gnl. Mehdi Sungur, Mevlüt Şam, Prof. Dr. Acar Sevim,  Ahmet Kolutek, Mustafa Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Aytekin Yıldırım ve Dr. Yaşar Akdoğan.

Ocak yayın faaliyetlerine büyük bir önem vererek çok sayıda kitap bastırmıştır. Bu yayınlar:

* GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,

* Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,

* Muhafazakarlık Nedir Ne Değildir,

* Dış Borç ve Turizm,

* İslâmiyet ve Millet Gerçeği,

* 150. Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,

* Güneydoğu Anadolu’nun Dil ve Folklor Özellikleri,

* Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,

*  AT’nun Cevabı ve Yeni Alternatifler,

* Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,

* Din ve Vicdan Hürriyeti,

* Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,

* Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,

* Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,

* Sosyo – Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,

* İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,

* GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,

* 21. Asra Girerken Çağdaşlaşma, Demokrasi ve İnsan Hakları,

* Milli Mutabakatlar,

* İstanbul’dan Adıyaman’a ( 24. Şûra ),

* İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şûra ),

* Suriye’nin Etnik Yapısı ve Türkiye-Suriye İlişkileri,

* Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,

* Türk Kültüründe Hoşgörü ve Bazı Örnekler,

* Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,

* 9 Soru 9 Cevapta Ermeni Sorunu,

* Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey,

* Yeni Anayasa ile İlgili Görüşler,

* Üniversite Reformu,

* Toprak ve Tarım Reformu,

* Milli Basın Meselesi,

* Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,

* Siyasi İstikrar ve Topyekun Kalınma,

* Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,

* Güçlü Hükümet İhtiyacı,

* Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,

* Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,

* Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,

* Türk – İslâm Sentezi,

* Ermeni Meselesi.

Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet döneminde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetiştirilmesinde üzerine düşen görevi yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana ve Türk milliyetçiliği doğrultusunda her türlü çalışmaları sürdürerek yeni ufuklara doğru yol alacaktır.

Mar 08

Batı’nın Savaş Ahlakı

Ruhittin SÖNMEZ

ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt (1901-1909) Amerikalılar tarafından en sevilen ABD başkanlarından biridir. Roosevelt Başkan olmadan 5 sene önce yazdığı kitabında, Kızılderili Soykırımının haklılığını savunmak için kurduğu şu cümleler Batı’nın savaş ahlakını yansıtır:

“Bu büyük kıta, sefil vahşilerin avlakları olsun diye bırakılamazdı. Savaşların en erdemlisi vahşilerle yapılan savaştır.”

ABD’nin 26. Başkanı’na göre, beyaz ve tercihen Germen kökenli halklardan oluşan “Medeniyet cephesi” ile “en aşağılık kovboydan bile ahlaksız” olan Kızılderililerin oluşturduğu “vahşet cephesi” arasındaki ırksal mücadele kaçınılmaz bir olaydır.

Roosevelt’in biz Türklere bakışı da çirkindir: “Müslümanların Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerinin her zaman belayla sonuçlandığı görüldü. Türklerin zaferlerinden mutlak kötülükten başka bir şey çıkmadı.”

Roosevelt “Medeni Cepheyi” oluşturanların Kızılderililer, Rus ve Tatar, Yeni Zelandalılar gibi topluluklara yaptıkları şeyler korkunç olsa bile sonuçta “muazzam bir medeniyetin temelini attıklarını” söyleyerek, bu kötülüklerini meşrulaştırıyor.

“’Kızılderili’nin iyisi, ölü olanıdır’ diyecek kadar ileri gitmiyorum ama on tanesinden dokuzu için de bunun böyle olduğunu biliyorum. ‘İyi’ olan onuncu Kızılderili’nin akıbeti de umurumda olmaz” diyebilen bir adam bu.

Roosevelt’in bu sözleri bugün de ABD’nin ve kendilerini “medeniyet cephesi” görenlerin dünya görüşünü yansıtıyor. Onlar hala dünyanın bütün petrol, gaz, maden gibi kaynakları ile su, toprak, denizlerini kendilerinin doğal hakkı olarak görürler.

Amerika’da bu yüzden Ortadoğu, Afganistan, Libya gibi yerlerde savaşan askerlerini temsil eden oyuncaklar yapılır, filmlerde özel karakterler yaratılır. Onları “ülkemizin başka ülkelerdeki petrol çıkarlarını koruyan kahramanlar” diye tanıtır ve sevdirirler.

****

1915 yılında Çanakkale’yi ve Boğazları ele geçirip Osmanlı’yı parçalamak isteyen İngiliz E. Başbakanı W. Churchill Avam Kamarasında benzer sözleri Türkler için söyler:

“Savaş hukukuna göre insanlara karşı zehirli gaz kullanmak yasaktır; biliyorum. Amma Türkler Müslüman’dır. Dolayısıyla da insan sayılmazlar! Yani, Türklere karşı rahatça zehirli gaz kullanabiliriz!”

Batılılar Churchill’i de çok ulu bir devlet adamı olarak görür. 1953’de Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, alamadı. Ama O’na Nobel Edebiyat ödülünü verdiler.

*******************************************

RUS SOYKIRIMLARI

Dünya’da en çok soykırım yapan millet Ruslardır. 1500’lü yıllarda Ruslar “Tatar Soykırımı”nı gerçekleştirmişti. Erkek-kadın-çocuk demeden 30 bin kişilik Kazanlı Tatarı kılıçtan geçirip, şehri büsbütün Tatardan arındırdılar. Yüzbinlerce Türk’ü de doğuya sürdüler.

“20. yüzyılda tüm dünyada 170 milyon insan katledilmiş veya yok olmaya terk edilmiştir. Yok edilen bu insan nüfusunun 110 milyonu Komünist rejimin kurbanları olarak tespit edilmiştir. Bu yok edilen 110 milyon insanın üçte ikisi yani 60 milyondan fazlası da Türk soyludur.”

Bu soykırımların hepsini yazmaya yerimiz yetmez. Mesela Kırım Soykırımı ve Sürgünü olayı unutulmaz bir trajedidir. Stalin Kırım Türklerinin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emreder. 18 Mayıs 1944 gecesi gelen emrin ardından 100 binin üzerinde soydaşımız katledilmiştir.

Yine Stalin döneminde 1944 yılında 110 binden fazla Ahıska Türkü kara kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde koyunlar gibi doldurularak sürgün edildi. Birçoğu Sibirya soğuklarında öldüler. Kalanlar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a dağıtıldılar.

Azerbaycan’da 20 Ocak 1990’da gece yarısı Rus Ordusunun baskınında yüzlerce sivil insan öldü ve yaralandı. Hazar denizine atılanlar, penceresinden bakarken öldürülenler, arabasıyla geçerken kurşunlananlar, vurulanlar, tank paletlerinin altında kalanlar oldu. Çocuklar, gençler ve yaşlılar acımasızca katledildiler.

Rus ordusunun himayesindeki Ermenilerin yaptığı Karabağ bölgesindeki Hocalı soykırımı da esasen Rusya’nın eseridir.

Tıpkı bugün, görünüşte Suriye (rejim) ordusunun sivillere ve askerimize yönelik saldırılarının arkasında Rusya’nın olduğu gibi.

Özetle Ruslar da insana verilen değer yönünden sicili en bozuk milletlerden, Rusya en çok sivil katliam yapan devletlerden biridir.

*******************************************

ATATÜRK’ÜN DIŞ POLİTİKASI

Atatürk dış politika konusundaki ilkelerini dönemin Dışişleri Genel Sekreteri (müsteşara tekabül ediyor) Numan Menemencioğlu’na söylemiş:

  • Komşularınızın iç işlerine karışmayın.
  • Rusya’yı tahrik etmeyin.
  • Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.
  • Sormadan akıl vermeyin.
  • Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.

Atatürk yıllarca savaştığı İngiltere ve müttefikleriyle iyi ilişkiler kurdu. Türkiye, Milletler Cemiyeti’ni kuran ülkelerin neredeyse tamamıyla savaşmıştı. Buna rağmen, 1932 yılında, kendi başvurusu olmadığı halde, bu devletler dahil 28 üye devletin resmi davetiyle, Cemiyet-i Akvam’a (Milletler Cemiyeti’ne) üye oldu.

Atatürk Ruslarla ilişkilerini de iyi tuttu. Komşu devletlerle bölgesel paktlar oluşturdu.

Türkiye son yıllara kadar, Atatürk’ün dış politika alanında ortaya koyduğu bu vizyona, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözleriyle çizdiği hedefe bağlı kaldı ve bu yönde kararlı politikalar izledi.

Bunun sayesinde, Türkiye güvenli bir bölgede, güvenilir bir devlet oldu. Uzun yılları savaşsız geçirerek bölgesel bir güç haline gelebildi.

Son yıllarda çektiğimiz sıkıntılar bu eksenden sapmanın eseridir.

Mar 02

Hocalıda Soykırımın 28. Yılı

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Anadolu Aydınlar ocağı yönetim kurulu 22 Şubat 2020 akşamı yaptığı olağan aylık toplantısında Karabağ’ın işgali ve Hocalı soykırımı için anma töreni düzenledi. Başkan Prof. Dr. İbrahim Öztek, Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgali ve Hocalı olayları Türk tarihindeki Türk’e soykırım sayfalarından biridir. Bu Kıbrıs Türk’üne yapılan soykırım girişiminden sonraki son soykırım hareketidir dedi.

 

Öztek şöyle devam etti. Ermeniler, 412 gün kuşatma altında tuttukları Hocalı kasabasına, 25/26 şubat 1992 günü sabaha karşı 366. Rus zırhlı alayı desteğinde 2000 kişilik kuvvetle saldırarak,  tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar. Ermeniler, bebek, çocuk, kadın, yaşlı demeden yalnız o gün 613 insanımızı vahşîce katlettiler. Ölenlerin sayısı bin üçyüze ulaştı Binden fazla soydaşımızın ise akibeti meçhul oldu. Bu vahşet Birleşmiş Milletler hukuku çerçevesinde de soykırım olarak ilan edildi. Bu vahşet çerçevesinde yalnız üç örnek vermek istiyorum; hamile kadınların karınları süngülerle yarılarak çocuğun cinsiyeti üzerine kumar oynandı. Yüzlerce insan diri diri yakıldı. 13 yaşında bir kız çocuğu cama çivilenerek diri diri hem de bir doktor tarafından derisi yüzüldü. Bu canavarlığı akşam vakti üç ayrı çocuğa daha uyguladı.

Hocalı soykırımının 28. Yılı arifesinde Sayın Aliyev ve Ermenistan başbakanı Paşinyan 14 Şubat günü Münih’te başlayan 56. Münih güvenlik konferansında ekranların karşısında ilk defa bir araya geldiler. Dünyanın gözleri önünde Azerbaycan toprağı Karabağ’ın mülkiyeti ve tarihi konusunda Paşinyan yalan üstüne yalan söyleyerek, hatta bir ara Karabağ Azerbaycan topağıdır diyerek, Sayın Aliyev’i güldürdü ve gördün mü, gerçeği dile getirdin dedi.

Öztek devamla; Karabağ en az altı bin yıldır Türk yurdudur. Azerbaycan’ın öz toprağıdır. Ermenilerin de isim olarak kullandığı Karabağ veya bölgenin başkenti Hankenti öz be öz Türkçe isimlerdir. Bunların Ermenice isimleri bile yoktur. Bugün Ermenistan’ın başkenti Erivan da kadim Türk şehri Revan’dır. Bu gerçeği hiç kimse saptıramaz. Ermeniler, geleceklerini düşünüyorlarsa Azerbaycan ve Türkiye ile iyi geçinmek zorundadır. Gasp ettiği topraklardan çıkmak zorundadır. Yoksa akıbetleri kötü olacaktır. Dört yıl evvel Azerbaycan’la olan sınır sürtüşmesinde Azerbaycan’ın modern ordusunun ve üstün silah gücünün herhalde farkına varmışlardır. Yarın çok geç olmadan Ermeniler, bir an evvel Karabağ’da Azerbaycanlıların ve Ermenilerin birlikte huzur içinde yaşayacakları ortamı sağlamalıdırlar dedi.

 

 

Eski yazılar «