x

KASIM AYINDAKİ ACI KAYIPLARIMIZ

Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Dairesi Başkanlığı, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ve Müsteşar Yardımcılığı yaparak Türk milli eğitimine uzun yıllar başarılı hizmetler yapan, ayrıca geçmişte Adana Türk Ocağı, Ülkü-Bir Başkanlığı yapan büyük Türk milliyetçisi Necdet Özkaya 03.11.2017 Çarşamba günü vefat etmiş ve 05.11.2017 Pazar günü Adana’da Asri Mezarlık’a defnedilmiştir.

Aydınlar Ocağı Kurucu Üyelerinden Türk milliyetçiliğine büyük hizmetler yapmış olan Necati Bozkurt büyüğümüz 10.11.2017 Cuma günü vefat etmiş ve 11.11.2017 Cumartesi günü Üsküdar Karacaahmet Şakirin Camiinde kılınan cenaze namazından sonra defnedilmiştir.

Her iki Türk milliyetçisi büyüğümüze Allahtan rahmet diler, mekanlarının cennet olmasınI niyaz ederiz. Ailelerine ve Türk milliyetçisi camiaya sabır ve başsağlığı dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

  

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Kas 13

Atatürk En Büyük Türk Milliyetçidir

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

 

Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, mazlum milletlerin bağımsızlık rehberi, son yıllarda değerini daha da iyi anladığımız büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk’ü 79. ölüm yıldönümünde rahmet ve saygı ile anıyoruz. Atatürk milliyetçi bir çizgide olmasaydı bazıları gibi Milli Mücadeleye girişmekten çekinirdi.

10 Kasım, 29 Ekim, 19 Mayıs ve 23 Nisanlar doğru bir durum değerlendirmesi imkanını bize veren ders alınacak tarihler ve fırsatlardır. Dünü bilerek bugünü değerlendirebilmek; yarınları kurtarabilmek mümkün olabilir. Aslında değerli destan şairimiz rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şu mısraları bize ışık tutmaktadır: Seni özünden vuran düşmanın kimmiş dünkü/ Göreceksin ki yine aynı düşman bugünkü…

İnancımıza göre, her canlı ölümü tadacaktır. Önemli olan yaşanan ömrün hayırlı hizmetlerle geçmiş olmasıdır. İşte; Atatürk de Milli Mücadele ve Cumhuriyetle Türk tarihinde bir çığır açtığı, Osmanlı’nın yıkıntılarından bir güneş gibi doğan T.C.’nin kurucusu olduğu için daima hayırla ve rahmetle yad edilmektedir.

Atatürk’ün mensubu olmaktan gurur ve şeref duyduğu Türk Milletinin bir kavimler ve etnik guruplar ittifakı olmadığını öncelikle kavramamız gerekir. Milli Mücadele Anadolu’dan kovduğumuz emperyalist ülkelerin isteklerine, Mondros Mütarekesi ve Sevr şartlarına uygun olarak yapay devletçikler ve milletler yaratmak için yapılmamıştır. Milli Mücadele ile Sevr dayatması paramparça edilmiş ve tarihin çöp kutusuna atılmıştır. Milli Mücadele kimsenin izni ile de olmamıştır. O milli bir harekettir ve Türk Milletinin bir bütün olarak işgalcilere direnmesidir. Milli Mücadele bir zümre, etnisite veya sınıf hareketi de değildir. Türklerin ve kendilerini Türk olarak, Türk Milletine mensup hissedenlerin şerefli ve fedakarca bir vatan savunmasıdır. Kendilerini Türk Milletine mensup hissetmeyenler Milli Mücadeleye de, Devletin kuruluşuna da katılmadılar. Mensubu olduklarını hissettikleri ülkelere gittiler ve oralarda görev aldılar. Kurucu Türk unsuru ile kader birliği yapanlar, Anadolu’da kalarak bu şerefli ve zor mücadeleyi başardılar.

Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyet kimseye kimlik dayatmamıştır. Tam tersine kimliksizlik mi dayatılıyor soruları akla gelmiştir. Bizim tarihimizde zora dayalı bir kültürleştirme yani eritme (asimilasyon) olmamıştır. Türk tarihinde böyle yüz karası suçlar yoktur. Bu bakımdan, Cumhuriyetin haksız yere suçlanmasını anlamak da zordur. Eğer Batılı ülkelerin yaptığı gibi bir eritme olsaydı; Balkanlar’da tek dil ve tek din olurdu. Hoşgörü esas alınmış ve farklılıklar üzerinde birlik, tevhid aranmış, farklılıklar da kutsallaştırılmamıştır. Osmanlı’da eğitim-öğretim dili de Türkçedir.

Cumhuriyetin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerdir. Hiçbir ülkede kurucu unsur dışlanarak milli kimlik tanımı yapılamaz. Türkiye ismi yüzyıllar önce Anadolu’ya bizzat yabancılarca verilen isimdir. Milli kimlik etnik çağrışım yapmaz; çünkü etnik gurup kapsamında düşünülemez. Yeni devletin bir Türk devleti olması, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde 16.yüzyıldan itibaren dışlanan ve kaybedilen kimliğin tekrar kazanılması ve asla dönüştür. Bir başka ifade ile, 1299’da Osmanlı’yı kuran kurucu iradeye dönüştür.

Milli bağımsızlık ve egemenlik üzerinde bilhassa duran Atatürk aksi bir görüşte olmuş olsaydı; Türk Milletinin Milli Mücadeleyi başaramayacağından hareketle manda ve himaye görüşlerini kabul ederdi. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen kendisidir. “Türkiye maymun değildir; hiçbir milleti taklit etmeyecektir; o sadece öze dönecektir; hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir” ifadeleri adeta ders niteliğindedir.

Atatürk’ün yaşadığı dönemdeki bazı liderlerden esinlenerek kendisine haksız bir şekilde bazılarınca diktatörlük yakıştırılmıştır. Aslında Türk tarihine, Cumhuriyete ve Türk kültürüne karşı olanlar Atatürk’e de karşıdır. Milli Mücadele faal ve açık bir Meclisle, TBMM ile yürütülmüştür. Atatürk tek adamlığı ve TBMM’de kendisine verilmek istenen imtiyazları reddedecek kadar Türk Milletinden bir ferttir.

Milli Mücadele ne bir ihtilâl, ne de bir darbedir. Darbeler iktidarlara karşı yapılır. Milli Mücadeleye atıldığımız dönemde ortada biten, çöken, toprakları işgal edilen, egemenliği ortadan kalkmış bir saray ve eli kolu oynayamayan bir esir padişah vardı. Milli Mücadele ve Cumhuriyet, ne padişahı, ne de onun işbirlikçi hükümetini iktidardan indirmiş değildir.

Cumhuriyet mi, yoksa demokrasi mi diye bir değerlendirmede bulunmak bizim siyasi tarihimiz bakımından eksik bir tercihtir. Cumhuriyet, demokrasi ve milliyetçilik gerek Milli Mücadeleyi harekete geçiren, gerek onun tacı olan Cumhuriyetin özüdür.

10 Kasım 1938 tarihinde Nazi yönetiminden kaçarak Türkiye’ye göç eden ve İ.Ü. Hukuk Fakültesinde ders veren bir Alman profesör Atatürk’ün ölüm haberini duyunca şaşırır. Derse girip girmemekte karar veremez. Üniversite rektörüne müracaat eder ve ne yapması gerektiğini sorar. Dönemin rektörü; “sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın” der. Alman profesörün cevabı çok dikkat çekicidir: “Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki” der.

Atatürk sanata ve tiyatroya da meraklı bir liderdi. Bir oyuna bir süre gecikerek gitmek durumunda kalır. Oyun başlamıştır. Temsil sonunda Atatürk ilgilileri tebrik eder ve “Eğer benim için geç başlatacak olsaydınız dalkavukluk etmiş olurdunuz” der. Atatürk alçak gönüllü ve mütevazi bir insandı.

Atatürk samimi bir dindardı. Hurafelerin din olarak takdimine de karşıydı. Atatürk TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara Hacı Bayram Camiinde dava arkadaşlarıyla birlikte Cuma namazını kılmış, Meclis önünde topluca dualar edilmiş, kurbanlar kesilmişti. Ayrıca yurtta mevlidler okunmuştu. Atatürk Kuran-ı Kerim’in tefsirlerini yaptırmış, Diyanet İşleri Teşkilatını kurdurmuş ve anayasa ile bunu teminat altına aldırmıştı. Kuran-ı Kerim kendisinin en büyük moral kaynağı idi. Köşkte Hafız Yaşar Okur ile Saadettin Kaynak değişik makamlarda Kur’an ve Mevlid okurlardı. Türkçe hutbe ilk kez 1928 yılında Süleymaniye Camiinde Sadettin Kaynak tarafından okunmuş, Arapçasına Türkçe de eklenmişti. Atatürk’e göre, Türk Milleti daha dindar olmalı, yani bütün sadeliği ile dindar olmalı idi. Müslümanlık şuura muhalif ve ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyordu. O’na göre “dinsiz bir milletin idamesine imkân yoktur. İslam dini öyle yüce bir dindir ki; ilim Çin’de de olsa alınız diyen bir peygamberin ümmetiyiz” ifadeleri de kendisinin dine ve yüce dinimiz İslam’a bakışını ortaya koyar.

Atatürk’de de ifadesini bulan laiklik anlayışı yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. Laiklik asla dinsizlik demek değildir. Tam tersine farklı inanç ve dini duyguları garanti altına almaktır.

Milletleşemeyen, milli mutabakatları ve ortak kabul ve redleri, sembolleri, ilkeleri belirlenemeyen toplumlar demokrasiyi yaşatamazlar. Zira demokrasi milletleşemeyen kalabalıkların rejimi değildir. Günümüzde Ortadoğu’da milletleşemeyen milli seviyede kabulleri gerçekleşemeyen toplumlar laik bir yapıda da olmadıklarından birlikte yaşayamazlar; mezhep ve etnik çatıştırmaları aşıp asıl düşmanla mücadele edemezler. Müslüman Müslümanla savaşır ve savaştırılır. Bırakın mücadeleyi bazıları etnik ve mezhep taassubu ile düşmanla işbirliğine bile gidebilirler.

Bursa Amerikan Kız Kolejinde misyoner öğretmenlerin gayretiyle üç kız çocuğunun Hristiyan yapılması karşılığında bu okulu 29 Ocak 1929’da kapatan da kendisidir.

Atatürk çağlar üzerinde kalarak döneminde Avrupa’dan esen ırkçı akımların etkisine kapılmamış bir üstün liderdir. Kendisi ırkçılıkla milliyetçiliği ayıran bir liderdir. Gerçekten ırkçılık sosyal olayların sebep ve sonuç ilişkilerini biyolojik ve genetik konulara bağımlı görmesine rağmen, milliyetçilik kültürel değerlere bağlı bir kavramdır. Atatürk’ün şu sözleri ders niteliğindedir: “Bizim milliyetperverliğimiz, başka milletleri küçümsemeyen, mağrur olmaya yer vermeyen bir milliyetçiliktir”.

Aslında milliyetçilik ne dışa kapanmadır; ne sadece duygusallık, ne de basit bir düşmanlıktır. Dış politikadan ekonomiye, çevreciliğe kadar ülke çıkarlarını koruyacak, geliştirecek şuur ve olgunluğu kazanmaktır. Milli kültürü koruyarak geliştirmedir. Çağımızın yükselen bir değeridir. Belirli bir tavır alışlar bütünüdür. Kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak veya dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir. Uydu olmamanın sigortasıdır. Türk milletine mensubiyet ile İslam âlemine aidiyet birbirinin alternatifi de değildir. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamaz.

Mustafa Kemal Atatürk barışçıdır ve savaşın en son başvurulacak bir çare olduğunu düşünür.

Gençliği en büyük ümit olarak görür. Nitekim, 19 Mayıs’ı gençlere armağan etmiştir. Şu sözleri konuyu tamamlar: “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır”.

Cumhuriyet onun eseridir. Nitekim “Yaptığımız işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan T.C.’dir” diyerek bu gerçeği ifade eder.

Atatürk binlerce kitaptan meydana gelen zengin bir kütüphaneye sahiptir. O seçkinci değil, milletine tepeden bakmayan, Türk milletinin bir parçasıdır. İleri görüşlü, milli haysiyet ve onura düşkün, mütevazi, Çanakkale’de ölen yabancı askerlere bile merhamet edebilen bir liderdir. Onda vatan ve millet sevgisi ve kadın hakları öne çıkar. Egemenliği millette görür.

Atatürk’ün ölümünün 79. yıldönümünde bize düşen görev; Türk tarihine bir bütün olarak bakabilmek, önde gelen liderler ve dönemler arasında rekabet ortamı yaratmamaktır. Aksi bir anlayış bilimsel de değildir. Milli bağımsızlık ve egemenlik konularında hassas olmaya mecburuz. Günümüzde önümüze sürülen her türlü teslimiyetçiliği ve tuzağı aşabilmek için dünden ders almalıyız.

Atatürk’ün “Kendi benliğine ve milliyetine sahip olmayan milletler diğer milletlere av olur” uyarısını hiçbir zaman unutmamalıyız.

Atatürk’ün 79. ölüm yıldönümünde O’nu ve silah arkadaşlarını, Türk Devleti için hayatını seve seve veren bütün şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anarız. Hepinizi saygıyla selamlarız.

Kas 13

Osmanlı Bilim ve Eğitim Sisteminin Bozulması

Dr.Şahin CEYLANLI

 

Osmanlı bilim ve eğitim sistemindeki bozulmayı ve çöküşü ortaya koyan en önemli sebepler aşağıda sıralanmıştır:

       İlme Karşı İlgi ve Alâka Noksanlığı:

 

XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı bilim ve eğitim sisteminde  yavaş yavaş  bir bozulmaya gidiş  görülmektedir. Günümüzdeki üniversitelerin muadili olan medreselerde  geçmiş yıllarda görülen ciddi çalışmalar, yerini basit hesaplara, bağnazlığa, araştırmadan kaçma, dış dünyaya karşı merakın zayıflaması, disiplinsizlik gibi hususlara bırakmıştır. Ciddi çalışmalar ile ele alınan konuların öğrenilmesi ve araştırılması usullerinin terk edilmesi, Osmanlı bilim ve eğitim sisteminin bozulmasını gösteren ilk belirtilerdir.(1) Taşköprülüzâde, 1540 tarihinden itibaren medreselerdeki genel bilgi seviyesinin düşmeye başladığını, felsefe ve matematiğe karşı eski ilginin azaldığını, müderrislerin bile nazari ilimler üzerindeki ana kitaplar yerine, özet mahiyetinde basit birkaç eser okumakla yetindiklerini ve kendilerini âlim saydıklarını belirtmektedir.(2) 1440 yılında keşfedilmiş olan matbaanın, Osmanlı Devletine 287 yıl sonra girmesi, Devletin bilim alanındaki gelişmesine engel olan önemli faktörlerden biri sayılmaktadır.  III.Murat 1590  yılındaki bir fermanla, İtalya’da basılmış ve dinî konuları ihtiva etmeyen Arap harfli kitapların ülkeye girmesine müsaade etmiştir.(3)

 

       Kadılık ve Müderrislik Makamlarının Para İle Satılması:

 

Devletin özellikle XVI.yüzyıldan sonraki döneminde fikir ve düşünce alanında gerileme baş göstermiş ve bu durum medreselerin bünyesinde de belirmeye başlamıştır. Bu husus Koçi Bey’in ünlü Risalesi’nde de açık açık belirtilmektedir. Risalede, 1594 tarihine gelinceye kadar medrese öğretmen yardımcılarının müderrisler gibi bilgili ve fikri doygunluk içerisinde oldukları, bu tarihe kadar ilmin son derece düzgün olduğu, 1594 tarihinden sonra bu düzenin bozulduğu, ilim adamlarının  asıl görevlerini bırakarak dalkavukluk yaptıkları, medreselere hatır , gönül ve torpil ile öğrenci alınmaya başlandığı, mülazimliklerin para ile satıldığı, müderris ve kadı olarak ilim kadrolarının düzenbaz ve cahillerle doldurulduğu, bu sahte ilim adamlarının çoğunlukla zulüm ve adaletsizlik yaptıkları, hakkıyla ilmini yapanların  da adlarının kötüye çıkarıldığından bahsedilmektedir.(4)  Yine aynı eserde, ilim kadrolarının onun bunun aracılığı ile verilmesinin doğru olmayacağı, en bilgili kim ise ona verilmesinin gerektiği, kadılık için en önemli vasıtanın bilgi olduğu, yaş, soy ve sopun önemli olmadığı, medreselerin yaşlıdır diye cahillerin eline verilmemesi, medrese hocalarının bilgili ve becerili olmaları gerektiği anlatılmaktadır.(5) Bu konuda İ.Hakkı Uzunçarşılı da XVI. yüzyıldan itibaren ilmiye sınıfındaki bozulmaların gözle görülür hale geldiğini belirtmektedir. Bilindiği gibi medreselerde eğitim ve öğretim belirli bir müfredat çerçevesi içinde yapılırdı. Medrese talebeleri çok zor ve çetin imtihanlardan geçerek basamak basamak ilerleme kaydetmekteydiler. Medreselerden mezûn olanlar kadı veya müderris olmak için nöbet usulü defterlere kaydoluyorlar ve sıralarını bekliyorlardı. Fakat  XVI.yüzyıldan itibaren bu usullerin ortadan kalktığı görülmektedir. Adaylarda aranan kabiliyet ve beceriye bakılmaksızın ve hatta bekleme dahi olmadan tayinlerin yapıldığı, kadılık ve müderrislik makamlarının iltimas ve para ile satıldığı görülmeye başlanmıştır.

 

       Yenilik Hareketlerine Karşı Koyma:

 

XVIII.yüzyılın başlarından itibaren hem nazari hem de uygulamalı bilim alanlarında, ulema ve medrese mensupları, Devlet içinde yapılan yenilik ve ıslahat hareketlerine karşı gelmeye başlamıştır. !706-!710 tarihleri arasında sadrazamlık yapan Ali Paşa’nın kitapları incelenmiş ve Şeyhülislâm bir fetva yayınlayarak, astronomi, felsefe ,  tarih gibi kitapların kütüphanelere giremeyeceğini açık bir şekilde beyan etmiştir.(6)

 

       Akli İlimlerden Uzaklaşılması:

 

İ.Hakkı Uzunçarşılı, ilmiye sınıfının bozulmasını önlemek için birçok fermanın yayınlandığını belirtmekte ve bütün bunlara rağmen, iltimas ve kayırmanın önüne geçilemediğini belirterek bu bozulma hususunda şunları söylemektedir: “ Medreselerin bozulmasında tefekkürü faaliyete geçirecek olan matematik,kelam ve felsefe gibi akli ilimlerin terk edilerek, bunların yerine tamamen nakli ilimlerin kain olması, birinci derecede âmil olmuştur. XV. asrın sonlarına yakın zamanlara kadar Osmanlı medreselerinde ilmi hikmet ( felsefe) dersi okunup, bu ilme dair Şemseddin Molla Fenari, Kadızâde-i Rumi, Hocazâde Ali Efendiler gibi mütefekkir âlimler tarafından kıymetli eserler telif edilip okutulduğu halde, sonra bazı şeyhülislâmların telkinleri ile hikmet dersi medreselerden kaldırılarak bunun yerine zaten mevcut olan fıkıh, usuli fıkıh ilimlerine yer verilmiştir.” (7) Bu konuda A.Adnan Adıvar’da aynı görüşü paylaşarak şunları söylemektedir:  “ XVII.yüzyıldan bu yana, medreselerde yavaş yavaş akli ve müsbet ilimler itibardan düşmüş ve dersler daha ziyade fıkıh alanı içine kapanmıştır. Matematik, astronomi, felsefe gibi dersler, her ne kadar tamamıyla ortadan kalkmamış değilse de herhalde ikinci planda kalmıştır. Hatta bu ilimlerden en iptidai bilgilere sahip olmayanların en büyük  medreselerin müderrisliğine ve en büyük makamlara geçtiği görülmüştür.” (8) Adı geçen kaynaklarda görüldüğü gibi, XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde, akli ilimler noktasından bir düşüş göze çarpmaktadır.

                   Softaların İsyanlara Karışması :

Kuruluş tesisleri çok mükemmel temellere dayanan ve birer sanat  abidesi olan Osmanlı medreseleri, sistem ve eğitim metotları bakımından çok çeşitli ve karışık olduğu için zamanla bozulmuşlar ve bu medreselerden yetişen öğrenciler de “ medreseli isyanları “ adı verilen anarşist hareketlerle milletin ve devletin başına büyük belalar açmışlardır. !876 yılında, yüzlerce medrese öğrencisi Bab-ı ali’de toplanmış, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa ile Şeyhülislamın görevlerinden alınmaları için gösterilerde bulunarak devleti güç durumlara düşürmüşlerdir. Softaların ayaklanması üzerine, Padişah Şeyhülislamı değiştirmek ve Mahmut Nedim Paşa’nın yerine de Rüştü Paşa’yı sadrazamlığa getirmek mecburiyetinde kalmıştır. (9)

Netice olarak kaynaklardan da anlaşıldığı gibi, bilgiye, çalışmaya, kabiliyete, maharete dayanmayan tayinler ve terfiler, iltimas ve kayırmalar, yenilik hareketlerine gösterilen tahammülsüzlük, fen ilimlerine ilginin azalması, artık ciddi çalışan bilim adamlarında bile heves bırakmamıştır. Bu tür hareketler toplumda dengesizliğe yol açmış, cahille âlim arasında fark kalmamış, müderrisler cahillikleri yüzünden ders veremez duruma düşmüşler, bu durum karşısında medrese öğrencileri artık okumakla ve yetişmekle ilgilerini kesmişler, silahlanarak eylemler yapmaya başlamışlar, kanlı çatışmalar olmuş, öğrenim ve eğitim aksamıştır. Osmanlı eğitim müesseselerinin XVI. yüzyıldan itibaren çöküşünü gösteren bu olaylar, Devletin diğer alanlardaki duraklamalarını, gerilemelerini ve çöküşünü anlamamıza yardım eden sebepler arasındadır.

 

DİPNOTLAR :

  • Aydın Yalçın, Türkiye İktisat Tarihi, 340
  • Aydın Yalçın, Aynı Eser, 340
  • Halil İnalcık, Ottoman Empire, s.!74-177-185, Zikreden, Aydın Yalçın, a.g.e., s.341
  • Koçi Bey Risalesi, s.27-28
  • Aynı Eser, s.29
  • Halil İnalcık, a.g.e., s.180, Zikreden Aydın Yalçın, a.g.e.,s.343
  • İ.Hakkı Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, s.67
  • Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s.40
  • Sami Sayar, Türkiye İmparatorluk Dönemi Mali Olayları, s.204-205

 

 

Kas 13

Ankara’da Yapılan Türk Kültürü Ve Medeniyeti Şûrası

Edip TEKKOL

Aydınlar Ocaklarının 46. Şûrası’na katılmak için 27 ~ 30 Ekim 2017 tarihleri arasında Ankara’daydım.

Başkent Öğretmenevinde yapılan “Türk Kültürü ve Medeniyeti: Meseleler ve Gelecek Tasavvuru” başlıklı Şûra’da, Akademisyenler’in, Uzmanlar’ın Türk ve İslâm dünyasının meseleleri ve çözüm yolları üzerine sundukları bildirilerden çok istifade ettim.

Yahya Kemâl Beyatlı’nın, geçmiş ile gelecek arasındaki vazgeçilmez bağı çok veciz bir şekilde izah ettiği “Kökü mazide olan âtiyiz” sözüne uygun olarak, bu Şûra’da alınan kararlar bir ‘Sonuç Bildirisi’ ile gerek basında gerekse sosyal medyada Türk Milleti’nin görüş ve bilgisine sunuldu.

Şûra bitiminde, Ankara Kalesi ile çevresine ve Sakarya Meydan Muharebesi’nin yapıldığı yerlerden biri olan Polatlı bölgesine bir gezide bulunduk. Ertesi gün de değerli arkadaşım Ertuğrul Erdem ile ikimiz Anıtkabir’i, Atatürk ve Kurtuluş Müzesi’ni ve Etnoğrafya Müzesi’ni ziyaret ettik. Bu yerlerle ilgili bazı görüntüleri “10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü” münasebetiyle bilgilerinize sunmak istiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayrıca, Atatürk’ün vefatının 79. yıldönümü münasebetiyle, yokluklar içinde milletçe yapılan kutlu bir mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş bir imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Gazi Mustafa Kemâl Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

 

TÜRK İLAHİSİ

 

Dedem koynunda yattıkça, benimsin ey güzel toprak,

Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe bir sor, bak.

 

Yerim sensin, göğüm sensin, cihanım, cennetim hep sen,

Nasıl bir zinde millet çıktı gördüm hasta sînenden…

 

(Süleyman Nazif-1926)

Kas 10

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şûrası

                                                               Cafer GENÇ

Sizlere, Aydınlar Ocakları’nın, Ankara, Başkent Öğretmenevi’nde,  27, 28, 29 Ekim 2017 tarihlerinde gerçekleştirdiği 46. Büyük Şura çalışmalarından söz etmek istiyorum. Amacım, demokrasi anlayışından hareketle, sivil toplum kuruluşlarının, topluma hizmetlerini gündeme getirmektir. Böylece, sosyal hayatımızda önemli yer teşkil eden derneklerin varlık sebeplerini, amaçlarını, etkilerini, faaliyetlerini sorgulamanıza imkan vermiş olacağımı düşünüyorum.

27 Ekim 2017 Cuma günü saat 15.30 da, Açılış Toplantısı’yla başlayan 46. Büyük Şura çalışmalarının konusu ‘’21. YÜZYILDA TÜRK KÜLTÜRÜ VE MEDENİYETİ: MESELELER VE GELECEK TASAVVURU’’ ile ilgiliydi. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile açılış yapıldı. Açılış konuşmasını, ev sahibi olarak Ankara Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Sinan Demirtürk ve akabinde, Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL yaptı. Misafir olarak MHP milletvekili Okay Vural ve 20 kadar eski parlamenter, BBP Başkanı Mustafa Destici, Sadi Somuncuoğlu, Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Karabekir, Türkiye Kamu Sen yetkilileri, Türk Eğitim Sen temsilcileri, profesörler, akademisyenler katılmışlardır ve konuşma yapmışlardır. Mazeretleri sebebiyle katılamayanların gönderdikleri mesajları okunmuştur. Velhasıl; katılımın, ilginin ve sevginin üst seviyede olduğunu söylemek isterim. Şura çalışması, ‘’Türkiye’de Milli Eğitim ve Kültür’’ konulu panelle başladı. Konuşmacıları olarak, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL, Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ, Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU, Yrd. Doç. Dr. Sakin ÖNER hocalarımız katılmışlardır. Akşam yemeğinden sonra, şuranın birinci oturumu gerçekleştirilmiştir.

İkinci gün, her oturumda, yaklaşık 5 konuşmacının olduğu, 5 oturum gerçekleştirilmiştir. Bu oturumlarda çok önemli memleket meseleleri gündeme getirildi. Bazı bildirileri belirterek konunun önemine dikkatinizi çekmek istiyorum. ‘’Yüzyıldır Bedeli Kanla Ödenen Petrol, Türkiye ve Dini Meseleler, Değerler Eğitimi, Kadına Yönelik Şiddet ve Çözüm Yolları, Türkiye’nin Demografik Yapısını Değiştirme Gayretleri, Türkiye Jeopolitiği, Anadilimiz Türkçe,  Türk Milliyetçiliği Hareketi, Z. Gökap Aşısı, Erol Güngör- Kültür ve Milliyetçilik, ABD’nin Kerkük Kapanı, Özerklik Tartışmaları, Dilde-Fikirde-İşte Birlik, Medeniyet Tasavvurumuz, Türkmenler Meselesi ve İnsani Yardım…’’ konuları gündeme getirildi. Benim de, Bursa Aydınlar Ocağı’nı temsilen katıldığım bu şura çalışmasına, ‘’Türk Kültürü ve Medeniyeti, Eğitim Meselelerimiz’’ konulu bildirimi sundum ve ‘’Türk’ün Destanı’’ şiirimi okudum. Saat 16.00’da sona eren oturumlardan sonra, Ankara Kalesi, Çıkrıkçılar Yokuşu, Taceddin Dergahı, Hamamönü gezisi gerçekleştirildi.  Akşam yemeğinden sonra, slayt gösterisi ve sanatçı Yılmaz Terzi ile Kerküklü ses sanatçılarının Kerkük konseri muhteşemdi. Duygusal anların yaşanmasına vesile oldu.

Üçüncü gün, Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL’ın genel değerlendirme konuşmasından sonra Bildiri Komisyonunca hazırlanan 46. Şura Sonuç Bildirisi okundu. Daha sonra yapılan Polatlı gezisinden sonra 46. Şura Çalışmaları tamamlanmış oldu.

Kas 06

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şûrası Sonuç Bildirisi

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şûrası, 27-29 Ekim 2017 tarihleri arasında, milli egemenliğin tecelligâhı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı, Türk milletinin varlık yokluk mücadelesi olan İstiklâl Harbi’nin yönetildiği, 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkentinde,  Ankara Aydınlar Ocağının ev sahipliğinde,Türk Kültürü ve Medeniyeti: Meseleler ve Gelecek Tasavvuru” başlığı ile gerçekleştirilmiştir.

29 Ekim 1923; Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlattığı ve 9 Eylül 1922’de İzmir’de zaferle noktalanan  Milli Mücadele’nin Cumhuriyet’le taçlandırıldığı gündür.  Atatürk, “En büyük eserim!” dediği Cumhuriyet’in muhafaza ve müdafaa görevini, Türk gençliğine ve dolayısıyla bütün Türk milletine vermiştir. Bizlere ve gelecek nesillere düşen görev; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, Atatürk’ün ilkelerini, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü her türlü iç ve dış tehdit ve tehlikeye karşı   korumaktır.

 

Yokluklar içinde milletçe yapılan kutlu bir mücadele sonucunda, hasta ve tükenmiş bir imparatorluğun küllerinden, kısa sürede “milli, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan  Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Bu vesileyle yüce Türk milletinin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını en iyi dileklerimizle kutluyoruz.

Aydınlar Ocakları 46. Büyük Şurâsı, Türkiye’nin ve dünyanın karşı karşıya bulunduğu meseleleri müzakere ederek, aldığı kararları Yüce Milletimizin görüşlerine sunmayı millî bir vazife bilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti Milli kültürden beslenen fakat evrensel değerlerle barışık ve bu değerlere katkı sağlamayı hedeflemelidir. Dış politikada devlet tecrübesini kullanan, maceracı olmayan, düşmanlarını azaltan, dostlarını çoğaltan politikalar uygulanmalıdır. Ekonomide üretime dayalı büyümeyi sağlayacak milli bir programa sahip olmalıdır.

 

Türkiye Cumhuriyeti Büyük Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesiyle kapsamı çizilmiş, etnisitelere saygılı, kendisini Türk hisseden, büyük Türk Milletinin şerefli bir üyesi olmaktan mutlu olan insanların kurduğu bir devlettir. Kendisini Türk hissetmeyenlerin devletin asli unsuru olan Türklere ve Türk Milliyetçiliğine karşı kompleksli tavırları sona ermelidir.

 

1.EĞİTİM

Eğitim sistemimiz son yıllarda sık sık yapılan değişikliklerle, yap-boz tahtasına dönmüştür. Son on beş yılda değişen 6 Milli Eğitim Bakanı döneminde 5 defa liselere giriş, 3 defa üniversitelere giriş sistemi değiştirilmiştir. Eğitim kurumlarında standart bir eğitim öğretim ortamı ve imkan fırsat eşitliği bulunmadığı sürece akademik başarısı yüksek lise ve üniversitelere girişte mutlaka merkezi sınav yapılması gerekmektedir. 2017 yılında 176 dersin müfredatı, bilimsel gerekçelerle değil, yeni nesilleri belirli bir dünya  görüşüne göre yetiştirmek amacıyla köklü bir biçimde değiştirilmiştir.

Ayrıca okul türleri arasında ayrımcılık yapılmaktadır. Halbuki eğitimin, bireylere milli kimliğini kazandırması, birleştirici ve bütünleştirici olması gerekir. Eğitim sistemi siyaset üstü olduğundan, yapılan müfredat değişiklikleri, Anayasa, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Milli Eğitim Temel Kanunu ile çelişmemelidir.

Uyuşturucu terörü ile yapılan mücadele çok yönlü sürdürülmelidir. Yakalanan uyuşturucunun piyasa değeri değil; kaç kişiyi zehirleyebileceği belirtilmelidir.

Eğitim sistemi ile ilgili önerilerimiz: Okul öncesi eğitimde okullaşma oranı yüzde 100’e yükseltilmelidir; İlkokullar 5, ortaokullar 3 yıl olmalıdır. Liselerdeki derslik açığı kapatılarak 1,5 milyon öğrencinin Açık Öğretim Lisesine gitme zorunda kalması önlenmelidir. Üniversitelere idari ve mali özerklik ile akademik özgürlük  sağlanmalıdır. Eğitim kurumlarımızın öğretmen ve  öğretim elemanı açığı giderilmelidir. Okullarımızın akademik başarısını yükseltmek için yapılan her türlü çalışma desteklenmelidir. Ayrıca, lise ve üniversite öğrencilerinin kötü niyetli kişi ve örgütlerce istismarını önlemek için burs ve barınma ihtiyaçları, bizzat devlet tarafından karşılanmalıdır.

  1. HUKUK VE DEMOKRASİ

Türkiye “çoğulcu demokrasi” kavramından uzaklaşmıştır. Demokrasinin olmazsa olmaz temel ilkeleri olan kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı ilkelerini hayata geçirecek, temel hak ve hürriyetleri güvence altına alacak düzenlemeler yapılmalıdır.

Adli sistem hızlı ve etkin hizmet verecek şekilde yeniden yapılandırılmalı, gerekli mevzuat ve usul düzenlemeleri yapılarak, toplumdaki adalet sistemine güven oranı tatmin edici seviyelere yükseltilmelidir.

Meşruiyetin temeli milli iradedir. Fakat milli irade anayasayla, kuvvetler ayrılığıyla, özgürlüklerle sınırlıdır.

Yargı da tıpkı yasama ve yürütme gibi bir egemenlik yetkisidir. Türkiye’yi elbette “seçilmişler” yönetecek, kanunları yapacak ama yöneticiler de hukuka uyacaktır. Bunun denetimini de bağımsız yargı sağlayabilir.

Yargı kadrolarında “parti yargısı” oluşturacak düzenlemeler ve atamaların yarattığı tahribat onarılmalıdır. Çünkü ülkemiz için “cemaat yargısı” da, “parti yargısı” da aynı şekilde yanlış ve zararlıdır. siyasal gücün belirlediği bir HSK yapılanması, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı için, büyük tehlikedir.

Hâkimlerin ve savcıların yalnızca hukuka tabi olacakları hukuki ve siyasi atmosfer oluşturulmalıdır.

  1. EKONOMİ

Son 10 senenin (2006 -2016) ekonomik büyüme ortalaması cumhuriyet dönemi ortalamasının çok altında kalmıştır. Bu ise artan nüfus da dikkate alınınca yerinde saymak, dünya sıralamasında da geriye düşmek demektir.

Ekonomimiz sadece tüketime, hizmetler ve inşaat sektörüne dayalı olarak büyümektedir.

Üretime dayalı bir büyümeye, (yapısal reformlarla) katma değeri fazla olan ürünleri ve bilgi teknolojilerine dayalı üretimi esas alan bir yapılanmaya geçmeliyiz. Çünkü maliye ve para politikalarıyla artık yolun sonuna gelinmiştir.

Yüksek teknolojili üretim teşvik edilmeli, bu teknolojiyi üretip geliştirecek insan gücü planlaması yapılmalıdır. Topluma lokomotif olabilecek üstün nitelikli insan sayımızı hızla artırmalıyız.

Kaynak dağılımı, yatırımlar ve üretimin optimum esaslarda gerçekleşebilmesi için ekonomide rekabete dayalı ortamın oluşması ve gelişmesi gereklidir.

Tarımda ithalatı teşvik edici vergi indirimleri yerine üretici desteklenmelidir. Tarım ürünlerindeki ithalat çeşidi korkunç boyutlara ulaşmıştır. Tarımda faal nüfusun tarım dışına çıkışı sağlıksız iç göç hareketlerini beslemektedir.

4.DIŞ POLİTİKA

Güney sınırımızdaki ABD destekli PKK ve PYD koridoru çok ciddi bir tehlikedir. Fırat Kalkanı Harekatı gibi İdlib ve Afrin’deki harekat da zorunludur. Barzani’ye karşı gerekli yaptırımlar yerine getirilmelidir. Bağdat yönetimi ile ilişkiler geliştirilmelidir. Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğüne önemli katkıda bulunurken kendi toprak bütünlüğünü ve milli birliğini de korumalıdır.

Geleneksel iç ve dış politikalarımızda mezhepler üstü kalmak esastır. Sünnici blokla hareket yanlışı Türkiye’nin siyasi etkinliğini ve itibarını zedelemiştir. Barzani dışında dostu kalmayan Türkiye hayal kırıklığına uğramış, yanılmış ve aldatılmıştır. Bölgede arabulucu özelliğini yitirmiştir. ABD’nin “karıştır, çatıştır ve istikrarsızlaştır” politikası terör örgütlerini kullanma ve onları Türkiye’ye karşı silahla destekleme ayıbı sürmektedir.

Ege’de çiğnenen haklarımız ve Yunan işgaline karşı milli menfaatlerimiz korunmalıdır. Kıbrıs’ta KKTC’yi yok sayan, birleştirme ve Kıbrıs Türkünü eritme çabaları kabul edilemez. Türk kimliğinin aşındırılması ve adalılık kimliği önemli bir tuzaktır. İki ayrı devlet gerçeği artık korunmalıdır.

Mültecilerin nüfus yapısını bozucu etkileri sosyal hayatımızdaki olumsuz tesirleri göz ardı edilmemelidir. Öncelikle onların Türkçe öğrenmeleri sağlanarak uyum gerçekleştirilmelidir. Mülteciler ülkemizde kesinlikle kalıcı olmamalıdır.

  1. IRAK VE SURİYE TÜRKLERİNİN DURUMU

Hükümetimiz, Irak ve Suriye merkezi hükümetleri   ile bugüne kadar yürüttüğü politika ve ilişkileri yeniden gözden geçirmelidir. İran’la ilişkilerimiz, milli menfaatlerimiz, Suriye’de ve Türkmeneli’nde yaşayan Türk varlığı ve toprakları ile sınırlarımızdaki olaylar dikkate alınarak acilen gözden geçirilmeli ve ona göre yürütülmelidir. Irak Merkezi Hükümeti, bir an önce -başta Kerkük olmak üzere- bütün Türkmen bölgelerinde güvenliği tam anlamıyla sağlamalıdır. Kerkük’e Türk kimlikli bir vali tayin edilmesi sağlanmalı, diğer Türk bölgelerinde de yöneticilik görevleri de Türkmenlere verilmelidir.

Irak Anayasasında, Federe Irak Devleti’nin Arap ve Kürtlerden oluştuğu, resmi dilin Arapça ve Kürtçe olduğu belirtilmektedir. Anayasa’da değişiklik yapılarak, Türkmenlerin  adı,  Arap ve Kürtlerin adının yanında 3. unsur olarak yer almalı ve onlara tanınan siyasi ve hukuki hakların aynısı Türkmenlere de verilmelidir. Habur Sınır Kapısı konusu sonuçlandırılmalı, Ovaköy‘den yeni bir kapı açılmalıdır. Kürtler ABD tarafından nasıl eğitilip donatılmışsa, Türkmenlerin de kendi güvenliklerini sağlayabilmeleri için, Türkiye tarafından öyle eğitilip donatılmaları gerekir. Unutulmamalıdır ki, anavatanımızın güvenlik sınırı Kerkük’ten, Türkmeneli’nden geçer.

Türkiye güvenli ve güvenilir bir ülke haline getirilmelidir.

  1. TÜRK DÜNYASI İLE İLİŞKİLER

Başta Azerbaycan olmak üzere bütün Türk devletleriyle ve Balkan ülkelerindeki Türk ve akraba topluluklar ile kültürel ve sosyal ilişkiler geliştirilmelidir. Bu konuda üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının projeler oluşturmaları, ortak etkinlikler düzenlemeleri büyük önem taşımaktadır.

Türk dünyasında ortak alfabe kullanılması ve ortak tarih kitabı yazılması çalışmaları bir an evvel sonuçlandırılmalıdır.

  1. TÜRK DİLİNİN KORUNMASI

Son yıllarda Türk dilinin yazımı ve telafuzu konusunda büyük bir yozlaşma yaşanmaktadır. Ayrıca firma isimlerinde ve tabelalarda yabancı dillerden gelen kelimelerin kullanılması dilimizin geleceği bakımından son derece sakıncalıdır. Bu sebeple Aydınlar Ocağı tarafından hazırlanan “Türk Dilini Koruma Yasası” taslağı hükümet ve siyasi partilerin dikkatine sunulacaktır.

  1. ANKARA VE ORTA ANADOLUNUN SORUNLARI

Bölgesel bir sorun olarak ortaya çıkan Tuz gölü havzasında ki çevre problemlerine kalıcı çözümler üretilmelidir. Ankara”nın tarihi ve kültürel kimliğinin zenginleştirilmesi için kısa ve orta vadeli eylem planları hazırlanmalıdır.

Aydınlar ocakları olarak Ankara’da düzenlediğimiz 46. Büyük Şuramızda alınan bu kararların milletimizin geleceği konusunda olumlu katkılar yapmasını diliyor sevgi ve saygılarımızı sunarız.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE !

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi,  Adana Aydınlar Ocağı,  Adıyaman Mimar Sinan Aydınlar Ocağı, Anadolu Aydınlar Ocağı, Ankara Aydınlar Ocağı, Antalya Aydınlar Ocağı,  Avrupa Aydınlar Ocağı, Balıkesir Aydınlar Ocağı, Bursa Aydınlar Ocağı, Çanakkale Aydınlar Ocağı, Çorum Aydınlar Ocağı, Giresun Ondokuz Eylül Aydınlar Ocağı, Harput Aydınlar Ocağı,  Iğdır Aydınlar Ocağı, Isparta Aydınlar Ocağı, İnegöl Aydınlar Ocağı, İzmir Dokuz Eylül Aydınlar Ocağı,  Kocaeli Aydınlar Ocağı, Malatya Aydınlar Ocağı, Manisa Aydınlar Ocağı, Ordu Aydınlar Ocağı, Sakarya Aydınlar Ocağı,   Samsun Aydınlar Ocağı, Sinop Aydınlar Ocağı,  Sivas Aydınlar Ocağı, Tekirdağ Aydınlar Ocağı,   Trabzon Aydınlar Ocağı, Azerbaycan Aydınlar Ocağı, Kosova Türk Aydınlar Ocağı

 

 

Kas 10

Bizde Gidip Girit’i Alsak!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Yunanistan’la komşuluk ilişkilerimiz çok iyi durumda. Hatta o kadar iyi ki; Yunanistan Ege’deki Türk Adalarını sorgusuz sualsiz işgal edip yerleşiyor, kiliseler inşa ediyor, askeri birlikler konuşlandırıyor buna karşılık ise bizim kılımız bile kımıldamıyor. İşte komşu dediğin bizim gibi olur.

 

Ne demiş atalarımız, “Komşu alacaksan Türkiye gibi al”…Çünkü biz Türkler tepemize çıkan komşularımıza bile “daha başka bir şey istermisin?” diye sorar hale gelmişiz. Hatta geçen yıl 1.300.000 Türk vatandaşı Yunanistan’a turistik seyahat yapıp, Yunan ekonomisine katkı bile sağlamış. Bu sebeple Yunanistan’ın bizden iyi komşu bulacak hali yok!

 

Ben şu Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, Yunanistan karşısındaki politikalarını anlamış değilim.

Yunanistan, bir grup çeteci tarafından zamanın emperyalist devletleri eli ile kurulmuştur. Amaç, Türkleri Avrupa’dan kovmak için çalışan ve aynı zamanda tampon olan bir devlet kurmaktı ve bunda başarılı olundu.

 

Haritalara bakmak konusunda büyük özürü olan Türkler, ilk önce bu çeteci asilerin yabancılarca da desteklenen “Mora İsyanı” ile karşılaştı. Ardından günümüzde de devam eden ve “Megola İdea”ya dayanan büyük Yunan genişlemesi başladı.

 

Yunan; 1821’den bu yana Türk topraklarını ala ala ve Türkleri kovalaya kovalaya büyümeye devam ediyor. Son örneği ise Ege’de işgal edilen 18 adamız… Anadolu’yu da iç edeceklerdi ama oyunlarını Büyük Türk Atatürk bozdu.

 

Sırada Kıbrıs’ın ilhakı, Ege’de başta Bozcaada ve Gökçeada olmak üzere tüm adaların ele geçirilmesi ve geçenlerde yazdığım Ayvalık gibi yerlerin Rum toprağı olarak ilanı var. Gülmeyin bunların hepsi gerçek!

 

Bunlara karşılık bizim Yunanistan’ı tanımadığımız bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Eğer tanısaydık, 200 yıldır daima kaybeden taraf biz olmazdık. Belki (!) arada sırada bizde Yunanistan karşısında kazançlı çıkardık.

 

Yunanistan’ı tanımadığımız gibi onun gerçek sahibi Patrikhane’yi de bilmiyoruz. Hem Yunan diye bir millette yok! Yerel halkın 1821’den sonra Türk düşmanı güçlerce Yunanlılaştırılması var. Nüfus bugün bile  taş patlasa 11 milyonu geçemiyor.

 

Aksi olsaydı kendilerini yönetecek kralı Avrupa’da arayıp Almanya’dan Otto’yu bulmazlardı! Yani bir Alman aile Yunanistan’ı daha düne kadar yönetti.

 

Gidin Atina’ya bakın, 1829 tarihinden önce yapılmış bir bina bulamazsınız… Bulduklarınız da, Türklerden kalma eserlerdir. O tarihten sonra Danimarkalı mimar Hansen ve ailesi, Yunanistan’ı Avrupa’ya benzetmek için bazı binaları inşa eder.

 

Bu arada, o topraklarda yaşayan halkı, olmayan bir Yunan milletine dönüştürmek için eski çağ uygarlıklarından kalan eserleri baz alarak mitolojik bir tarih yaratırlar ve Yunanlıların Avrupalıların da, atası olduklarını belirtirler.

 

Yunanistan, kurulduğu tarihten bu yana başta ABD ve İngiltere olmak üzere tüm Avrupalılar, İsrail ve Rusya tarafından Türklere karşı desteklenmiştir ve desteklenmeye devam etmektedir.

 

Bu desteklenmeye bir itirazım yok ama biz Türklerin sinema seyreder gibi tüm bu gelişmeleri seyretmesi, bir Türk olarak canımı haddinden fazla sıkıyor.

 

Girit Adasının kaybı ve orada kalmış olan Türklerin asimile olmuş olması da halen bizim için ilgilenecek bir konu haline gelmemiştir. Girit’in, Müslüman Türk nüfusun fazlalığına rağmen çatır çatır elimizden alınması, mualesef bugünkü nesillerin anlayabileceği bir konu olmaktan çıkmıştır.

 

Oysa ki; Girit Adası biz Türkler için Kıbrıs gibi stratejik olarak yaşamsal bir öneme sahip ve ne pahasına olursa olsun elde tutulması gereken bir topraktır. Ama başaramadık ve bugünde Girit’in değerinin farkında değiliz.

 

Bari günümüzde Yunanistan’ın hükümranlığında olan bu Türk topraklarında, dünyayı ayağa kaldırmak sureti ile artık insanlık adına evrensel değerler haline gelmiş olan Osmanlı-Türk mimarisinin son örneklerini korutabilsek! Ama ne gezer, adamlar yıktıkça yıkıyor ve Türk’ün kalan son izlerini de, acımasızca siliyor.

 

Yunanla uzlaşmayı gün batımında uzo içmek ve kafayı bulunca sirtaki oynamak olarak gören dış politika anlayışının bizi getirdiği nokta, ne yazık ki; bu!

 

Küstahlığının yanısıra iyice azdırılan Yunan, işgal ettiği Türk topraklarında (18 Ada) millî bayram kutlamalarına da başladı.

 

Ben de bir garip Türk olarak, bu Yunan’ın yaptıkları konusunda sizleri bir kez daha uyarayım ve bir teklifte bulunayım istedim. Acaba bizde, bize yapılanlara karşı gidip Girit’i geri alsak mı, diye size soruyorum. Öyle ya, onlar istediklerini yapıyorlar bizde karşılık olarak gidip Girit’i alalım.

 

Belki onlarda iyi komşuluk gereği seslerini çıkarmaz ve bize Girit’i bırakıverirler!

 

Ne zaman uyanırız bilmem ama tarihe not düşmek açısından bunları yazıyorum.Belki gün gelir dikkate alınır.

 

Bilin ki; keserin sapı hep onların menfaatine doğru yontuyor. Sebebi ise tahmin edemeyeceğiniz kadar yerli işbirlikçinin olması…

 

Olsun belki bir gün Girit’i alacağız diye okul kitapları yazar, ordumuz hesap yapar, imamlar vaazlarda anlatır, tarikat ve cemaatler hedef koyar, siyasetçiler ağız birliği eder ve hayaller gerçek olur.

 

Ama hiç kimse niyetlenmese bile biz Girit için niyetlendik. Haberiniz olsun…

Kas 10

Sivil Toplum Kuruluşları (Aydınlar Ocağı)

                                                                     Cafer GENÇ

Günümüzde, bilgi üreten insanların vasıflı olması gerektiğini; medeniyetlerin, üstün meziyetlere sahip insanlar sayesinde kurulup geliştiğini hepimiz biliriz. Topluma hizmet üreten sivil toplum kuruluşları hareket ettikleri, güç birliği oluşturdukları birer sivil teşekküllerdir. Bugün, sizlere, köklü ve etkili bir geçmişi olan, amaçları ve ilkeleri ile günümüzün sorun ve sıkıntılarına çözüm üreten “Aydınlar Ocağı”ndan söz etmek istiyorum.

Adından da anlaşılacağı üzere, kendi alanlarında aydın olan insanlar, el ve gönül birliği yaparak siyasi, sosyal, kültürel ihtiyaçlar doğrultusunda toplumu aydınlatma görevini yerine getirmektedirler. Resmi bir kurum olmamakla birlikte bildirileriyle, lobi çalışmalarıyla, toplantılarıyla, gösterileriyle ve çeşitli, milletine hizmet etmeyi kendilerine görev ve sorumluluk kabul etmiş idealist insanlar hep birlikte sivil aktiviteleriyle resmi makamlara mesajlar verirler. Yetkililere, yaptırım noktasında etkili olmayı amaçlarlar. Aydınlar Ocağı, gönüllülük esasına dayalı, ticari amacı olmayan, siyasi partilerle ilgisi ve ilişkisi (yan bahçesi) olmayan bir sivil fikir teşkilatıdır. Bu fikir, Türk milliyetçiliğini savunmakta olup milli ve manevi değerlere sahip çıkmaktadır. Muhafazâkar bir anlayışla milletin bütünlüğü, vatanın bölünmezliği, devletin güçlülüğü prensibiyle milli birlik ve beraberliği savunmaktadır. Türk milletinin karşı karşıya kaldığı içerideki ve dışarıdaki tehlikelere tepki göstererek bu tehlikelere karşı tedbirler alınmasını istemektedir.

Aydınlar Ocağı, 1960’lı yıllarda bölücü eylemlere ve komünist hareketlere karşı çeşitli fikir kulüpleri adıyla kurulmuş ve bu tehlikelere karşı faaliyetlerde bulunmuş olmakla birlikte, Aydınlar Ocağı ismiyle ve Prof. İbrahim Kafesoğlu’nun başkanlığında, 1970 yılının mayıs ayında kurulmuştur. Böylece, Türkiye’nin ilim ve fikir hayatında ihtiyaç duyulan önemli bir boşluk doldurulmuştur. O yıllardan günümüze kadar olan siyasi ve yönetim sürecini biliyorsunuz. Aydınlar Ocağı’nın, amaçları ve tüzüğü doğrultusunda partiler üstü, yerli, milli, gönüllü ve idealist bir anlayışla ve yaklaşımla ses getiren, fikirlerine itibar edilen çalışmalar içerisinde bulunmuş olması büyük takdir görmüştür. Her şeyi madde ile izah eden ve maddenin kölesi yapmak isteyen batıcı materyalist anlayışın kültür emperyalizmine karşı milli ve manevi değerlerle mani olmak istemişlerdir. Türk-İslam sentezinin yılmayan, yorulmayan, yıkılmayan savunucuları olmuşlardır. Ülkemizin, siyasi, sosyal, ekonomik ve yönetim hayatında yaşadığı üzücü ve düşündürücü olaylar göz önünde bulundurulduğunda, aydınlarımız, bu sorunlara, sorumluluk şuuru içerisinde, “Bu bir millet ve memleket meselesidir” diyerek sahiplenmişlerdir. Milletini, memleketini seven, devletine, milli ve manevi değerlerine bağlı, milliyetçi pek çok seçkin üniversite öğretim üyeleri, yazarlar, eğitimciler, siyasiler, bürokratlar, iş adamları vb. kimselerin katıldığı Aydınlar Ocağı, etkili kişileri bünyesinde topladı. Birçok konuda konferanslar, toplantılar, seminerler düzenledi ve yayın faaliyetlerinde bulundu. Milliyetçi-muhafazakâr kesimin bir araya gelmesinde, toplanmasında ve kamuoyu meydana getirilmesinde büyük katkıları oldu. İstanbul’dan başka merkezlerde de şubeleri açıldı.

Kuruluşundan bu yana, Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Prof. Dr. Süleyman YALÇIN, Prof. Dr. Salih TUĞ, Prof. Dr. Ayhan SONGAR, Prof. Dr. Nevzat YALÇINTAŞ başkanlık yapmışlardır. Şu an, Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL, başkan olarak görev yapmaktadır.

Ayrıca, Aydınlar Ocağı’na üye olmuş ve hayırlı, faydalı hizmetlerde bulunmuş bazı isimleri de söylemiş olursam, bu derneğin ağırlığını ve önemini ifade etmiş olurum diye düşünüyorum. Sait Bilgiç, Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Cevat Babuna, Faruk Kadri Timurtaş, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Ayhan Songar, Refik Özdek, Salih Tuğ, Necmettin Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Nihat Sami Banarlı, Tahsin Banguoğlu, Turan Yazgan, Reha Oğuz Türkkan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Altan Deliorman, Ergün Göze, Dilaver Cebeci, Gültekin Samancı ve daha niceleri… Şeref üyesi olarak, Rauf Denktaş, Ebulfeyz Elçibey, Mustafa Cemil Kırımoğlu, İsa Yusuf Alptekin, Mintimer Şaymiyev, Baymirza Hayıt bulunmaktadır. (Vefat edenleri rahmetle anıyorum)

Aydınlar Ocağı, şu alanlarda faaliyet göstermektedir: Şuralar, Kurultaylar, Açık Oturumlar, Konferanslar, İlmi Seminerler, Divan Toplantıları, Durum Değerlendirme Toplantıları, Ödül ve Anma Toplantıları, Mevlitler, İftarlar, Bayramlaşmalar, Basın Toplantıları ve Basın Açıklamaları, Berat ve Şeref Belgesi Verme Törenleri,  Konserler, Sergiler, Geziler, Yürüyüşler, Ziyaretler, Tv., Basın Temasları, Yardımlar, Sohbetler, İstişare Toplantıları, Güncel Konulu Toplantılar, Sunumlar, Yayınlar, Kitaplar, Destek-Teşvik Çalışmaları… vs. gibi.

Benim de üyesi olduğum, yönetim kurulunda bulunduğum ve 2 dönem başkanlığını yaptığım Bursa Aydınlar Ocağı olarak, bu bilgiler doğrultusunda faaliyetlerimizi sürdürmekteyiz, Ocağımızı temsilen katıldığım, 27, 28, 29 Ekim 2017 tarihlerinde Ankara’da yapılan 46. Şura çalışmasını yarınki yazımda anlatacağım.

Milletimizin ruhunda ve bu devletin kuruluş felsefesinin başında Türk milliyetçiliği, Türkçülük vardır. Atatürk’ün dediği gibi, “Bu ülke tarihte Türk’tü, şimdi Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır.”

Kas 10

10 Kasımlar…

A.Kemal GÜL

Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran o büyük Gazi Paşamızın bu fani aleme veda ettiği 10 Kasımlarda milletine bıraktığı eserleriyle yüksek şahsiyetlerine  bağlılığımızı, müteşekkirliğimizi  teyit ediyoruz.

Öyle ki Osmanlının küllerinden bağımsız yeni bir Türk Devleti kurma zorunluluğunu içerir zor bir karar verilmeliydi. Bu niyet ve amaçla Gazi Paşamız, şerefli kadrosuyla birlikte Anadolu yollarında verdiği üstün efor, inanç ve güven zemininde Türk Milletini harekete geçirerek Kurtuluş Savaşlarını vermiş ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olmuştur. Bu büyük adam Gazi M. Kemal ATATÜRK, oluşturduğu laik cumhuriyeti ve yaptığı devrimleri Türk gençliğine emanet ederek aramızdan ayrılışının 79.yıl dönümünde kendilerini, silah arkadaşlarını, vatan için canını veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

O büyük dehanın, Osmanlı’yı çağın arkasında bırakan başlıca faktörlerden biri, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti için de tehlikeli olabilecek bezirgân dininden beslenen tekke ve tarikatları kaldırması, ‘’en büyük tarikat medeniyet tarikatıdır’’ çıkışıyla ne kadar isabet kaydettiğini 15 Temmuz ihanetiyle yaşadık.

Zira cemaatlerin siyasi iktidarları bile sarmalayarak kandırabilecek güce haiz (!) olmaları itiraflarını; sonucunda FETÖ adı altında devletin kılcal damarlarına işlemiş dinci bir ihanet örgütünün demokratik sistemimizi yok etmeye, laik üniter devlet yapımızı dönüştürmeye yönelik 15 Temmuz akşamı gerçekleştirdiği başarısız darbeyi yaşayarak gördük.

Ne yazık ki Atatürkçü geçinerek dindar halkı dışlayan ve küçümseyen devrim yobazlarıyla, Atatürk’ü din düşmanı göstererek Atatürk düşmanlığı yapan dinci yobazların, cumhuriyet döneminde vuku bulmuş darbelere giden yolların kaldırım taşlarını ören ihanet odakları olduklarını bildiğimiz halde bu odakları besleyen kaynakları hala kurutamadık.

Ne var ki ülkemizi çözme amaçlı içten ve dıştan terör guruplarının kuşatması ile karşı karşıya kaldığımız bu günlerin Türk milletinin azim ve kararlığıyla aşılacağından şüphemiz yoktur.

***

Günümüzü dramatize etmek üzere Amerikan patentli ‘’Büyük Orta Doğu Projesi’’ kapsamında ‘’milliyetçi ulus devlet’’ yapımızı tehdit amacı içerebilecek varyasyonlarla ilgili bilinç düzeyimizin irdelenmesi adına O büyük adamı düşünce ve felsefesiyle birlikte tanımaya, değerlendirmeye dünden daha çok ihtiyacımız var!

Cumhuriyetimizin kurucusu, üniter devlet yapımızın mimarı, en büyük Türk Milliyetçisi, Türk Milleti’nin gönlünde taht kurmuş büyük lider Mustafa Kemal ATATÜRK’ ÜN bu anma gününde atamıza, silah arkadaşlarına ve bu güzel ülkemiz için canını ve malını karşılıksız veren herkesi rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Her asırda tarihin gidişine yön veren, çağ açıp çağ kapatan liderleri sinesinden çıkarmayı başaran büyük bir milletin mirasçılarıyız.

Bana bir millet gösteriniz, Atamızın deyişi ile ‘’cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işkâl edilmiş. Millet fakir ve zaruret içinde harap ve bitap düşmüş bir durumda iken, var olma yok olma kavgasında, var olmayı başarmış bir millet’’olsun.

Hayır, şu ana kadar bizim milletimiz haricinde böyle bir lider çıkaran başka bir millet olmamıştır.

Zaman geçtikçe, içinde yaşadığımız sosyal hadiseler ve zorluklar arttıkça, Atamızın yol göstericiliğine daha çok ihtiyaç duyduğumuzu anlıyoruz. Ve çünkü Türk milletinin rehber edindiği gelişme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu yegâne meşale müspet ve manevi ilimler bütünüdür.

Atatürk çok iyi bir asker, zamanının en başarılı devlet adamı, içte ve dışta göstermiş olduğu direnç, dirayet ve kararlılıkla iyi bir siyaset adamı olduğunu da ispat etmiştir.

Mustafa Kemal çok iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Türk milletinin bütün kutsal değerlerine canını esirgemeden sahip çıkan bu büyük önder Mustafa Kemal yaşanmalıdır.

‘’ Vatan ve cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ diyerek geleceğimize ışık tutan en güzel mesajını bizlere vermiştir.

Bugün Türk toplumunun önündeki sosyal, siyasal ve ekonomik problemlere aranılan çözümler Atatürk’ün gösterdiği hedefler ve ilkelerde mevcuttur.

Başkaca ideolojilerde, toplum hayatında veya felsefelerde çözüm aramak Atatürk’ü anlamamaktır.

Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik, hakçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık gibi değerler manzumesini içerir ilkeler, gerçek manada insanı merkez alan tabii mecrasına oturtulamamış, zaman, zaman bu ilkelerin arkasına saklanılarak Atatürkçülüğün çıkarlar için kullanıldığı görülmüştür ve görülmektedir.

Yabancı kaynaklardan beslenerek devleti bölmek isteyenleri koruyanlar, maalesef, Atatürkçülüğün arkasına gizlenerek kötü emellerini hayata geçirdiklerine tanık olmuşuzdur. Aslında Atatürkçülük bizim özümüz, öz be öz Türk Milliyetçiliğidir.

’Ne mutlu Türküm diyene’’ diyerek O,Türk Milliyetçiliğiyle sentezleşmiş olduğunu veciz bir ifadeyle vermiştir.

Atatürk, devlet anlayışında şu ifadelere önemle yer vermektedir:

Bilelim ki milli birliğini bilmeyen devletler, başka milletlerin şikârıdır.

Bir millet sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.

Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme, çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur.’’Hükümet millettir ve millet hükümettir’’.

Hükümetin iki hedefi vardır: ‘’Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını temin etmektir. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyidir, edemeyen fenadır.’’

Atatürk’ün en büyük devrimlerinden laiklikle ilgili anlayışını şu ifadelerle önemle vurgulamaktadır:

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir. Laiklik din özgürlüğüdür.

Düşmanlarımız duraklama ve gerilememizi dine atfediyorlar. Bu bir hatadır. Âlem-i İslam Hakikat-i diniye dairesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı bu akıbetlere maruz kalmazdı.

Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden felaketler hep din kisvesi altında küfür ve melanetten ileri gelmiştir.

Büyük önder Atatürk’ün devletçilik ve laiklik kavramlar gerçeğinden bizlere verdiği mesajın neresindeyiz?

10 Kasımlar yas tutma günü değil,  Atatürk’ün koyduğu ilkelerin ne kadarını hayata geçirebildiğimizin vicdan muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.

10 Kasımlar O en büyük Türk Milliyetçisinin bize emanet ettiği bu cennet vatanı ne derece muasır medeniyetler seviyesine çıkarabildiğimizin muhasebesinin yapılması gerektiği gün olmalıdır.

Yüce Allah’ın bir takdiri olarak bizlere bahşettiği o eşsiz değerlere sahip insanın bizlerden ayrıldığı 10 Kasım 1938’de kalkınmışlıkta dünya milletleri sıralamasında 6. sıralarda seyrederdik. Geliniz, o büyük insana layık olmak istiyorsak tekrar 6. Sıralara, 1.sıralara çıkmak için beyinlerimizde, gönüllerimizde müthiş bir rahatsızlık hissedelim.

***

Atam izindeyiz. Seni saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz. Sen, kurmuş olduğun kutsal Türkiye Cumhuriyetinle, bu muazzez Türk milletinin gönlünde ebediyete kadar yaşayacaksın. Ruhun şad durağın cennet olsun.

 

Kas 10

Atatürk, Milli Birliğimizin Sigortasıdır

Dr. Sakin ÖNER

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün fâni varlığının aramızdan ayrılışının 79. yılını idrak ediyoruz. Zaman ilerledikçe Atatürk’ün büyüklüğünü ve bize kazandırdıklarının değerini daha iyi anlıyoruz. O’nun gerçekleştirdiklerini ve düşündüklerini değerlendirdikçe, bizi ne kadar iyi tanıdığını, görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu, daha iyi kavrıyoruz. O zaman, diğer dünya liderlerinden tamamen farklı bir konumda olduğunu görüyoruz.

Atatürk, sadece Kurtuluş Savaşı’nı kazanan bir asker, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran bir devlet kurucu, ilk cumhurbaşkanı, milletinin okuryazar  yapmak için kara tahta başına geçen bir başöğretmen, yaşadıklarını ve düşündüklerini  eserleştiren  ve tarihe not düşen kalemi kuvvetli  bir yazar, etkili bir hatip, din ile dev Türk milletini çağdaş uygarlığa taşıyan bir devrimci ve  devleti ayakta tutacak hedefleri ve ilkeleri ortaya  koyan bir rehber, kendine özgü felsefesi  olan bir düşünce adamı değildir. O, dünya liderlerinin bir veya ikisinin taşıdığı bu özelliklerin tamamını şahsında birleştirmiş, ender şahsiyetlerden biridir. O, bir taraftan genç Cumhuriyet’in sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini sağlayacak devrimleri yaparken, diğer taraftan da milletini aklın ve bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlık” hedefine yöneltmiş bir dünya lideridir.

Atatürk, bu kişiliğe ulaşmak için büyük emek ve mesai harcamıştır. Bilgi olmadan fikir sahibi olunamayacağını ve uygulama yapılamayacağını bildiğinden, savaşırken ve hastalığı sırasında bile sürekli kitap okumuştur. Araştırmacı tarihçi Sinan Meydan, onun okuduğu kitapların ve bunlara bağlı olarak yaptığı işlerin dökümünü şöyle yapıyor:

  • 879 tarih kitabı okuyarak, ‘Türk Tarih Tezi’ni geliştirmiş,
  • 535 edebiyat, 397 dil-dilbilim kitabı okuyarak ‘Yazı ve Dil Devrimleri’ni yapmış,
  • 197 siyasal bilimler kitabı okuyarak saltanatı, hilafeti kaldırıp cumhuriyeti ilan etmiş,
  • 195 güzel sanatlar kitabı okuyarak ‘Musiki ve Sanat Devrimi’ni gerçekleştirmiş,
  • 139 ekonomi kitabı okuyarak ‘Karma Ekonomik Modeli’ ortaya atmış,
  • 169 hukuk kitabı okuyarak ‘Medeni Kanunu’ kabul etmiş,
  • 104 pozitif bilimler kitabı okuyarak ‘Üniversite Reformu’nu yapmış,
  • 75 sosyoloji kitabı okuyarak ‘Halkevlerini’ kurmuş,
  • 101 eğitim öğretim kitabı okuyarak ‘Eğitim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.

Atatürk, hayatı boyunca Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Türk vatanının bütünlüğünün korunmasına büyük özen göstermiştir.  Bu yüzden,  bugün, her zamandan daha fazla Atatürk’e ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında bütünleşebileceğimiz tek lider O’dur. Artık Atatürk, dil gibi, vatan gibi, bayrak gibi, İstiklâl Marşı gibi bizi etrafında birleştiren ve bütünleştiren milli odak noktalarımızdan biridir.

Aramızdan ayrılışının 79. yılında, hepimizin, Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha tarihin süzgecinden  geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. 21. yüzyılda bizi güçlü, modern ve müreffeh bir Türkiye’ye ve “Bilgi Toplumu”nun ve 4. Sanayi Devrimi’nin  etkin bir üyesi  olmaya götürecek yol, Atatürk’ün aklı ve bilimi rehber kabul eden  ışıklı yoludur. Bunun için yapılacak iş, yeni nesilleri, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak uyduran, ulusal ve evrensel değerleri özümsemiş , “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nitelikli ve bilinçli bireyler olarak yetiştirmektir.

Aziz Atatürk’ü 79. ölüm yıldönümünde  bir defa daha rahmet, minnet ve şükranla anarken, eserlerine, düşüncelerine ve “Ne mutlu Türküm diyene” sözünde ifadesini bulan çağdaş milliyetçilik anlayışına  milletçe sahip çıkacağımızı bir defa ifade ediyoruz.

 

Eki 28

“Nerede Bu Devlet?” Anlayışı Ne Kadar Doğru?

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

Yüzyıllardan beri itaat ve himaye kültürünün etkisi altındayız. Buyruklara uyuyoruz, büyüklerimiz bizi koruyor, esirgiyor ve bize yardım ediyor. Bu itaat ve himaye geleneği Türkler aracılığıyla Osmanlı’ya ve oradan da modern Türk aile kültürüne intikal etmiştir.
Devlet, vatandaşlarının huzuru ve refahı için çalışır. Devlet, vatandaşlarının güvenliğini sağlamak ve her hangi bir vatandaşına yönelen tehdidi önlemek için vardır.
Hemen hemen her toplumda Devlet kutsal olarak kabul edilmiş ve yolunda can verilecek kadar sevilmiştir.
Dünya durdukça devletler varlıklarını sürdüreceklerdir. Devlete karşı olduğumuz sanılmasın. Çünkü insanlar hiç bir zaman kendi başlarına bırakılamazlar. Eğer bırakılırsalar, toplumda tabiat kanunları geçerli olur ki böyle toplumlarda huzurdan eser kalmaz. Yüce milletimiz devlete olan saygısını ve sevgisini “Allah devlete millete zeval vermesin” duasıyla dile getirmiştir.
Ancak onu kutsallaştırmaya ve ona tapınmaya da gerek yoktur. Devleti körü körüne kutsallaştırmanın bir anlamı yoktur. Bu yüzden devlet hatalarını göremiyor. Bu tutum yüzünden Türk insanı zeki olmasına rağmen kendi başına esnek karar verebilme gücünü veya yeteneğini hayata geçirmekte zorlanıyor. Bu durumda modern bilimlerde de yeterli derecede varlık gösteremiyor. Ona itaat etmek daha kolay geliyor.
İtaat ve himaye, taraflardan birine güven ve yaşama kolaylığı sağlarken, diğerine iktidar ve güç sahibi yapmaktadır. İktidar, verir, doyurur, lütfeder. Halk ve kişiler ise alır, kabul eder ve şükran duyar.
Geleneksel Türk kültüründe iktidarlar ve hükümetler, halk için yapılması gerekeni yapmak üzere vardır. Halk kendi için yapılması gerekeni yapmaz. Eğer birileri sizin için bir şeyler yapıyorsa, ayrıca sizin bir şeyler yapmaya ve çalışmanıza gerek kalmaz. Şüphesiz böyle bir kültürden üretken ve girişimci insanlar çıkmasını bekleyemeyiz.
“Hükümet ne güne duruyor?” şeklindeki bu himayeci değer günümüze döne dolaşa vatandaşların tüm kriz anlarında “ Devlet nerede?” sitemlerine dönüşmüştür. Bu gelenek kökleri İslam öncesi döneme giden uzun bir sürece sahiptir (İsmail Doğan, Türk Aile Sosyolojisi, s. 20).
Peki sorunlar baş gösterdiğinde vatandaş olarak bizim yapacaklarımız yok mu?
Unutmamamız gerekir: Doğanın herhangi bir yerinde bir şey yararsızlaştığında orada körelme görülür. Bu bedenimiz için de geçerlidir. Doğada yararsızlaşan bir şey hemen ölür. Doğada ve kendi içimizde yararsız olan bir şeye yer yoktur. Ancak ve ancak gelişime, ilerleyişe katkıda bulunan şeylerle mümkündür sağlıklı oluş. Hayatta kalabilmenin tek yolu ilerlemektir.
Yararlı olduklarını hisseden insanlar çabuk çökmezler, hastalanmazlar. Kendilerinden hoşnut oldukları için ortaklaşa çalışmayı daha da başarılı kılmaya hazırdırlar (Deepak Chopra, Sağlığı Yaratma, s. 145-146). Bu sebeple sürekli olarak kendimizi geliştirmek zorundayız.
Kendimizi yararlı konuma nasıl getirebiliriz?
Gelişim her insan açısından önemlidir. Çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluk dönemine, olgunluktan yaşlılığa kadar hayatın birçok evresinde kendimizi geliştirmeliyiz. Bunun için şu adımları atabiliriz.
• Kitap okumayı alışkanlık haline getirmeliyiz.
• Gelişiminiz açısından bize destek olacak alışkanlıklara sahip olmalıyız.
• Yeteneklerimizi geliştirmeliyiz. Diğerlerinden farklı yönlerimizi göstermeliyiz.
• Başkalarına danışıp fikir almalı ve fikirlerimizi her ortamda paylaşmalıyız.
• Kişisel gelişimi önemsemeli ve kendimizi sürekli geliştirmeliyiz.

 

Eski yazılar «