Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  3. “Çanakkale’den Afrin’e, Kızıl Elmaya, Vatan Savunmamız” — 1 yorum
  4. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum
  5. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 29

Ziya Gökalp Bilim Armağanı

Genel Başkanımız Prof. Dr. Mustafa ERKAL’a Millî Düşünce Merkezi “Ziya Gökalp Bilim Armağanı” verildi

Millî Düşünce Merkezi Genel Kurulu’nun üç yılda bir belirlediği “Millî Düşünce Hizmet Armağanları” ödül töreni, 23 Aralık Pazar günü Türk Tarih Kurumu Toplantı Salonunda yapılan ödül töreninde Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL da “Ziya Gökalp, Bilim Armağanı” dalında ödül aldı.

Millî Düşünce Merkezi 2018 Hizmet Armağanları ve armağan sahipleri şöyle:

1.Atatürk, Türk Milliyetçiliği Şeref Armağanı

  • Şükrü ELEKDAĞ, E. Büyükelçi
  • Dr. İlber ORTAYLI, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi
  1. Ziya Gökalp, Bilim Armağanı
  • Dr. Ethem Ruhi FIĞLALI
  • Dr. Mustafa ERKAL, Aydınlar Ocağı Genel başkanı
  1. İsmail Gaspıralı, Türk Dünyasına Hizmet Armağanı
  • Dr. Metin FEYZİOĞLU, Türkiye Barolar Birliği Başkanı
  • Bünyamin AKSUNGUR, Sanatçı
  1. Namık Kemal, Özgür ve Demokrat Basın Armağanı
  • Yaşar OKUYAN, Yazar
  • Aslan BULUT, Yeniçağ Gazetesi Yazarı
  1. Yahya Kemal, Fikir/ Sanat/ Edebiyat Armağanı
  • Azerin, Sanatçı
  • Hasan KALLİMCİ, Yazar

Oca 08

Ümmet Soslu Yeni Türkiye Oyunu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Bir yazı gözüme ilişti. Bir dönem gazete logosundan ayyıldızı çıkarmakla Yeni Türkiye’ye uymaktan mutluluk duyan, milliyetçi değil; ama sağ cenahta yer alan bir gazete vardı. Bugün aynı gazetede Ayyıldız yine logoda yer alıyor. Gazetede bir yazar Suriyelilerle ilgili bir yazı kaleme almış. Suriyelileri istemeyenlere çok kızıyor ve hatta yargılanmalarını istiyor. Bu yazarın sorunu bizim alanımızın tamamen dışında olup tıpçıları ilgilendirebilir. Yazar Suriyelilere olan sempatisini ve beklentisini ortaya koyarak yazısında “Türkiye sadece Türklerin değildir” ifadesine sığınıyor. Bu kişi anlaşılan kendisini Türk olarak da hissetmiyor.

Türkiye’ye yeni sahip ve ortaklar arayan bu çarpık zihniyet bir bütünün bir parçasıdır. Yukarıdaki ifadeyi bazı siyasetçiler de kullandı. Anadolu coğrafyasını sözde var olan ama gerçekte varlığı tartışılan ümmete parsellemek isteyenler de görüldü. Yabancılar tarafından önümüze sürülen Türkiye’yi milli ve üniter devlet olmaktan uzaklaştırıcı Yeni Osmanlıcılık tuzağını unutmuş değiliz. Osmanlı’nın bir bakıma devamı olan Cumhuriyet Türkiyesi Müslüman kardeşlerine ağabeylik yapacak, çevresindeki otonom bölgeleri bünyesine ithal ederek federalleşecek ve ümmeti canlandıracaktı. Bu ümmetin liderini de aramaya gerek yok. Yapılması gereken Anadolu coğrafyasını ezogelin çorbası gibi alt üst etmek, Müslüman ithali yolu ile Türk Vatanını vatan olmaktan çıkarmaktır. Bu anlayışın arkasında olan ve bize tavsiye eden dış güçler, emperyal çevreler, Irak’ta “Irak Arap Cumhuriyetini” günümüzde “Irak Federal Cumhuriyeti” ne dönüştürüverdiler. Ortadoğu’da onlara göre, yapıyı bozan ve birer kambur teşkil eden Türkiye ve İran’a da sıra gelmelidir. Bir dönem ABD ile beraber İŞİD’e karşı bölücü terör örgütü PKK/PYD’yi desteklediğimiz unutulmamalıdır. Ayn-El Arap’a (Kobani) milli sınırlarımız içinden geçen silahlı peşmerge sürülerini İŞİD ile savaşmaya ikramlarla yolcu etmiştik. Ortadoğu politikamızda yaptığımız yanlışlar bugün Şam yönetimini PYD/YPG ile işbirliğine zorlamaktadır. Oysa Irak ve Suriye’ye karşı olan, bunların toprak bütünlüklerini bozmaya dönük ABD güdümlü projeler Türkiye’nin çıkarlarına da tamamen tersti.

Anadolu’da dört milyona yaklaşan, çoğu Suriyeli olan mültecilerin yerleşik hale gelmeleri onlara vatandaşlık hakkının verilme gayretleri, yaşadığımız coğrafyayı milletten sözde ümmete geçirme çabalarıdır. Ümmete mensubiyet şuurunu milli sınırlarımız dışında geliştirmek ve Türkiye merkezli bir dayanışma sağlamak yerine; ülke içini hedef alıyoruz. Anadolu’da sanki Osmanlı sosyal yapısına uygun bir ümmet gerçeği varmış gibi Türk Milleti yerine İslam Milleti kavramını kullananlar var. Bunlar sağ eğilimli ama hiçbir zaman milliyetçi olamamışlardır. Zaten sorun günümüzde milliyetçi ile sağcı arasında ortaya çıkan sosyal mesafeyi kavrayamamaktır. Bazıları hala klasik ideolojik çatışma dönemini, 1960 ve 1970’leri yaşıyor.

Anlaşılan Suriyelileri pek geri göndermek niyeti yoktur. Bazılarına göre, bu Suriyelilere ihtiyacımız varmış. Bunları o kadar şımarttık ki, açtıkları işyeri ve dükkanların isimlerinde Türkçe bulamıyorsunuz. Türk toplumuyla sosyal bütünleşme kanalları tamamen kapalı olan bu insanlara birer dindaş olarak tabii ki destek olmak yanlış bir şey değildi. Ancak bu destek ev sahibinin evini terk etmesi yabancılara açması şekline de bürünmemeliydi. Devletin açtığı kurslarda Arapça eğitim ve öğretim görenler Türk toplumuyla nasıl bütünleşebilir? Ticari alanda her türlü vergi ve harçlardan muaf tutulanlar, sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalananlar, istedikleri okula sınavsız girenler, mafya bile kuranlar yerli insanlarımızın kanına girenler, onları yaralayanlar ülkemizle sosyal bütünleşme yolunda mıdırlar? Bu imtiyazlı hale getirilen mültecilerin ülkelerine dönmelerini yapılan araştırmalar büyük ölçüde desteklemektedirler. Ancak 2023’te eyalet sistemine geçilebileceğini iddia edenler için bunlar birer can simididir. İşin enteresan tarafı, bazı Avrupa ülkeleri mültecileri Türkiye’de kalıcı kılma ve sözde Türk toplumuyla bütünleştirme yolunda teşvik edici projeler vermekte ve desteklemektedirler.

Türkiye Doğu Akdeniz’de ve güney sınırlarında kıskaca alınmak, Kıbrıs dahil milli politikalarından uzaklaştırılmak istenirken; sosyal yapısı üzerinde de dış kaynaklı tezgahlar kurulmakta ve bazılarınca içerden de desteklenmektedir.

Oca 22

20 Ocak 1990, Azerbaycan Türk’ünün Kutlu Günüdür.

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Prof. Dr. İbrahim Öztek, 20 YANVAR veya KARA 20 OCAK ile ilgili açıklamalarda bulundu.

20 Yanvar, Azerbaycan Türk’ünün acı olduğu kadar, acıların ululaştırdığı bir  kutlu gündür. Yıllarca özgürlük ve bağımsızlık savaşı veren Azerbaycanlı kardeşlerimiz 1990 yılında Ebulfeyz Elçibey başkanlığında kurulmuş olan Azerbaycan Halk Cephesi olarak; totaliter Komünist sistem, Komünist partisi, KGB, en önemlisi Sovyetler Birliğine ve Kızıl orduya rağmen bağımsızlık mücadelesini baskın bir biçimde sürdürmeye devam etti.  Amaç Sovyetlerden ayrılmak ve Sovyetlerin, Ermenistan’a verdiği Azerbaycan topraklarının geri alınması mücadelesi idi. Sovyetler birliği ise hürriyet ateşinin diğer cumhuriyetlere sıçramasından korkuyordu. Bilinçli ve hürriyetine susamış halk 17 ocak günü milyonla Azatlık meydanını doldurdu. AZADLIK, AZADLIK nidaları ile haykırıyorlardı. Fakat 20 ocak günü Sovyet silahları Azerbaycan Türk’ünün üzerine ölüm yağdırdı. Azerbaycan’a 65 bin, Yalnız Bakü’ye 35 000 Rus askeri girmişti. Şehitler, yaralananlar, tutuklananlar, Azerbaycan Türk’ünü yıldıramadı. Şehitlerini karanfillere sararak bağıllarına bastı. Al bayrağı Bakü’nün tepesine çekti. Bayrak bir defa kalkmıştı ve artık onu hiçbir güç indiremeyecekti. O gün Sovyet Başbakan birinci yardımcısı Haydar Aliyev de harekete ve Halk Cephesine çok büyük destek veriyor, sebep olanları büyük bir cesaretle lanetliyordu.  

 

20 yanvar/20 ocak, Azerbaycan Türk’ü veya Türklük için yas ve matem günü değildir. 29 yıl önce yaşanan o gün, Azerbaycan Türkü’nün , acımasız Sovyet rejimine karşı şahlanışı, zincirlerini parçalayarak, bayraklaşmasıdır. O günün şehitlerine ve tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Rusların korktuğu oldu ve Azerbaycan’ın bağımsızlık aşkı dev gibi bir ateş oldu ve tüm Sovyet cumhuriyetlerini sardı. Sonunda o koca İmparatorluk parçalandı ve çöktü. Sovyet rejimi altında inleyen 15 cumhuriyet daha özgürlüğüne kavuştu. Şimdi bu cumhuriyetler Azerbaycan için şükran günü düzenlemeli değil mi?

Oca 20

Güvenli Bölge ABD ve İsrail Projesine Hizmet Eder

Av. Ruhittin SÖNMEZ

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump ile telefonla görüştü. Güvenli Bölge teşkili hakkında mutabakata vardıklarını açıkladı. Bu mutabakat ABD Başkanı Trump’ın, “Kürtlere saldırırsanız ekonominizi mahvederiz” diyerek, Türkiye’yi tehdit ettiği çirkin ve rencide edici tiviti sonrası gerçekleşti.

           

            ABD’nin istediği güvenli bölgenin PKK-YPG’yi korumaya dönük olacağı açık. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “DEAŞ’la mücadelede yer alan müttefiklerin korunacağını” ifade etti. Müttefikten kastı da PKK/PYD/YPG idi.

 

Türkiye’nin de sınırımızdan 30-35 kilometre derinlikte bir bölgenin güvenli hale getirilmesi konusunu kabul ettiği anlaşılıyor.

 

Türkiye 2014 yılından bu yana güvenli bölgeler oluşturarak Suriyelileri kendi topraklarında tutmayı amaçlamıştı. Ama şimdi şartlar çok değişti. Orada Suriyeliler değil, ABD’nin himaye ettiği PKK/PYD/YPG var.

Çok riskli ve tehlikeli bir sürece girdik.

***

ABD’nin 1896 yılında yapılan kongre zabıtlarında yer alan hedefi halen devam ediyor:

“Osmanlı İmparatorluğu adındaki devlet yıkılmalı ve sınırları yeniden çizilip, “Türkiye Birleşik Devletleri” adıyla eyaletler kurulmalıdır.”

 

Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası hukukta tanınmasını sağlayan Lozan Antlaşmasını parlamentosunda onaylamayan tek devlet ABD’dir.

 

Suriye ve Irak’taki olayların temelinde İsrail’in güvenliği ve ABD’nin “Kürt Devleti” kurdurma projesi yatar.

 

Dünyanın en önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bu bölgede petrol, doğalgaz, su, bor, toryum gibi kaynakların kontrolünü elinde tutmak istiyorlar.

 

Bu amaçla bölgede kendi kontrollerinde bir Kürdistan kurulmasına çalışıyorlar. “Büyük Kürdistan” Irak, Suriye, İran ve bir parçası da Türkiye’den koparılacak topraklarda kurulacak şekilde kurgulanmış.

 

Kuzey Irak’ta Barzani Devletinin kuruluşu da böyle bir güvenli bölge ilanı ile başlamıştı. 32 ilâ 36. Paraleller arasını “Uçuşa Yasaklı Güvenli Bölge” ilân ettirerek orada “Çekiç Güç” adı altında asker konuşlandırması ile “Kürdistan” dedikleri devletçiği kurdurdular.

 

“Güvenli Bölge” oluşturulursa, yakın gelecekte bu defa Suriye toprakları içinde, Kürt Devletinin ikinci parçası kurulacaktır.

Oca 11

Suriye’de hatalar zinciri ve Rusya

Özcan YENİÇERİ

ozcanyeniceri@gmail.com  31 Aralık 2018

ABD ve Rusya, Suriye’de operasyon üstüne operasyon yaparken Türkiye uzun süre olanı biteni yalnızca seyretti. CIA/MOSSAD’dan devşirdiği akıl ve güçle PYD güney sınırımızda kanton üstüne kanton ilan ederken AK Parti iktidarı Türkiye’nin kapılarını sonuna kadar açarak Suriye’de YPG’nin etnik temizlik yapmasına katkı sağlamış oldu.

Kobani’de “düştü düşecek” beklentisi yaratılması ve ardından Obama’nın baskısıyla Peşmerge’lerin Türkiye üzerinden Kobani’ye yardım için geçmesine izin verilmesi PYD’yi iyice şımarttı.

Türkiye’yi meşgul etmek!

“Çözüm Süreci” adı altında bölücülüğe göz yumma, PKK’yı şirin gösterme ve bölücü unsurlarla Dolmabahçe’de, Oslo’da İmralı’da görüşme yapma Türkiye’nin dikkatini dağıtmıştır.

Çözüm süreci için “baldıran zehri” içmeler, başını gövdesini sürecin altına koymalar alabildiğine devam etti.

Sonuçta PYD/PKK, Suriye’deki gelişmelere dayalı olarak çözüm süreciyle Türkiye’yi meşgul etti.

Kendisini Suriye’nin kuzeyinde yeteri kadar güçlü, ABD ile ilişkilerini de mükemmel hale getiren PYD/KCK/PKK/HDP yeni bir deneyime kalkıştı. Kobani olayları bahane edilerek meydana getirdikleri kaos ve kargaşa 52 yurttaşın ölümüne neden oldu. Bu durum bölücü unsurlarda istedikleri an Türkiye’yi içeriden istikrarsızlaştırabileceği duygusu yarattı.

Bu bir yönü itibarıyla da Türkiye’yi içeride terörle meşgul etmek politikasıydı.

Bu sırada ABD de Türkiye’yi meşgul etme ve oyalama politikası izlemekteydi. “Eğit-Donat”, “Suriye’nin dostları” gibi toplantılar bu amaçla yapıldı.

Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyinde olana bitene bakma “cambaza bak cambaza” politikası uygulandı. IŞİD/PYD/ABD’nin bölgede meydana getirdiği olaylar sonucunda Suriye’nin kuzeyindeki halk yerinden yurdundan göç ettirildi. Böylece dört milyonu aşkın Suriyeli mülteci Türkiye sınırlarından içeriye boca edildi.

Fırsattan istifade eden PYD, Suriye’nin kuzeyinde ABD destekli olarak bağımsız yapısını iyice pekiştirmiş oldu. Terörist güruh ABD tarafından eğitilmesi, donatılması ve yönetilmesiyle bölge topraklarını fiilen gasp etti.

Türkiye’yi Rusya’yla karşı karşıya getirmek!

Türkiye vahim hatayı ise Süleyman Şah Türbesi’ni yerinden taşıyarak yaptı. Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması PYD’nin hem önünü açtı hem de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan emrivakilere karşı hareket edemeyeceği duygusu yaratmış oldu.

Suriye’de bir yanda rejimle Rusya/İran, karşısında ise PYD ile ABD/IŞİD ve diğer unsurlar vardı.

Türkiye’nin önceleri Suriye içindeki etkinliği sınırlıydı. ABD, bir yandan Türkiye’nin düşmanı olan terör örgütü PKK/PYD ile iş tutarken diğer yandan da Türkiye’yi Rusya’dan uzak tutmaya özel bir gayret göstermişti.

Bir proje olan Rus uçağının düşürülmesiyle Türkiye ile Rusya ilişkileri olabildiği kadar kötüleştirildi. Bu durum PYD’ye tam bir yıl kazandırdı. Böylece PYD elini kolunu sallayarak bölge üzerinde hâkimiyetini pekiştirmiş oldu.

Uzun zamandır CIA/MOSSAD etkisiyle oluşturulan Ergenekon/Balyoz davalarıyla da TSK’nın operasyon kabiliyeti motivasyon olarak bloke edilmişti. Aynı mihrak bu defa Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştirdi.

Bu arada Türkiye-Rusya ilişkilerinde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in de katkılarıyla ciddi iyileşmeler oldu.

Bıçak kemiğe dayandı ve Türk ordusu sınırı geçti.

Cerablus, El Bab, Dabık bölgesine gerçekleştirilen ilk başarılı operasyon İsrail/CIA/FETÖ unsurlarını tekrar harekete geçirildi.

Türkiye’yi durdurmanın yolunun Türkiye/Rusya ilişkilerinin koparılmasından geçtiğinin farkında olan bu odak, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’a suikast yaptırdı.

Türkiye ve Rusya bu defa oynanan oyunu gördü ve oyuna gelmedi.

O günden sonradır ki Türkiye/Rusya/İran arasında Astana, Türkiye/Rusya arasında Soçi görüşmeleri yapıldı.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik harekâtının an meselesi olduğu şu saatlerde Rusya ve rejimle ilişkilerin sonuç almak yönünde hayati önemi vardır. Süreçte Rusya, İran ve Şam rejimiyle ilişkiler dengeli biçimde götürülmelidir.

Operasyon, diplomatik başarıyla taçlandırmalıdır.

Kaynak Yeniçağ: Suriye’de hatalar zinciri ve Rusya – Özcan YENİÇERİ

Oca 13

Doğu Türkistan Türkleri Ve Çinliler

  PROF. DR. Mehmet Metin KARAÖRS[1]

 

            Tarihin ve talihin yan yana yaşamaya mecbur bıraktığı iki kavimden biri olan Çinliler, yanı başlarındaki Doğu Türkistanlı Türklerin  (Uygur Türkleri) tarihte ve bugün amansız düşmanı durumundadırlar. Çünkü Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı, Çincede kurtarılmış ülke anlamında “Sincan” diye adlandırmakta ve yok etmeye çalışmaktadır.

İstanbul’da toplanan Doğu Türkistan Milli Hareketi’nin en üst şemsiye organı olan kurultayın adı Dünya Uygur Kurultayı şeklindedir. Bu isimlendirmede neden Türk kelimesi yoktur? İsimlendirme Dünya Uygur Türkleri Kurultayı olmalıydı. Atamız Kaşgarlı Mahmut’u dinleyelim:

Kaşgarlı Mahmut Dîvânu Lugâti’t-Türk (DLT)’te “Türk” kelimesinin teklik ve çokluk olarak iki türlü kullanıldığını belirtmektedir.[2] “Türk, Nuh’un (s.a) oğlunun adı. Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isimdir. Hel etâ ale’l-insani hînun mine’d-dehri (İnsan üzerinden –insan olarak anılacak bir varlık oluncaya kadar- uzun bir zaman geçmemiş midir?-) ayetinde Adem aleyhisselâm’ın adının “insan” olması gibi. Burada “insan” kelimesi bir kişi için kullanılmıştır. Bir başka ayette şöyle denir: le-qad xaleqna’l-insane fî ahseni takvîm summe radednâhu esfele sâfîlin ille’llezîne âmenü ve ‘amilu’s-sâlihâti (biz insanı en güzel kıvam üzerine yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısına attık. Ancak inananlar ve iyi işler yapanlar –). Burada insan topluluk ismidir; çünkü hiç kimse bu tekliğin dışında kalamaz. Aynı şekilde burada da Türk, Nuh’un oğlunun adıdır; burada tekliktir. Oğulları söz konusu olduğu zaman topluluk ismidir; “beşer” kelimesi gibi hem teklik, hem topluluk için kullanılır. Bunun gibi “Rum” da, İshak’ın oğlu İyşu’nun oğlu Rum’un adıdır. Oğulları da o isimle adlandırılmıştır. Ne var ki biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. …Cercerani. Allah’ın elçisine isnat ederek anlatmış: (Peygamber) dedi ki: Allah (c.a) diyor ki “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim.” Bu, diğer insanlara karşı, onlar için bir üstünlüktür. Çünkü onların adını bizzat O (c.a) vermiş, onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçak gönüllülük, yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir.”

Mezarı bugünkü Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinde bulunan Türklük biliminin (Türkoloji) kurucusu ve  babası sayılan Kaşgarlı Mahmut’un bu doğru tespitine göre “Türk” dar anlamda Türkiye Türklerini geniş anlamda bütün Türk boylarını, “Türkçe” dar anlamda Türkiye Türkçesini, geniş anlamda Türk dilinin tarihi ve yaşayan lehçelerini ifade etmektedir.

Yine bu tespit ve mantıktan hareketle bütün Türk boyları Türk kelimesinin geniş anlamı göz önünde bulundurularak Kazak, Kırgız, Başkurt, Özbek, Tatar, Türkmen, Azeri, Uygur gibi Türk boyu olduklarını vurgulamayan boy adlarıyla değil;  Kazak Türkleri, Kırgız Türkleri, Başkurt Türkleri, Özbek Türkleri, Tatar Türkleri, Türkmen Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Uygur Türkleri veya yaşadıkları vatan adını da kullanarak Kazakistan Türkleri, Kırgızistan Türkleri, Başkurdistan Türkleri, Özbekistan Türkleri, Tataristan Türkleri, Türkmenistan Türkleri ve Doğu Türkistan Türkleri” gibi boy veya vatan adlarıyla birlikte Türk olduklarını vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır. Türk boylarının konuştukları Türkçenin de geniş anlamda Türk dilinin bir yaşayan lehçesi olduğunu vurgulamayan “Kazakça, Kırgızca, Başkurtça, Tatarca, Özbekçe, Türkmence Azerice, Uygurca adlarıyla değil;  Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Tatar Türkçesi, Özbek Türkçesi, veya Kazakistan Türkçesi, Kırgızistan Türkçesi Özbekistan Türkçesi Tataristan Türkçesi Başkurdistan Türkçesi Azerbaycan Türkçesi, Doğu Türkistan Türkçesi “Uygur Türkçesi, Eski Uygur Türkçesi, Yeni Uygur Türkçesi” gibi Türk boylarının yaşadıkları vatanda konuşulan Türk lehçesi olduğunu vurgulayan isimlerle adlandırılmalıdır.

Bu düşüncelere sahip olmak Türk milletinin parçalanmışlığından, bölünmüşlüğünden kurtulup bütünleşmeye giden anlayışın ilk basamağıdır.  

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye dışındaki Türkler için “onlar bize gelemez, biz onlara gitmeliyiz” derken biz Türkiye Türklerinin bu şuurla hareket ederek diğer Türk boylarına yaklaşmamız gerektiğini ifade etmiştir.[3]

Bugün dünya üzerinde kendi soydaşları en çok esir olan millet, Türk milletidir.

 

Türk ve Çinli İnsan Tiplerinin Karşılaştırılması:

 “Su gibi ak”  sözü bir Çin atasözüdür.

Atasözleri milletlerin karakterlerini yansıtırlar. “Durub-u emsal ki hikmetü’l avamdır, lisanından sadır olduğu milletin mahiyet-i efkârına delalet eder.”[4]

Çinli, çocuğuna hayatta istediğini elde edebilmek için su gibi her türlü kalıba gir diye öğüt verirken Türk çocuğuna kıran olsa da kırıl, fakat büküleyim deme sakın diye öğüt vermektedir.

Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri ile Çinliler, kültür ve hayat görüşleri bakımından birbirlerinin karşıtıdır.

Genel olarak uluslar başka uluslara karşı davranışlarına göre iki tiptedirler.[5]  Alp ve Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler ile başkalarını kendi arzu ve istekleri için sömüren insanlar arasında büyük farklar vardır.  Türk, alp tipi insandır,  Bu insan tipi, mazlumları savunan, adil, mert, zalimlerle mücadele eden, arkadan vurmayan, aman dileyene el kaldırmayan,  sıkı ve sert dövüşen, pusu kurmayan bir karaktere sahiptir. Bu insan tipi Batıda şövalye tipi, gladyatör gibi isimlerle anılır. Oğuz Kağan’da, Alp Er Tunga ve Alpaslan’da sembolleşmiş alp ve alp-eren tipi Türk insanı, emperyalist değildir, kimseyi sömürmez, düşmanını öldürmenin bir hakkın gereği olduğuna inandığı zaman mertçe öldürür. Türklerin atalarının yaşadığı coğrafyanın özellikleri, etrafı dağlarla kaplı kara kıtası Orta Asya’dan ufuklara gitme isteği, bu isteği gerçekleştirmek için atı kullanmak, hız kavramını, koyun beslemek, adalet fikrini Türklerde ortaya çıkarmış Türk, suç şahsidir, suç suçlunun çoluğuna çocuğuna intikal etmez, kuralına inandığı için düşmanı dışındakileri kendi koruması altına alan bir anlayışa sahip olmuştur.  Alp-eren tipi insanlardan oluşan Türkler fatihler, cihangirler yetiştirmiş, farklı ırk ve dinleri bir arada yaşatan büyük imparatorluklar kurmuştur. Türklerin kurdukları imparatorluklar hiçbir zaman emperyalist, sömürücü bir siyasete sahip olmamışlardır. Bu insan tiplerinin oluşturduğu toplumlar, ordular kurmuş, fatihler çıkarmış, imparatorluklar kurup adaletle hareket etmişlerdir. Türk toplum anlayışı, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi[6] bunun örnekleriyle doludur.

Alp-eren tipi Türk insanına zıt olan karakter, çocuğuna “su gibi ak” diye öğüt veren  Çinli tipi insandır. Kıpırdayan her şeyi yiyen Çinli, Türk karakterine zıt bir insan tipidir. Başkaları, efendileri tarafından idare edilmeye alışkın, ne verirsen onu kabul eden, köle ruhlu bu tip insanların ilk örnekleri, Mısır firavunlarının emri altında inim inim inlemiş, onların leşlerine piramitler yapmış insanlardır. Bu insanlar, hiçbir şeye ses çıkarmayan, güdülen, ne kadar verirsen kabul eden, ensesine vurup elinden ekmeği alınabilen tiplerdir. Bu insan tipleri fırsatını bulduğu zaman intikam almayı, başkalarını arkadan vurmayı, ahde vefasızlığı, güce tapmayı, eşkiyalığı, bedeviliği kendilerine rehber edinmiştir. Bu insan tiplerinden oluşan kavimler, Asya kıtasının büyük bir kısmını, Afrika’yı Eski Türk kökenli Amerikan yerlilerini sömürmüşler, güneş batmayan sömürge imparatorlukları kurmuşlar, bütün insanların kendilerine hizmet eden bir duruma gelmelerini istemişler ve bu günde istemeye devam etmektedirler.

Çinli ile Batı’nın emperyalist ruhlu insanı arasında aslında hiçbir fark yoktur. Çinlinin bugünkü durumuna gelmesinde Batı’nın büyük payı vardır

Kıpırdayan her şeyi yiyen, dayanılmaz işkenceleriyle ün salmış Çinli ile yediği besinlerde seçici olan ve kimseye eziyet etmemiş Türk arasında büyük fark vardır. Çinliler ile Türkler biyolojik, sosyal ve ruhi ihtiyaçlarını farklı şekilde karşıladıkları için ayrı birer millet olmuşlardır.

Çinli kendisinden olmayanlara, kuzeyde hür yaşayanlara, atlı-bozkır kültürüne sahip olanlara Türklere barbar demiş, aynı anlayış Çinlinin benzeri durumunda olan eski Grek ve eski Roma anlayışında da devam etmiştir. Bugün de devam etmektedir.

Çinli, bugünkü Batı dünyası gibi emperyalisttir. Bugünkü Avrupa-Amerika kültür ve medeniyeti, Amerika kıtasının asıl sahipleri olan Kızılderililerin, Aztek ve Mayaların zenginliklerinin sömürülmesiyle ve siyah Afrika’nın halklarının köle ticareti sonunda kırbaçla zorla çalıştırılmaları ile ortaya çıkmış bir hırsızlık ve gözyaşı düzenidir.  Çin de Doğu’da kendi etki alanındaki insan topluluklarını benzer yöntemlerle ortadan kaldırmak istemiştir.

Dil’in emperyalizmin en büyük silahı olduğunu bilen Çin’in, bu silahı en etkili şekilde Türklere için kullanmak istediğini kendi tarihlerindeki şu satırlardan öğreniyoruz:

“Kuzeydeki barbarlara ipeği verin, ipek onları ehlileştirip yumuşatacaktır. Kızlarınızı verin, akrabalık edinin, bu sayede önce orada size yakın dostlar edineceksiniz. Üreyin, onlardan olan çocuklara dilinizi öğretin ki onlar kuzeyde sizin gibi konuşan, sizin gibi düşünen insanlar olsunlar, Onları tüketmenin tek yolu birbirlerini anlamaktan uzaklaştırmaktır.”[7]

Her ne sebeple olursa olsun, kendi diline ihanet eden, kendi dilini ihmal eden, milletler, önce dilini, dilini kaybettikçe kimliğini, sonra da toprak bütünlüğünü; sonunda dahası varlıklarını kaybederler.  [8]

Silah zoruyla yok edilemeyen milletler, dil ve kültür istilalarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Bu gün ata yurdumuz Doğu Türkistan’ı, “Esir Türkistan” hâline getirip tarihten, yeryüzünden silmek isteyen bu Çinli karakterini atamız Bilge Kağan Orhun Anıtları’nda en veciz şekilde tespit edip ve kendisinden sonra gelen Türk nesillerine ders almaları gerektiğini bildirerek taşların üzerine kazıyarak duyurmuştu:

“Tabġaç budun sabı süçig aġısı yımşak ermiş” (Çin milletinin sözü tatlı, ipeklisi yumşak imiş.); “Süçig sabın yımşak aġın arıp ırak budunuġ ança yaġutır ermiş.” (Tatlı sözle  yumşak ipekliyle kandırıp uzak kavimleri yaklaştırırmış.); “Yaġuru kondukta kirse anyıġ bilig öyür ermiş.” (Yakına kondurduktan sonra kötü bilgiyi o zaman düşünürmüş.) ; “Edgü bilge kişi edgü alp kişi yorıtmaz ermiş.” (Çok bilge kişiyi, çok yiğit kişiyi yürütmezmiş, yaşatmazmış); “Bir kişi yañılsar oguşu, bodunı bişükiñe tegi kıdmaz ermiş.”[9] (Bir kişi yanılsa kabilesine, milletine, evine eşiğine varıncaya kadar herhangi bir had hudut tanımadan herkesi öldürürmüş.)[10]

Ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Doğu Türkistan davasının kurtuluş mücadelesinin    Birleşmiş Milletlere götürülememesi, bugün Türklüğün en ızdıraplı  meselelerinden biridir. Nasıl götüreceksin ki. Birleşmiş milletlerin veto hakkına sahip 5 üyesinden biri Çin’dir. Böyle bir gündemi kabul eder mi? Bu davanın çözülememesinin vebali öncelikle bütünleşemeyen Türk dünyasının üzerindedir.

 Doğu Türkistan’ımızın işi çok zor. Doğu Türkistan’da atom denemeleri yapan, her gün yüzlerce Çinliyi Doğu Türkistan’a yerleştiren, Uygur Türkü kardeşlerimizin ana baba olmalarına engel olarak zorla doğum kontrolü yapan ve su gibi akan yöntemlerle Uygur Türklerini yok etmeye çalışan Çin yönetiminin bu tutumu, Dünya Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na neden götürülmez? Doğu Türkistan Davasını dünya kamuoyunun meselesi haline getiremeyen bütün Türkler suçludurlar.

Doğu Türkistan Davasını her şeyden önce mevcut 7 bağımsız Türk kökenli Türk Devletleri,  özerk Türk toplulukları ve dünya üzerindeki bütün Türkler milli iradeleriyle benimsemeli ve bu uğurda birleşik mücadele yapmalıdırlar.

Türk Dünya Nizamının Milli ve İnsani Esasları dünyaya hâkim kılınmalıdır. Türkler bütünleşmelidirler. Uzun vadede dünyanın huzura kavuşması ancak Türk hâkimiyeti ile gerçekleşecektir. Bu hâkimiyetin ilk adımı, Türk dünyasının önce kültür ve dil bakımından birleşip bütünleşmesidir.

 

 

 

[1] Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Fen Edebiyat Fak. TDEB Öğretim Üyesi, İstanbul,  epost: metinkaraors@yahoo.com

[2] DLT. Türk maddesi,  İnceleyen:  A. B. Ercilasun- Z.Akkoyunlu, TDK yay. Ankara 2014,  s.151

[3]BOZDAĞ, İsmet,  Atatürk’ün Sofrası, İstanbul 1971

KARAÖRS, Prof. Dr. Metin, Atatürk ve Bütün Türklük, Türkistan’nın Sesi, İstanbul, Mart 1991, Yıl: 8, S: 29, s. 13-16

[4] İbrahim Şinasi Efendi, Tanzimat  Edebiyatının kurucularından

[5] HOCAOĞLU, Durmuş, Gladio Kültürü, Vendetta Kültürü ve Türkler, Yeniçağ  4.7.2008

[6] TURAN, Prof. Dr.  Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003  

[7]GÖKTÜRK, Av.Talat, Emperyalizmin Görünmeyen Silahı Dil (Prof. Dr. İ. Kafesoğlu, İ. Ü. Umumi Türk Tarihi Ders Notları, Çin Yıllığı 581-618 dönemi), Türk Yolu dergisi,

[8] —– agm.

[9] Kültigin Abidesi, Güney yüzü,

[10] ERCİLASUN, Prof. Dr. Ahmet B., Makaleler, Akçağ yay. Ankara 2007,  s.111

Ara 28

Vefatının 82. Yılında Âkif: “KORKMA! EBUBEKİR, ALLAH BİZİMLEDİR

Dr. Sakin ÖNER

 

“İstiklâl Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” gibi iki edebî şahaseri Türk milletine armağan eden Millî Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy bundan 82 yıl önce  27 Aralık 1936 tarihinde aramızdan ayrıldı. Kendisini rahmet, minnet ve şükranla anarken, içinde yaşadığımız ülke şartlarını göz önünde bulundurarak, millî şairimizin İstiklâl Marşı’na niçin “Korkma!” hitabıyla başladığının hikâyesini anlatacağım.

 

Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik sayılarak, ordusu dağıtılan ve ülkesi düşman ordularınca işgal edilen Türk milleti büyük bir korku içindedir. Bu, hürriyet ve istiklâlini kaybetme, esarete mahkûm olma  korkusudur. Vatanı ile bayrağı ile ve devleti ile tarih sahnesinden silinme, yabancı devletlerin boyunduruğuna girme korkusudur.

 

İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, böyle bir atmosferde 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak İstiklâl Savaşı’nın meşalesini yakmışlardır. “Ya istiklâl, ya ölüm!” parolasıyla yola çıkan Kuvva-yı Milliyeciler, binlerce sıkıntı ve imkânsızlık içinde, bir taraftan yeniden millî bir ordu kurmaya çalışırken, bir taraftan da milleti içinde bulunduğu korku ve umutsuzluk psikolojisinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Mücadeleye başlamanın ve başarmanın ilk şartı, özgüven ve moral güçtü. Fakat, o anda orduları dağıtılan, toprakları işgal edilen ve yönetimi tutsak alınan bir ülkenin vatandaşlarında moral güç çok zayıftı, maneviyat çok bozuktu.

 

Savaşacağımız düşman hem sayıca, hem de silahça bizden çok üstündü. Karşımızda dünyanın en zengin ve teknolojisi gelişmiş ülkelerin orduları ve onların desteklediği Yunan orduları vardı. İşte İstiklâl Savaşı böyle bir atmosferde başladı. Milletin ve ordunun acilen morale ihtiyacı vardı. İşte bu savaşın manevi komutanlarından Mehmet Âkif Ersoy,  İstiklâl Marşı’nı yazma görevini böyle bir ortamda üstlendi. Taceddin Dergâhı’nın manevi ikliminde yazdığı millî marşımıza, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan bir umut ve moral sözcüğüyle başlaması gerekiyordu.

 

Bundan sonrasını millî şairimiz Âkif, yakın arkadaşı Eşref Edib’e şöyle anlatıyor: “İstiklâl Marşı’nı yazma görevini üstlendikten sonra boş odaya girdiğimde, benim bugünkü sıkışıklığımda bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken, Peygamber Efendimizin, sadece Hz. Ebubekir’le Mekke’den Medine’ye Hicreti’ni hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında, Ebubekir’in endişelendiğini fark edince, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir!” deyişini hatırladım. Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve marşı yazmaya ‘Korkma!’ diyerek başladım.”

 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

 

2018 Yılının son günlerini idrak ediyoruz. Türkiye yurt dışında Suriye’de, iki süper güç ABD ve Rusya’nın güdümündeki bir savaşın içinde. Fırat’ın doğusunda 500 kilometrelik sınır boyunda, ileride Türkiye’yi tehdit edecek bir Kürt devletinin kurulmasına çalışılıyor. Irak’ta da sınırımızda Kuzey Irak Kürt yönetimi, bağımsız devlet olma mücadelesi veriyor. Soydaşlarımız olan Suriye ve Irak Türkmenleri perişan durumdalar. Hakları gaspedildiği gibi, varlıkları da ortadan kaldırılmak isteniyor. Bütün bunların yanı sıra Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle de arası bozuk. Dünyada doğru dürüst dostumuz yok. Hattâ bazı Müslüman devletler, biz Filistin’i desteklerken, onlar İsrail’i destekliyorlar.

 

Türkiye’nin içindeki durumlar da yurt dışındaki durumumuzdan pek farklı değil. Güneydoğumuzda otuz yılı aşkın süredir bölücü PKK örgütü militanları ile savaşıyoruz. Bu savaşta bugüne kadar binlerce şehit verdik, hâlâ da vermeye devam ediyoruz. İç politikadaki durumumuz da pek iç açıcı değil. Kutuplaştırıcı bir nefret ve öfke diliyle millet karpuz gibi ortasından ayrılmış durumda. Siyasi partiler Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirinden uzak. Ötekileştirilenlerin temsilcisi olarak iktidara gelenler, bugün karşılarındaki kitleyi ötekileştirdiler. Karşı düşüncedekilerin kendini rahatça ifade edemediği, özgürce yazıp konuşamadığı, korkutulduğu ve sindirildiği bir ortamı yaşıyoruz.

 

2019 Yılına girerken gülmeyi unutmuş, mutsuz, huzursuz, kötümser, korkak ve ürkek bir toplumla karşı karşıyayız. En kötüsü, millet umudunu kaybetmiş. Bugünkü süreci, kaderi kabul ediyor. Yaygın olan “Ne yaparsanız yapın, bu değişmez” kabulünün, mutlaka aşılması gerekir. Bu psikolojide olanların şunu düşünmesi lazım. Bugünün şartları 1919’un şartlarından daha kötü değildir. Milletimiz daha eğitimli, ekonomik durumu daha iyi, daha örgütlü, iletişim daha kolay, sosyal medya yaygın kullanılıyor, dünya ile bağlantılarımız var. ”Allah bir kapıyı kaparsa, bin kapıyı açar”  diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

 

Yeni bir yıla giriyoruz. Her yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Açılan yeni bir sayfadır. Bu sayfanın yıl sonunda mutluluk sözleri ile sonuçlanması, milletçe göstereceğimiz omurgalı duruşa ve ortaya koyacağımız sağlam iradeye bağlı. Bütün umudunu kaybetmiş, ezik ve silik bir duruş sergileyenlerin, mutlu sona kavuşmaları mümkün değildir.

 

Mevlâna diyor ki: ”Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir”. Biz de 2019’un bir umut yılı olması dileğiyle diyoruz ki: “Korkma!”, Hayatta korkulacak tek şey, korkunun ta kendisidir. Onu yenersen, kurtulacaksın. Başarmak için yeniden ayağa kalkıp, ümidimizi parlatıp heyecanımızı uyandıralım ve başarmaya inanalım.

 

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.                                                                                            

 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Oca 07

Aydınlar Ocağı’nın Kuruluşu ve Yaptığı Faaliyetler

Dr. Şahin CEYLANLI

       1960 – 1970 yılları arası, Türk Milliyetçilerinin bir araya gelerek hizmet vermeleri dönemine rastlamakta. Bu yılların puslu, pusamıklı ve kargaşalı günlerinde güç ve fikir birliğine büyük ölçüde ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu ihtiyacı karşılayacak güçlü bir kuruluş yoktu. Bu bakımdan, bu boşluğu doldurmak için bir araya gelinerek bir durum değerlendirmesi yapılmış ve bir fikir, kültür ve düşünce kuruluşunun oluşturulması fikri ağırlık kazanmıştır. Yapılan bir takım yeni müzakerelerden sonra bu oluşturulacak kuruluşun Aydınlar Ocağı adını alması ve dernek statüsünde çalışması uygun bulunmuştur.

Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli mücadele ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da 14 Mayıs 1970 tarihinde resmen çalışmalara başlamıştır.

Şimdi pek çoğu Hakkın rahmetine kavuşmuş Kurucular Kurulu şu isimlerden oluşmuştur: Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, M. Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemuhluoğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, A. Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, S. Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nazım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, A. Mahzar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati N. Bozkurt, Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, İ. Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Rüknettin Tözüm.

Kuruluş tarihinden bugüne kadar, Tüzüğüne bağlı olarak “milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek” gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Aydınlar Ocağı, bu hedefine ulaşabilmek için yoğun bir faaliyet alanı, ilmi seminer, anma toplantısı, kurultay, şura ve diğer ilmi toplantılarla ülkemizin ilim ve kültür hayatına büyük katkılarda bulunmuştur. Bu açıdan adeta bir okul görevini üstlenmiştir.

Bu arada, sadece İstanbul ile sınırlı kalınmayarak, başta Ankara olmak üzere, ülkemizin dört bir yanında faaliyetlerde bulunarak Türk kamuoyunun ülke meselelerinde fikir ve düşünce sahibi kılınmasına yardımcı olunmaya çalışılmıştır. Elli seneye yakın bir süredir eksilmeden, yıkılmadan, yılmadan, yorulmadan, azalmadan bir vazife idraki içinde ve kaderin aramızdan çekip aldığı dava adamlarımızın kaybına rağmen, çalışmalar hiç sekteye uğratılmadan sürdürülmüştür.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Türk Cumhuriyetlerine, daha sonra Yugoslavya’nın bölünmesinden itibaren Makedonya, Kosova, Bosna – Hersek gibi ülkelere kültür ağırlıklı geziler düzenlenerek buralar yakından görülmüş ve bir takım temaslar sağlanmıştır. Türk Cumhuriyetlerinden üniversite ağırlıklı heyetler Türkiye’ye davet edilmiş, Türkmenistan, Başkurdistan heyetleri ile Aydınlar Ocağı arasında kültür protokolleri imzalanmıştır. Ayrıca Saraybosna’nın Eskişehir Belediyesi ile Fatih Belediyesinin kardeş belediye olmaları hususunda girişimlerde bulunulmuş ve kardeş belediye olunması belediye meclislerinin kararıyla kabul edilmiştir.

Aydınlar Ocağı, günlük siyasetin daima dışında olmuş ve her konuda ilmi ölçülere bağlı kalmış, her zaman devletin ve milletin yanında yer almıştır. Asıl görevini; milletine, millet fertlerine, ülkemizin yetişkin insanlarının ilim, fikir, kültür ve sanat sahasındaki düşünce ve görüşlerini aktarmak suretiyle yapmıştır.

 

Aydınlar Ocağı, zaman zaman kendi üyeleri ile de sohbet tarzında toplantılar yaparak üyelerinin düşünce ve fikirlerinden istifade etmiş, Hakkın rahmetine kavuşmuş mensupları için de her sene Ramazan ayı içinde gerekeni yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

Aydınlar Ocağı’nın en önemli çalışma alanlarından biri de yayın faaliyetlerinde bulunmasıdır. Bu yayınlar ülkemizde büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Bu yayınlardan en önemlileri şunlardır:

  • 9 Soru ve 9 Cevapta Ermeni Sorunu,
  • Milli Şehit Kaymakam Kemal Bey,
  • Türk Kültüründe Hoşgörü,
  • İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şura ),
  • İstanbul’da Adıyaman’a ( 24. Şura ),
  • Suriye’nin Etnik Yapısı,
  • Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,
  • Milli Mutabakatlar,
  • Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,
  • Asra Girerken Çağdaşlaşma,
  • Demokrasi ve İnsan Hakları,
  • GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,
  • İslamiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,
  • Sosyo-Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,
  • Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,
  • Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,
  • Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,
  • Din ve Vicdan Hürriyeti,
  • Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,
  • AT’nin Cevabı ve Yeni Alternatifler,
  • Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,
  • Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,
  • İslamiyet ve Millet Gerçeği,
  • Dış Borç ve Türk Ekonomisinde Özelleştirme,
  • Muhafazakarlık Nedir? Ne Değildir?,
  • Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,
  • GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,
  • Ermeni Meselesi,
  • Milliyetçiler III. Büyük İlmi Kurultayı Kararları,
  • Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,
  • Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,
  • Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,
  • Türkiye’de Hukuk Çıkmazı,
  • Siyasi İstikrar ve Topyekün Kalkınma,
  • Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,
  • Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,
  • Güçlü Hükümet İhtiyacı,
  • Üniversite Reformu,
  • Toprak ve Tarım Reformu,
  • Milli Basın Meselesi,
  • Yeni Bir Yüzyıla Girerken Türk İslam Sentezi Görüşünde Meselelerimiz 1, 2, 3.

Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocaklarının kurulması yönünde büyük bir hassasiyet gösterilerek bu şehirlerde de yeni ocakların tütmesi sağlanmış ve şu anda sayıları 44’ ü bulmuştur. Bunlar başta Ankara olmak üzere Kocaeli, Bursa, Konya, Adana, Afyon, Alanya (Antalya), Antalya, Amasya, Anadolu (İstanbul), Aydın, Avrupa Yakası (İstanbul), Balıkesir, Bandırma (Balıkesir), Çanakkale, Çorum, Darıca           (Kocaeli), Erzurum, Harput (Elazığ), Hatay, Iğdır, İnegöl (Bursa),İzmir, Kahramanmaraş, Kayseri, Kırıkkale, Kütahya, Malatya, Manisa, Mimar Sinan (Adıyaman), Mustafa Kemal Paşa (Bursa), Niğde, Nizip (Gaziantep), Ondokuz Eylül (Giresun), Ordu, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tekirdağ, Trabzon, New York, Azerbaycan ve Kosova’dan meydana gelmektedir. Daha başka Ocakların doğması için de gayretler sarf edilmektedir.

Aydınlar Ocakları senede 2 kere değişik şehirlerde Aydınlar Ocakları Şuraları düzenlemekte, Türkiye ve dünyadaki gelişmeler bu şuralarda görüşülmektedir. Aydınlar Ocakları 47. Büyük Şurası 2019 yılının Nisan veya Mayıs ayında Antalya Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Antalya’da yapılacaktır. Şuralar dışında Aydınlar Ocakları ile yakın temas sağlanarak bir takım fikir alışverişlerinde bulunulmuştur. Zaman zaman Ocaklarımızla ortaklaşa açık oturum ve konferanslar tertiplenmiştir. Ayrıca her Ocak bulunduğu şehirde Türkiye ve dünya gündemini yakından ilgilendiren çok yönlü faaliyetler yürütmektedir.

Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet dönemi içerisinde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetişmesinde gerekeni yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana, suni etnikleştirme gayretlerine karşı Türk Milliyetçiliği doğrultusunda her alandaki çalışmalarını sürdürecektir.

Oca 13

Lozan 3

Halil ALTIPARMAK

İki Lozan yazısından sonra üçüncüyü yazmak gerektiği için bu konuyu da Lozan olarak seçtim. Aslında, Lozan konusu 2-3 makale ile anlatılması zor bir konu ama daha fazla uzatmayı da uygun görmüyorum.

İki haftadan beri yazdığım Lozan konusunun bu kadar ilgi çekmesinin nedeni nedir diye sorduğumuzda, bu sorunun cevabını, yazıların, Tarih Felsefesine uygun olarak yazılmasında aramak gerektir.

Ne demek Tarih Felsefesi?

Kronolojik olarak sıralanan tarih bilgilerini, sorgulamaya, araştırmaya, incelemeye, bağlantılar kurmaya ve yaşanan dönemi anlamaya çalışarak aktarmak ve ortaya koymaktır.

Yani, kronolojik bilgileri sıralamak Tarih Bilimi yapmaya yeterli değildir. Tarih Bilimi, Tarih Felsefesi yapılarak daha anlamlı ve daha anlaşılır hale gelir. En azından ben bir TARİHÇİ olarak böyle düşünüyorum. Bana göre, Tarih Felsefesi yapılarak aktarılan tarih bilgileri, dinleyen ve okuyanlar açısından daha ilgi çekici hale gelmektedir.

İşte iki haftadan beri yayınlanan Lozan ile ilgili yazılarımın bu kadar ilgi çekmesinin nedeni budur diye düşünüyorum.

Bu hafta Lozan imzalandıktan sonra yaşananları da aktararak Lozan konusunu tamamlayalım, şimdilik.

Lozan’da Musul konusu imza altına alınmadı. En çok tartışılan ve mücadele edilen konulardan biri Musul konusu idi. İngiltere’nin bütün iddialarına cevap verildi. Ancak,İngiltere de son derece kararlı idi. Bu durumda, Musul konusu Lozan sonrasına ertelendi. Lozan’dan hemen sonra, Mustafa Kemal ATATÜRK, Musul ile ilgili olarak önce Cafer Tayyar Paşa ile Musul Meselesini halletmek için görüşmeler yaptı. Daha sonra ise, Kazım KARABEKİR Paşa ile görüştü. Paşalar bu görüşmeleri yaparken, İngiltere boş durmadı ve Hakkari dolaylarında Nasturileri ayaklandırdı. Cafer Tayyar Paşa, Nasturi isyanını bastırdı. Bu sefer, İngiltere, Şeyh Sait Ayaklanmasını hazırladı ve daha emekleme dönemine geçmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, çok ciddi bir isyan dalgasının içine düştü. Gerçekten büyük zorluklarla bastırılan ve askerimizin çok kanının aktığı bu isyan, ülkede ciddi bir varlık, yokluk meselesini gündeme taşıdı. O kadar ki, Başbakanın değişmesine bile neden oldu. Ali Fetjhi OKYAR istifa edip, İsmet İNÖNÜ Başbakan oldu. Bu durumda, her şeye rağmen İngiltere ile Musul konusunda anlaşılamadı ve konu o zamanki Cemiyet-i Akvam(bugünün Birleşmiş MİLLETLER’i)’a gitti. Orada aleyhimize karar alındı ve Musul, Irak hükümetine bırakıldı. Bize de petrolden pay verildi.

Lozan’da Boğazlar bizim kontrolümüzde değildi. Bir komisyon tarafından kontrol edilecekti. 1936’da MONTRÖ Anlaşması ile bu konu lehimize halledildi.

Hatay-İskenderun Sancağı, ATATÜRK’ün ölümüne mücadelesi ile 1938-1939’da lehimize halledildi. Bu konu Lozan’dan kalan bir sıkıntı idi.

Fener Rum Patrikhanesine Lozan’da mecbur kalınmıştı. Ancak, Türk Ortodoks Papa Eftim kanalıyla, bu mesele, çok usta bir şekilde kontrol altına alındı.

Türk-Rum mübadelesi İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında kabul edilmişti. Bugün, Batı Trakya’da Türk var, ama, İstanbul Rumlarının nerede olduğunu bilmiyoruz.

Bunlar, o günün şartları içerisinde olabilecek işler. Lozan’da kabul edilmek zorunda kalınan konuların bir an önce halledilmesi için büyük gayretler sarfedildiğini görüyor ve biliyoruz. Bunlar anlaşılır işler.

Ancak, Lozan Anlaşmasının en önemli konusu ekonomik konudur. Çünkü, 400 yıl sömürülen ülkemiz, bağımsızlığını kaybetmiş, o zamanki tabirle tam bir müstemleke(sömürge) haline gelmiş idi. Bir Düyun-u Umumiye’nin varlığı bile bu gerçeği anlamak için yeter de artar sanırım. Bu nedenle, Lozan’da en çok tartışılan konu ekonomik konular ve özellikle Kapitülasyon konusu olmuştur.

Mustafa Kemal ATATÜRK, kesilen Lozan görüşmeleri arasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasını sağlayarak(17 Şubat-4 Mart 1923), oradan dünyaya şu açıklamayı yapmıştır: ‘İktisadî bağımsızlığımız konusunda asla taviz vermeyeceğiz. Neye mal olursa olsun, bu konuda bağımsızlığımızı kabul ettireceğiz. Daha fazla sömürülmemize imkân tanımayacağız.’ Bu sert açıklama yerine ulaşmıştır. Lozan’da 3-4 yüz yıllık sömürgeliğe son verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Siyasî Bağımsızlığı yanında, Ekonomik Bağımsızlığına da kavuşmuştur.

Bundan gerisi laf-ı güzaftır.

Oca 08

Yazdıklarımın Hiç Bir Önemi Yok! Akıl Tutulması Devam Ediyor…

Özcan PEHLİVANOĞLU

Hayat Sahnesinde Siyaset Oyunu! (17.Kasım.2016)

 

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

 

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

 

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

 

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışına da taşar.

 

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

 

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

 

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini yada rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

 

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

 

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık alemine sunacak bir yeterliktedir.

 

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

 

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

 

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları, Türklere karşı sürmektedir.

 

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle, Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

 

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

 

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi, savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim eder seniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

 

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali, ağırlaşarak devam etmektedir. Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu, millet ve devlet varlığımızı tehdit eden en ağır sorunlarımızdan biridir. Türk Milleti, kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

 

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hakim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

 

Bunun farkında olmayan  ve dolayısıyla önemi noktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

 

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

 

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegane nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve olumsuz bir faturası vardır.

 

Halbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk? diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

 

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

 

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

 

 

Eski yazılar «