Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 07

Kaşınanlar Dizisi: Yunanistan ve Ermenistan

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ın Ermeni işgali altında olması binlerce soydaşımızı göçe mecbur etmişti. Rahat durmayan ve önüne gelenin kullandığı, hukuk tanımayan Ermenistan sınırdaki Türk köylerine saldırdı. Ermenistan bir bakıma şımarık Yunanistan’a benziyor. Azeri ordusundan gereken cevabı da aldı ve alıyor. Saldırgan Ermeniler işgal ettikleri toprakları terk etmeden barış olamaz.

Ermeni saldırısını ve bu saldırıyı seyreden ülkeleri ve milletlerarası kuruluşları kınıyor ve ayıplıyoruz. İstanbul’da çatlak ses çıkaran tahrikçi malum Ermeni gazetesinin, Türkiye Azerbaycan dayanışmasından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir devlet olduğuna göre, Asala artığı  gazeteci kılıklı bu teröristler vatandaşlıktan çıkarılmalı ve sefil ülkelerine postalanmalıdır. Ermenistan vatandaşlarının Türkiye’de çalışmaları sona erdirilmelidir. Türkiye yol geçen hanı değildir.

Kas 14

Çevre Sorunları

A.Kemal GÜL

30 Kasım 2015, Paris’te “Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi” için dünya liderleri toplanmıştı.

Bu toplantının başlayacağı güne kadar, dünyanın her tarafında sivil toplum kuruluşlarının organizasyonlarıyla binlerce insan, dünya liderlerine “küresel ısınma” başta olmak üzere çevre meseleleriyle ilgili gereken kararları almaları için ses getirebilecek çeşitli faaliyetlerle çağrılarda bulunmuşlardı.

Çevre meseleleri geniş bir konudur; üzerinde önemle durulmalıdır.

Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu çevre afetlerinin en başta gelenleri:

1 – Küresel ısınma,

2 – Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi

olarak ifade edilmektedir.

Küresel ısınma, bilhassa fosil yakıtların fazla kullanılması sebebiyle atmosferde artan CO2 (karbon dioksit) gazının, sera etkisi yaparak dünyanın ortalama sıcaklığını arttırması; bunun neticesi olarak da kutuplardaki çok büyük buz kütlelerinin zamanla eriyerek, okyanusların ve denizlerin seviyesini yükseltmesi ve sahillerdeki yerleşim yerlerinin sular altında kalması tehlikesidir.

Küresel ısınma tehlikesinden ve buna karşı alınabilecek tedbirlerden son zamanlarda çeşitli bilimsel toplantılarda ve medyada çok bahsedilmiştir. Yanma ürünü olarak atmosferde fazlası küresel ısınmaya sebep olabilen CO2 gazını hiç meydana getirmeyen ve sadece su buharı meydana getiren hidrojen gazına “temiz enerji kaynağı yakıt” denilerek önem verilmesi, bu sebeptendir.

Ozon tabakasındaki deliğin büyüme sebeplerine örnek verirsek;

Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Ozon molekülleri atmosferde bulundukları yere göre farklı karakteristik özellikler gösterirler. Stratosfer tabakasındaki ozon canlılar için yararlı olup, buna karşılık dünya yüzeyine yakın atmosfer tabakasında (troposferde) bulunan %10 oranındaki ozonun yıkıcı etkisi bulunmaktadır. Atmosferdeki diğer moleküllerle reaksiyona giren ozonun, bitki ve hayvanların canlı dokularına çeşitli zararları bulunmaktadır. Atmosferdeki ozonun yaklaşık %90′ı yeryüzünden itibaren 10-40 km. arası yükseklikte ve stratosfer tabakasında bulunur. Bu bölgedeki ozonun özelliği; tüm canlı varlıkları, doğal kaynakları ve tarımsal ürünleri olumsuz yönde etkileyen ultraviole (UV) ışınlarını absorbe etmesidir. Ozon yoğunluğunun ultraviole ışınlarını tutma görevini yapamayacak kadar azalması, “ozon tabakasının delinmesi” olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi sonucunda; UV-b radyasyonu artmakta ve insanların bağışıklık sistemleri zarar görmekte, görme bozukluğuna ve deri kanserine yol açmaktadır.

Ozon tabakasının incelmesine sebep olan ve kloroflorokarbon ihtiva eden maddelerin başında klor türevleri, plastik köpükler (strafor), spreyler, aerasoller ve yangın söndürücüler gelmektedir

*

Formun ÜGörüldüğü gibi, hayatın lükse yönelik sadece bir kısmı olan cazibeyi içerir çılgın üretimin pazarlanması sonucu ortaya çıkan çılgın tüketimin bile çevreye verdiği onarılamaz en büyük zararın lokal değil global olmasıdır. Söz konusu çevre sorunları din, dil, ırk, yaşlı-genç, kadın-erkek, zengin-fakir, akademisyen-çiftçi, köylü-şehirli gibi bir ayrıma gitmeden herkesi etkiler. Bundan dolayı çevrenin korunması sadece çevrecilerin veya çevre eğitimcilerinin görevi değildir. Çevreninin korunması hepimizin görevidir.

O halde çevre sorunları çevre ile alakalı eğitim kurumlarının yanı sıra Sivil Toplum Kurumlarının da ana görevleri arasında yerini almalıdır.

Kas 12

Gazi Mustafa Kemal, Nasıl Atatürk Oldu?

Dr. Sakin ÖNER

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün fâni varlığının aramızdan ayrılışının 82. yılını idrak ettik. Zaman ilerledikçe Atatürk’ün büyüklüğünü ve bize kazandırdıklarının değerini daha iyi anlıyoruz. O’nun gerçekleştirdiklerini ve düşündüklerini değerlendirdikçe, bizi ne kadar iyi tanıdığını, görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu, daha iyi kavrıyoruz. O zaman, diğer dünya liderlerinden tamamen farklı bir konumda olduğunu görüyoruz.

Atatürk, sadece Kurtuluş Savaşı’nı kazanan bir kahraman asker, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanımız değildir. O, aynı zamanda  milletini cehaletten kurtarmak için kara tahta başına geçen bir başöğretmen, latin kökenli yeni Türk alfabesini hazırlayan ve Türkçenin sadeleştirilmesine öncülük eden bir Türkçeci, yaşadıklarını ve düşündüklerini  eserleştiren  kalemi kuvvetli  bir yazar, etkili bir hatip, din ile devlet işlerini ayırarak laik bir toplum yapısını oluşturan bir sosyolog, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in çevirisini ve yorumunu yaptırarak dinimizin aracısız doğru anlaşılmasını sağlayan bir rehber,  Türk milletini çağdaş uygarlığa taşıyan bir devrimci ve  devleti ayakta tutacak hedefleri ve ilkeleri ortaya  koyan bir düşünce adamıdır.

Çağının diğer dünya liderleri, bu niteliklerden bir veya birkaçını kişliiklerinde  taşırken, Atatürk bu özelliklerin tamamını şahsında birleştirmiş, ender şahsiyetlerden biridir. O, bir taraftan genç Cumhuriyet’in sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini sağlayacak devrimleri yaparken, diğer taraftan da milletini aklın ve bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlık” hedefine yöneltmiş bir dünya lideridir. Bu yüzden, diğer dünya liderleri 20. Yüzyılın anıları içinde unutulup giderken, 21. Yüzyılda eylemleri ve fikirleriyle yaşamaya devam eden tek lider, Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Gazi Mustafa Kemal, kolayca Atatürk olmamıştır. O, bu kişiliğe ulaşmak için büyük emek ve zaman harcamıştır. Bilgi olmadan fikir sahibi olunamayacağını ve uygulama yapılamayacağını bildiğinden, savaşırken ve hatta hastalığı sırasında bile sürekli kitap okumuştur. Araştırmacı tarihçi Sinan Meydan, onun okuduğu kitapların ve bunlara bağlı olarak yaptığı işlerin dökümünü şöyle yapıyor:

  • 879 tarih kitabı okuyarak, ‘Türk Tarih Tezi’ni geliştirmiş,
  • 535 edebiyat, 397 dil-dilbilim kitabı okuyarak ‘Yazı ve Dil Devrimleri’ni yapmış,
  • 197 siyasal bilimler kitabı okuyarak saltanatı, hilafeti kaldırıp cumhuriyeti ilan etmiş,
  • 195 güzel sanatlar kitabı okuyarak ‘Musiki ve Sanat Devrimi’ni gerçekleştirmiş,
  • 139 ekonomi kitabı okuyarak ‘Karma Ekonomik Modeli’ ortaya atmış,
  • 169 hukuk kitabı okuyarak ‘Medeni Kanunu’ kabul etmiş,
  • 104 pozitif bilimler kitabı okuyarak ‘Üniversite Reformu’nu yapmış,
  • 75 sosyoloji kitabı okuyarak ‘Halkevlerini’ kurmuş,
  • 101 eğitim öğretim kitabı okuyarak ‘Eğitim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.

Burada Atatürk’ün hiçbir liderde rastlamadığımız dilciliği üzerinde  durmak istiyorum. Atatürk, aynı zamanda sözlüklere çok büyük önem verirdi. Bunlar arasında en çok V.W. Radloff’un 4 ciltlik “Türk Lehçeleri Sözlüğü” (1888-1911) ile E. Pekarskiy’nin yine 4 ciltlik “Yakut Türkçesi Sözlüğü” (1907-1928)’nü okurdu. Atatürk Yakut Sözlüğüne sık sık bakar, bu lehçedeki kelimeleri eskiliklerinden dolayı esas sayardı. Dilcilik alanında çok merak ettiği şeylerden biri yabancı kelimelerin etimolojisi olduğu için, etimoloji sözlüklerinden çoğu sofrasına ve çalışma masasına kadar götürülürdü. Bu sözlüklerin başlıcaları şunlardır: Hint-Avrupa Dillerinin Etimolojisi Sözlüğü, Yunan Dili Etimolojisi Sözlüğü, Latin Dili Etimoloji Sözlüğü, Fransız Dili Etimolojisi Sözlüğü, Yunanca-Fransızca Sözlüğü, Latince-Fransızca Sözlüğü. Gerektiği zaman Dil Kurumu kitaplığında bulunan Sümerce, Akkadca, Eski Mısırca, İbranice, Süryanice, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Çince, Japonca, Fince, Macarca vb. sözlüklere de bakılırdı.

Atatürk Dil Devrimine her şeyden önce kelime hazinesi alanından başladı. 1932-1936 yılları arasında Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan eserlerin çoğunlukla sözlük olması, bu gerçeği kanıtlar. İlk iş olarak, Türk dil ve lehçelerinin enginliğini ve zenginliğini ortaya seren Tarama Dergisi (2 cilt, 1933-1934) çıkarıldı; Osmanlıca-Türkçe ve Türkçe-Osmanlıca iki ciltlik küçük bir eser 1935’te yayımlandı.  Bu esere son bir şekil verilmeden önce, 1933 yılında 8 Marttan 18 Hazirana kadar basında anket açılmış, kurum her gün gazetelerde ortalama 15’er kelimelik 105 liste yayımlamış ve basında bunlara karşılık önerilmiştir. Bu kelimelerden her biri üzerinde Atatürk önemle durmuş ve çoğunu kendi önermiştir.  Ayrıca, 1932 -1933 yıllarında hükümetin buyruğuyla yurdumuzun bütün eğitim örgütü seferber edilerek Anadolu ve Trakya Türk ağızlarında kullanılan kelimeler toplanmış, sonra bunlardan Derleme Dergisi (6 cilt, 1936-1957) meydana getirilmiştir.

Atatürk’ün “Geometri” adını taşıyan 48 sayfalık kitabındaki bütün terimler Atatürk tarafından sadeleştirilmiştir. Önce Hendese olan dersin adını  “Geometri” olarak değiştirmiştir. Osmanlıca geometri terimlerine bulduğu karşılıklara birkaç örnek verelim: Bunlardan, “zaviye”yi “açı”; “munassıf”ı “açıortay”; “zaviye-i münferice” yi “geniş açı”; “bud-ü müzevva”yı “açı uzaklığı” ve “zaviyetan-ı mütekabiletan-ı dahiletan”ı “iç tersaçılar” olarak sadeleştirmiştir.                                                                                           Ayrıca şu sadeleştirilmiş geometri terimleri de Atatürk’e aittir: boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, yay, kiriş, çember, teğet, açı, taban, eğik, yatay, düşey, dikey, üçgen, dörtgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yamuk, eşit, çarpı, bölü, oran, orantı, alan, varsayı, artı, eksi, kesit, türev, konum, gerekçe, yöndeş vb.

Atatürk, hayatı boyunca Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Türk vatanının bütünlüğünün korunmasına büyük özen göstermiştir.  Bu yüzden,  bugün, her zamandan daha fazla Atatürk’e ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında bütünleşebileceğimiz tek lider O’dur. Artık Atatürk, dil gibi, bayrak gibi, İstiklâl Marşı gibi, vatan gibi, bizi etrafında birleştiren ve bütünleştiren milli odak noktalarımızdan biridir.

Aramızdan ayrılışının 82. yılında, hepimizin, Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha tarihin süzgecinden  geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. 21. yüzyılda bizi güçlü, modern ve müreffeh bir Türkiye’ye ve “Bilgi Toplumu”nun etkin bir üyesi  olmaya götürecek yol, Atatürk’ün aklı ve bilimi rehber kabul eden  ışıklı yoludur. Bunun için yapılacak iş, yeni nesilleri, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ayak uyduran, ulusal ve evrensel değerleri özümsemiş , “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nitelikli ve bilinçli bireyler olarak yetiştirmektir.

Bize Türklüğümüzü hatırlatan, Göktürklerden sonra ikinci Türk adını taşıyan milli devletimizi kuran, modern çağın normlarıyla buluşturan  büyük Atatürk’ü 82. ölüm yıldönümünde  bir defa daha şükran ve minnetle anarken, eserlerine, düşüncelerine ve “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünde ifadesini bulan çağdaş milliyetçilik anlayışına  milletçe sahip çıkacağımızı bir defa ifade ediyoruz.

Kas 12

Aşk Olsun Prezident Aliyev Aşk Olsun Azerbaycan

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Bugün Ermenistan ve Ermeniler yüz yılın sillesini yedi. Kahraman Azerbaycan ordusu Ermeni’ye haddini bildirdi. İşgal ettikleri Azerbaycan topraklarından it gibi kovuldu. Bugün 28 yıl önce Karabağ’da gerçekleştirilen Ermenilerin yaptığı katliamların, Hocalı soykırımının intikamı alındı. 1918 yılında Guba’da, Bakü’de bir günde yok edilen 17 bin şehidimizin intikamı alındı. Birinci dünya savaşında Erzurum’da, Maraş’ta, Van’da, İstanbul’da yaptıkları canavarlıkların intikamı alındı.

Henüz çocukluğunu gençliğini yaşayamamış diri diri derileri yüzülmüş çocukların, karınları deşilen hamile kadınların, diri diri organları testere ile kesilen ve yine diri diri yakılan insanlarımızın intikamı alındı.

Gerçek tehcirin yaşatıldığı bir milyon kaçkınımızın intikamı alındı. Amerika ve Fransa’daki Ermeni diyasporasının beli büküldü. Her 24 Nisanda yalandan ağlama ve sızlamaları da fayda etmedi.

Büyük azim, irade ve imanla savaşan Azerbaycan ordusu Ermeni ordusunu perişan etti. Paşinyan’ın Suşa’da halay çekme küstahlığı, tüm dünyaya yaptığı yalvarışları, yakarışları para etmedi.

Karabağ Azerbaycan’dı ve Azerbaycan oldu.

Bugün artık Karabağ’da üç renkli Ay yıldızlı bayrak dalgalanıyor ve sonsuza kadar da dalgalanacak.

Bundan sonra artık yaraların sarılma zamanıdır. İki milyona yakın soydaşımızın ana vatanları Karabağ’a dönme zamanıdır. Bir tek şey kaldı. O da Aliyev’in yurdu Nahçivan ile Azerbaycan’ın birleşmesidir. Zafer Azerbaycan’ındır. Zafer Türk milletinindir. Zaferimiz kutlu olsun. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize acil şifalar diliyoruz.

 

Kas 12

Onuncu Yıl Nutku ve Gizlenen(!) Atatürk

Halil ALTIPARMAK

Bu yıl Cumhuriyet’in kuruluşunun 97. Yılını kutlayacağız. Bu ifadeyi, günün sıradan siyasetinin dışında kullanıyorum.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN 1927 basımı (eski harflerle), yani orijinal NUTKU’nu çevirdim. Oğuz Boyları Derneği’inde de her hafta orijinalinden NUTKU okumaya başlamıştım. Salgın nedeni ile o faaliyet şimdilik askıya alındı.

Orijinalinden nutuk okunduğu zaman, çeviri nutukların bir kısmında eksiklikler, farklılıklar olduğunu görüyoruz. Bu durumun bir kısmının bilerek yapıldığını düşünüyorum.  Daha açık ifade ile, ATATÜRK’ÜN söylediklerinin, söylemek istediklerinin bir takım mahfiller tarafından gizlenmek istendiğini düşünüyorum. Bu,  aslında salt bir düşünce değil, ciddi bir gerçeklik olarak önümde durmaktadır.

Bugün, Cumhuriyetin kuruluşu nedeni ile 10. Yıl Nutku’nu tekrar okuduğumuzda öyle çarpıcı ifadeler ile karşılaşıyoruz ki, ATATÜRK’ÜN görüş ve düşüncelerinin gizlendiği konusunda kendime hak vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Tereddütlerim, kendimle mücadelem ortadan kalkıyor. Ne yapayım ki, böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayım…

Onuncu Yıl Nutku da, bu anlamda Büyük Nutuk kadar  önemlidir ve değerlidir.

 

Okuyalım…

 

“Türk Milleti!

 

Kurtuluş Savaşı’na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

 

Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.”

 

Yurttaşlarım!

 

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.”

“Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.”

 

“BUGÜN, AYNI İMAN VE KATİYETLE SÖYLÜYORUM Kİ, MİLLÎ ÜLKÜYE, TAM BİR BÜTÜNLÜKLE YÜRÜMEKTE OLAN TÜRK MİLLETİNİN BÜYÜK MİLLET OLDUĞUNU, BÜTÜN MEDENÎ ÂLEM AZ ZAMANDA BİR KERE DAHA TANIYACAKTIR.”

“ASLA ŞÜPHEM YOKTUR Kİ, TÜRKLÜĞÜN UNUTULMUŞ BÜYÜK MEDENÎ VASFI VE BÜYÜK MEDENÎ KABİLİYETİ, BUNDAN SONRAKİ İNKİŞAFI İLE, ATİNİN YÜKSEK MEDENİYET UFKUNDAN YENİ BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞACAKTIR.”

 

“Türk milleti!

 

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

 

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”

 

Onuncu Yıl Nutku, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Cumhuriyet’in kuruluşundan On Sene sonra da neler düşündüğünün son derece veciz ifadeleridir.

  1. Yıl Nutku’ndan aldığım yukarıdaki bazı kısımlar, Mustafa Kemal ATATRÜRK’ün kim için uğraştığını, kimi muhatap aldığını, kime hesap vermek istediğini, kim için olağanüstü gayretler sarf ettiğini, kimler için hayatını ortaya koyduğunu çok açık olarak göstermektedir: TÜRK MİLLETİ!

Özellikle, Büyük Harflerle belirlediğim kısım, üzerinde kitaplar yazmayı gerektirecek kadar önemli bir kısımdır.

ASLA ŞÜPHEM YOKTUR Kİ; Türk Milletine inancım tamdır.

TÜRKLÜĞÜN UNUTULMUŞ MEDENÎ VASFI; Türk Milleti’nin medenî vasfı son asırlarda unutturulmak istenmiş ve hatta unutturulmuştur.

TÜRKLÜĞÜN BÜYÜK MEDENÎ KABİLİYETİ; Türk Milleti, dünya tarihinin büyük medeniyet yaratmış Milletlerinden birisidir.

BUNDAN SONRAKİ İNKİŞAFI İLE; artık, Türklüğün saydığım özellikleri bundan sonra orta yere konacak ve gelişecek, ilerleyecektir.

ATİNİN YÜKSEK MEDENİYET UFKUNDAN; gelecekte insanlığın medenî durumunda, yani, batı medeniyeti, bilmem ne medeniyeti değil, tüm insanlığın medeniyet ufkundan…

YENİ BİR BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞACAKTIR; Türklüğün gelişen, orta yere konan ve ilerleyen medenî kabiliyeti, insanlığın medenî ufkundan tüm dünyada yeni bir güneş gibi doğacak, dünyaya ışık saçacak, insanlık bu medeniyetten yararlanacaktır denmektedir.

Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir Dünya Lideri’nin bu sözlerin her kelimesini düşünerek, hesaplayarak söylediği konusunda herhalde kimsenin tereddüdü yoktur.

Ama, bu sözler kamuoyunda ne kadar yer edinmiştir ve edinmektedir acaba?

 

Lütfen, ONUNCU YIL NUTKUNU YENİDEN, YENİDEN ve DİKKATLE OKUYALIM.

Kas 12

10 Kasım’ın Düşündürdükleri

 “Benim fıtratımda bir gayritabiîlik varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdendir.“                                                        M. Kemal ATATÜRK

 

 

Av. Mustafa ÖZKURT

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerimde  “Bütün nefsler ölümü tadıcıdır.Sonra Bize döndürüleceksiniz.”  (Küllu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn Ankebût 57.) Bu hitap bütün canlılaradır.

Bu durum insanın fani olduğu kalıplaşmış sözle zihinlerimize kazınmak istenmiştir.

Her ölenin arkasından rahmet okumak dinimizin olgunluğunun gereğidir. İslam dininin temellerinden biride hüsnü zan’dır. Bu temel insanın kemalete ulaşmasında ve sosyal hayatında da buna önem verilmesi gereken hususlardandır. Bu hususiyet din sosyolojisi ve psikoloji bilimlerinin de konularındandır. Araştırmacılar tarafından ciltlerle kitap yazılabilinir.  Şahsen beni dinimizin  iki terimi çok etkilemiştir. Biri merhamet, diğeri ise hüsnü zan’dır.

Ancak bazı insanlar için rahmet okunurken “minnet ve rahmetle anıyoruz” da denir. Bu insanların sayısı az olup, bahtiyar kimselerdir. Atatürk’te bunlardan biridir.

Atatürk’ü bu ölüm yıl dönümünde de rahmet ve minnetle yad ediyoruz. Her insanın iki defteri vardır. Birine sevap,diğerine de günahları yazılır. Bir kul olarak günahsız insan olmaz. Olmamalıdır da. Aksi halde tövbe kapısı diye bir şey olmazdı.

Atatürk kendisini Milletine ve değerlerine adamış eksikleri olan bir faniydi. Ancak çokça fazlalığı olduğu düşünülen günümüz insanlarından daha fazla eksiği olmayan bir insandı. İmanlı bir kimseydi. İman Allah ile kul arasındaki bir rabıtadır. Cenneti çantada keklik görenler, yarın mahşerde ne olduklarını anlayacaklardır. Bu konularda hüküm vermemiz kul ile Allah arasına girmek olur ki bunun adına ŞİRK denir. Bu konuda hiçbir hüküm biz kullara ait değildir.

Bizi bir faninin toplum için yaptıkları ilgilendirir. İndirilen dinimiz hiç kimseye başkasının imanını sorgulama hakkını vermemiştir.

“Vatan sevgisi imandandır” Hadisi Şerifi doğrultusunda “Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır.” Diyebilen Atatürk’ü din eksenli yargılamak İmanî zaaftan, yada ahlaki yozlaşmadan ve cehaletten kaynaklanır.

Atatürk büyük bir Devlet adamı ve bir liderdi. Biz fanileri de bu yönü ilgilendirir. Türk tarihinde iki büyük Türk vardır. Biri METE HAN, diğeri de ATATÜRK’tür. Bunu bilmekte yarar vardır.

Atatürk en zor zamanda ümmetin ve milletin şeref ve haysiyetini kurtarmaya vesile olmuş  bir liderdir. Bunu Allahın bir lütfü olarak görmek gerekir.

Dini,ahlakı kısaca her şeyi eksik ve yanlış anlayan bir devrin inanları olarak, keşke Allah’ın bize en büyük armağanı olan aklımızı yeterince kullanabilsek.

İşte o zaman dünyaya hâkim olur Türk ve İslam âlemi huzur ve refahı bulur.

Selam ve Saygılarımla.  2014

Kas 07

Cumhuriyet ve Demokrasi

Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’de Cumhuriyetin ilanının 97’inci yılı münasebetiyle, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun paylaştığı Atatürk resimli mesajı ilgimi çekti. “Halkımıza söz verdik. Kurduğun Cumhuriyet’i, Cumhuriyetimizin 100. yılında demokrasi ile taçlandıracağız” dedi.

Halkımıza Cumhuriyeti sorunuz, çoğunluğu demokrasinin özelliklerini anlatacaktır. “Halkımız farkında olmadan Cumhuriyet ile demokrasiyi özdeşleştirir.” Bu yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’nun ifadesi bazılarına ters gelebilir. Oysaki bu mesajda Cumhuriyet ile demokrasiyi ayıran ifade doğrudur.

Konunun uzmanı bir bilim adamının, Prof. Dr. Kemal Gözler’in cümleleriyle açıklayalım:

“Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır.”

“Buna karşılık Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.”

Cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.”

Cumhuriyetdevlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir.”

Osmanlı Devleti monarşi ile idare ediliyordu. Ancak 1876 Anayasası sonrası demokrasi idaresine doğru bir geçiş başlamıştı.

Ancak Osmanlı’da demokrasiye doğru gidiş istikrarlı bir seyir izlemedi. İlki 1878’de olmak üzere, Meclis-i Mebusan (parlamento) zaman zaman kapatıldı. Osmanlı Devleti 1876-1878 ve 1908-1918 yılları arasında meşruti monarşi ile yönetildi. İkinci meşrutiyet ile Osmanlı anayasal düzeni, döneminin Avrupa’sında olduğu gibi, meşrutî bir anayasal monarşiye dönüşmüştü.

*********************************

DEMOKRATİK DEVLET OLMANIN ŞARTLARI

97 yıl önce Cumhuriyetimizin kurucuları, devlet başkanlığının aynı soydan insanlara intikal etmediği bir sistemi, Cumhuriyeti kabul ettiler.

Ancak aynı zamanda Tanzimat’la başlayan demokrasiye doğru giden yoldan ayrılmadılar. TBMM Türkiye Cumhuriyeti’nin en etkin kurumu olarak daima açık kaldı. Devlet Başkanını TBMM yani milletin vekilleri seçti.

Kemal Gözler’in değerlendirmesiyle; Ampirik teoriye göre şu şartları yerine getiren bir rejim demokratik olarak kabul edilebilir. (1) Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmelidir. (2) Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. (3) Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. (4) Seçimlere birden fazla siyasal parti katılabilmelidir. (5) Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. (6) Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış olmalıdır.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’ye kadar bu şartları yeterince yerine getiremediğini, 1950’den sonra ise kesintiye uğrayarak yerine getirebildiğini genel olarak söyleyebiliriz.”

Günümüzde, Kemal Gözler’in bahsettiği ampirik teorinin belirlediği, “bir rejimin demokrasi olması için gerekli şartlar” eksiktir.

Bir rejimin demokrasi olması için, bahsi geçen şartlara ilaveten, Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin benimsenmiş olması gerekir.

Yani devletin bütün faaliyetlerinde hukuken belirlenmiş sınırlara bağlı kalmasını, bütün iş ve işlemlerinin hukuka uygun olması ilkesinin uygulanması gereklidir.

Sadece kuralların olması yetmez, İktidarı eline geçiren kişinin kuralları kendi yararına kullanmak için manipüle etmesini imkânsız hale getirecek şekilde geliştirilmesi de icap eder.

Ayrıca milli mutabakatla kabul edilmiş bir anayasa, birey hakları, hukuk önünde eşitlik, kuvvetler ayrılığı ve kamu otoritesini sınırlayacak diğer araçları içeren anayasal devlet sistemin de olması gerekir.

*********************************

DEMOKRASİ AÇISINDAN EKSİKLERİMİZ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kadar demokratik olduğunu değerlendirmeye ve demokrasi açısından temel eksiklerimizi sıralamaya çalışalım:

Türkiye’de etkin siyasal makamlar seçimle geliyor, seçimler düzenli olarak yapılıyor. Fakat seçimlerin adil olduğunu söylemek mümkün değildir. Seçimlerin dürüst yapıldığı konusunda da kuşku ve endişeler dile getiriliyor.

“Muhalefetin iktidar olabilme şansı” teorik olarak “yoktur” denemez. Fakat “iktidarın seçimle gitmeyeceğine” inanan milyonlarca vatandaşımız vardır.

Ülkede temel kamu hakları mevzuatta güvence altına alınmasına rağmen özellikle siyasi davalarda sürekli olumsuz örnekler görüyoruz. Bu yüzden yargının bağımsız ve tarafsız olmadığına dair yaygın bir inanç söz konusudur.

“Hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukukunun” olduğu bir ülkede demokrasi yoktur.

“Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin” gereği olan devleti yönetenlerin her türlü eylem ve işlemlerinde hukuka uygun davranması, görevli kamu organları ve (yeterli ve doğru bilgiyle donatılmış) kamuoyu eliyle denetlenmesi uygulamada işletilmemektedir.

Devlet güçlerinin birbirinden ayrıldığı ve birbirini denetlediği, kuvvetler arasında denge ve denetim sistemlerinin olduğu ve işletildiği bir sistem gerekirken, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri bir kişinin şahsında birleşti. Hatta 4. kuvvet diye anılan Basın ile Sivil Toplum Kuruluşları da aynı kişinin kontrolü altına girdi.

Gücü dengelenmemiş, denetlenmeyen bir iradenin yönettiği devletin rejiminin, adı Cumhuriyet olsa bile, çağdaş anlamda bir demokrasi ile taçlandırılmadığı açıktır.

Ta 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde tespit edilmiştir: “Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde anayasa da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, anayasal devlet değildir.” 

Partili Devlet Başkanı mevzuat yani Anayasa, kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler ne derse desin, doğru bildiğini yapmakla” övünebiliyor. İşine gelmeyen mahkeme kararlarını uygulamıyor.

Daha da tehlikelisi yapılıyor: Yargı iktidarın siyasi hedefleri için araç olarak kullanabiliyor.

Bu yüzden muhalefetin “Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandırmak” hedefini benimsemesi hem doğrudur ve hem de görevidir.

Bunun için yapılacak şeyler de bellidir. Yukarıda saydığımız eksiklerin giderilmesi yeterlidir.

Eki 07

Hedef Nahçivan

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Rus diplomat Aleksander Griboyedov’un geliştirdiği bir proje ile Ruslar, 1828 yılından itibaren Erivan, Karabağ ve cıvarına Türkiye ve İran’dan getirdikleri Ermenileri yerleştirdiler. Erivan diye bir yer yoktu. Bu şehir Revan Türk Hanlığının başkenti Revan’dı.1 ekim 1827  tarihinde Revan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildi. %5 olan Ermeni nüfusu 1915 sonrası % 70’lere çıktı. Türkler ya sürüldü ya da katledildi. O tarihten bu yana da Azerbaycan’da ve Türkiye’de 2 milyon Müslüman Türk Ermeniler tarafından soykırıma uğratıldı. Halbuki Patrik Narses Vajabedyan, 1876 yılında vatandaşlık meclis şurasında şöyle diyordu “Şayet günümüze kadar Ermeni milleti, millet olarak inancını, kilisesini, dilini tarih ve kültürel değerlerini koruduysa, tüm bunlar Türk devletinin Ermeni milletine gösterdiği koruma, yardım ve hayırseverliği sayesindedir”. 1923 Ermeni Taşnak kongresinde, Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni ise; “Türklere karşı biz savaş açtık, suçluyuz. Tehcir amaca uygundu” diyor.

Ermeniler, 30-31 Mart 1918 günleri yalnız Bakü’de bir günnde 17 000 Türk’ü katlettiler. 25-26 Şubat 1992 günü Hocalı solkırımı ve Karabağ işgali ile 28 yıl öncesinin kanları henüz kurumadı. Diri diri yakılan Azerbaycanlı bebek ve yaşlılar ile diri diri derileri soyulan çocukların feryatları halen kulaklardadır.

Bunların canilikleri ruhlarına işlemiştir. Onun içindir ki dün ve bugün sivil yerleşim yerleri bombalamaktadırlar. Bugün de otuza yakın çocuk, yaşlı Azerbaycan Türk’ü katledilmiştir.

Nahçivan, Azenbaycan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat Azerbaycan’la kara bağlantısı yoktur. Türkiye ile 17 kilometrelik sınırı ile Türkiye’nin Şark kapısıdır. 1921 Kars ve Moskova Antlaşmaları sonunda elde edilen bu statü, aradaki Zengezur bölgesinin Ruslar tarafından Ermeni’lere verilmesi ile Hem Azerbaycan’ın, Hem de Nahçivan’ın boynu bükük kalmıştır.

Ermenilerin Tavus stratejik bölgesine saldırılarının temelinde Azerbaycan Türkiye arasındaki başta TANAP olmak üzere petro-gaz yolları ve Gürcistan üzerinden geçen diğer bağlantılara kastetmektir.

Bundan 4 yıl önce sınır tecavüzlerinin dersini alan Ermenistan bugün de boyuna boşuna bakmadan Azerbaycan topraklarına saldırmıştır. Fakat güvendiği dağlara kar yağmıştır. Türkiye ile büyük çıkarları olan büyük ağabeyi Rusya, Ermeni Başbakanı Nikol Paşinyan’ın SOROS hayranlığı ve giderek Fransızlaşma gayretlerine kızgındır. ABD ve AB, AGİK ve BM’in 30 yıla yakın zamandır Azerbaycan haklılığına yaptığı vurguyu ister istemez kabullenmektedirler. Son yıllarda İran’la olan yakınlaşmamız da Azerbaycan’ın lehinedir. Ortadoğu’daki ABD uzantısı İsrail’de Azerbaycan’dan yana tavır takınmaktadır.

Şimdi tam zamanıdır. Yalnız harekat, çok yönlü ve yıldırım harekatı şeklinde kısa sürede sonuçlandırılmalıdır. Ermeni birlikleri çembere alınarak hareket güçleri yok edilmeli, Gereken yerlerde Ermeni birliklerinin arkasına geçerek kuşatılmalı, Çokça esir alınmalıdır. Bu esirler daha sonra Azerbaycan’ın elini kuvvetlendirecektir.

Zamanı gelmiştir. Haydar Aliyev’in ülkesi,  Azerbaycan’ın doğal uzantısı ve ayrılmaz bir parçası olan Nahçivan’la birleşilmeli, bunun için de hedefte zengezur’dan Nahçivan’a geniş bir koridor açılmalıdır. Türkiye de bu koridor için ısrarcı olmalıdır. Çünkü: Atatürk Moskova anlaşması için gönderdiği Yusuf Kemal beye ne yap yap Nahçivan’ın özerkliğini sağlayın. Zira burası Türk kapısı, Türk’ün şark kapısıdır demiştir.

Maddi manevi tüm varlığımızla bugün Azerbaycan’ın yanındayız. 30 yıl önce silahsız, askeri eğitimsiz Azerbaycan Türk’ü bugün elinde pusatı, ruhunda şehadet inancı ile savaşıyor. Türkiye’den giden dualar ayrı bir enerjidir. Cerrah hekimlerimiz de gazi kardeşlerimizin yaralarını sarmak için hazırdır. Müdahalelere meydan vermeden Allah’ın yardımı ile bir an evvel zafere ulaşalım.

Ağu 16

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan Kongresi Kasım Ayına Kaldı

Değerli Üyelerimiz

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ  Olağan  Kongresi 2020 yılı Haziran ayı içinde yapılacaktı. Koronavirüs salgını sebebiyle her türlü toplantı ve kongre ertelenince Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi de ertelenmek zorunda kalınmıştır. Daha önce  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresinin  2020 yılı Ağustos ayı içinde yapılacağını duyurmuştuk. Fakat İçişleri Bakanlığın son genelgesi ile tüm sivil toplum kuruluşlarının kongrelerinin 31 Ekim 2020 tarihinden sonra yapılacağı duyurulmuştur. Bu sebeple eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi 2020 yılı Kasım ayı içinde yapılacaktır.  Kongremizin tarihi, saati ve yeri ayrıca bildirilecektir.

Bilgilerinize saygılarımızla arz ederiz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Kas 08

Milli Şuur ve Kıbrıs

Av. Mustafa ÖZKURT( 1 )

 

Belirli bir yerde önceden belirlenmiş amaçla insanların bulunduğu yere topluluk, belirli bir yer ve amacı paylaşmayanların bir araya gelmesine ise kuru kalabalık veya sürü denmektedir.

Gerek topluluk ve gerekse kalabalığın ortak yanı aynı alanı geçici olarak paylaşmaktır.

Kalabalıkların bir coğrafya parçasında belirli haklara sahip olarak devamlı bulunarak hayatlarını devam ettirmelerine de halk denir.

Millet kavramının birçok tanımı olmasına karşılık günümüz toplumsal anlayışa göre bir devlette yaşayan çeşitli toplum kesimlerinden oluşan halkların geçmişten geleceğe uzanan ve aralarında ülkü birliği bulunan büyük topluluğa millet denir.                                                                                                  19. yüzyıl düşünürlerinden ‘Ernest Renan’  Milleti tanımlarken “Bir millet bir ruhtur, manevi bir varlık” olarak tanımlar. Devamında da özetle  “Bu ruhu ve ananevi varlığı birbirinden ayrılmayan iki şey teşkil eder. Biri mazi, öteki de şu andır. Yani bir mirasın ortak değerlendirilmesidir.”

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’i vatandaşları cumhurbaşkanlarını seçmek için sandığa gittikler. İlk turda seçilen olmadığı için ikinci tur seçim 18.EKİM 2020 Pazar günü yapıldı.                                      Adaylardan Sayın Ersin TATAR seçilme yeterliliğini buldu ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yeni Cumhurbaşkanı oldu.                                                                                                                               Türk dünyasına hayırlı olsun.

Şahsen bu seçim yarışı çalışmalarında yazılı ve görsel iletişim araçlarından verilen haberleri takip etmeye gayret ettim.

BM eski genel sekreteri Kofi Annan‘ın meşum planına Kıbrıs Türk Cumhuriyet’i kurucu cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Raif DENKTAŞ’ın nasıl direndiğine şahit oldum. O dönmede Hukukçular Birliği Başkanlığı yürütüyordum. Yönetim Kurulu arkadaşlarımızla birlikte ramazan ayında İstanbul Akgün Otelinde iftarlı bir konferansa kendisini davet ettik.

Yoğun işlerine rağmen Kıbrıs meselesini her ortamda izah etmekten yorulmayan bu büyük insan bizi kırmayıp teşrif ettiler. Beşyüz kişiyi davet etmemize karşılık binin üzerinde gönüldeş otele akın etti. Çoğu Rauf DENTAŞ’ı ayakta dinledi.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’i kurulmuştu. Ancak Annan planı ile varlığı sonlandırılacaktı. Allah’ın bir lütfü olarak Rumlar plana hayır dedi de adada Türk Halkı varlığı korumaya devam etti

Hazafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Denir. Ne kadar doğrudur. Bunun sorumlusu yeni nesiller değildir. Kabahat onlara çektikleri acı ve döktükleri gözyaşlarını aktarmayan yaşlılarındadır.

Kıbrıs Türk’ünün yüzü 1877-1878 yıllarında cereyan eden 93 Harbi dediğimiz Osmanlı- Rus Savaşı’ndan sonundan itibaren hiç yüzleri gülmemiştir. Bunu özellikle cumhurbaşkanlığı yapan Mehmet Ali TALAT ve Mustafa AKINCI yaşları gereği 1960 ve sonrasını çok iyi hatırlamaları gerekir. Her ikisinin de Türk’e karşı sorumluluklarının olduğunu politikacı olarak değil bilinçli bir siyaset adamı olarak unutmamaları gerekirdi.

1960 lı yıllarda Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşayan Rum ve Türk haklarında ülkü birliğinin şartlar nedeniyle yeterli olmayışından iki ayrı halk olarak zorluklarla 1974 yılına kadar gelebilmişlerdir.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile birlikte Kıbrıs’ın kuzey ve güney olarak bölünmesiyle birlikte Kuzey Kıbrıs’ta bağımsızlık ve ülkü birliği sağlanarak milletleşme gerçekleşirken 1976’da da Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu.

Bu federe devlet nihayette tabi bir sonuç olarak 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurdu.

Bu anlatılanlar yeni yetme AB hayranı Kıbrıslılara bir hikâye gibi gelebilir.

1945 ten itibaren adada yaşan Türklerin neler çekiğini o günleri yaşayanlar bilir.

O günleri yaşamayan yeni nesil, geçmiş kendilerine yeterli anlatılmadığından yamalı bir bohça olan AB sevdasına kapılıp günü kurtarmak için millet varlığını sona erdirecek çalışmalarda bulunmazlardı.

İsmi her ne kadar Avrupa Birliği olsa da Alman sermayesiyle ayakta kalmaya tutunan bir ince hesaplar üzerine kurulu ortaklıktır. Burada her paydaş devletin çıkarı diğerinin önünde gelmektedir.

I. Ve II. Dünya Savaşının yaralarını sarmış bunu unutmuş gibi görünseler bile hala içlerindeki yara kanamaya devam etmektedir.

Ulusal Birlik Partisi (UBP) Genel Başkanı Sayın Ersin TATAR’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini Kıbrıs Türk’ü için bir umut olarak görüyorum. Kıbrıs Türkü’nün ekonomik, sosyal ve kültürel yönden gelişme imkânları Rumlara göre çok daha fazladır.

Bu hakikatin bir tespitidir. Laf olsun diye söylenen bir söz değildir.

Sayın Ersin TATAR’a büyük sorumluluk düşmektedir. Bu sorululuğun başında akılcı denetim gelmektedir. Diğer taraftan bütün sorunların altından liyakat sahibi insanları göreve getirmekle sağlayabilir.

Devlet idaresinde ilk aranacak liyakat milli şuurdur. Milli şuurun yolu da tarih şuurundan geçer. Bunun yanında çağın ileri teknik bilgi ve beceride aranır. Başarı için ikisi de birbirinden ayrılamaz bir bütünün parçalarıdır. Kıbrıslı kardeşlerimiz, biz Kıbrıslıyız dan ziyade biz Türk’üz diyebilmelidirler.

Aksi ise hüsrandır.

Allah’tan Kıbrıs Türk’üne Mili Şuur, birlik, beraberlik, huzur ve güven dilerim. 23.EKİM.2020

 

 

( 1 ) Aydınlar Ocağı Genel Merkez Yön. Kur. Üyesi.

 

 

 

Eski yazılar «