Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ara 14

Değişen Politikalar ve Sözde Dostlarımız

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

Türkiye – ABD ilişkileri çok ciddi ve kritik bir döneme giriyor. Karşılıklı çıkarların ortaya koyulup savunulması gereken bir dönemdeyiz. Bu dönem liyakatlı, iyi yetişmiş, milli çıkarlara bağlı diplomatlara ihtiyaç duyurmaktadır. Aynı durum İsrail ve Mısır ilişkileri için de geçerlidir. Suriye’de ülke çıkarlarımıza göre tekrar bir düzenlemeye gidilebilir.

Şaibeli bir eski bakanı mükafatlandırır gibi büyükelçi tayin etmek yanlış olmuştur. Aynı yanlışı Washington’a büyükelçi tayininde de görüyoruz. Bir ticaret odasına veya borsaya başkan tayin etmiyorsunuz. Yurtdışına çıkan bazı resmi heyetler tatil gezisine de gitmiyor. Ülke çıkarlarını iyi korumalıyız. Liyakat, sadakatın hep önüne geçmelidir; ama yanlışlardan da kurtulamıyoruz.

2020’li yılları iyi okumak ve birçok ülkenin dış politikasındaki önemli değişiklikleri görmek durumundayız.

ABD değişime rağmen, soğuk harp dönemi ilişki düzenini tekrar Türkiye’ye kabule zorlamaktadır. Türkiye kısaca jeopolitik iddia ve doğan imkanlarından Akdeniz’de, Adalar Denizinde, Balkanlarda ve Kafkaslarda uzaklaştırılmak isteniyor. Ülkemiz müttefikleri tarafından askeri tesislerle, yeni üslerle kuşatılıyor.

Sözde dost ve müttefiklerimizi rahatsız eden harp sanayii üretimimiz, SİHA ve İHA’larımız fazlaca sözde dostlarımızın gözüne battı. Değişik sabotajlara ve uzmanlarımızın saldırılara uğramamaları için yeni teknolojiden de faydalanarak yeterli koruma sağlanmalıdır. Sözde dostlarımız her hainliği yapabilir ve sonra da başsağlığı mesajı çekebilirler. ABD Türkiye gibi müttefik bir ülkeye karşı bölücü ve ırkçı PKK terör örgütünü kullanmaktadır. İran’daki üst düzey bir uzmanın Tahran’da nasıl öldürüldüğü unutulmamalıdır.

Rusya ile Çin’in birleşmesini önlemeye çalışan ABD’ye karşı kesinlikle S400’ler de dahil geri adım atılmamalıdır.

Oca 11

Uzaklaşan Eğitimi Tutamazsak

Sakin ÖNER

                Pandemi dolayısıyla bir neslin yarım yamalak yetişmesini üzülerek seyrediyoruz. Yapılan yüz yüze eğitimden (aslında öğretimden) üniversite öncesinde öğretim gören 18 milyon öğrencinin üçte biri yani 6 milyonu yararlanamıyor. Üç milyonunun ne interneti ne bilgisayarı var, üç milyonunun ise bilgisayarı yok. Bu 6 milyon öğrencinin büyük çoğunluğu dar gelirli ailelerin ve çok çocuklu ailelerin çocukları. Bunlar daha önce de öğretmeni ve eğitim altyapısı eksik okullarda veya taşımalı eğitimle yollarda sürünerek okuyan eğitim mağdurlarıydılar. Şimdi de üzaktan eğitimi uzaktan seyreden bugünün mağdurları oldular.

Üzaktan eğitimden şu anda en çok yararlananlar özel okul öğrencileri. Bir defa özel okul öğretmenleri uzaktan eğitim derslerini düzenli ve aksatmadan yapıyorlar. Okul yönetimleri öğretmenleri çok sıkı denetliyorlar. Veli veya öğrencinin en küçük şikayetlerinde öğretmenin dikkati çekiliyor. Özel okulların bir kısmında başka bir sıkıntı var. Çocuklarını iyi eğitim alsın diye özel okula gönderen  orta gelirli ailelerin çoğu, pandemi sürecinde yüz yüze eğitimin yapılmaması nedeniyle çocuklarının kayıtlarını devlet okullarına aldılar. Bu sıkıntı daha çok, bu süreçten az önce açılan ve düşük ücretle öğrenci okutan, ekonomik durumu zayıf okullarda yaşanıyor. Bunların büyük kısmı kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.

Bu süreçte ikinci mağdur olanlar, özel okullarda görevli sözleşmeli öğretmenler ile ders ücretli öğretmenler. Uzaktan eğitim daha az öğretmenle yapılıyor diye  ders ücretli öğretmenlerin tamamı, sözleşmeli öğretmenlerin bir kısmı  çıkarıldı. Devlet okullarına atanmak veya özel okullarda görevlendirilmek isteyen yüz binlerce öğretmen sürecin sona ermesini bekliyor.  Bu süreçte üçüncü mağdur olanlar, eğitim sektörüne hizmet veren esnaf. Bunlar; kırtasiyeciler, yabancı ders kitabı satan kitapçılar, öğrenci kıyafeti, eşofman satan tekstilciler, okul servisleri sahibi, sürücüleri, hostesleri, okul kantincileri ve bunların tedarikçileri. Hepsi perişan durumdalar.

Uzaktan eğitime imkanı olmayanlar ulaşamadıkları gibi, imkanı olduğu halde derlere devam etmeyen çok öğrenci var. Birinci dönemde okulların çoğunda işlenen derslerle ilgili sınavlar yapılamadı. Koronavirüs salgını hız kesmeden devam ettiği için 4-22 Ocak 2021 tarihleri arasında yapılması planlanan yüz yüze sınavlar yapılamıyor, sınavlar ikinci döneme bırakıldı. Sizin anlayacağınız bu öğretim yılında öğrencilerin kaderi, tek dönemde yapılacak en fazla iki sınavla belli olacak. Zayıf olan öğrencilerin telafi imkanı bulunmayacak. Eğitim çocuklarımızdan uzaklaştıkça uzaklaşıyor. Eğer uzaklaşan eğitimi bir tarafından yakalayamazsak bir nesil kaybolacak. O zaman ne yapalım?….

Aslolan yüz yüze eğitim yapılmasıdır. Cumhurbaşkanı 15 Şubata kadar yüz yüze eğitim yapılmayacağını açıkladı. Milli Eğitim Bakanlığı 2020-2021 öğretim yılının hiç olmazsa ikinci döneminde 15 Şubattan sonra yüz yüze eğitime geçilmesi için bütün imkanları zorlamalıdır.

Bunun için öncelikle interneti bulunmayan bütün yerleşim birimlerine ücretsiz internet bağlantısı sağlanmalıdır. Bu konuda en güzel örneği Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş verdi. İnternet bağlantısı bulunmayan 914 köye ücretsiz internet bağlantısı sağladı. Her belediye veya İl Özel İdareleri bu imkanı sağlasa sorun bir anda çözülür.

İkinci olarak üzaktan erişim imkanı bulunmayan öğrencilere tablet veya bilgisayar sağlanmasıdır. Milli Eğitim Bakanlığı bu süreçte 500 bin tablet dağıtacağını açıkladı. Şu ana kadar yarısı dağıtılmış. Tamamı dağıtılsa da problem çözülemeyecek. Bu konuda milletçe bir seferberlik yapılmalıdır. Bu seferberliği valilikler, belediyeleri, stk’ları ve iş çevrelerini ortak ederek organize etmelidir.

Üçüncü olarak köy okulları derhal açılmalı ve bu okullara hemen çevreden sözleşmeli öğretmenler görevlendirilmelidir. Taşımalı eğitime tahsis edilen ücretler, hem bu okulların eğitme hazırlanmasına  hem de görevlendirilen öğretmenlerin ücretlerine fazlasıyla yeter.

Dördüncü olarak  koronavirüs vakalarının görülmediği veya çok az görülen yerlerde bütün sınıflarda yüz yüze eğitime geçilmelidir.

Beşinci olarak diğer okullarda ise ikili öğretime geçilmelidir. Cumartesi ve Pazar günlerinden de yararlanarak her sınıf bazında üç yarım gün yüz yüze eğitim eğitim yapılmalıdır. Hiçbir şey yapamıyorsanız, okulları uzaktan eğitimden yararlanamayan öğrencilere açın.

Altıncı olarak bu öğretim yılında öğrencilerin kaderi, ikinci dönemde yapılacak sınavlarda alınacak nota göre belirleneceğine göre, yapılacak iki sınav sonucuna göre başarılı olamayan öğrencilere, üçüncü bir sınav hakkı daha verilmelidir. Ayrıca şunu sormadan edemiyorum, uzaktan eğitime ulaşamayan çocuklara ne sınavı yapacaksınız?

Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı, bu soruna çözüm üretme konusunda, eğitimin bütün paydaşlarının katıldığı bir Milli Eğitim Bilim Kurulu oluşturulmalıdır.

Hep birlikte bir an önce çocuklarımızdan uzaklaşan eğitimi bir tarafından tutmalı ve onlara yaklaştırmalıyız. Bunun için en önemli görev ve sorumluluk Milli Eğitim Bakanlığındadır. Derhal ikinci dönemde yüz yüze eğitimin şartları hazırlanmalıdır. Yoksa bir nesil ve dolayısıyla bir millet uçuruma doğru gidiyor…

Oca 12

Korona ve Aşı

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK*

Korona virus hastalığı tüm dünyada yayılalı yaklaşık bir yıl oldu. Bu tür yayılmaya pandemi diyoruz. Pandemiden 60 milyon insan etkilendi ve bunların 2 milyona yakını hayatını kaybetti. Dünyadaki en büyük salgın ise 1346-1353 yılları arasında İtalya’da meydana gelen, Avrupa nüfusunun üçte birini, dünyada ise 100 milyon insanın ölümüne yol açan mikrobik veba salgını idi.

Viruslar; ağız, burun ve göz yolu ile ve damlacık içinde insan vücuduna girerek hastalık yapan, insandan insana bulaşan hastalık etkenleridir.  Bu hastalıktan korunmanın birkaç yolu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi; maske, gözlük, hijyen ve toplu yerlerden uzak durmak. İkincisi immün sistem dediğimiz bağışıklık sistemini güçlendirmek. Bunu da başlıca C vitamininden zengin gıdalarla sağlamak. Üçüncüsü ise aşılanmak. Şimdi sıra aşılanmaya gelmiştir.

Bir hastalığa karşı aşılama söz konusu olduğunda; halk arasında ilk akla gelen; acaba bu aşı ile insan nesline yönelik bir zarar verilecek mi, Bu ilk aşıyı acaba insanlar üzerinde deneme amacı ile mi yapıyorlar? Bunun yan etkileri ne olacak gibi ve benzeri sorulardır.

Aşının ana amacı; yaygın olan hastalığa ait hastalık yapma etkisinden arındırılmış, hastalık oluşturacak toksinleri ortadan kaldırılmış biyolojik ürünlerin insana iğne ile verilerek, bu hastalık etkenleri ile savaşacak kan hücrelerini daha güçlü ve savaşı kazanacak hale getirmektir. Yani savaş için savaş eğitimi görmüş araçlarla/antikorlarla bağışıklık sistemini güçlendirerek virus veya mikroplarla mücadele yolunu açmaktır.

Bugün Çin, Amerika ve Almanya gibi tıpta ileri ülkelerde hemen hemen aynı günlerde Korona virus hastalığına karşı aşı geliştirildiğini görmekteyiz. Almanya’da Aşıyı bulan doktorların Türk olması da bizim içim övünç kaynağıdır. Prof. Dr. Uğur Şahin ve eşi Dr. Özlem Türeci’yi, tebrik etmek milletçe borcumuzdur. Dünya insanlığına büyük hizmette bulunmuşlardır.

Aşının aynı anda üretilip insanlık hizmetine sunulmasının sebebine gelince; konu üzerinde çalışan bilim adamları kongre, sempozyum ve ortak çalışmalar nedeni ile sık sık bir araya gelmekte ve bilgi alış verişinde bulunmaktadırlar. Böylece beklenen sonuca da aynı günlerde ulaşmış olmaktadırlar.

Aşı yapıldığında insanda o hastalığa ait ufak tefek belirtilerin ortaya çıkması doğaldır. Eskiden verem aşısı olan çocukların bir kısmında aşı yerine yakın koltukaltı bezelerinde aşının dozuna bağlı olarak lenf bezi tüberkülozu/veremi görülürdü. Ama bu durum basit tedavilerle atlatılırdı.

Bugün de Korona virus aşısı sonrası; bazı insanlarda ateşlenme, hafif bir nefes darlığı, eklem ağrıları gibi yakınmalar ve alerjik reaksiyonlar görülebilir. Bu yakınmalar kısa sürede ortadan kalkar. Kural olarak, hayvan deneyleri ile bu etkiler zaten defalarca kontrolden geçirilmiştir.

Bugün dünyayı istila eden, giderek artan ve insanların korkulu rüyası haline gelen bu virutik hastalığı önlemede tek yol artık aşılanma olacaktır. Onun için insanların bundan böyle aşılanma konusunda duyarlılık göstermesi insanlığın sağlığınadır.

Saygılarımla.

 

 

*

 

Üsküdar Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Oca 12

Yeni Yıla Değil Paralel Evrene Geçmek

Ruhittin SÖNMEZ

Bazı bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz gibi gerçekten paralel evrenler var mı?

NASA destekli bazı araştırmalarda, bizimkiyle aynı büyük patlamada yaratılmış ve paralel olarak var olan karmaşık ve başka bir evrenin varlığına dair ipuçları bulunmuş.

Araştırmacılara göre, “bahsi geçen bu paralel dünyada, her şey ters bir şekilde pozitif-negatif olarak, sol-sağ olarak işliyor ve zaman geriye doğru gidiyor.”

Film senaryolarını yazanların hayal gücüne inanırsak, paralel evrende bizler yine yaşıyoruz. Fakat hem bizim ve hem de çevremizde bulunan herkesin sosyal, psikolojik ve ekonomik statüleri çok farklı oluyor. Bu dünyada mutlu olanlar paralel evrende de mutlu olabildiği gibi tersi de olabiliyor.

Her yeni yıla geçişte insanlar tarafından belirlenmiş takvimin son günlerinde, yeni takvim yılına geçiş esnasında yepyeni umutlar beslemek bize iyi geliyor.

Sanki kurgu filmlerdeki gibi görünmez bir kapı açılıp paralel evrene geçeceğiz ve bu evrende daha mutlu olacakmışız gibi geliyor.

Ancak bu defa yeni yıla girerken, ülkemin ve milletimin tamamına yakınının yaşama sevincinin adeta kaybolduğunu görüyorum.

Toplum olarak yaşama sevincimizi yeniden kazanabilmemiz için, 2021 yılını sanki bir paralel evrene geçiyormuşuz umuduyla karşılamak istiyorum.

****

Bu paralel evrende yaşayacağımız hayatı tahmin etmeye çalışayım:

Burada insanlar arasında maske ve mesafe kuralları, yasaklar / kısıtlamalar yok. Sosyalleşmeye yardımcı olan bütün işyerleri açık. Sevdiğiniz insanlarla tokalaşma, kucaklaşma yaygın. Her yerde gülümseyen, şakalaşan, neşeli insanlar var.

Orada insanların hayat tarzına müdahale eden, tercihlerini eleştiren, kendisi gibi düşünmeyenleri “hain” ilan eden devlet yöneticileri yok.

Devleti yönetenler sıradan vatandaşlar gibi yaşıyor. Kamunun malını kendi mallarından bile çok dikkatli harcıyor. İsraf yapmıyorlar. Her kuruş harcamanın hesabını bütün açıklığı ile veriyor.

Orada vatandaşına yalan söyleyen devlet adamları istifa etmek zorunda kalıyor. Yalan söyleyen siyasetçiler halkın karşısına çıkamaz hale geliyor.

Bu konuda bağımsız ve tarafsız medya, gerçek gazeteciler halkın doğru bilgilenmesine ve isabetli kararlar vermesinde en etkili kurumlar.

Orada vatandaşlar iktidarın zulmünden, adaletsizliklerinden ve ahlaksızlıklarından kurtulmak için değil, iyi yerine daha iyisini seçmek için sandığa gidiyor.

Bu paralel evrende de bazı haksızlıklar ve anlaşmazlıklar oluyor. Fakat bağımsız ve tarafsız yargıya herkes güveniyor. Yargı özellikle zayıf olanın hakkını güçlü olana karşı korumak konusunda çok başarılı.

Orada insanlar eğitimli, birbirlerine saygılı, mutlu olmak için mutlu etmek gerektiğinin bilincinde.

Yılbaşında böyle bir paralel evrene geçebilir miyiz?

İmkânsız değil, çok zor bile değil. Zor ama her şey bize bağlı.

Her şeyden önce, böyle bir evren hayalimizi kaybetmemek ve kapıdan içeri ilk adımı atma cesaretini göstermemiz lazım.

Oca 12

Yeni Yıl 2021

A.Kemal GÜL

Yaşadığımız iyi ve kötü günleriyle birlikte bir yıl daha geride kaldı. 2020 ülkemiz ve dünyamız için zorlu bir yıl oldu. Pandemi dolaysyla sıkıntılı günler yaşadık; ülke çapında maddi manevi kayıplarımız oldu. Sevdiklerimizden, dostlarımızdan kaybettiklerimiz oldu.

Pandemi adıyle verilen bu bulaşıcı ve öldürücü korona virüse karşı uzman sağlık kurumlarının verdiği mücadelede başarılı olmalarını, yeni yıla sağlıklı, mutlulukla merhaba demenin güvencesini sağlamaları umutla beklentimizdir; ülkemize, milletimize ve tüm dünyaya sağlık, huzur ve mutluluk getirmesi asıl temennimizdir.

*

İnsan hayatında muhasebeler önemlidir. Bir başka ifadeyle, hayatı kontrol altına alabilmek için hesaplaşma ve yüzleşme şarttır. Aksi takdirde geleceğe umutla bakmak hayalden ibaret olur. Bu devletler için de geçerlidir. Hesapsız-kitapsız-düşüncesiz atılan her adım, bedel ödetir. Geleceğe yönelik çözümlemeler, öngörüler, alınacak kararlar sağlıklı ilke ve yöntemlerle yapılmaz da, aceleci ve çıkarcı bir anlayışla yola çıkılırsa, kötü sonuçlar hiç sürpriz olmaz.

Aslında yeni yıl gibi ifadeler, bizler tarafından düzenlenmiş zaman biçimleri; oysa zaman yekpare. Yenilik, güzellik birden bire ortaya çıkmıyor. Kimse mucize beklemesin.

Bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkarken, bazı şeyler yavaş yavaş ortaya çıkar. Özne insandır, zaman insana tanıklık eder.

Zaman, insanın yapıp etmelerini açığa çıkarır. Zaman, kendisini doğru okumayanları eritir.

Zamana yemin eden Allah, iyi-doğru-güzel eylemeyi, sabırla hakkı ve adaleti ayağa kaldırmayı emreder. Çirkinlikleri, kötülükleri, haksızlıkları değiştirecek, dönüştürecek insanın kendisidir. Zira insan düzelirse dünya düzelir.

Her olumsuzluğa rağmen, geleceğe umutla bakmak insan olmanın gereği, Türkiye’nin birikimi, içinde bulunduğumuz problemleri çözecek güçte.

Seksen milyonu aşmış Türk Milleti sıfatıyla sahip çıkalım cennet vatanımıza. Sahip çıkalım Laik Cumhuriyetimize. Sahip çıkalım demokrasimize…

Elbette yeniliklere açık olalım, elbette daha güzeli, daha iyiyi arayalım… Ancak bulanmadan, donmadan akalım geleceğe.

Elimizdekini yitirmeden, birlik içinde, dirlik içinde…

Umutlarımızın, beklentilerimizin gerçekleşmesi dileğiyle, milli birlik, bütünlüğün sevgi ve muhabbetle harmanlanması adına Yeni Yılınız Kutlu olsun.

Oca 12

Kapitülasyon

Halil ALTIPARMAK

Kapitülasyon demek; bir ülkenin yabancılara verdiği her türlü imtiyaz, imkân demektir. Aslında, bu imkân, önceleri ekonomik imkânlar olarak başlar, fakat daha sonra her türlü imkân haline dönüşür. Bu dönüşümü biz, koca bir devletimizi kaybederek gördük ve çok ağır bir bedel ödedik.

Osmanlı döneminde, kapitülasyonlara, İmtiyazat-ı Ecnebiye denirdi.

Bu imtiyazlar, imkânlar, şahsî boyutlardan, adlî cepheye ve ticarî imkânlara kadar çok çeşitli şekillerde verilir.

Biz, ilk ayrıcalığı, 1530’larda Kanunî tarafından, Fransa’ya verildiğini biliriz, genellikle. Ancak, işin doğrusu, ilk verilen imtiyaz, 1365 yılında I. Murat tarafından o zaman var olan Ragusa Cumhuriyeti’ne verilmiştir. Arkasından, 1387 yılında Cenevizlilere verilen ticarî imtiyazlar olmuştur.

İlk kapitülasyon, bize ulaşmış olan genel bilgiye göre, 1536 yılında Fransızlara verilen ağırlıklı olarak ticarî imtiyazlar olmuştur.  Bu imtiyazlar, imkânlar, 1569 yılında yenilenmiştir.

1580 yılında İngiltere, 1739 yılında Avusturya, 1740 yılında yine Fransa ile yapılan bu VERDİĞİMİZ İMTİYAZLAR, İMKÂNLAR 1774 yılında en ağırına ulaşmıştır. Çünkü, 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile Rusya’ya  – İSTEMEDİĞİMİZ HALDE – Karadenizde serbestçe ticaret yapabilme imkânı tanınmıştır.

İşte, çok kısa olarak tarihlediğimiz Kapitülasyonlar, 18. yüzyılın sonlarından, bütün 19. yüzyıl boyunca iliğimizi sömürmüş, Türk Milletini ve Devletini en sonunda yarı sömürge haline getirmiştir.

Elbette, 1774 yılına kadar verilen imtiyazlar, imkânlar, bir dereceye kadar güçlü bir devletin diğer yabancı devletlere tanıdığı imkânlar olarak da düşünülebilir. Bu durum, bir dereceye kadar kabul edilebilir de. Ancak, şu gerçeği de göz önünde sürekli tutmak gerektir: Tarih, yöneticinin, ihmalkârlığını affetmez.

İşte, Tarih, bizi de affetmedi! 1881 yılında II. Abdülhamit zamanında, Muharrem Kararnamesi ile birlikte, en kritik vuruş yapılarak bir çok alanda, egemenliğimizin elimizden gittiğine şahit olmaya başladık. Hukuk alanında inanılmaz ayrıcalıklar veriliyor, ekonomik alanda zaten müflise yapılan muameleye tabi oluyoruz. Askerî alanda, elimiz kolumuz bağlandı. Hatta, siyasî alanda bile Tam Egemen bir devlet olmaktan çıktık diyebiliriz.

Bu arada şunu da mutlaka eklemeliyiz: Özellikle 19. yüzyılda, devlet yönetimi, AKIL ALMAZ İSRAF yapmaya ve bu israfı karşılamak için İNANILMAZ KÖTÜ ŞARTLARDA İÇ ve DIŞ BORÇ ALMAYA devam etti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, tek başına ve tam olarak iktidarı ele geçirdiği Şubat 1913 yılından itibaren MİLLÎ OLMAK gerektiğini TAM OLARAK anlamaya başladığını görüyoruz. Bunun üzerine, İTC, biz I. Dünya Savaşına girdiğimizi ilan etmeden Eylül 1914 tarihinde bütün kapitülasyonları kaldırdığını duyurdu. Ancak, sömürgen devletler, başta, beraber omuz omuza savaştığımız Almanya dahil, asla kabul etmediler. İTC, bu konuda, çeşitli kanunlar çıkararak, ne olursa olsun Kapitülasyonları kaldırmak konusunda kararlı olduğunu dünyaya anlatmaya devam etti. I. Dünya Savaşı sonucunda, galip devletlerin ilk yaptığı işlerden biri, kapitülasyonların kaldırılmadığını ve aynen devam ettiğini tereddütsüz dayatmak olmuştur. Zaten, Sevr’de, öncekilerden daha fazla olarak yabancılara imtiyazlar, imkânlar tanımak zorunda olduğumuzu dayatan maddeler olduğunu görüyoruz.

İşte, 600 yıl kadar süren bu kapitülasyon meselesi, yani, iliğimizin, kanımızın emildiği, bizi biz olmaktan çıkarmak üzere kurulmuş bir tuzak olan Kapitülasyonlar, LOZAN ANLAŞMASI ile son bulmuştur.

Lozan’a giden İnönü Başkanlığındaki Heyet’e verilen talimatta; bir çok şey tartışılabilir, ancak, Kapitülasyonlar, asla tartışılamaz ve mutlak kaldırılacaktır denmiştir. Zaten, Lozan Anlaşması’nın bu kadar uzun sürmesinin, iki aşamalı olmasının temel nedeni, kapitülasyonlar konusundaki MÜTHİŞ MÜCADELELER olmuştur. Bu arada, 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihinde yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde Tam Bağımsız Ekonomi mesajı bütün dünyaya iletilmiştir.

Bu kadar yazıyı neden yazdım biliyor musunuz? Amacım, sadece, Tarih bilgisi vermek değildir elbette.Tarih bilgisinin, nasıl kullanılması gerektiği ve nasıl kullanıldığı meselesini anlatmaktır amacım.

Şimdi soruyorum!

Bugün, ülkemizin içinde bulunduğu durum, bu anlattığım durumdan, yaşanmışlıktan, tarihten ne kadar farklı? Takdir kamuoyunun!

Oca 11

Kadın Cinayetleri Sarmalında Bir Değerlendirme

Av. Mustafa ÖZKURT

Her ne kadar kamuoyunda “Kadın Cinayeti” tabiri kullanılsa da meselenin temelinde insanın en başta gelen aslî hakkı olan yaşam hakkının onun elinden alınmasıdır.

Öldürülenin kadın veya erkek ayrımı yapılması ilk bakışta pek fazla bir fark taşımaz. Asıl olan insanın yaşam hakkına yönelik ihlalin yapılmasıdır.

Ancak günümüzde bu konuda toplumlarda haklı olarak yer bulmuş bir ayrıcalık vardır. O da öldürülen o insanın “kendisini savunamayacaklar” sınıfında görülmesi halidir. Onun için himayeye muhtaçtır.

Genellikle bunlar çocuklar, kadınlar, yaşlılar ile bedenen ve aklen zayıf kimseler bu sınıfa dâhil edilir.

Bu anlayışa medenî dünyamız kolayca gelmemiş ve ağır bedeller ödemiştir.

1492’de Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfetmesiyle birlikte kıtaya Beyaz Avrupalılar yerleştirilmiş böylece Amerikalı kavramı ortaya çıkmıştır. (Aslında bu bir keşif değildi. Amerika Kıtası zaten oradaydı. Sadece oraya Batılılar ulaştı.)                                                                                               

Kolomb’un İspanyol Kraliçe’sine Kızılderililer hakkında gönderdiği mektupta Hıristiyan Batının kendisinden olmayanlara bakış açısını ortaya koymaktadır.                                                                

Kolomb bu mektubunda Amerika Kızılderilileri için;

 “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.” 

Diye bu insanların çocuk, kadın ve yaşlı demeden öldürülmesi yolunu açmıştır. Bu insanlık adına tarihe çalınan kara bir lekedir.

Bundan sonra bu kıtada yaşayan insanlar her türlü değer yargıları dışında kadın, erkek, yaşıl ve çocuk ayrımı yapılmadan avlanarak veya toplu olarak öldürülmeye başlanmıştır. Stalin’in Sovyetlerdeki Türklere yaptıkları da bundan farklı olmayacaktı. Benzer düşünceleri 18.yüzyılda Papaz Thomas Robert Malthus’un Nüfus Teorisi’nde ki hezeyanında da görmek mümkündür.

Yakın zamanda da Bosna’da Sırpları, Karabağ’da Ermenilerin yaptıkları cinayetlere dünya kamuoyu şahit oldu.

Konuya bağlı olarak kadınların öldürülmelerine dönecek olursak. Kadına karşı şiddet yalnız Türkiye’de görülen bir suç türü değildir.

İnsanla ilgili bir meseledir. Bu konuda ülkeleri ileri veya geri diye kısımlara ayırmakta mümkün değildir.

Mesela; Kendilerini ileri diye belirten ülkelerden 2019 yılında Fransa’da 137, Almanya’da ise 112 kadın eşi veya erkek arkadaşı tarafından öldürülmüştür. ABD’de her gün ortala üç kadın cinayet kurbanı olmaktadır.

Son zamanlarda dünyada kadına karşı şiddet ve cinayetlerinin önlenmesinde ulusal ve uluslararası alanda duyarlılıkların arttığını görmekteyiz.

Konuyla ilgili yeni olan uluslararası sözleşme kısaca  “İstanbul Sözleşmesi” dir.

Bu sevindirici bir tavır olmasına karşılık, bizi düşündüren ve toplumun büyük bir kesiminden tepki gören bunun mihverinden saptırılmış olmasıdır.

Özel hukuk alanında yapılan sözleşmeler o işin anayasası olarak kabul edilir.

Bu tür Sözleşmeler hazırlanır veya imzalanırken basit bir metinmiş gibi ele alınmaz. Ön yargılardan uzak, içinde bulunulan toplum mevcut ve gelecek menfaatleri gözetilerek imza altına alınır.

İstanbul Sözleşmesinin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet Ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” dir.

Adından da anlaşıldığı gibi sözleşmenin kapsamı kadına karşı yönelebilecek her türlü şiddete karşı alınacak tedbirleri içermesi anlaşılmaktadır.

 Ancak, çaresiz kadınları koruma arkasına sığınılarak sözleşmeye sıkıştırılan 3. Maddesindeki tanımlar bölümünün c fıkrası tepkileri üzerinde toplamıştır.

Buna göre “toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.”

İfadesiyle Kadın, Erkek yanına bu defa üçüncü bir cinsiyet yerleştirilmiştir.

Buradaki  “toplumsal cinsiyet” tanımını sözleşme içeriğine masumane olarak konulmadığından çoğunlukla sözleşmenin tamamına karşı çıkılmaktadır.

Bu fıkra ile üçüncü cinsiyet meşrulaştırılmak istenmektedir.

Buna tepki gösteren kesim acaba haksızlık mı ediyorlar diye düşünmek lazımdır.

Uluslararası bir merkezden yönetildiği açıkça belli olan bu  ‘toplumsal cinsiyet projesi‘ tepkiye neden olması doğaldır.

Anne ve babaların gelecek kuşakları için haklı endişeleri vardır.

Son zamanlarda sinema film ve dizilerinde sıklıkla karşılaştığımız, cinsel sapma görüntüleri toplumun geleceğinden endişe duyanları haklı duruma getirmiştir.

Bu yerli ve yabancı dizi ve filmlerle Türk toplumun aile yapısı ve ahlak anlayışı sanki yeniden inşa edilmeye çalışılmaktadır.

Tepkilerinde bu nedenle haklıdırlar. İstanbul Sözleşmesi Çalıştayında bu ve benzeri hususların gözden kaçırıldığına inanmak isteriz.

Konu ile ilgili içine itilen tehlikeyi sosyolog ve sosyal psikologların araştırma yapması ve toplumumuzu aydınlatmaları gerekir.

Diğer taraftan kadına karşı şiddet ve öldürülmelerini durdurmak için yalnız ceza hukukunda alınacak tedbirlerle önlenecek bir durum değildir. Eski Türk Ceza Kanunumuzda ölüm cezası varken de bu suçlar işlenmekteydi. Bunun önü toplumun bilinçlendirilmesiyle mümkündür.                                           Toplumsal bilinç için getirilen çözümler, akla ve toplumsal ahlak anlayışına uygun olduğu sürece sonuç alınabilinir.

Aile içi şiddetin önlenmesi her şeyden evvel kadın ve erkeğin karşılıklı sorumluluklarının bilincine varmalarıyla büyük ölçekte önlenebilinir.

Kadına karşı her türlü şiddetin önlenmesinde önerilen idam cezasının yeniden gündeme alınması teklifini yerinde bulmamaktayız.

Ancak işlenen suçun ağırlığına göre Ceza ve İnfaz Yasalarında yapılacak değişiklikle asgari ve azami süresi kanunla belirlenecek bir takım hak mahrumiyetlerini de içeren “Hücre Cezası Hapsi” idamdan daha etkili ve caydırıcı olacağı kanaatindeyiz.

                                                                             Sağlıcakla kalın

Ara 14

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Kongresi 2021 Şubat Ayından Sonraya Kaldı

Değerli Üyelerimiz

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ  Olağan  Kongresi 2020 yılı Haziran ayı içinde yapılacaktı. Koronavirüs salgını sebebiyle her türlü toplantı ve kongre ertelenince Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi de ertelenmek zorunda kalınmıştır. Daha önce  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresinin  2020 yılı Kasım ayı içinde yapılacağını duyurmuştuk. Fakat İçişleri Bakanlığın son genelgesi ile tüm sivil toplum kuruluşlarının kongrelerinin 01 Mart 2021 tarihinden sonra yapılacağı duyurulmuştur. Bu sebeple eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi 2021 yılı Şubat ayından sonra yapılacaktır.  Kongremizin tarihi, saati ve yeri ayrıca bildirilecektir.

Bilgilerinize saygılarımızla arz ederiz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Oca 12

Çevresel Sorunlar ve Ruh Kirlenmesi

A.Kemal GÜL

Çevre sorunları, bir üretim ya da tüketim faaliyeti sonucunda sosyal ve özel çevredeki olumsuz etkilerdir. Daha geniş bir deyişle, evreni, tabiatı ve insanı maliyeti sıfır olan bir öz kaynak gibi görüp, onlardan sonuna kadar faydalanmayı tek amaç haline getirmiş ekonomimizin önlenemez sonucudur.

Havanın Pazar mekanizması içinde oluşmuş bir fiyatı olmadığından, iktisadi değeri de yok sayılıyor. Oysa önümüzdeki yıllarda havanın da maden cevheri gibi saflığı önem kazanacaktır. Ayrıca hava hayatın devam etmesinde vazgeçilemez bir yere sahiptir. Çünkü havasız hiçbir canlı hayatını sürdüremez.

Üretim ve buna dayalı olarak tüketimin her yıl belirli bir oranda artmasının sonucu, çevre kirlenmesine yol açan artıklar da hızla çoğalmaktadır.

Çevre kirlenmesi adı altında toplayabileceğimiz su, hava ve toprak kirlenmesini bir aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmı ise, ruh kirlenmesidir. Çevre kirlenmesi, ruh kirlenmesinin su, hava ve toprak üzerindeki yansımasıdır. Gerçek kirlenme suyun altında görünmeyen ruh kirlenmesidir. Ruh Kirlenmesi, çevre kirlenmesi gibi somut biçimde algılanmadığı için, toplum ve kişiler ruh kirlenmesinin farkında değil. Oysa ruh kirlenmesi çevre kirlenmesinden çok daha tehlikelidir. Çevre kirlenmesi tabiatı tahrip ederken, ruh kirlenmesi insanı yok etmektedir. İnsanların bu yıkımın farkına varmaları uzun zaman alacaktır. Ruh kirlenmesi en yoğun bir biçimde, çağımız insanının değerlerinde kendini gösteriyor.

Günümüzde öyle bir insan tipi ortaya çıktı ki, bu insan elle tutamadığı, gözle göremediği değerlere hiç ilgi göstermiyor. Ayrıca bu insanın elle tutulur nesneleri ele geçirmek için giriştiği yarışta; ölçüsü ölçüsüzlük, ahlakı ahlaksızlık, değeri değersizlik, erdemi erdemsizliktir. Söz konusu insanın tutum ve davranışlarını belirleyen tek öğe: Ekonomik çıkar sağlamak ve ele geçirilen ekonomik zenginliği büyütmek. Onun için çevre ve insanı hiçbir sorumluluk duygusu taşımadan acımasızca tahrip etmektedir.

*

Kuraklıklar nedeniyle yaşanamaz hale gelen Türk’ün Anayurdu Orta Asya’dan başlayan göç dalgaları, bugün Türk milletinin sığındığı son liman olan Anadolu topraklarıdır. Ne var ki, Türk’ün son kalesi Anadolu, Orta Asya steplerinde olduğu gibi ‘ çöl haline gelme’ tehdidi ile karşı karşıyadır. Yaşadığı tarihi tecrübeler sonucu kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli olması gereken Türk milleti ise çevreye karşı o ‘yaşadığı tarihi duyarlılığını’ neredeyse kaybetmiş haldedir. Dünya yıllardan beri ‘küresel ısınma felaketine’ karşı tedbir almak ile uğraşıyor. Türk milletini yönetenler ise başlarını gömdükleri kumların üzerinde oluşan ‘seraplar’ ile meşgul oluyor.

Devlet adabı ve yönetiminden, içinde bulunduğu Türk Tarihi ve kültüründen habersiz, her şeye ticari kafa ile bakmanın vahim sonuçlarından biri de yapılaşma ve bayındırlık adı altında ülkenin ekolojik dengelerini bozmaktır.

*

Gönül’ bahçelerimizin hassas noktalarında filiz veren bir ‘gonca gül’ gibidir vatan. Birileri ‘canını’ ortaya koyar onun uğruna; ‘maniler’, ‘türküler’ üretir, ‘şiirler’’, ‘destanlar’ yazar ardından;’ incinir’ korkusu ile ‘dokunmaya’ dahi kıyamaz gönül insanları.

Ama ‘içinde bulunduğu tarih ve kültürden mahrum, her şeye ticari zihniyetle bakan birileri’ gelir, doymak bilmeyen egolarıyla bozgunculuk peşinde koşarlar. Ülkenin gelir kaynaklarını ele geçirmek için kan akıtan yozlaşmış bu yaratıklar, hem doğayı alabildiğine tahrip ederler, onu doyumsuzca tuttuğu gibi ta ‘kökünden’ koparmaya çalışırlar.

Evet, bu aymazlık devam ederse, bir zamanlar dörtnala koşan atlarımızla ‘Asya steplerini’ terk edip, ‘dört iklimin’ aynı anda bir arada yaşandığı  ‘Anadolu sığınağını’ çölleştirmiş olabiliriz.

*

Gerçek o ki, aslında tahrip edilen yalnızca tabiat değil, tabiatla beraber ruhtur. Dünyada ruh kirlenmesinin önüne geçmeden, çevre kirlenmesinin önünü almak mümkün değildir. Bütün insanlığın büyük bir ruh temizliğine ihtiyacı vardır. Ruhlar seküler kültürün değerleriyle değil kutsal kültürün değerleriyle temizlenir.

Zira kâinattaki ahenk ve dengeyi korumakla görevli insan, ne yazık ki bu görevini yerine getirme şuurundan mahrum olduğunda, kâinatın dengesini bozacak yanlış faaliyetlere girerek kendi hüsranlı sonunu da hazırlamış olacaktır.

Ara 11

Aydınlar Ocağı 50 Yaşında

Dr. Şahin CEYLANLI

 

  1. Kuruluş Yılını idrak eden Aydınlar Ocağı’nın kuruluş çalışmaları 1967 ve önceki yıllara dayanmaktadır. Bu yılların şartları oldukça ağır, 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin izlerinin sürdüğü ve milliyetçi kadroların hizmet beklediği yıllara rastlamaktadır. 1967 – 1970 yılları arasında politik tartışmalar ve ayrışmalar baş göstermiş, fikir ve düşünce buhranı yaşanmış, gençlik hareketleri, özellikle üniversiteli gençler arasında hızla tırmanışa geçmiştir. Türk ekonomisi, enflasyon ve ödeme güçlükleri yüzünden zarar görmüş, Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve bu olumsuz gelişmeler yüzünden sosyal ve siyasal yapıda bir kargaşa ve kaos oluşmuştur.

İşte ülkenin bu çalkantılı ve 1960 İhtilali’nin izlerinin devam ettiği günlerde, bir avuç Türk Aydını yüreklerini ortaya koyarak çalışmalara başlamış ve  milliyetçi aydınlar tarafından iki büyük faaliyet yapılmıştır. Milliyetçiler Kurultayı adı verilen bu faaliyetlerden birincisi 1967 yılında, ikincisi ise 1969 yılında yapıldı. Bu toplantılarda Aydınlar Ocağı’nın temelleri yavaş yavaş  atılmaya başladı. Çalışmalar bir müddet Aydınlar Kulübü adıyla sürdürülmüştür. Aydınlar Ocağı ismi uzun müzakere ve tartışmalardan sonra benimsenmiştir. Kuruluş hazırlıkları sürdürülen Aydınlar Ocağı Derneği’nin Ana Tüzüğü üzerinde de uzun görüşme ve müzakereler yapılmış ve sonuçta; ana fikrin Türk Milliyetçiliği olduğu konusunda fikir birliğine varılmış ve Ana Tüzüğe bu madde konulmuştur. Bu hareketin başlangıçtaki dayanak noktaları da; siyasetin dışında kalmak, yüksek seviyede fikir ve düşünce üretmek, milliyetçiler arasındaki fikir ve düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırmak, milli varlığımızı meydana getiren unsurları geliştirerek korumak, üniversitelerin akademik kadrolarına bilgili ve seçkin isimleri kazandırmak ve bunlara benzer düşünceler olmuştur.

Aydınlar Ocağı, Türk ilim, fikir, düşünce, sanat ve iş hayatının önde gelen çelik yürekli, haysiyetli, mücadeleci ve inisiyatif gücü yüksek 56 kişiden oluşan Kurucular Kurulu tarafından İstanbul’da, 14 Mayıs 1970 tarihinde kurularak resmen çalışmalara başlamıştır.

KURUCULAR KURULU

Çoğu  Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan Kurucular Kurulu’nun üyeleri şunlardır:

Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Kadri Unat, Oktay Aslanapa, Sait Bilgiç, Yusuf Keçecioğlu, Fazlı Akkaya, Ahmet İman, Hakkı Cengiz Alpay, Fethi Gemuhluoğlu, Muharrem Miraboğlu, Suat Vural, Muharrem Ergin, Selçuk Özçelik, Nahit Rıfkı Dinçer, Ahmet Kabaklı, Necmettin İşli, Nuri Mugan, Cevat Babuna, İsmail Ekim, Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Mustafa Köseoğlu, Sabri Ülker, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar, Nâzım Nihat Bozkurt, Alaeddin Ertüzün, Nihat Keklik, Refik Özdek, Fevzi Sevgili, Mazhar Özman, Sabahattin Topbaş, Kemal Eraslan, Salih Tuğ, Necati Bozkurt,Asaf Ataseven, Necmettin Hacıeminoğlu, Faik Tan, Yusuf Dönmez, Özcan Bolcan, Mustafa Kafalı, Erk Yurtsever, Erol Tunalı, Altan Deliorman, Metin Eriş, Aykut Fevzi Şireli, Alev Arık, Abdurrahman Çelik, Arif Özkök, Türkay Tüdeş, Osman Fikri Sertkaya, Ruknettin Tözüm.

 

YAPILAN FAALİYETLER

Kuruluş tarihinden bugüne, Tüzüğüne bağlı olarak “ Milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle, Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, milli bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi  ile mücadele ederek milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmek “ gayesinden en ufak bir sapma göstermemiştir. Bu hedefine ulaşabilmek için  çok yönlü ve yoğun faaliyet alanları oluşturmuştur. Bunlar; açık oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, milliyetçiler kurultayı, Aydınlar Ocakları Şûraları, divan toplantıları, durum değerlendirme toplantıları, seminerler, basın toplantıları, kültürel geziler, sergiler, yayın faaliyetleri, mevlidler, iftar programları, ziyaretler  v.b. alanlar.

Ayrıca ilim ve irfan sahibi, seçkin kişilerin Aydınlar Ocağına üye olarak kazandırılma hususunda da gerekli hassasiyet gösterilmiştir. Aydınlar Ocağı, zaman zaman kalabalık bir şekilde, Söğüt’de düzenlenen “ Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri “ ne iştirak ederek tarihi sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Her yıl Amerika’nın New York şehrinde düzenlenen “ Türk Yürüyüşü “ ne de iştirak edilmiş ve gereği yapılmıştır. Uzun seneler 30 Ağustos tarihinde,  Edirnekapı Şehitliğinde “ Şehitleri Anma  Toplantısı “ düzenlenerek konuşmalar yapılmış ve şehitlerin ruhlarına fatihalar okunmuş, ayrıca şehit aileleri ve şehit kuruluşları ile yakın ilişki kurulmuş, gerekli ziyaretler yapılmıştır. Muhtelif defalar büyük sosyolog  Ziya Gökalp, İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy için ölüm yıldönümlerinde ve mezarları başında “ Anma Toplantıları “ düzenlenmiş ve her 10 Nisan’da da Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey mezarı başında konuşmalar yapılarak anılmıştır.

Bir sivil toplum kuruluşu olarak; Türkiye’nin milli meselelerini ilgilendiren hususlarda zaman zaman basın bildirileri hazırlanarak açıklamalar yapılmış ve ayrıca basın toplantıları yapılarak gerekli bilgiler kamuoyuna duyurulmuştur.

Yeni Anayasa konusunda Aydınlar Ocağı’nın görüşlerini yansıtan bir kitap hazırlanmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı Anayasa Uzlaşma Komisyonunda anlatılmak üzere Ankara’ya Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ın başkanlığında bir heyetle gidilmiş ve sunum yapılmıştır.

Ziyaretler çerçevesinde, Fatih Belediye Başkanı ziyaret edilerek yapılması istenen birtakım teklifler arz edilmiştir. Bunlar: Okumuş Adam Sokağı’nın Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Sokağı olarak değiştirilmesi, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın isminin önemli bir parka verilmesi, Edirnekapı otobüs durağı arkasındaki Fatih Sultan Mehmet için dikilen ve çağ açıp çağ kapayan bir padişah için hiç de uygun olmayan anıtın yeniden uygun bir şekilde yapılması. Hasta ve yaşlı üyeler, iş adamları, basın kuruluşları, sivil toplum kuruluşları v.s. yerlere ziyaretler yapılmış ve ayrıca, çevre illerdeki Aydınlar Ocakları da ziyaret edilerek karşılıklı fikir alış verişinde bulunulmuştur.

Suriye’de  göçe zorlanan ve zor durumda kalan Halep ve Bayır- Bucak Türkmenlerine gerekli olan maddi ve manevi destek sağlanmış ve Türkmen çocuklarının eğitim ve öğretimleri için  Adana ve Ankara Aydınlar Ocağı ile birlikte olumlu çalışmalar yapılmıştır.

Türk Dünyası ve Evlâd-ı Fatihan diyarlarına kültür ağırlıklı geziler düzenlenmiştir. Bunlar; Azerbaycan, Özbekistan, Kırım, Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek gezileri. Azerbaycan’a yapılan gezide özellikle “ Şehitler Hıyabanı “ ve rahmetli Ebulfez Elçibey’in başkanlığını yaptığı ve 52 kuruluşun oluşturduğu    “Halk Cephesi “ ziyaret edilmiş ve gerekli temaslar yapılmıştır. Özbekistan’a yapılan gezide Taşkent Üniversitesi, Taşkent Yazarlar Birliği, Timur’un kabri, Uluğ Bey Rasathanesi ve önemli medreseler ziyaret edilmiştir. Kosova’nın sorunlarını yakından görmek, Kosova’yı tanımak, Kosova-Türk Aydınlar Ocağı’nın açılışını yapmak, bazı bakanları, sivil toplum kuruluşlarını, yerel yönetimleri, Türk Taburunu ziyaret etmek üzere;  “ Kosova Türk Kültür Günleri”  ve “ Atatürk Haftası Programları “ çerçevesinde muhtelif defalar Kosova’ya kalabalık heyetlerle gidilmiş ve gerekli açılış ve temaslar yapılmıştır. Makedonya gezisinde ise; Türk aileleri ziyaret edilerek ev sohbetleri yapılmış, Tarihi yerler gezilmiştir. Kırım’a yapılan gezide rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hocanın okumuş olduğu ezan, hepimizde unutulması mümkün olmayan duygular oluşturmuştur. Bosna-Hersek’e yapılan gezide; Aliya İzzet Begoviç’in ve üç bin şehidin yattığı yerde mezar taşlarının   Ayyıldız ile kaplı olduğunu, Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu Travnik Şehrini ve Saraybosna’da Başçarşı, Gazi Hüsrev Bey ve Fatih Camiilerini görmek heyetin duygularını doruk noktasına  çıkarmış, Saraybosna Eskişehir Belediyesi ile Fatih Belediyesi’nin yapılan temaslarla kardeş belediye olmaları sağlanmıştır.

VERİLEN ÖDÜLLER

Aydınlar Ocağı tarafından,  Türkiye ve Türk Dünyası’nda öne çıkmış ilim, fikir, düşünce, siyaset ve sanat adamlarına yapılan törenlerle çok değişik ödüller verilmiştir. Bu ödülleri ve ödül verilen kişileri şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. “Üstün Hizmet Armağanı“ Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Münir Nurettin Selçuk, Hamit Aytaç, İbrahim Hakkı Konyalı ve Prof. Dr. Faruk Sümer.

  1. “Türkiye’nin Ay Yıldızları“ Ödülü Verilenler:

Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osman Sınav, Bozkurt İlham Gencer, Yıldırım Gürses, Prof. Dr. Nevzat Atlığ, Erol Sayan.

  1. “Aydınlar Ocağı Şeref Beratı“ Ödülü Verilenler:

Bakü Ünivesitesinden Prof. Dr. Halil Rıza Ulutürk ve Prof. Dr. Zeka Handan.

  1. “ Şeref Üyeliği ve Şükran Belgesi“ Ödülü Verilenler:

Rauf Denktaş, Mustafa Cemil Kırımoğlu, Mintimer Şaymiyev, İsa Yusuf Alptekin, Dr. Baymirza Hayit, Doç. Dr. Ebulfez Elçibey.

  1. Şeyh’ül Müderrisin“ Ödülü Verilen:

Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer.

  1. “Şeyh’ül Muharririn“ Ödülü Verilen:

Ahmet Kabaklı.

Aydınlar Ocağı çalışmalarını yaparken, Batı Kültürünün etkisi altına girmiş bazı çevrelere karşı; Türklük Gurur ve Şuurunu, İslâm Ahlak ve Faziletini benimseyerek,  kendi milli kültür değerlerine sahip çıkarak, her daim devletinin ve milletinin yanında yer almış ve almaya da devam etmektedir. Türk gençlerinin, yapılan ve sürdürülen faaliyetlerle fikri ve ilmi düşünce ufukları genişletilmiş ve onlara zaman zaman kitap yardımları da yapılmıştır.

AYDINLAR OCAKLARI ŞÛRALARI

Bütün Aydınlar Ocakları’nın ortak faaliyeti olan, altı ayda ve değişik şehirlerde yapılan Aydınlar Ocakları Şûralarında, Türkiye ve dünyadaki son gelişmeleri kapsayan tebliğler sunularak gerekli değerlendirmeler “ Şûra Sonuç Bildirisi “ ile kamuoyuna yansıtılmaktadır. “ Aydınlar Ocakları 50. Şûrası “ 29-30-31 Mayıs 2020 tarihlerinde Giresun’da yapılacaktı. Ancak Korona Virüs salgını dolayısıyla ertelemek zorunda kalındı.. Bir kadirşinaslık  örneği olarak şûra, açık oturum, konferans, anma toplantısı v.b. faaliyetlerde konuşmacılara, günün anlamını ihtiva eden içi yazılı tabak ( plaket ) takdimi yapılmıştır.

Aydınlar Ocağı’nın internet sitesi (www.aydinlarocagi.org), Ocağın kuruluşundan bugüne yaptığı bütün faaliyetleri kapsamakta, kuruluştan bugüne Yönetim Kurulunda, Denetim Kurulunda ve İlim – İstişare Kurulunda hangi üyenin yer aldığı dönem dönem belirtilmekte, vefat haberleri, toplantı haberleri, kurtuluş ve milli günler ile ilgili duyurular, Türkiye gündemi ile ilgili makaleler yer almaktadır.

AYDINLAR OCAKLARI

Yurt içinde ve yurt dışında, özellikle üniversitelerin olduğu şehirlerde Aydınlar Ocakları’nın kurulması yönünde büyük bir gayret ve hassasiyet gösterilmiş ve bu şehirlerde de yeni Ocakların tütmesi sağlanmıştır.

Şu anda Türkiye’de faal durumda bulunan Aydınlar Ocakları şunlardır:

Adana,  Alanya (Antalya), Amasya, Anadolu (İstanbul), Ankara, Antalya, Aydın, Avrupa (İstanbul),  Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çorum, Darıca (Kocaeli), Harput (Elazığ), Iğdır, Isparta, İnegöl (Bursa), İzmir, Kayseri, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya, Manisa, On Dokuz Eylül (Giresun), Ordu, Sakarya, Samsun,  Sivas, Tekirdağ, Trabzon.

Yurt dışında da şu Aydınlar Ocakları faaliyet halinde bulunmaktadır:

Azerbaycan, Kosova.

EBEDİYETE GÖÇEN ÜYELER

İlim, fikir ve düşünce adamlarını yetiştirmek oldukça güçtür, büyük emek ve çaba gerektirir. Onların kaybı eğitim, fikir, sanat ve düşünce hayatında derin boşluklar oluşturur. Onun için bu insanların kıymetini bilmeliyiz ve onlara candan sarılmalıyız. Bu sebeple, kuruluşundan bugüne Allah’ın rahmetine kavuşan Aydınlar Ocağı üyeleri için her sene Ramazan ayı içinde mevlid okutularak rahmetle anılmışlardır.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin kuruluşundan bugüne kadar ebediyete göçen üyeleri şunlardır:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Ekrem Hakkı Ayverdi, Ord. Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, Av. Sait Bilgiç, Fethi Gemuhluoğlu, Prof. Dr. Ayhan Songar, Av. M. Fazlı Akkaya, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı, Prof. Dr. Muharrem Miraboğlu, Nahit Rıfkı Dinçer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, İsmail Hakkı Uğur, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Fevzi Sevgili, Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü, Av. Enver Yakuboğlu, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Suat Vural, Prof. Dr. Erol Güngör, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Recep Doksat, Kerim Oder, K. Armağan Tekin, Erdoğan Ferit Koyaş, Dr. Özcan Bolcan, Eymen Topbaş, Arif Özkök, Hakkı Cengiz Alpay, Özcan Tuna, Doç. Dr. Nâmık Ayvalıoğlu, Selâhattin Savcı, Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Seyfettin Manisalıgil, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Turan Üçok, Dr. Güngör Savaş, Nevzat Silahşör, Hulûsi Çetinoğlu, Ahmet İman, Refik Özdek, E. General Sami Karamısır, Av. Tarlan Samancı, İsa Yusuf Alptekin, Prof. Dr. Tevfik Ertüzün, Av. Müstecip Ülküsal, Muzaffer Eriş, Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Cavit Aydın, M. Sıraç Dede, Prof. Dr. İsmet Miroğlu, Nurettin Ergücü, Dr. Mustafa Akın, Prof. Dr. Fahrettin Tosun, Av. Oğuz Özbek, Feyzullah Değerli, Av. Yusuf Türel, Mehmet Uzun, Prof. Dr. Süleyman Karataş, Av. Nuri Eroğan, İsmail Hakkı Şengüler, Alaeddin Ertüzün, Sabahaddin Topbaş, Dr. Mehmet Halaçoğlu, Doç. Dr. M. Cahit Atasoy, Gültekin Samancı,Yard. Doç. Dr. Cevdet Dadaş, Dr. Necmettin İşli, A. Atilla Salihoğulları, Kemal Perk, Prof. Dr. Haşmet Başar, Bayram Camcı, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Mehmet Güler, Av. Kâmil Öztürk, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Hayati Güler, Servet Mahiroğulları, Emrehan Küey, Ömer Hacıahmetoğlu, Dr. Reyhan Songar, İlhan Aras, İsmail Kanyılmaz, Ali Öner Bilici, İsmet Karaoğlu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer, Hulûsi Altınyurt,Yard. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Necati Asım Uslu, Prof. Dr. Asaf Ataseven, Prof. Dr. Ömer Kasımoğlu, Kemal Çapraz, Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, M. Sami Erdem, Mustafa Şen, Dursun Keskinkılıç, Ergun Göze, Hasan Tahsin Uğur, İsmail Ekim, Abdurrahman Çelik, Abdülkadir Yaşar, Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Doç. Dr. Hüseyin Kalkan, Refet Körüklü, Av. Abdullah Mazhar Baytaz, Prof. Dr. Ruknettin Tözüm, Prof. Dr. Yusuf Keçecioğlu, Celalettin Karaatlı,  Müslim Fincan, Sabri Ülker, Prof. Dr. A. Selçuk Özçelik, Av. Armağan Gayretli, Altan Deliorman, Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Mustafa Öncel, Av.Celâl Özdemir, Sami Yavrucuk, M. Kemal Cabioğlu, Durali Ayaroğlu, M. Zeki Karahan, M. Turgut Öztaşkın,  Necati Üstündağ, Hakkı Turcan, Prof. Dr. Fevzi Samuk, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Altemur Kılıç, Prof. Dr. Mehmet Rahmi Bilge, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Erk Yurtsever, Nihat Gürer, Prof. Dr. Nihat Keklik, Sinan Yıdız, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli, Mehmet Ateşoğlu, Prof. Dr. Cevat Babuna, O. Faruk Başoğlu, Necati Bozkurt, E. Gnl. Mehdi Sungur, Prof. Dr. Nuri Mugan, Prof. Dr.Yusuf Dönmez, Prof. Dr. Erol Cihan, Faik Tan, Mevlüt Şam, Prof. Dr. Acar Sevim,  Ahmet Kolutek, Mustafa Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Aytekin Yıldırım, Süleyman Bozkurt, Hasan Ekşi, Dr. Namık Kemal Kurt,  Dr. Yaşar Akdoğan , Av. Erol Tunalı ve E. Jnd. Alb. Necabettin Ergenekon.

 

 

AYDINLAR OCAĞI YAYINLARI

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi yayın faaliyetlerine de büyük bir önem vermiş ve Türkiye’nin iç ve dış meseleleri ile ilgili yayınlar yapmıştır. Bu yayınlar şunlardır:

       * GAP ve GAP’ın Doğuracağı Sonuçlar,

* Nüfus Planlaması ve Türkiye’nin Gerçekleri,

* Muhafazakârlık Nedir Ne Değildir,

* Dış Borç ve Turizm,

* İslâmiyet ve Millet Gerçeği,

* 150. Yılında Tanzimat ve Doğurduğu Sonuçlar,

* Güneydoğu Anadolu’nun Dil ve Folklor Özellikleri,

* Türk – Yunan Münasebetleri ve Ayasofya Meselesi,

*  AT’nun Cevabı ve Yeni Alternatifler,

* Yabancı Dille Eğitim ve Öğretim Meselesi,

* Din ve Vicdan Hürriyeti,

* Mehmet Akif’i Anlatıyorlar,

* Türk Dili ve Milli Bütünlüğümüz,

* Milli Kültür Politikasındaki Yanlışlar,

* Sosyo – Ekonomik Açıdan Ortadoğu Bölgesinde Gıda Güvenliği,

* İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik,

* GAP, Ortadoğu ve Su Meselesi,

* 21. Asra Girerken Çağdaşlaşma, Demokrasi ve İnsan Hakları,

* Millî Mutabakatlar,

* İstanbul’dan Adıyaman’a ( 24. Şûra ),

* İstanbul’dan Trabzon’a ( 25. Şûra ),

* Suriye’nin Etnik Yapısı ve Türkiye-Suriye İlişkileri,

* Yunanistan’ın Etnik Yapısı ve Türk Yunan İlişkileri,

* Türk Kültüründe Hoşgörü ve Bazı Örnekler,

* Doğu Türkistan’da İnsan Hakları İhlalleri,

* 9 Soru 9 Cevapta Ermeni Sorunu,

* Millî Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey,

* Yeni Anayasa ile İlgili Görüşler,

* Üniversite Reformu,

* Toprak ve Tarım Reformu,

* Millî Basın Meselesi,

* Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri,

* Siyasi İstikrar ve Topyekun Kalkınma,

* Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği,

* Güçlü Hükümet İhtiyacı,

* Türkiye’de Sanayileşme Meselesi,

* Üniversiteler Yasa Tasarısı Hakkında Görüşler,

* Türkiye’nin Sosyo – Kültürel ve Ekonomik Meseleleri,

* Türk – İslâm Sentezi,

* Ermeni Meselesi,

* 50. Yılında Aydınlar Ocağı,

* Çok Kültürlülük  Virüsü ve Milliyetçilik.

Aydınlar Ocağı gelecekte de 50 yıllık faaliyet döneminde olduğu gibi, yine ülke meselelerinde, milli ve manevi değerlere bağlı nesillerin yetiştirilmesinde üzerine düşen görevi yapacak, ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünden yana ve Türk milliyetçiliği doğrultusunda her türlü çalışmaları sürdürerek yeni ufuklara doğru yol alacaktır.

Eski yazılar «