Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 01

“Türk-İslam Sentezi” ve Garip Yakıştırmalar

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

            Konuları incelemeden, bilgi sahibi olmadan yeni ve önemli bir şey keşfetmiş gibi Türk-İslam sentezi üzerine abanıp kalem oynatanlar çoktur. Aydınlar Ocağı gibi etkili bir kuruluşu sözde yıpratmayı amaçlayan, ciddi gözüken ama aslında ciddiyetten uzak sözde aydınlar gördük. Bir ara Bodrum’da yapılan ve bizimle ilgisi olmayan bir aydınlar toplantısını bize mal eden kalın kitaplarıyla tanınmış bir yazar vardı. Genel başkanlarımızdan rahmetli Prof.Dr.Süleyman Yalçın ile Prof.Dr.Aydın Yalçın’ı birbirine karıştırmıştı. Maalesef bu gibi örnekler çoktur. Bunlardan bilgi sahibi olanlarımıza doğrusu yazık oluyor. Bir kötü alışkanlığımız da yakıştırmalara dayalı peşin suçlama, aşağılama ve haksız etiketlemedir.

Bir kere bu sentez fikri 12 Eylül 1980 döneminin ürünü değildir. Efendim 12 Eylül paşaları Aydınlar Ocağı’nın yayınlarını okumuşlar, etkilenmişler ve hemen uygulamaya girmişler!Hayret doğrusu… Bu paşalar liseyi yeni bitiren gençler değildi. 12 Eylül’de faaliyetleri durdurulan dernekler arasında Aydınlar Ocağı da vardı. 12 Eylül generallerinden en büyük zararı parti olarak MHP ve Türk milliyetçileri, ülkücü gençler görmüştür. Yapılan işkencenin ve hakaretin sınırı olmamıştır. İdam edilecek aşırı sol militanlara eşit sayıda ülkücü asmayı tarafsızlık saymışlardır. Böyle garip bir tarafsızlık uğruna çok yanlışlar yapılmıştır.

Bizim “Türk-İslam ülküsü”, “Türk-İslam kültürü” olarak ifade etmeyi daha uygun bulduğumuz kavramın ortaya çıkış tarihi 12 Eylül 1980 darbesinden çok öncedir. Siyasi bakımdan bu kavramın ortaya çıkışına ortam hazırlayan Adana’da yapılan CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) kongresidir. Bu kongrede kültürümüzün iki temel unsuru esas alınmış, gereksiz tartışmalar önlenmiş,temel kültür özelliğimiz Türk’lüğe ve Türk üslubu içinde İslam’ı yaşamaya bağlanmıştır. Gençlik ve parti amblemleri değiştirilmiş ve günümüze kadar kullanılmıştır. Parti amblemi üç hilal, gençlik amblemi de hilalli bozkurt olmuştur.1965 Genel Seçimleri sonrasında yapılan kongrede ele alınmıştır. Bu iki temel kavramın birbirine rakip olmadıkları, ancak birbirlerini tamamladıkları kabul görmüştür.

Daima saygı ve rahmetle andığım güzel intibalara ve milli hassasiyet örneklerine şahit olduğum rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu Türk Milli Kültürü kitabının özeti niteliğinde bir kitap hazırlığı yapar. Bu kitaba da özet olarak “Türk Medeniyet Tarihi Üzerine” ismini koymaya hazırlanır. Rahmetli Kafesoğlu 1984 yılının Ağustos’unda Allah’ın rahmetine kavuşur. Kendisini saygı ve rahmetle anarım. Nur içinde yatsın. Bu kitaba daha sonra yönetimce yeterince görüşülmeden Türk-İslam Sentezi ismi konur. Özal döneminin siyasişartları da buna uygundur.

Ancak bir fikri hazırlık yapıyorsanız ve hele yeni bir kavramı bir fikir ve düşünce kuruluşu olarak ortaya koyuyorsanız; bunun altına fikirle doldurmak zorundasınız. Bunun başka bir çözümü olmaz. Kalan boşluk herkesin istediği yönde konunun bir tarafa çekilmesine sebep olmuştur.

Kavram bazı belirsizlikler taşıdığı için önüne gelen herkes kendi açısından konuyu oraya buraya çekiştirmiş ve yakıştırmalara göre üstelik Aydınlar Ocağı’nı suçlar şekilde kavramı canının istediği gibi kullanır hale gelmiştir.

Aydınlar Ocağı basit bir genelleme içine sokulamaz. Bir çok sağ kuruluştan farklı ve tüzüğünde bazı sağ kuruluşların açık veya gizli maalesef rahatsız oldukları Türk milliyetçiliği çizgisinde olan yerli ve milli bir kuruluştur. Devletimizin kurucu iradesine ve felsefesine bağlı, Cumhuriyetle ve milli kimlikle kavgalı olmayan kuruluşumuzu artık bazılarından ayırmak gerekir.Çarpık zihniyetle yetişmiş bize yabancı yazarların etkisinde kalıp başkaları adına kendi devletiyle maalesef kavgalı olanların Aydınlar Ocağı’nın faaliyetlerinden memnun olmamaları yadırganacak bir şey değildir. Bilhassa 1988 sonrası Aydınlar Ocağı’na saldırmak için hep fırsat aranmış; ancak fazla fırsat da ortaya çıkmamıştır. Görülmüştür ki; Aydınlar Ocağı mensupları milliyetine, milli kimliğine hassasiyetle bağlı olduğu kadar mensup olduğu din dairesinin de farkındadır. Milliyet ve mensup olunan din dairesi birbirine rakip de değildir. Bunlar ayrı şeylerdir. Bizler her iki mensubiyetten de şeref duyarız. Bir ara orada burada milliyetçiler Aydınlar Ocağı’nı ele geçirdi diye ortalığı karıştırmak isteyenler, bu değerli Ocağın çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş kurucularını acaba milliyetsiz olarak mı kabul etmişlerdi, bilemiyoruz.

Türk milliyetçileri 19 ve 20. Yüzyıllarda önlerine çıkarılan iki tehlike ile mücadele etme zorunda bırakılmışlardır. Bunlardan birisi çok değişik ülke ve kanallardan beslenen komünist hareketlerdir. Diğeri ise; Müslümanı Müslümana yabancılaştırma ve ötekileştirme amacı güden siyasal İslam’la mücadeledir. Siyasal İslam Müslüman kardeşler grubunca savunulan ve SeyyitKutub’unfikir babası olduğu bir akımdır. Milliyetçiliği ve vatan fikrini reddeden, milliyetçiliği ırkçılıkla bir gören bu düşünür, milliyetçiliği ideoloji kapsamında görmüştür. Oysa milliyetçilik milletten millete ve milli devletten milli devlete değişebilen, bir donmuş teori ve ideoloji değil; milli menfaatlere göre varolma mücadelesi olarak sürdürülen bir pratiğin adıdır. Her şeyden evvel Türk Milletinin kültürden iktisada ve çevreye bakışa, sanat anlayışına kadarbir tavır alışlar bütünüdür. Milliyetçilik ve vatan sevgisi gibi mukaddes değerlercahiliye devrinden kalma değil; tam tersine toplumların aydınlanma derecesine göre doğmuştur. Dün ve bugün tarih göstermiştir ki, vatan ve milliyetçilik duygu ve düşüncesini ihmal eden ülkeler, bunun tersini hisseden ve buna göre politika oluşturanların daima avı olmuşlardır. Aşırı solun teorik olarak reddettiklerine zamanla siyasal İslamcıların sarıldıkları görülmektedir. Yaşadığımız çağ milliyetçilik değerlerinin ve düşüncesinin yükseldiği bir çağdır.

Bu bakımdan, Türk milliyetçileri İslam ümmetine mensubiyete değil; siyasal İslam adı altında bayraksız, vatansız, milli kimliksiz, milli sınırları dışlayan, devletsiz bir ütopyaya karşıdırlar. Güneyimizdeki bazı ülkelerin yazarlarının dolduruşlarına gelme yanlışına da düşmezler. Bu gibi fikirlerin örtüsü kaldırıldığında alttan emperyal, sömürgeci devletlerin resmi çıkar.

Siyasal İslam’a bağlı kalanlar sağın bazı milliyetsiz ve vatansız kesimidir. Bunlar dünün yeşil kuşak hareketine de diğer tezgahlara da gelebilirler ve kolaylıkla kullanılabilirler. Aydınlar Ocağı bu fikirlere tamamen karşı ve dernek tüzüğünde Türk milliyetçiliğine hizmet ifadesi geçen bir milli ve yerli kuruluştur. Bu bakımdan aydedeyi taşlar gibi Aydınlar Ocağı’na saldıranlar ve Türk-İslam sentezini yeşil kuşak hareketine bağlı sözde bir taktik olarak görenler, Aydınlar Ocağı’nın ülke ve millet menfaatine, milliyetçi çizgideki faaliyetlerinden ancak rahatsız olanlar olabilir. Aslında bunlar dün Milli Mücadeleyi de içlerine sindiremeyen ve Milli Mücadele’nin tacı olan Cumhuriyetten de rahatsız olanlardır.

Bize göre, Türk-İslam ülküsü milli kimliğimizde ve milli kültürümüzü oluşturan temel unsurları belirler. Efendim bunlardan hangisi tez, hangisi antitez ki sonuçta ortaya bir sentez çıkmıştır şeklinde diyalektik bir yaklaşımla konuyu ele alan bazı Marksistler varsın bu sentezi çözmeye devam etsinler. Bunları anlarız ancak milli ve manevi değerlere bağlı gözüküp İslam’la bağdaşmayan bazı sağcıların Türk düşmanlığını anlamakta zorlanırız. Biz Türk-İslam ülküsünden kendini Türk olarak hissetme, Türk milletine ait hissetmek, Türk kültürünü yaşamak, Türk milletine has bir üslup içinde İslam’ı yaşamak olarak anlarız. Bu İslam da Kur’an İslam’ıdır. Yeşil kuşak hareketine alet olanlar arasında çok değişik sağ gruplardan destekleyenler olmuş olabilir. Hedef Sovyetler Birliği’nin yayılma stratejisinden başkaları adına rahatsız olmaktır. Türk aydınları ve gençliğimiz kullanılan bu sağcıların dışında bulunanlarca Sovyetlerin yayılmacı ve istilacı politikalarıyla mücadeleyi yeşil kuşak patronları adına değil; Türk milleti ve Türklük adına yapmışlardır. Bunlar kimseye alet olmamış ve yabancılar tarafından kullanılmamışlardır.

 

Nis 03

Aramızdan Ayrılışının 24. Yıldönümünde MİLLİYETÇİLİĞİ SİYASETE TAŞIYAN TÜRKEŞ

Dr. Sakin ÖNER

            Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti devletini Türk milliyetçiliği düşüncesi üzerine kurdu. Hüseyin Nihal Atsız, Cumhuriyet’in ilk elli yılında Türk milliyetçiliği düşüncesini eserleriyle yaşatan fikir adamı oldu. Alparslan Türkeş ise Tanzimat’tan bu yana ilmî, fikrî ve edebî bir hareket olarak toplum hayatımızı etkileyen Türk milliyetçiliği düşüncesini, siyasi platforma taşıyan düşünce ve inanç adamı olmuştur. Türkeş’in siyasi çalışmaları, eserleri ve yetiştirdiği kadrolar sayesinde bu düşünce, toplumun bütün kesimlerini ve devlet hayatımızı etkilemiş, bütün siyasi partiler tarafından savunulan bir düşünce haline gelmiştir.

25 Kasım 1917 tarihinde Lefkoşa’da dünyaya gelen ve 4 Nisan 1997 tarihinde Ankara’da aramızdan ayrılan Türkeş’in hayatı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin siyasi iktidara  taşınması mücadelesiyle geçmiştir. Bu mücadele sırasında sık sık yargılanmış ve hayatının değişiklik dönemlerinde mahkumiyetler ve sürgünler yaşamıştır. Bu süre içinde  1965-1969 yılları arasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, (1969 –1980) ve (1993-1997) yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi ve 1987-1993 yılları arasında Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığı yapmıştır. Ayrıca yine bu süre içinde 1965’te Ankara, 1969 –1973 ve 1977’de Adana ve 1991’de Yozgat Milletvekilliği yapmıştır.

1878’den itibaren İngiltere sömürgesi durumunda olan Kıbrıs’ta 16 yaşına kadar çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçiren Türkeş, ilk milli duygularını, oradaki ilk ve ortaokul öğretmenlerinden aldı. Yabancı bir idare altında yaşamanın insan ruhunda oluşturduğu bunalım, onda Türklüğe, tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Atatürk’e karşı yoğun bir sevgi ve ilgi uyandırdı. Bu, zamanla kendisinde Türk milletine, tarihine ve kültürüne mensubiyet şuurunu doğurdu. Bu şuur, genç Türkeş’i, daha Kıbrıs’ta iken romantik bir Türk milliyetçisi yaptı. Bu duygularla ailesi ile birlikte 1933 yılında Türkiye’ye, İstanbul’a döndü.

1944 MİLLİYETÇİLİK OLAYLARINDA “TABUTLUK”TA KALDI

1933’te Kuleli Askeri Lisesine  kaydolan Türkeş, 1936’da oradan, 1938’de Harp Okulu‘ndan mezun oldu. Bu arada Türkiye’de Türkçülük ve Turancılık düşüncesinin o dönemdeki en önemli temsilcisi Nihat Atsız ve kardeşi Nejdet Sançar’la tanıştı. Onların fikri çalışmalarını ve yayınlarını takip etti. 1944’te Isparta’da üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız’a yazdığı bir mektuptan dolayı  “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılandı. 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde ve bir süre de “Tabutluk” denilen hücrelerde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947’de beraat etti.

Türkeş’in hayatı okuma, düşünme ve fikir üretmeyle geçti. O, Türk ve dünya gerçeklerinden kopmayan bir idealistti. Bir özelliği de, öngörüsünün kuvvetli olmasıydı. “Irkçılık-Turancılık” davasının duruşmalarında yapılan “Türk Birliği” tartışması sırasında hâkime söylediği şu sözler onun öngörüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Meselâ, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1990’da, Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar, Türkiye, harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilinir.” 

Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği, 1980’lerin sonunda dağıldı ve egemenliği altındaki Türk devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Türkeş, Türkiye dışındaki Türklerle daima ilgilenilmesini, “dilde, fikirde, işde birlik” yapılmasını, fakat bunları yaparken, kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin tehlikeye sokulmamasını istemiştir.

TÜRKEŞ’İN MİLLİ DOKTRİNİ : 9 IŞIK

Türkeş, hayatı boyunca Türk milliyetçiliği ülküsünü siyasi hayatımıza hakim kılmaya çalıştı.  Ona göre Türk milliyetçiliği, her çeşit taklitten arınmış, kendi cemiyetinin değerlerine bağlı ve o değerleri geliştirici bir düşüncedir. Türk milliyetçiliği, Türk milletine bağlılık ve sevgi, Türkiye Cumhuriyeti devletine sadakat ve hizmettir.Her şey Türk milleti için, Türk milletiyle beraber ve Türk milletine göre” ilkeleri, onun milliyetçiliğinin özetidir.

 

Türkeş, Türk milletini en ileri, en medeni ve en kuvvetli bir toplum haline getirme ülküsünü benimsemişti. Bu ülkü, Atatürk’ün “Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma” hedefinden esinlenmişti. Türkeş,  Türkiye’nin bu ülküye ulaşabilmesi için kendine özgün bir milli doktrin oluşturdu.  “9 Işık” adını verdiği doktrininin  dokuz ana ilkesi şunlardı: “Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik, Endüstri ve Teknikçilik”.

Türkeş, gençliğe çok büyük bir önem verirdi. Çünkü ona göre, “Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk milletinin teminatı ve istikbali gençliktir”. Bu yüzden, savunduğu Türk milliyetçiliği düşüncesini Türk gençliğine benimsetmeyi birinci amaç olarak benimsedi. Bu sebeple 1965 yılında siyasi hayata atıldıktan sonra sürekli gençlere yönelik konferanslar verdi. 1968’den sonra kurulan Ülkü Ocakları’nda da, gençlere Türk milliyetçiliği, Türk tarihi ve kültürü ile Türkiye’nin meseleleri konularında seminerler verilirdi. Türkeş, etkili  karizmasıyla milliyetçi ve ülkücü bir gençlik grubunun yetişmesini sağladı. Gençlik, her zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nin dinamik gücü oldu. O, bilinenin aksine, gençliğin birbiriyle çatışmasını değil, bozgunculuk, tembellik, ahlaksızlık, cehalet ve yalancılıkla savaşmasını ve sürekli kendilerini geliştirmelerini istemiştir.

MİLLİ BİRLİK VE BÜTÜNLÜKTEN YANAYDI

Türkeş’in milliyetçilik anlayışı, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Daha doğrusu, Türk milliyetçiliği, hiçbir zaman ırkçı olmamış, her zaman birleştirici bir fikir olmuştur. Türkeş,  Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan bütün insanları, Türk milletinin ferdi kabul eder. Kürt vatandaşlarımız konusunda da, çok yapıcı ve tutarlı bir politika izlemiştir. Hayatı boyunca Kürt vatandaşlarımızla bölücü terör örgütünü büyük bir özenle ayırmıştır. Her zaman Kürt vatandaşlarımıza sahip çıkmış ve “Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Türkle Kürt etle tırnak gibi kardeştir. Biz ne kadar Türksek, onlar da o kadar Türk, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz. Aynı kutsal kitaba sahibiz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Laz, Kürt, Çerkez, Abaza, Çeçen bir ağacın dallarıdır. Bu ağacın adı da, Türktür” demiştir. O, her zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulus devlet” ve “üniter” yapısından yana olmuştur.

Türkeş, hiçbir zaman taraftarlarını kin ve nefret duygularıyla kutuplaştırma yoluna gitmemiştir. Çünkü kin ve nefret dilinin, toplumu kutuplaştıracağını ve böleceğini biliyordu. O, her zaman Türk milletinin birlik, beraberlik ve bütünlüğünden yanaydı ve sürekli bu duyguları güçlendirmeye çalışırdı. Bunun en somut örneklerinden birini, son döneminde bir toplantıda milliyetçi kesimin yıllarca “vatan haini” olarak gördüğü Nazım Hikmet’in, İstiklal Harbimizin tek destanı olan Kuvayı Milliye Destanı isimli kitabından “Dört nala gelip uzak Asyadan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket bizim…” mısralarını okuyarak, bu şairimiz hakkındaki tabuları yıkmıştır. Bu da toplumdaki kutuplaşmanın etkisini azaltmasına yol açmıştır. Onun ömrünün son yıllarında gerek merkez sağda, gerekse bazı sol muhitlerde ülkücü camiayı aşan bir saygı görmesi ve bir “siyaset bilgesi” kabul edilmesi, onun yapıcı ve birleştirici politikalarının eseridir.

Türkeş, kendisini tanımayan karşıt düşünceli kişiler tarafından sert ve kavgacı mizaca sahip bir kişi olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Halbuki o, yapıcı, uzlaştırıcı ve ılımlı bir politikadan yanaydı. Onu yakından tanıyanlar, ne kadar sağduyulu, hoşgörülü ve demokrat bir insan olduğunu çok iyi bilirler. 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapanlar arasında bulunmasına rağmen, “En kötü hukuk düzeni, en iyi ihtilal düzeninden daha iyidir” diyerek demokrasiden yana olduğunu ortaya koymuştur. İhtilali yapan Milli Birlik Komitesi’nin  Başkanı Cemal Gürsel ve arkadaşlarının, kendisini ve arkadaşlarını yurt dışına sürmelerine rağmen, hiçbir zaman onların aleyhinde konuşmamıştır. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra “MHP Davası”ndan 4,5 yıl hapis yatmış, ama hapisten çıktıktan sonra bir gün bile Kenan Evren ve arkadaşları, özellikle de Türk ordusu aleyhinde hiçbir olumsuz söz söylememiştir. Bunda da Türkeş’in orduyu yıpratmamak ve milli birliğe zarar vermemek hassasiyeti vardır.

Alparslan Türkeş, karşılaştığı sayısız olumsuzluğa rağmen, inandığı davadan ve ülküden dönmeyen, sabırla, tahammülle, cesaretle ve inatla hedefine yürüyen bir inanç ve dava adamıydı. Aynı zamanda inandığı davanın felsefesini oluşturan, dünya görüşünü belirleyen ve bu bağlamda Türk ve dünya meselelerine çözüm reçeteleri sunan bir düşünce adamıydı. Ülkesinin bütünlüğünü ve milletinin birliğini her şeyin üstünde tutan bir devlet adamıydı. Bu çok yönlü  kimliğiyle, politikaya atıldığı 1965’ten vefat tarihi olan 1997’ye kadar geçen sürede, Türk milletinin siyasi kaderini derinden  etkilemiştir. Davası uğrunda yıllarca tutuklu kalan Türkeş’in emekleri ve onun izinden gidip binlerce şehit veren ülkücü gençliğin emeği boşa gitmemiştir. Türk milliyetçiliği düşüncesi, bu sayede  bugün bütün siyasi partilerin sahip çıkmak veya sahip çıkıyormuş görünmek zorunda kaldıkları bir fikir durumuna gelmiştir.

Büyük Türk milliyetçisi Başbuğ  Alparslan Türkeş’i aramızdan ayrılışının 24. yıldönümünde rahmetle, minnetle ve şükranla anıyoruz.

Mar 22

Hayatın Amacını Keşfetmenin Gücü

Zülfikar ÖZKAN

Hayatlarını kendilerinden başka bir insana veya amaca adayanlar, daha çok çalışıyor, ellerinden gelenin daha fazlasını yapıyor ve daha çok iş başarıyorlar. Çünkü insan, hayatının amacına hizmet ederken olabileceğinin en iyisi olmaya programlanmıştır. Hayatının amacını bulan, aslında kim olduğunu bulmuş demektir. Amacı doğrultusunda hareket edenlerin içlerini huzur kaplıyor, düşünceleri netleşiyor, aklını tamamen yaptıkları işe veriyorlar ve yaptıkları işi zevkle yapıyorlar. Tüm insanları ve olayları  oldukları gibi kabul ediyorlar (Mathews,  s. 90).

“İnsan kendini bir işe adadığı andan itibaren Tanrı’nın inayeti de harekete geçer. Başka türlü gerçekleşmesi asla mümkün olmayan ve insanın, yeni birileriyle tanışmak, maddi destek elde etmek gibi daha önceden öngörmediği, aklına bile getiremeyeceği şeyler, ona yardım etmek adına birer birer gerçekleşmeye başlar”, diyor Goethe.

Sadece bizi motive eden amaç için çalışarak dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz. Bu sebeple “Hayatı değerli kılan şey nedir?” , “İnsanın hayattaki amacı nedir?” sorularına mutlaka cevap bulmalıyız. Kişi, hizmet edeceği bir davaya veya seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini o kadar çok gerçekleştirebilir (Frankl, s. 105).

“Yaşamak için sebebi olan, her türlü zorluğa dayanabilir” sözlerinin sahibi Nietzsche haksız mı? Bilim adamları, amacı olan insanların daha uzun ve daha sağlıklı yaşadıklarını gözler önüne seriyorlar. Peki sizin kendi yaşamınıza yüklediğiniz anlam nedir? Hangi amaç için yaşıyorsunuz?

Hadi kendi hayatımın amacını söyleyeyim: Benim hayatımın amacı, başka insanların potansiyellerini, halihazırda var olan (gizli kalmış) güçlerini hayata geçirmelerine ve kendilerini tanımalarına yardımcı olmaktır.

Mar 16

Gençlik

Halil ALTIPARMAK

 

İnsanın yaşantısında, en hareketli olduğu, fizikî anlamda dayanıklı olduğu çağ, GENÇLİK ÇAĞIDIR. Burada hareketliliktenve fizikî dayanıklılıktan bahsediyoruz.

Hareketliliğin diğer bir tarifi olarak, sürekli üretme ve geleceği yaratma düşüncesine sahip olma ve bu düşünceyi uygulama da diyebiliriz.

Gençliğin, geleceği yaratma ve düşünce üretme özelliği, sadece kendi geleceği açısından değil ülkenin geleceği açısından da oldukça önemlidir.

Çünkü, bir ülkenin, bir topumun, bir milletin geleceğini yaratacak olan, o ülkenin, o toplumun, o milletin gençliğidir.

Yani, Gençlik, geleceğin üretiminin bugünkü belirleyicisidir.

Bu nedenle, bir ülkede Gençlik, o ülkenin geleceğini belirleyici olduğunu bilen, o ruha sahip, o düşünce ile dolu ve bu nedenlerle de hareketli olmalıdır.

Avrupa’da, dünyayı sömürerek zengin olmayı becermiş ülkelerin bugün en büyük sıkıntıları, gençliğini kaybetmiş olmalarıdır. Adı geçen ülkeler, çok ciddi endişe duymakta ve çareler aramaktadırlar. Yani, geleceklerini belirleyecek, gelecek üretimlerini bugünden üstlenecek bir gençliğe sahip olmamanın telâşını yaşamaktadırlar.

Peki, bizde durum nasıl?

Gençliğimiz var, nüfus üretkenlik hızımız önceki dönemlere göre yavaşlamış da olsa, sayısal anlamda ciddi bir genç nüfusa sahibiz.

Tamam, iyi güzel de, bu Gençliğin ruh hali nasıl, hem kendinin, hem toplumun, hem ülkenin geleceğini nasıl görüyor?

İşte, bizim sıkıntımız da tam bu soruda düğümleniyor.

Bugün, Türk Gençliğinin çok ciddi bir kısmının morali bozuk ve gelecek endişesi taşıyor. Bu durumun bir şekilde mutlaka çözümünü bulmalıyız.

Mevcut iktidardan bu çözümü beklemek, pek akılcı görünmüyor.

Neden?

Çünkü, kindar ve dindar nesil yetiştirme düşüncesi ile yola çıkmış olan bu iktidarın, zaten, kendisi de bu çözümü üretme iddiasında olmadığını açıkça söylüyor.

Peki çözümü kim ve nasıl bulacak?

Her şeyden önce, Gençlik, kendi, o hareketli, güçlü, iddialı iradesi ile ayakta kalabilmenin şartlarını belirleyecek ve bu şartlara göre de geleceğini kurmaya çalışacak. Yani, kendine güvenini ve gelecekten ümidini asla kaybetmeyecek. Çok zor biliyorum, ama, Gençlikte bu irade olduğunu da biliyorum.

Kendi Gençliğimi ve o dönemi düşününce bugünkü zorluğun altından bugünkü gençliğin kalkacağına gerçekten inanıyorum.

Toplumların, milletlerin hayatlarında zor dönemler olmuştur ve her zaman da olabilir. Kabul edelim, bugün de zor bir dönemden geçiyoruz. Bugün yaşadığımız salgının zorluğundan bahsetmiyorum. Salgın, bir yıllık bir konu. Biz uzun zamandır zor dönemleri yaşıyoruz.

Gerçekleri gizlemeye gerek yok.

Ekonomik olarak zordayız, eğitim olarak zordayız, terör olarak zordayız, siyaset olarak zordayız, yönetim olarak zordayız vs. Bu gerçekler zaten açık bir şekilde önümüzde duruyor ve biliyoruz.

Ancak, bütün bu zorluklara karşılık Türk Milleti olarak ve Türk Gençliği olarak elimizde de çok büyük bir koz var.

Mustafa Kemal ATATÜRK, MİLLÎ MÜCADELE ve KUVVA-İ MİLLİYECİLER!

Bugün, ne kadar zorda olursak olalım, Millî Mücadele döneminin o çok, çok ağır şartlarından çok iyiyiz. Çünkü, CUMHURİYET,  her şeye rağmen, o bitmiş, tükenmiş, adeta enkaz haline gelmiş durumumuzdan nasıl ayağa kalkılabileceğini, hem bize ve hem de dünyaya örnek olarak göstermiştir.

Elimizde böyle bir koz varken, yılgınlık, bıkkınlık, ümitsizlik asla olmamalıdır.

Zorluklar, sıkıntılar, çözümsüzlükler, çaresizlikler karanlıktır, gecedir. Ama, unutmamalıyız ki, her gecenin sonu mutlaka vardır ve o da aydınlıktır.

Aile, bir ülkede, toplumsal kurumların en küçüğü olmasına rağmen, en önemlisidir. Bu nedenle, aile büyükleri, aile bireylerini en azından ruh hali anlamında sağlam tutabilmenin şartlarını ortaya koyma gayretini göstermelidirler.

Bugün, toplumumuzda, aile büyüklerinin ciddi bir kısmı eğitimlidir. Bizler, gençliğimizde, çok büyük çoğunlukla eğitimsiz ailelerde yetiştik. Ama, aile içerisinde, ülkemiz adına, toplumumuz adına geleceği inşa etme düşüncesini  yaşatma ortamında bulunmaktan dolayı, ümidimizi kaybetmedik. Dönemler, elbette aynı olmak zorunda değil, zaten mümkün de değil. Ama, şartlara göre düşünceler üretme konusu aynıdır.

Dünya tarihinin en uzun yaşayan devletlerinden biri olan Osmanlı Devleti’mizin yıkılması ile ortaya çıkan enkazdan Türkiye Cumhuriyeti Devletini çıkaran Türk Milleti, Anadoluyu asırlardan beri yurt yapabilmenin bedelini çok ağır ödemiştir. Bu gerçek, Türk Gençliği tarafından hiç akıldan çıkmaması gereken bir gerçektir.

Bu gerçeğin ışığında yaşamayı bilmeliyiz ve hayatı bu gerçeklere göre  kurmalıyız.

Mustafa Kemal ATATÜRK, bütün bu anlatmaya çalıştığım gerçekleri çok iyi bildiği için Büyük Nutku’nun sonunda yapılan her işi, Türk Gençliğine emanet etmiştir.

Vahşi Kapitalizmin, yeni Küresel Düzenini uygulama oyununa gelmeden, kendi geleceğimizi belirleme konusunda dayanıklı, sabırlı, çalışkan, ümitli, toparlayıcı, millî ve akılcı olmalıyız.

Unutmamalıyız ki, Vahşi Kapitalizmin yeni Küresel Düzeni, dünyanın hemen her yerini kendi oyun alanı olarak görmekte ve ona göre planlar, projeler yapmaktadır. Yani, bütün dünya, karanlık oyunların sahasıdır.

ÇARE;

“Bir tek şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak”.

“Ey Türk Gençliği!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur”.

 

 

Mar 16

14 Mart Bayramımız Kutlu Olsun Bir Tıbbiyeli ve Modern Türk Tıp Eğitimi

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

14 Mart Bayramımız Kutlu Olsun

Bir Tıbbiyeli Ve Modern Türk Tıp Eğitimi

HİKMET BORAN

Ülkemize birçok yenilik Tıbbiye kapısından girdiği gibi, Ülkemizin ilk aydınları ve ülkeleri için ilk canlarını verecekler de tıbbiyeliler olmuştur. 1915 yılında Çanakkale savaşına toptan katılan tıbbiyelilerimizin tamamının şehit olması nedeni ile Tıbbiye 6 yıl mezun vermemiştir.    Allah’tan hepsine rahmet diliyorum.

1919’un 14 Martında, işgal altındaki İstanbul’umuzda, Tıbbiyeli Hikmet’in Haydarpaşa’daki tıbbiye kuleleri arasına astığı dev Türk bayrağı olay olmuştur.

Sivas kongresi günleri İstanbul’dan Gazi Paşa’nın açacağı kongreye gitmek üzere seçilen 3 temsilciden biri de Tıbbiyeli (3.sınıf öğrencisi) Hikmet’tir.  Tıbbiyeli Hikmet, Paşa’ya şöyle der; “Paşam, temsilcisi olduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamızı başarmak için gönderdiler. Manda’yı kabul edemeyiz. Bunu kabul edecek olanları şiddetle reddederiz. Manda düşüncesini siz bile kabul etseniz, sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı ilan eder, şiddetle karşı koyarız!”

Gazi Paşa bu sözlere kızmadı. Aksine çok mutlu oldu. “müsterih ol çocuk, gençlikle gurur duyuyorum. Azınlıkta kalsak bile mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir: YA İSTİKLAL YA ÖLÜM”

Tıbbiyeli Hikmet BORAN’ın cesaretine hayran olmamak mümkün mü?

(Hikmet BORAN, Orhan BORAN’ın babasıdır).

 

 

BİR 14 MART GÜNÜ

Türk’ler doğudan batıya akarken, doğunun kültür ve bilimini de batıya taşımışlardır. Bunlardan başlıcaları tıp, matematik, astronomi ve felsefedir. Batılılar yüzlerce yıl İbni SİNA’nın “tıp kanununu” na başvururken, kendisini de tıbbın sultanı olarak tahta oturtmuşlar, Hipokrat ve Galenus’u da nedimeleri/asistanları şeklinde dizinin dibine yerleştirmişlerdir.

Selçuklular, savaş zamanı 40 deve yükü cerrahi malzeme taşırken, Osmanlılarda da savaş ve barış günlerinde tıp ilmine büyük önem verilmiştir. Çok sayıda tabip, cerrah, hassa cerrahları ve cerrah başları yetiştirilmiştir.

Osmanlılarda Yıldırım Bayezid, Fatih ve Kanuni devirlerinde açılan Medreselerde çok kapsamlı tıp eğitimi verilmiş ve imparatorluğun her bölgesinde binlerce hastane açılmıştı.1800 yılına kadar ordu ve halka hizmette Türk hekimleri ön planda iken, bu tarihten sonra Hristiyan ve Yahudi doktorlar öne çıkmıştır. 1800’lü yıllardan itibaren batı tıbbı ilerlemiş, Türk hekimleri eski usullerle başarısız olmaya başlamıştır. Bunun üzerine saray başhekimi Mustafa Behçet Bey 13 Ocak 1827 tarihinde padişaha sunduğu dilekçe ile, yabancı dil öğrenimi ile batılı anlamda bir tıp eğitimin önemini belirtmiştir. Böylece yenilikçi padişah II Mahmut tarafından 14 Mart 1827 çarşamba günü TIBHANE kurulmuştur. Şehzadebaşı’nda kurulan bu kurum, modern anlamda ilk TIP FAKÜLTESİDİR.

Giderek geliştirilen tıp eğitimi için 1832 de bir CERRAHHANE, 1839 da da Galatasaray lisesinin bulunduğu binada MEKTEBİ TIBBİYE kuruldu. Viyana’dan Dr. Bernard getirtildi. Muavinliğine İstefanaki atandı. Abdulhak Molla da başhekim oldu. Okula DARÜL ULUMÜL HEKİMİYEİ OSMANİYE VE MEKTEBİ TIBBİYEİ ADLİYEİ ŞAHANE ismi verildi.

Sultan II. Mahmut, açılış töreninde şu fermanı buyurdu:

“Çocuklar, bu yüksek binaları Tıp Okulu şeklinde düzenleyerek adını MEKTEBİ TIBBİYEİ ADLİYEİ ŞAHANE koydum. Burada insan sağlığının hizmetinde çalışılacağından bu okulu diğerlerinden üstün tuttum. Türk tıp kitapları Arapça yazıldığı ve eski bilgiler içerdiği için eğitim Fransızca ve tıbbın yenilikleri kapsamında olacaktır. Daha sonda siz bu ilmi Türk dili üzerine yayın. Yabancı olarak ve tabip sıfatı ile birçok ne idüğü belirsiz kişilerin yurdumuzda yerleşmesinden ve şurada burada şarlatanlık yapmasından memnun değilim.

Allah’ın izni ile okulunuzu bitirerek, diplomanızı aldıktan sonra büyük rütbelere erişeceğinizi ve her çeşit ihtiyacınızın karşılanacağını belirtmek isterim.

Yiyeceklerinizde sıcak kebaptan, soğukluk çileğe kadar vardır. Bu hafta sizler için özel olarak yaptırttığı nişanlarınızı da göndereceğim. Sizlere ulu Tanrıdan başarılar dilerim. İstemek sizden, vermek bizden”.

Bundan 194 yıl önce Sultanın Tıbbiye ve Tıbbiyeliye verdiği önemin ne denli büyük olduğunu görüyoruz. Yine bundan 182 yıl önce temelinin atıldığı modern Türk tıbbı Dünya çapında pek çok doktor yetiştirmiştir.

Ben ve sınıf arkadaşlarım ise 60 yıldır Türk Tıbbına ilk günkü heyecanla ve Dr. Hikmet bilinci ile hizmet vermekteyiz. 60 yıldır ülkemize verdiğimiz hizmetle milyonlarca insanımıza şifa dağıttığımızı ve görevimizi onurlu bir şekilde yerine getirdiğimize inanıyoruz. Bundan sonraki Türk hekimlerinin işleri, kadir kıymet bilen yöneticilerle giderek güçlenecek ve daha çok başarılı olacaktır. Sabuncuoğlu Şerefettin’lere, Hulusi Behçet’lere, Gazi Yaşargil’lere, Aziz Sancar’lara, Uğur Şahin ve Özlem Türeci’lere selam olsun. Tüm hekim ve sağlıkçı meslektaşlarımızın Tıp Bayramını en içten dileklerimle kutlar, hastalarımıza da bir an evvel sağlıklarına kavuşmalarını dilerim.

Sonsuz selam sevgi ve saygılarımla.

Şub 23

Cumhuriyeti 1921 Anayasası Ruhuyla Taçlandırmanın Şifreleri

Dr. Sakin ÖNER

                Anayasa, bir devletin yönetim biçimini ve egemenlik haklarının kullanım yetkisinin kimde olduğunu belirleyen en geniş toplumsal sözleşmedir. Toplumumuzun, 1876 yılındaki Kanun-i Esasi ile başlayan 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları ile devam eden 145 yıllık bir Anayasa  serüveni vardır. Son günlerde Cumhurbaşkanı, hukuk reformu ile yeni bir Anayasa’nın yapılmasından bahsetti,  yeni anayasa konusunda da Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ‘yeni bir toplumsal sözleşme’nin “1921 Anayasası ruhuyla” taçlanacağına inandıklarını söyledi, AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan, “1921 Anayasası’na dayalı yeniden kuruluş anayasası yapacağız” dedi.

Yeni bir anayasanın yapılması için çok önemli bir toplumsal değişimin olması gerekir.  Dikkat ederseniz; ilk anayasa 1876 yılındaki Kanun-i Esasi, I. Meşrutiyet’in ilânı üzerine hazırlanmıştır. 1921 Anayasası, Mütareke döneminde  payitaht olan İstanbul’un işgali üzerine kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin anayasasıdır. Hâkimiyet 1921 Anayasası ile ülke yönetimi  “payitaht”  İstanbul’dan “başkent” Ankara’ya geçmiştir. 1924 Anayasası,  1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasıdır. 1961 Anayasası, 27 Mayıs 1960 İhtilâli üzerine kurulan Kurucu Meclis tarafından hazırlanmıştır. 1982 Anayasası, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan Danışma Meclisi tarafından hazırlanmıştır. 1982 Anayasası, son 40 yılda 184 değişiklik geçirmiştir. Böylece bu anayasanın üçte ikisi değişmiştir. 16 Nisan 2017’de yapılan son değişiklikle “Başkanlık sistemine” geçilmiştir.

Şimdi şu sorular aklıma geldi: Ne oldu da yeni bir anayasa yapma ihtiyacı doğdu?  Neden “yeniden kuruluş anayasası”  yapıyoruz? Türkiye Cumhuriyeti yeniden mi kuruluyor? Son sorum da şu: Neden başka bir anayasa değil de 1921 Anayasası ruhu? Şimdi soruları tek tek cevaplandırmaya çalışalım. Siyasi iktidar değişmedi, 19 yıldır iktidarda. Bu yüzden “Yeni Anayasa”yı  gerektirecek büyük bir değişiklik yok. Fakat İki yıl sonra cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri var. “Yeni Anayasa” ancak yeni seçimde kullanılacak bir politika malzemesi olabilir. “Neden başka bir anayasa değil de 1921 Anayasası ruhu?” sorusunun cevabını da arayalım.

1921 Anayasası ruhu tektir. Birinci maddesinde belirtildiği gibi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” Yani hâkimiyet, padişahtan  millete geçmiştir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet egemenliği devam ettiğine göre, aranan ruh bu değildir. Her şeyden önce o tarihte Osmanlı devleti devam ediyordu. 1921 Anayasası, 20 Ocak 1921’de İstiklâl Harbi devam ederken, Anadolu’da kurulmakta olan yeni milli devletin teşkilatlanmasıyla sınırlı bir anayasadır. Bu yüzden adı “Kanunu Esasi” değil, “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”dur. 1921 Anayasası, diğer konuları düzenlememekle bunları Osmanlı anayasası olan Kanunu Esasi’ye bırakmıştı. Merhum Bülent Tanör Osmanlı Türk Anayasa Gelişmeleri adlı kitabında 1921-1923 dönemini “iki anayasalılık” olarak tanımlamıştır.

1921 Anayasası, Milli Mücadele’nin zorlukları ve şartlarından doğmuştur. 1921 yılında Kuvayı Milliyeciler sadece dış cephe ile değil, aynı zamanda iç savaşla da uğraşmışlardır.  Bu anayasanın kabulünden sonra, İstiklâl Harbi 9 Eylül 1922’de zafere kavuşmuştur. 1 Kasım 1922’de saltanat, Meclis kararıyla kaldırılmış, daha sonra seçimlere gidilmiş, yeni Meclis 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i ilan etmiştir. 3 Mart 1924’te Halifelik kaldırılmış, ardından da  1924 Anayasası TBMM tarafından üçte iki çoğunlukla kabul edilmiştir.

O zaman “1921 Anayasası ruhu”nu aramaya devam edelim.  1921 Anayasası’nda bugünkü anayasadan farklı bakalım neler vardı.

1- İdare usulü, halkın kendisini bizzat idare esasına dayanır. Aslında bu Cumhuriyet’e giden yolda atılmış ilk adımdır. Türkiye Cumhuriyeti, köken ve mezhep zihniyetini terk eden temel yurttaşlık esası üzerine kurulmuştur.

2- “Türkiye Devleti” ilkesi (Türk Devleti değil) kabul edilmiştir.

3- Kesin Kuvvetler Birliği ilkesi, bütün erklerin Meclis’te toplanması  kabul edilmiştir. Bütün kuvvet mecliste toplanmıştır.

  1. 1921 Anayasası’nın 2. maddesine göre, “Türkiye Devletinin dini, İslâmdır.” 1924 Anayasası’nda da bulunan bu madde, 10 Nisan 1928’de yapılan bir değişiklikle çıkarılmıştır. 5 Şubat 1937’de yapılan bir değişiklikle “Laiklik” maddesi anayasaya girmiştir.

4- Yerinden yönetim ilkeleri kabul edilmiştir. 11. madde illere “muhtariyet” (özerklik) vermektedir. Burada muhtariyetlerden kastedilen siyasi özerklik değil, yerel yönetimlerde serbestliktir. Belediyelerde belediye meclisi, illerde il genel meclisi üyelerinin seçimle göreve gelmesidir.

Şimdi yürürlükteki 1982 Anayasası’na bir göz atalım. Bu anayasa 1982 yılında yüzde 93 halk oyuyla kabul edilmiştir.  Bu anayasanın ilk üç maddesinde (Devletin şekli/Cumhuriyetin nitelikleri/ Devletin bütünlüğü, Resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti) belirtilmiştir. Buna göre;

Madde 1 – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.                                                                                                         Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.                                                                                                                            Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

1982 Anayasası’nın 4. Maddesi ise (Değiştirilemeyecek hükümler) başlığını taşımakta olup “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilmektedir.

Şimdi 1982 Anayasası’nın ilk dört maddesi değiştirilemeyeceğine göre 1921 Anayasası’nın hangi madde veya maddelerine göre yeni bir anayasa yapacağız? 1921 Anayasası , 23 maddeden ibaret olup halk egemenliğine ve  “kuvvetler birliği”ne ve  dayanan bir “meclis hükümeti”ni esas almıştır. Son yapılan referandumla  “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçilmiştir. Bu sistem ile  (Anayasanın ilk 4 maddesi)nin mevcut siyasi iktidarın kırmızı çizgisi olduğu açıklanmıştır.

Bu durumda geriye iki farklı madde kalıyor. Birincisi; 1921 Anayasası’nın 2. Maddesinde belirtilen “Türkiye Devletinin dini, İslâmdır” hükmüdür. Fakat 1982 Anayasası’nın ilk dört maddesi değiştirilemeyecek 2. Maddesinde   “laiklik” ilkesi kabul edildiğine göre 1921 Anayasası’ndaki  bu hüküm yeni anayasaya konulamayacaktır.

Ama “Devletin dini İslamdır” maddesi , laikliği (dinsizlik) olarak anlayan İslami hassasiyetleri yüksek bazı kesimleri  oldukça cezbedecektir. Bu maddenin tartışılmasının oldukça getirisi olabilir ama milli birliğe zarar verir.

İkincisi;  o zaman geriye 1921 Anayasası’nın “yerel yönetimlere özerklik” maddesi kalıyor. Tabii özerklik ile ilgili bu madde gündeme gelirse, yıllardır gizli gizli bu özlemi ifade eden HDP ve seçmenlerince olumlu karşılanacak ve bu konuyu gündeme getiren iktidara bir yakınlık duymasına yol açacaktır. Ama bu da 1982 Anayasası’nın değiştirilemeyecek 3. Maddesindeki   (Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür) hükmüne takılacaktır.

Sonuç olarak soruyorum;  nereden çıktı bu “yeni anayasa” ve “1921 Anayasası ruhu”? Bence  bu siyasi bir meseledir ve açılacak yeni bir siyasi kampanyanın malzemesidir. Bu tartışma belki siyasi açıdan biraz rant getirebilir ama bu kadar iç ve dış sorunun sarmalında olan ülkemizde milletimizin milli birlik ve beraberliğine zarar verecektir.

 

Mar 02

Doğum Oranlarında Keskin Düşüş

Ruhittin SÖNMEZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en doğru iki politikasını söyle derseniz cevabım: “kamusal alanda sigara içme yasağı” ve “üç çocuk tavsiyesi” olur.

İçme alanları azaltıldı diye sigara tüketimi azaldı mı tam bilemiyorum. Ama rakamlar “üç çocuk tavsiyesinin” etkili olmadığını gösteriyor.

Yıllık nüfus artış hızımız, 2019’da binde 13,9 iken 2020’de binde 5,5’e geriledi.

Bir kadının doğurgan olduğu dönem (15-49 yaş grubu) boyunca doğurabileceği ortalama çocuk sayısına “toplam doğurganlık hızı” deniyor.

Bir toplumda Toplam Doğurganlık Hızı (TDH) 2,1 seviyesinde iken nüfus ancak kendini yenileyebilmekte ve durağan hale gelmektedir. Türkiye’de TDH 2001’de 2,38 çocuk iken 2019’da 1,88 çocuk olarak gerçekleşti.

Bu durumda “Türkiye’nin nüfusu hiç bir zaman 100 milyona ulaşamayacaktır.” Daha da kötüsü, doğurganlık, nüfusun yenilenme seviyesi olan, 2,1’in altında kaldığı için nüfusumuz azalacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan son açıklanan TÜİK rakamlarından sonra “Nüfus artış hızımızın yarı yarıya düştüğünü gördük. Nüfusumuz azalmaya dahi başlayabilir. Avrupa ülkeleri bu tehditle uzunca bir süredir karşı karşıya. Türkiye’nin aynı akıbete duçar olmasına izin vermeyeceğiz. Bu iş öyle parayla pulla olmaz. Aileye sahip çıkmaktan geçiyor” dedi.

“Aileye sahip çıkmak” ne demek? Açıklanmaya muhtaç bir söz bu. Galiba ailelerin çocuklarına ekonomik destek vermesi kastediliyor.

Zaten sosyal bir patlama yaşamıyorsak ailelerin işsiz veya ekonomik sıkıntı içindeki genç evlatlarına sahip çıkmasından değil mi? Milyonlarca gencimiz ailesine muhtaç ve boynu bükük, özgüveni kaybolmuş bir durumda. Böyle iken varını yoğunu evlatlarıyla paylaşan dar gelirli aileler daha ne yapsın?

Önce teşhisi doğru koymak lazım. Nüfus artış hızı ve doğum oranları neden hızla düşüyor?

*************************

EKONOMİK KRİZ EN ÇOK EĞİTİMSİZ KESİMİ VURDU

İbrahim Kahveci (Karar Gazetesinde) lise altı eğitimli kesimin son yıllarda en çok iş kaybını yaşayan kesim olduğunu ve bu kesimdeki çocuk sayısının azalmasını rakamlarla açıkladı.

“Kasım 2017’de lise altı eğitimli çalışan sayısı 16 milyon 212 bin kişiydi. Kasım 2020 itibari ile 13 milyon 491 kişi oldu.”

“Lise altı eğitimli olanlar ekonomik krizden en çok etkilenen kesim oldu. Kasım 2017- Kasım 2020 arasında bu kesimden 2 milyon 721 bin kişi mevcut işini kaybetti.

Buna karşılık 195 bin lise mezunu yeni iş bulurken, üniversite mezunlarından da 1 milyon 075 bin kişi yeni iş bulmuş oldu.”

Üniversite mezunları lise mezunlarına göre biraz daha kolay iş bulur hale geldi. Fakat onların da önemli bir kesimi lise mezunlarının çalıştığı işlerde çalışıyor. Zannedersem ücretlerin asgari ücrete yakın olması işverenlerin lise mezunları yerine üniversite mezunlarını tercih etmesinde etkili oluyor.

Şimdi de doğum sayılarına bakalım.

“2015 yılında lise altı eğitimli annelerin doğum sayısı 794 bin kişiydi. Bu sayı 2019 yılında 611 bin doğuma geriledi. Lise altı eğitimli kesimde çocuk sayısı tam yüzde 23,0 azaldı.  

Aynı dönemde iş bulma oranı artan üniversite mezunlarında ise doğum sayısı 254 binden 298 bine yükseldi. Üniversite mezunlarındaki doğum sayısı artışı ise tam yüzde 17,3 oranına sahip.”

Yaşanan ekonomik krizden en çok etkilenen alt eğitim gruplarının doğum sayılarına aynen yansıdığını görüyoruz.

Ekonomimiz artan nüfusa göre istihdam yaratamadığı gibi mevcut çalışanlar da işsiz kalmakta.

İşsizler ordusuna katılan lise ve altı eğitimli 2,7 milyon gencimiz ile her yıl çalışma yaşına geldiği halde iş bulamayan gençlerimizin geleceğe güvenle bakmaları mümkün değil.

Buna rağmen “mutluluk araştırmasında” en mutsuz kesimin üniversite mezunları olduğu tespit edildi. Üniversite mezunları da çoğunlukla hak ettikleri işlerde çalışamamaktan ve düşük gelirlerinden dolayı mutsuz.

Gençlerimiz evlenemiyor, evli olanlar da bu şartlarda çocuk sahibi olmak istemiyorlar.

Bu yüzden yıllık nüfus artış hızı keskin bir düşüş gösterdi. Bu çok vahim bir gelişme.

*************************

ALTIN FIRSATI HEBA ETTİK

Artık nüfus artışımızın durduğu noktadan, nüfusun gerilemeye doğru geçeceği bir kırılma noktasındayız.

Oysaki Türkiye, genç ve çalışabilir nüfus oranı yönünden, bir altın fırsat dönemi içinde. Çok az ülkeye nasip olacak şekilde, halen çocuk ve çalışamaz durumdaki yaşlı kesimlerin oranı en düşük, çalışabilir nüfus oranımız en yükseklerde.

Bu dönem iyi değerlendirilirse çok yüksek büyüme ve kalkınma oranları sağlanabilirdi. Ama maalesef altın fırsatı heba ediyoruz.

Bundan sonra nüfusumuz gittikçe yaşlanacak, çalışabilir nüfus oranımız gittikçe düşecek.

Emeklilerin maaşlarını aslında çalışanlar öder. Çalışanların oranı düşüp emekliler çoğalınca, çalışanlar da emekliler de geçinemeyecek.

Bu trend bir kere başladıktan sonra geri dönüşü mümkün olmuyor. Avrupa ve Rusya’nın halen yaşadığı bu yaşlanma süreci ile gittikçe dünya sıralamasında gerileyeceğine kesin gözüyle bakılıyor.

Türkiye, daha gelişmiş ülke sınıfına giremeden, insan kaynağının azaldığı bu trende girerse yazık olur. Ekonomik büyüklük açısından, bir daha dünya sıralamasında ilk on içine girme şansımız hiç olmaz.

Şub 23

Sınırlar Ülkesinde Türk Devleti

Fahri YAĞLI

Türkiye hem “Kenar Kuşak Teorisi” hem de “Kara Hakimiyet Teorisi’ne” göre çok önemli bir bölgede bulunmaktadır. Ne yazık ki terör, çatışmalar, sorunlar ve istikrarsızlıklar içeren bir coğrafyada yaşamaktayız.

Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran sınırı, güvenli sınırları değildir. Tehditler büyük ölçüde Türkiye’nin kara sınırlarından kaynaklanmaktadır. Türkiye, tam bir “Sınırlar Ülkesi”dir. Kısaca sorunlarının ve tehdidin çok olması demektir.

Bir ülkenin coğrafi bütünlüğünün yanı sıra komşularının sayısı ve niteliği ile o ülkenin güvenliği arasında da güçlü bir bağ bulunur. Sınır sayısı arttıkça, bir ülkenin saldırıya uğraması, tehdit edilmesi ve birden fazla cephede savaşa girme ihtimali artmaktadır.

Türkiye Anadolu Coğrafyasının sunduğu zenginlikler ile,hem doğulu, hem de batılı yönleri, üyesi olduğu uluslar arası kurumların çeşitliliği nedeni ile küresel güçlerce önemsenmektedir

Yaklaşık son yüz elli yıldır AB ülkeleri ve ABD, egemenlik tesis edilmemiş bölgelerde enerji ve hammadde kaynaklarına el atmak, stratejik hareket açısından üs ve kolaylık imkanı sağlayabilecek değerdeki noktaları ele geçirmek için uğraşmışlardır. Bu kapitalistlerin, stratejik olarak en çok kullandığı sözleri hatırlayın;

“Barış, özgürlük ve demokrasi” söylemi ardına gizlenerek hain emellerini gerçekleştirmektedirler. Günümüzün hedefte tahtasında olan bölgenin adı, Ortadoğu’dur..

ABD’nin sloganı neydi? “Ortadoğu’ya refah ve özgürlük gelsin”, “Ortadoğu’ya demokrasi gelsin”, “Antidemokratik rejimler yok edilsin”, “Ortadoğu ülkeleri arasında güvenlik ve işbirliği sağlansın”, , “Bölgeye barış ve istikrar gelsin”, Ama hepsi gerçekte tek bir amaca yöneliktir: “ABD bölgede egemen olsun.”

Dünyadaki en büyük işletilebilir petrol rezervleri Ortadoğu’dadır. Bu kaynak, ABD ve AB’nin ulusal çıkarları doğrultusunda nasıl kontrol altına alınmalıdır. Çıkan petrol kadar, bölge insanının kanı tonlarca aksa, ABD için petrol kadar kıymeti yoktur.

Şimdi plan Ortadoğu, olurda başarılı olursa, sonrada Avrasya’yı(Turan İlleri) kontrol etmek.

Yeni Dünya Düzeni içinde ABD’nin uyguladığı yeni politika, “böl, güçsüz kıl, yönet” yerine, “küçült, birleştir, yönet” şekline dönüşmüştür.

ABD ve Batı dünyası, bugün Ortadoğu ülkelerinde ulusal kimliklerin yok edilmesini sağlamak amacıyla dinsel ve meshep eksenli, ılımlı, radikal ve etnik kimliğe dayalı politika izlemektedir.

Tüm hedefleri, milli kimlikten arındırılmış, ümmetçiliği esas alan yönetilmesi kolay ümmetçikler oluşturmaktır. Radikal ve Etnik Taassup merkezli Terör Örgütleri ABD ve AB’nin el altından besleyip, büyüttüğü terör yuvalarıdır. Bunların korkulu rüyası Türk Devletidir. Güçlü Millet ve Devlet olmadan hiç ümmet olur mu? Milleti geveleyip sadece ümmet diyenler kırk kere hatırlatılır.

21’nci Yüzyıl’a girerken Türkiye, giderek artan genç nüfusu, süratle gelişen ekonomisi, güçlenen ordusu, mevcut üniversiteleri ve bilim adamları ile sürdürdüğü araştırma-geliştirme faaliyetlerine dayalı olarak kalkınmasına gözle görülür bir şekilde devam etmektedir.

Günümüzde Türkiye gelişmekte olan ülkelerin tavanında; gelişmiş ülkelerin tabanında bir yerde bulunaktadır.

Türkiye’nin orta ve uzun vadede savunma ve nükleer sanayide güçleneceği; rüzgâr, güneş, hidrojen ve bio yakıt gibi enerji kaynaklarından yararlanacağı; kendi toryumunu işleyeceği; bilgisayar mühendisliği, moleküller, biyoloji ve parçacık fiziği gibi ileri teknoloji alanlarında dünyayı şaşırtacak beyinler yetiştirip bölgesel ve küresel bir güç olma yolunda emin adımlarla ilerleyeceği değerlendirilmektedir.

Devlet adamları, Siyasi sorumlular, Stk, Oda ve Birlikler ve Türk Aydını ülkenin sahip olduğu jeopolitik ve jeo stratejik konumundan kaynaklanan gücünü çok iyi değerlendirmelidir.

Türk Aydını sorunların çözümün de milli çıkarlar doğrultusunda hareket etmelidir. Temel felsefe ve tedrisatımız öncelikle terbiye, sonrada Kut ve Hikmet geleneği olan TÜRK TÖRESİ olmalıdır..

Türk Devleti, milletinin birliğini ve vatanın bölünmezliğini sağlamak ve bölgesel bir güç olmakla yükümlüdür. ”

Türk Milletine mensup olmak, keyfe keder bir duygu değildir. Bireyin, ay yıldızı şehit kanları ile vatan yapan bu coğrafyayı ve milletini ve kendini değerli görmesi gerekir. Türk Aydını’nın, Türk Milletinin kendi kaderini güçlendirme, milli karakterini koruma ve kendi milletinin özel medeniyetini insanlığın ortak mirasına katmak gibi bir vazifesi vardır.

Türk Devleti ırkçılığı ve etnik taassubu reddeder. Türk Devleti vatan coğrafyasında milleti oluşturan her ferdin şevkat li koruyucusudur.

Kısaca Türk Devlet Töresini anlamak ve idrak etmek “ Milli Sorumluluk Meselesidir”.

 

Kaynak ve Dip Notları:
1. Prof. Dr. A. Latif Çay, a.g.e. s: 46

2. Gürdal Kılıç, Türkistan kilidinin anahtarı: Kazakistan, 22Ağustos2005, Cumhuriyet Strateji. s: 19
3. Prof. Dr. A. Latif Çay, 4. Baskı, Her yönüyle Kürt Dosyası, Mayıs 1996, Turan Kültür Vakfı. İstanbul. s: 2
4. ElkhanNuruyev, Azebaijanand New Jeopolitics,EurasiaCritics, July 2008. ss: 62-66
5. Ercan Çitlioğlu, 3. Baskı, Ölümcül Tahterevalli. Ermeni ve Kürt Sorunu, Kasım2007, Destek Ltd. Ş. Ankara. ss: 124-125
6. ( E ) Büyükelçi Ömer Ersun, Türkiye’nin Nükleer Reaktöre İhtiyacı Var mı?, Ocak 2008,Strareji Analiz, Sayı:93,ss:39-49
7. Yrd. Doç. Dr. Özlen Çelebi
8. Düşük şiddette çatışma:( The British Policeand Terrorism, FEC Gregorm University of Southampton)

9. Ali Fikret Atun ( E ) Tümgeneral (tasam.org/tr-TR/Icerik/2317/turkiyenin_jeopolitik_jeostratejik_ve_ekostratejik_onemi

Şub 01

Milliyetçilik Üzerine

Dr. Şahin CEYLANLI

Milliyetçilik, sadece bir ideoloji değil, bir yaşayış ve duruş tarzıdır. Maddi ve manevi açılardan milletlerin kendi ülkelerinin menfaat ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışıdır. Başka bir ifade ile; kendi milletini ve kültürünü yaşatmak ve onları yüceltmek için yapılan çabalar, benimsenen ilkeler, milletin devletine sadakat duyguları içinde bağlanması, güçlü bir gelişme içinde zorlukları bertaraf ederek milletini diğer milletler nazarında eşit ve hür duruma getirmek, milletin bütün fertlerini tasada, kederde ve kıvançta ortak ve bölünmez bir bütün yaparak, adalet duygusu içinde yaşamalarını sağlamaktır.

Geçmişte olduğu gibi, bugün de milliyetçiliğe düşman olan ve içlerine bir türlü sindiremeyen bazı çevreler, laf ebeliği yaparak milliyetçiliği küçümseme cüretine kapılmışlardır. Oysa; milliyetçilik alay edilecek, hor görülecek ve küçümsenecek bir düşünce sistemi değildir. Toplumlara ders veren, onların düşünce ufuklarını aydınlatan, benliklerini pekiştiren ve karakterize eden sosyolojik bir gerçektir. Her devirde olduğu gibi bugün de “ Yükselen Bir Değer “ olmaya  devam etmektedir. Tarihte, coğrafyada, siyasette veya hepsini içine alan kültürde  milliyetçilik yapmak yadırganmamalıdır. Çünkü, kendi vatanını, bayrağını, insanlarını, dilini, tarihini, ananelerini, gelenek ve göreneklerini sevmekten daha güzel ve daha ulvi ne olabilir?

Mazlum ve ezilen toplumlar, ancak milliyetçilik sayesinde esaretten ve kölelikten kurtularak hürriyet içinde yaşama sevincine kavuşmuşlardır.

Avrupa’da ideolojik mahiyette milliyetçilik Fransa’da 1789 Fransız İhtilâli ile birlikte başlamış ve daha sonra da Avrupa’da milli devlet kavramı ortaya çıkmış ve bu akım hızlı bir şekilde güçlenmiştir. Napolyon Bonapart’ın bütün Avrupa’yı fethetme hareketi, diğer Avrupa ülkelerinde milliyetçiliği harekete geçiren önemli sebeplerden biri olmuş ve 20. yüzyıldan itibaren tüm dünyada politik düşünce tarzı haline gelmiş ve milletlerin kendi kaderlerini tayin etmede önemli bir rol oynamıştır.

Türklerde milliyetçilik hareketlerinin, Türklerin tarih sahnesine çıkması ile başladığını ve söz konusu olan İhtilal ile ortaya çıkmadığını söyleyebiliriz. Fakat,  Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bazı kişi ve çevrelerin bu İhtilâl’den etkilendiklerini de söylemek durumundayız. Batı’da milliyetçilik Fransız İhtilâli ile başlar, ancak Türkler’de Kaşgarlı Mahmut’un Divanu Lügati’t Türk adlı eserinde belirtildiği gibi Göktürk Yazıtları’nda, Türk Milliyetçiliği’ni ifade eden yazıların olduğu görülüyor ve yukarıdaki ifadeleri doğruluyor.

Bazı ilim, fikir, düşünce ve siyaset adamlarının milliyetçilik hususundaki düşüncelerini belirtmek gerekirse; Mustafa Kemal Atatürk şöyle söylüyor: “ Milleti millet yapan düşünce gücünün temelini milliyetçilik teşkil etmektedir. Milliyetçilik, milli benlik, milli birlik, milli ahlak, milli ekonomi, uygarlık ahlakı, milli duygu ve insani duygunun birleşmesinden meydana gelmiştir. Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da: “ Milliyetçilik, kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak, dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir.” diye yorumluyor. Anthony D. Smith de şu yorumu yapıyor: “ Çağın ruhunu yansıtmaktadır ve daha eski sembol ve fikirlerle de bağlantılıdır.” Milliyetçilik ile ilgili görüş ve düşüncelerini açıklayan kişilerin yorumlarına devam edelim. Alparslan Türkeş  bu konuda diyor ki: “ Milliyetçilik; gece hayatıyla, içki ve kumar masasında belli olmaz. Asıl milliyetçilik; vatanına, milletine, tarihine, kültürüne, dinine sahip çıkmakla ve yaşamakla olur.” Prof. Dr. Erol Güngör, tarih ve dilin milliyetçilik için çok önemli olduğunu “ Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik “ isimli kitabında belirterek şunları söylüyor: “…Dilimizin kaynağı eskilerdedir; dinimizin kaynağı eskilerdedir; soyumuzun kaynağı eskilerdedir…”

Sonuç olarak; makalemizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği hususundaki şu veciz sözleriyle bitirelim:

 

“ Türk Milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kişiliğini korumaktır.” Mustafa Kemal Atatürk bu yorumu ile kısaca; Batı’nın ilminden, irfanından, teknolojisinden, dayanışmasından faydalanalım ve ancak, Türk Kültürünü ve Benliğini de her şeyin üstünde tutalım ve koruyalım diyor.

 

 

 

Faydalanılan Kaynaklar:

 

Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları, İstanbul

Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları ( 8. Baskı ),

İstanbul, 1992.

Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul,

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayınları, İstanbul, 1975.

Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Derin Yayınları ( 5. Baskı ), İstanbul,

1978.

Mustafa E. Erkal, Çok Kültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik, Aydınlar Ocağı

Yayını, İstanbul, 2020.

Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Kimlik ve Açılımlar, Derin Yayınevi,                                          2010, İstanbul.

Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, ( 5.Baskı ), İstanbul, 1985.

Anthony D.Smith, “ Milliyetçilik ve Küresel Kimlik “, Türkiye Günlüğü,

Mart-Nisan, 1998.

Orhan Türkdoğan, Osmanlı’dan Günümüze Türk Toplum Yapısı, Çizgi

Yayınevi, Konya, 2015.

Şub 01

Yeni Yıla Girerken “2021”

Ali COŞKUN

2020 hüzünlü yıl geride kaldı. Aslında değişen sadece takvim yaprakları. İnsan toplulukları ise yaşama biçimlerine bağlı olarak (COVID-19)  Koronavirüsle zor bir imtihan vermekte. Salgın küresel ve ulusal ekonomileri, sosyal ve kültürel değerleri tehdit ve tahrip etmekte.

2020 yılı Koronavirüs salgınının verdiği sıkıntılar başta olmak üzere; depremler, ölümler, sınırlarımızda süregelen sıcak çatışmalar, şehitlerimizin acıları,  Ege ve Akdeniz’de karşılaştığımız uluslararası haksızlıkların oluşturduğu dış politikada beliren olumsuzluklar, eğitim hayatımızda yaşanan zorluklar, iş dünyamızın ve ekonomimizin karşılaştığı dar boğazlar velhasıl halkımızı bezdiren bunalımlarla anılacak 2020 zorlu bir yıl oldu.

Gerçek şu ki yarınki Dünya düzenimiz yaşadığımızdan farklı olacak; adeta yeni bir çağ açılıyor. Hayatımızın her safhasında dijital dönüşüm gerçeği ile karşı karşıyayız.

İnsanlar adeta sanallaşıyor, başta aile kavramları olmak üzere sosyal hayat zayıflıyor, selamlaşmayı, sevgiyi, sevmeyi unuttuk; bizi millet yapan öz değerlerimiz,  kültürümüz her yönüyle yozlaşmasıyla karşı karşıya.

Geleceğimiz rekabet gücü yüksek ülke olmamıza bağlı, bu ise istikrar içinde sürdürülebilir kalkınmayı elde etmemizle mümkün. Özel sektör öncülüğünde yatırım – üretim – ihracat seferberliğinden vazgeçemeyiz. Bunun ön şartı ise güven duygusudur. Oysa ki piyasada güven duygusu sarsılmış durumda.

Cari açıklar, bütçe açıkları, yüksek faiz (% 20-25), yüksek enflasyon (% 14,03) sarmalı, kesimleri çok farklı etkileyen hayat pahalılığı ve işsizlik (% 13,2) halkı bezdirmekte.

Grafikte görüldüğü gibi kişi başı milli gelir giderek azalmakta,  yoksulluk çeken kesim zorluklarla karşı karşıya.

TBMM ‘de görüşülen bütçe tartışmalarından anlaşılan ve   küresel ekonomilerdeki olumsuzluklar da dikkate alındığında     2021 yılı bir geçiş dönemi olabileceği görünümünde gündemi dolduran virüsten korunma tedbirlerine aşı tartışmalarının ilavesiyle bu çilenin aylarca sürebileceği ortada. Ümit edelim ki ikinci yarıda toparlanma sürecine girilebilinsin.

Bütçe genel giderlerinde % 18,6  artış görülüyor. Enflasyon – Faiz tartışması ise bütçeye % 29,2 artışla 179 milyar TL olarak yansımış. Ekonomimizin yumuşak karnı olan cari açığa ilaveten çok önem taşıyan bütçe açığı % 76,5 artışla 245 milyar TL öngörülmüş. Bütçe giderleri incelendiğinde önemli bir konu ise hantal Devlet yapımızın göstergesi olan personel giderlerinin ağırlıklı yer almasıdır. Ne yazık ki çalışan verimli memurları da olumsuz yönde etkileyen bankamatik memurları varlıklarını sürdürmekte.

Serbest piyasa ekonomilerinde, Merkez Bankalarının bağımsızlığı önem  taşır. Döviz kurları ve faiz piyasanın oluşturacağı dengelerle belirlenir. Nihayet 25 Aralıkta TCMB – PPK politika faizini %17’ye yükselterek ciddi bir önlem aldı. Ancak istikrarın  para politikalarının ciddi disiplinli mali politikalarla beslenmesine, üretimle desteklenmesine bağlı olduğunu unutmayalım. Üretimin altını önemle çizmek istiyorum.

İsraf;  manevi dünyamızda önemle yer almasına rağmen ne yazık ki başta Devlet yönetimimiz olmak üzere kuruluşlarımızda, ailelerimizde ve kişisel yaşamımızda ihmal ettiğimiz bir ayıbımızdır.

Toplum son yıllarda bankkartlarla kazanmadan harcamak, gösteriş, tüketim ve israf ekonomisine sürüklenme eğilimdedir.

İsrafı önlemek tasarruf; tasarruf  ise  yatırım ve üretim demektir. Ne çare ki tasarruf oranlarımız giderek gerilemekte, aktif yatırımlar yeterince gerçekleşememekte, yatırımlar için  yabancı sermayeye ya da borçlanmaya muhtaç hale gelinmekte.

2011 yılında 10. Kalkınma planımızda açıklanan 2023 yılı hedeflerine ve 29 Eylül 2020 tarihinde ortaya konan YEP Yeni Ekonomi Programımızda ön görülen hedeflere ulaşmamız mümkün görülmüyor. Açıklanan programlarda yaşanan aşırı sapmalar girişimcilerin güvenini sarsan unsurlar olmaktadır. Öyleyse yanlışlarda ısrar etmeden daha gerçekçi programlara yer vermek zorundayız.

2002 – 2007 yılı hükümetlerimizde piyasaya güven sağlamak amacıyla  ön görülen sapma değerleri kabul edilebilinir.Üç yıllık OVP Orta Vadeli Programlarla ekonomiye güven sağlayıp yeni yatırım ve üretimlerle 2023 yılında Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutlarken piyasanın yüzünü güldürelim.

Son günlerde çalışanlarımızı, iş dünyamızı ve genelde ekonomimizi yakından ilgilendiren asgari ücret konusunda Devlet – işçi – işveren üçlüsü oluşturduğu komisyonda uzun tartışmalar ve çok ince hesaplar sonucu 2021 yılında uygulanacak, işverene maliyeti 4203._ TL olan asgari ücret net : 2825 lira 90 kuruş, bürüt: 3577 lira 50 kuruş olarak açıklandı.

İyiliklere vesile olması beklentilerimizle, böylesi ince, hassas hesaplamaların yöneticilerimizle örnek alınarak  yatırım ve tüketim harcamalarında da dikkate alınması temennilerimle sağlıklı, huzurlu günler diliyorum.

Erzurumlu İsmail Hakkı hazretlerinin ifadesiyle “görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler”

Eski yazılar «