Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Şub 01

“Türk-İslam Sentezi” ve Garip Yakıştırmalar

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

            Konuları incelemeden, bilgi sahibi olmadan yeni ve önemli bir şey keşfetmiş gibi Türk-İslam sentezi üzerine abanıp kalem oynatanlar çoktur. Aydınlar Ocağı gibi etkili bir kuruluşu sözde yıpratmayı amaçlayan, ciddi gözüken ama aslında ciddiyetten uzak sözde aydınlar gördük. Bir ara Bodrum’da yapılan ve bizimle ilgisi olmayan bir aydınlar toplantısını bize mal eden kalın kitaplarıyla tanınmış bir yazar vardı. Genel başkanlarımızdan rahmetli Prof.Dr.Süleyman Yalçın ile Prof.Dr.Aydın Yalçın’ı birbirine karıştırmıştı. Maalesef bu gibi örnekler çoktur. Bunlardan bilgi sahibi olanlarımıza doğrusu yazık oluyor. Bir kötü alışkanlığımız da yakıştırmalara dayalı peşin suçlama, aşağılama ve haksız etiketlemedir.

Bir kere bu sentez fikri 12 Eylül 1980 döneminin ürünü değildir. Efendim 12 Eylül paşaları Aydınlar Ocağı’nın yayınlarını okumuşlar, etkilenmişler ve hemen uygulamaya girmişler!Hayret doğrusu… Bu paşalar liseyi yeni bitiren gençler değildi. 12 Eylül’de faaliyetleri durdurulan dernekler arasında Aydınlar Ocağı da vardı. 12 Eylül generallerinden en büyük zararı parti olarak MHP ve Türk milliyetçileri, ülkücü gençler görmüştür. Yapılan işkencenin ve hakaretin sınırı olmamıştır. İdam edilecek aşırı sol militanlara eşit sayıda ülkücü asmayı tarafsızlık saymışlardır. Böyle garip bir tarafsızlık uğruna çok yanlışlar yapılmıştır.

Bizim “Türk-İslam ülküsü”, “Türk-İslam kültürü” olarak ifade etmeyi daha uygun bulduğumuz kavramın ortaya çıkış tarihi 12 Eylül 1980 darbesinden çok öncedir. Siyasi bakımdan bu kavramın ortaya çıkışına ortam hazırlayan Adana’da yapılan CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) kongresidir. Bu kongrede kültürümüzün iki temel unsuru esas alınmış, gereksiz tartışmalar önlenmiş,temel kültür özelliğimiz Türk’lüğe ve Türk üslubu içinde İslam’ı yaşamaya bağlanmıştır. Gençlik ve parti amblemleri değiştirilmiş ve günümüze kadar kullanılmıştır. Parti amblemi üç hilal, gençlik amblemi de hilalli bozkurt olmuştur.1965 Genel Seçimleri sonrasında yapılan kongrede ele alınmıştır. Bu iki temel kavramın birbirine rakip olmadıkları, ancak birbirlerini tamamladıkları kabul görmüştür.

Daima saygı ve rahmetle andığım güzel intibalara ve milli hassasiyet örneklerine şahit olduğum rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu Türk Milli Kültürü kitabının özeti niteliğinde bir kitap hazırlığı yapar. Bu kitaba da özet olarak “Türk Medeniyet Tarihi Üzerine” ismini koymaya hazırlanır. Rahmetli Kafesoğlu 1984 yılının Ağustos’unda Allah’ın rahmetine kavuşur. Kendisini saygı ve rahmetle anarım. Nur içinde yatsın. Bu kitaba daha sonra yönetimce yeterince görüşülmeden Türk-İslam Sentezi ismi konur. Özal döneminin siyasişartları da buna uygundur.

Ancak bir fikri hazırlık yapıyorsanız ve hele yeni bir kavramı bir fikir ve düşünce kuruluşu olarak ortaya koyuyorsanız; bunun altına fikirle doldurmak zorundasınız. Bunun başka bir çözümü olmaz. Kalan boşluk herkesin istediği yönde konunun bir tarafa çekilmesine sebep olmuştur.

Kavram bazı belirsizlikler taşıdığı için önüne gelen herkes kendi açısından konuyu oraya buraya çekiştirmiş ve yakıştırmalara göre üstelik Aydınlar Ocağı’nı suçlar şekilde kavramı canının istediği gibi kullanır hale gelmiştir.

Aydınlar Ocağı basit bir genelleme içine sokulamaz. Bir çok sağ kuruluştan farklı ve tüzüğünde bazı sağ kuruluşların açık veya gizli maalesef rahatsız oldukları Türk milliyetçiliği çizgisinde olan yerli ve milli bir kuruluştur. Devletimizin kurucu iradesine ve felsefesine bağlı, Cumhuriyetle ve milli kimlikle kavgalı olmayan kuruluşumuzu artık bazılarından ayırmak gerekir.Çarpık zihniyetle yetişmiş bize yabancı yazarların etkisinde kalıp başkaları adına kendi devletiyle maalesef kavgalı olanların Aydınlar Ocağı’nın faaliyetlerinden memnun olmamaları yadırganacak bir şey değildir. Bilhassa 1988 sonrası Aydınlar Ocağı’na saldırmak için hep fırsat aranmış; ancak fazla fırsat da ortaya çıkmamıştır. Görülmüştür ki; Aydınlar Ocağı mensupları milliyetine, milli kimliğine hassasiyetle bağlı olduğu kadar mensup olduğu din dairesinin de farkındadır. Milliyet ve mensup olunan din dairesi birbirine rakip de değildir. Bunlar ayrı şeylerdir. Bizler her iki mensubiyetten de şeref duyarız. Bir ara orada burada milliyetçiler Aydınlar Ocağı’nı ele geçirdi diye ortalığı karıştırmak isteyenler, bu değerli Ocağın çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş kurucularını acaba milliyetsiz olarak mı kabul etmişlerdi, bilemiyoruz.

Türk milliyetçileri 19 ve 20. Yüzyıllarda önlerine çıkarılan iki tehlike ile mücadele etme zorunda bırakılmışlardır. Bunlardan birisi çok değişik ülke ve kanallardan beslenen komünist hareketlerdir. Diğeri ise; Müslümanı Müslümana yabancılaştırma ve ötekileştirme amacı güden siyasal İslam’la mücadeledir. Siyasal İslam Müslüman kardeşler grubunca savunulan ve SeyyitKutub’unfikir babası olduğu bir akımdır. Milliyetçiliği ve vatan fikrini reddeden, milliyetçiliği ırkçılıkla bir gören bu düşünür, milliyetçiliği ideoloji kapsamında görmüştür. Oysa milliyetçilik milletten millete ve milli devletten milli devlete değişebilen, bir donmuş teori ve ideoloji değil; milli menfaatlere göre varolma mücadelesi olarak sürdürülen bir pratiğin adıdır. Her şeyden evvel Türk Milletinin kültürden iktisada ve çevreye bakışa, sanat anlayışına kadarbir tavır alışlar bütünüdür. Milliyetçilik ve vatan sevgisi gibi mukaddes değerlercahiliye devrinden kalma değil; tam tersine toplumların aydınlanma derecesine göre doğmuştur. Dün ve bugün tarih göstermiştir ki, vatan ve milliyetçilik duygu ve düşüncesini ihmal eden ülkeler, bunun tersini hisseden ve buna göre politika oluşturanların daima avı olmuşlardır. Aşırı solun teorik olarak reddettiklerine zamanla siyasal İslamcıların sarıldıkları görülmektedir. Yaşadığımız çağ milliyetçilik değerlerinin ve düşüncesinin yükseldiği bir çağdır.

Bu bakımdan, Türk milliyetçileri İslam ümmetine mensubiyete değil; siyasal İslam adı altında bayraksız, vatansız, milli kimliksiz, milli sınırları dışlayan, devletsiz bir ütopyaya karşıdırlar. Güneyimizdeki bazı ülkelerin yazarlarının dolduruşlarına gelme yanlışına da düşmezler. Bu gibi fikirlerin örtüsü kaldırıldığında alttan emperyal, sömürgeci devletlerin resmi çıkar.

Siyasal İslam’a bağlı kalanlar sağın bazı milliyetsiz ve vatansız kesimidir. Bunlar dünün yeşil kuşak hareketine de diğer tezgahlara da gelebilirler ve kolaylıkla kullanılabilirler. Aydınlar Ocağı bu fikirlere tamamen karşı ve dernek tüzüğünde Türk milliyetçiliğine hizmet ifadesi geçen bir milli ve yerli kuruluştur. Bu bakımdan aydedeyi taşlar gibi Aydınlar Ocağı’na saldıranlar ve Türk-İslam sentezini yeşil kuşak hareketine bağlı sözde bir taktik olarak görenler, Aydınlar Ocağı’nın ülke ve millet menfaatine, milliyetçi çizgideki faaliyetlerinden ancak rahatsız olanlar olabilir. Aslında bunlar dün Milli Mücadeleyi de içlerine sindiremeyen ve Milli Mücadele’nin tacı olan Cumhuriyetten de rahatsız olanlardır.

Bize göre, Türk-İslam ülküsü milli kimliğimizde ve milli kültürümüzü oluşturan temel unsurları belirler. Efendim bunlardan hangisi tez, hangisi antitez ki sonuçta ortaya bir sentez çıkmıştır şeklinde diyalektik bir yaklaşımla konuyu ele alan bazı Marksistler varsın bu sentezi çözmeye devam etsinler. Bunları anlarız ancak milli ve manevi değerlere bağlı gözüküp İslam’la bağdaşmayan bazı sağcıların Türk düşmanlığını anlamakta zorlanırız. Biz Türk-İslam ülküsünden kendini Türk olarak hissetme, Türk milletine ait hissetmek, Türk kültürünü yaşamak, Türk milletine has bir üslup içinde İslam’ı yaşamak olarak anlarız. Bu İslam da Kur’an İslam’ıdır. Yeşil kuşak hareketine alet olanlar arasında çok değişik sağ gruplardan destekleyenler olmuş olabilir. Hedef Sovyetler Birliği’nin yayılma stratejisinden başkaları adına rahatsız olmaktır. Türk aydınları ve gençliğimiz kullanılan bu sağcıların dışında bulunanlarca Sovyetlerin yayılmacı ve istilacı politikalarıyla mücadeleyi yeşil kuşak patronları adına değil; Türk milleti ve Türklük adına yapmışlardır. Bunlar kimseye alet olmamış ve yabancılar tarafından kullanılmamışlardır.

 

Nis 03

Aramızdan Ayrılışının 24. Yıldönümünde MİLLİYETÇİLİĞİ SİYASETE TAŞIYAN TÜRKEŞ

Dr. Sakin ÖNER

            Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti devletini Türk milliyetçiliği düşüncesi üzerine kurdu. Hüseyin Nihal Atsız, Cumhuriyet’in ilk elli yılında Türk milliyetçiliği düşüncesini eserleriyle yaşatan fikir adamı oldu. Alparslan Türkeş ise Tanzimat’tan bu yana ilmî, fikrî ve edebî bir hareket olarak toplum hayatımızı etkileyen Türk milliyetçiliği düşüncesini, siyasi platforma taşıyan düşünce ve inanç adamı olmuştur. Türkeş’in siyasi çalışmaları, eserleri ve yetiştirdiği kadrolar sayesinde bu düşünce, toplumun bütün kesimlerini ve devlet hayatımızı etkilemiş, bütün siyasi partiler tarafından savunulan bir düşünce haline gelmiştir.

25 Kasım 1917 tarihinde Lefkoşa’da dünyaya gelen ve 4 Nisan 1997 tarihinde Ankara’da aramızdan ayrılan Türkeş’in hayatı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin siyasi iktidara  taşınması mücadelesiyle geçmiştir. Bu mücadele sırasında sık sık yargılanmış ve hayatının değişiklik dönemlerinde mahkumiyetler ve sürgünler yaşamıştır. Bu süre içinde  1965-1969 yılları arasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, (1969 –1980) ve (1993-1997) yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi ve 1987-1993 yılları arasında Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığı yapmıştır. Ayrıca yine bu süre içinde 1965’te Ankara, 1969 –1973 ve 1977’de Adana ve 1991’de Yozgat Milletvekilliği yapmıştır.

1878’den itibaren İngiltere sömürgesi durumunda olan Kıbrıs’ta 16 yaşına kadar çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçiren Türkeş, ilk milli duygularını, oradaki ilk ve ortaokul öğretmenlerinden aldı. Yabancı bir idare altında yaşamanın insan ruhunda oluşturduğu bunalım, onda Türklüğe, tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Atatürk’e karşı yoğun bir sevgi ve ilgi uyandırdı. Bu, zamanla kendisinde Türk milletine, tarihine ve kültürüne mensubiyet şuurunu doğurdu. Bu şuur, genç Türkeş’i, daha Kıbrıs’ta iken romantik bir Türk milliyetçisi yaptı. Bu duygularla ailesi ile birlikte 1933 yılında Türkiye’ye, İstanbul’a döndü.

1944 MİLLİYETÇİLİK OLAYLARINDA “TABUTLUK”TA KALDI

1933’te Kuleli Askeri Lisesine  kaydolan Türkeş, 1936’da oradan, 1938’de Harp Okulu‘ndan mezun oldu. Bu arada Türkiye’de Türkçülük ve Turancılık düşüncesinin o dönemdeki en önemli temsilcisi Nihat Atsız ve kardeşi Nejdet Sançar’la tanıştı. Onların fikri çalışmalarını ve yayınlarını takip etti. 1944’te Isparta’da üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız’a yazdığı bir mektuptan dolayı  “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılandı. 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde ve bir süre de “Tabutluk” denilen hücrelerde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947’de beraat etti.

Türkeş’in hayatı okuma, düşünme ve fikir üretmeyle geçti. O, Türk ve dünya gerçeklerinden kopmayan bir idealistti. Bir özelliği de, öngörüsünün kuvvetli olmasıydı. “Irkçılık-Turancılık” davasının duruşmalarında yapılan “Türk Birliği” tartışması sırasında hâkime söylediği şu sözler onun öngörüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Meselâ, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1990’da, Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar, Türkiye, harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilinir.” 

Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği, 1980’lerin sonunda dağıldı ve egemenliği altındaki Türk devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Türkeş, Türkiye dışındaki Türklerle daima ilgilenilmesini, “dilde, fikirde, işde birlik” yapılmasını, fakat bunları yaparken, kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin tehlikeye sokulmamasını istemiştir.

TÜRKEŞ’İN MİLLİ DOKTRİNİ : 9 IŞIK

Türkeş, hayatı boyunca Türk milliyetçiliği ülküsünü siyasi hayatımıza hakim kılmaya çalıştı.  Ona göre Türk milliyetçiliği, her çeşit taklitten arınmış, kendi cemiyetinin değerlerine bağlı ve o değerleri geliştirici bir düşüncedir. Türk milliyetçiliği, Türk milletine bağlılık ve sevgi, Türkiye Cumhuriyeti devletine sadakat ve hizmettir.Her şey Türk milleti için, Türk milletiyle beraber ve Türk milletine göre” ilkeleri, onun milliyetçiliğinin özetidir.

 

Türkeş, Türk milletini en ileri, en medeni ve en kuvvetli bir toplum haline getirme ülküsünü benimsemişti. Bu ülkü, Atatürk’ün “Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma” hedefinden esinlenmişti. Türkeş,  Türkiye’nin bu ülküye ulaşabilmesi için kendine özgün bir milli doktrin oluşturdu.  “9 Işık” adını verdiği doktrininin  dokuz ana ilkesi şunlardı: “Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik, Endüstri ve Teknikçilik”.

Türkeş, gençliğe çok büyük bir önem verirdi. Çünkü ona göre, “Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk milletinin teminatı ve istikbali gençliktir”. Bu yüzden, savunduğu Türk milliyetçiliği düşüncesini Türk gençliğine benimsetmeyi birinci amaç olarak benimsedi. Bu sebeple 1965 yılında siyasi hayata atıldıktan sonra sürekli gençlere yönelik konferanslar verdi. 1968’den sonra kurulan Ülkü Ocakları’nda da, gençlere Türk milliyetçiliği, Türk tarihi ve kültürü ile Türkiye’nin meseleleri konularında seminerler verilirdi. Türkeş, etkili  karizmasıyla milliyetçi ve ülkücü bir gençlik grubunun yetişmesini sağladı. Gençlik, her zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nin dinamik gücü oldu. O, bilinenin aksine, gençliğin birbiriyle çatışmasını değil, bozgunculuk, tembellik, ahlaksızlık, cehalet ve yalancılıkla savaşmasını ve sürekli kendilerini geliştirmelerini istemiştir.

MİLLİ BİRLİK VE BÜTÜNLÜKTEN YANAYDI

Türkeş’in milliyetçilik anlayışı, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Daha doğrusu, Türk milliyetçiliği, hiçbir zaman ırkçı olmamış, her zaman birleştirici bir fikir olmuştur. Türkeş,  Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan bütün insanları, Türk milletinin ferdi kabul eder. Kürt vatandaşlarımız konusunda da, çok yapıcı ve tutarlı bir politika izlemiştir. Hayatı boyunca Kürt vatandaşlarımızla bölücü terör örgütünü büyük bir özenle ayırmıştır. Her zaman Kürt vatandaşlarımıza sahip çıkmış ve “Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Türkle Kürt etle tırnak gibi kardeştir. Biz ne kadar Türksek, onlar da o kadar Türk, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz. Aynı kutsal kitaba sahibiz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Laz, Kürt, Çerkez, Abaza, Çeçen bir ağacın dallarıdır. Bu ağacın adı da, Türktür” demiştir. O, her zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulus devlet” ve “üniter” yapısından yana olmuştur.

Türkeş, hiçbir zaman taraftarlarını kin ve nefret duygularıyla kutuplaştırma yoluna gitmemiştir. Çünkü kin ve nefret dilinin, toplumu kutuplaştıracağını ve böleceğini biliyordu. O, her zaman Türk milletinin birlik, beraberlik ve bütünlüğünden yanaydı ve sürekli bu duyguları güçlendirmeye çalışırdı. Bunun en somut örneklerinden birini, son döneminde bir toplantıda milliyetçi kesimin yıllarca “vatan haini” olarak gördüğü Nazım Hikmet’in, İstiklal Harbimizin tek destanı olan Kuvayı Milliye Destanı isimli kitabından “Dört nala gelip uzak Asyadan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket bizim…” mısralarını okuyarak, bu şairimiz hakkındaki tabuları yıkmıştır. Bu da toplumdaki kutuplaşmanın etkisini azaltmasına yol açmıştır. Onun ömrünün son yıllarında gerek merkez sağda, gerekse bazı sol muhitlerde ülkücü camiayı aşan bir saygı görmesi ve bir “siyaset bilgesi” kabul edilmesi, onun yapıcı ve birleştirici politikalarının eseridir.

Türkeş, kendisini tanımayan karşıt düşünceli kişiler tarafından sert ve kavgacı mizaca sahip bir kişi olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Halbuki o, yapıcı, uzlaştırıcı ve ılımlı bir politikadan yanaydı. Onu yakından tanıyanlar, ne kadar sağduyulu, hoşgörülü ve demokrat bir insan olduğunu çok iyi bilirler. 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapanlar arasında bulunmasına rağmen, “En kötü hukuk düzeni, en iyi ihtilal düzeninden daha iyidir” diyerek demokrasiden yana olduğunu ortaya koymuştur. İhtilali yapan Milli Birlik Komitesi’nin  Başkanı Cemal Gürsel ve arkadaşlarının, kendisini ve arkadaşlarını yurt dışına sürmelerine rağmen, hiçbir zaman onların aleyhinde konuşmamıştır. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra “MHP Davası”ndan 4,5 yıl hapis yatmış, ama hapisten çıktıktan sonra bir gün bile Kenan Evren ve arkadaşları, özellikle de Türk ordusu aleyhinde hiçbir olumsuz söz söylememiştir. Bunda da Türkeş’in orduyu yıpratmamak ve milli birliğe zarar vermemek hassasiyeti vardır.

Alparslan Türkeş, karşılaştığı sayısız olumsuzluğa rağmen, inandığı davadan ve ülküden dönmeyen, sabırla, tahammülle, cesaretle ve inatla hedefine yürüyen bir inanç ve dava adamıydı. Aynı zamanda inandığı davanın felsefesini oluşturan, dünya görüşünü belirleyen ve bu bağlamda Türk ve dünya meselelerine çözüm reçeteleri sunan bir düşünce adamıydı. Ülkesinin bütünlüğünü ve milletinin birliğini her şeyin üstünde tutan bir devlet adamıydı. Bu çok yönlü  kimliğiyle, politikaya atıldığı 1965’ten vefat tarihi olan 1997’ye kadar geçen sürede, Türk milletinin siyasi kaderini derinden  etkilemiştir. Davası uğrunda yıllarca tutuklu kalan Türkeş’in emekleri ve onun izinden gidip binlerce şehit veren ülkücü gençliğin emeği boşa gitmemiştir. Türk milliyetçiliği düşüncesi, bu sayede  bugün bütün siyasi partilerin sahip çıkmak veya sahip çıkıyormuş görünmek zorunda kaldıkları bir fikir durumuna gelmiştir.

Büyük Türk milliyetçisi Başbuğ  Alparslan Türkeş’i aramızdan ayrılışının 24. yıldönümünde rahmetle, minnetle ve şükranla anıyoruz.

Nis 26

Ermeni Tehciri Ve İhanet

Av. Halil ALTIPARMAK

 

1915 yılında Ermeni Tehciri dediğimiz, aslında Tehcir değil de bir Yurtiçi SEVK olan olayın sonunda kimlere, kimlerin neler yaptığına bakalım da HAİNLİK etiketini yerli yerine koyalım.

 

Mondros imzalandıktan sonra, Vahdettin ve Hükümeti, 13 Kasım 1918’de İstanbul’u işgal eden güçlerin emrinde hareket etmeye başladı. Öyle ki, şehirdeki bizim kolluk güçlerimiz bile işgalci askerlerin emri ile bizim insanımıza davranış sergiliyordu. Bu arada İttihat ve Terakki Fırkası(Partisi) gitmiş ve yerine Hürriyet ve İtilaf Fırkası gelmişti. Bu partinin en önemli kişisi de, kısa sürede 4-5 defa Sadrazam olan Damat Ferit Paşa idi. İngilizlerin ve Ermeni Patriğinin isteği üzerine müthiş derecede Ermeni Sevki meselesi öne çıkarılmıştı. İstanbul Hükümeti ile işgal güçleri el ele vererek, 1915 Ermeni Sevki ile ilgili o dönemki Devlet Görevlilerini sorgulamaya başladılar. Düşünebiliyor musunuz? Kendi Hükümetimiz, kendi insanımızı, kendi devletimizde, işgal güçleri ile işbirliği yaparak ağır muamelelere uğratıyor? Bu değil de HAİNLİK nedir?

 

Yozgat İlinin Boğazlıyan Kaymakamlığını 1915 yılında yapmış olan Mehmet Kemal Bey de bu furyada gözaltına alınıp Konyada sorgulanıyor.Sorgulaması sonucunda Beraat edip görevine dönüyor. Ama, tekrar kurulan Damat Ferit Paşa hükümeti, elbette, işbirlikçiliğinin karşılığını ödemek durumundaydı. Mart 1919 tarihinde Kemal Beyi yeniden gözaltına aldırıyor. İşbirlikçi Divan-ı Harb-i Örfi, yani Sıkıyönetim Mahkemesi, yalancı Emeni kadın şahitlere dayanarak Kemal Beyi İdama mahkum ediyor. Toplumda çok ciddi kaynaşma oluyor. Bundan çekinen Vahdettin, Şeyhüsislam Mustafa Sabri’den idam için Fetva istiyor ve ülke dışına kaçtıktan sonra, çok şükür Türklükten kurtuldum diyen Mustafa Sabri idam için Fetva veriyor. 10 Nisan 1919 Günü Masum Kaymakam Kemal Bey, “Millet sağolsun” sözleri ile ve büyük tedbirler alınarak maalesef idam ediliyor. 35 yaşında idi. Türk milleti, cenazesine sahip çıkıyor.

 

14 Ekim 1922 tarihinde, Ankara Hükümeti tarafından Millî Şehit ilân ediliyor ve çocuklarına maaş bağlanıyor. Millî Şehit ilân edilme tarihini görüyor musunuz? Takdir kamuoyunun.

 

Konuya girmişken, hak eden bir kişiyi daha anmadan geçmeyelim. Aynı suçlama ile, yani, Ermeni Sevki suçlaması ile Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey de idam edilmiştir. O Nusret Bey ki, 14 Haziran 1917 tarihinde Yıldırım Orduları 2.Grup Kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa tarafındanUrfa Mutasarrıflığına tayin edilmişti.

Daha önce Kaymakam Kemal Bey’in idamını veren Sıkıyönetim Mahkemesinin başına, 4. Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından 17 Nisan 1920’de meşhur işbirlikçi Nemrut Mustafa atanmıştı. Bu atama ile birlikte hemen bir genelge çıkartıldı. Mahkeme en önemli iş olarak Ermeni Sevki meselesini halledecekti. Yargılama GİZLİ olacak ve Sanıklar Avukat bulundurmayacaklardı.

 

Nasıl HAİN olunurmuş?

 

Tıpkı Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey de, önce gözaltına alınmış ve hakkındaki iddialar asılsız olduğu gerekçesi ile salıverilip görevine dönmüştü. Ama, emir büyük yerden geldiği için yeniden başlayan işkence dönemi ile birlikte, Nusret Bey de gözaltına alınmış ve sonuçta idama mahkûm edilmişti. 5 Ağustos 1920 tarihinde idam edilen Mutasarrıf Nusret Bey, kardeşine şu mektubu bırakmıştı:

 

“Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve pek fakir olarak bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile kalmayacaktır. Allah aşkına onları sokaklarda bırakma”.

 

Bu yazıya nasıl dayanılabilir?

 

HAİNLİK DAMGASI VURMAK KOLAYMIYMIŞ? LÜTFEN, HER ÖNÜNE GELEN, HER İSTEDİĞİNE HAİN DAMGASI VURMASIN? TARİH,  AFFETMEZ!

Nis 26

24 Nisan, Bin Yıldır Koruyup Kolladıklarımızın İhaneti

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Bu gün, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Türk’ün esir edilemeyeceğini tüm dünyaya haykıran Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, yeni bir vatan ve yeni bir millet için işe Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışı ile başladılar. Şöyle dediler;  “Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır”. Atatürk, arkadaşları ile önce Hacı Bayram Camiinde Cuma namazlarını kılmışlar, daha sonra dualarla hatimlerle meclisin açılışını yapmışlardır. Atatürk’ün Türk çocuklarına bayram olarak armağan ettiği 23 Nisan, bugün tüm dünya çocuklarının bayramı olmuştur. Kutlu olsun.

 

 

BÜYÜK İHANET

1915 yılı, birinci dünya savaşının en kanlı günlerinin yaşandığı bir tarihtir. Osmanlı Devletini yok etmeye kararlı olup, toprakları üzerinde var olan petrole sahip olma niyeti ile hareket eden hakim güçlere karşı Osmanlı tam 15 cephede birden savaş vermiştir. Bununla beraber, Osmanlı tebası, yani Osmanlı devleti üzerinde bin yıldır yaşayan, Osmanlının Milleti Sadıka (sadık millet, has evlat) dediği Ermeniler ihanet etmiş kendi devletlerine başkaldırmışlardır. Osmanlı devletini sırtından hançerlemiştir. Osmanlı devletinin halkı olan Ermeniler, başlarında Ermeni asıllı Osmanlı milletvekilleri, bürokratlar ve papazlar olmak üzere Osmanlı devletine karşı isyan etmişlerdir. Bu isyanlarda zamanın başkenti olan padişahın oturduğu İstanbul’da çıkardıkları isyanlardan, Van bölgesindeki isyanlara kadar hepsinde silahlı çeteler halinde, erkeği askerde olan, ölüm kalım savaşı veren Türk ve Müslüman halkı katletmişlerdir. Anadolu köylerinde İnsanları ahır, samanlık ve camilere doldurarak diri diri yakmışlar, yapmadıkları işkence bırakmamışlardır. Ayrıca Arabistan, Irak, Filistin ve Süveyş bölgesinde savaşan askerlerimizin ikmal yollarını keserek, cephane ve yiyecek gitmesini engellemişlerdir. Bunun üzerine 24 Nisan 1915 günü hükümet, bir kanunla Ermeni elebaşlarını ve komşusunu katleden Ermenileri jandarması kanalı ile tutuklamış, bulundukları yerden, yine Osmanlı devletinin bir başka bölgesi olan Suriye’ye göç ettirmiştir.

 

Bu göç sırasında da başlarına muhafız konmuş, karınları doyurulmuş, hastaları bakılmış, hatta gittikleri yerlerde ekecekleri tohumuna kadar kendilerine verilmiştir.

 

Ermeniler son yıllarda  bu göç tarihini, Türkler 24 nisan 1915 tarihinde Ermenilere soykırım uyguladı şeklinde dünyaya büyük yalan olarak yaymaktadırlar.

Halbuki; Birinci dünya savaşı günlerinde Amerihalı orgeneral Harbord ve Alman Mareşal Şellendorf raporları,  Amerikan başkanlarından Reagen’in hukuk danışmanı Bruce Fein, Amerikalı bilim adamı Stanfort Shaw, Justin Mccarthy gibi yazarlar ve daha niceleri, birinci dünya savaşı günlerinde Ermenilerin iki milyon Müslüman Türk ve Kürt’ü katlettiğini, soy kırım uyguladıklarını belirtmektedirler. Bununla beraber Ermenilerin Azerbaycan topraklarında 1905 yılından itibaren katlettikleri  yüzbinlerce soydaşımıza, 30-31 mart 1918 tarihinde yalnız Bakü’de on yedi bin Türkü katlederek gerçek soykırım uygulamışlardır.

 

1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni kongresinde, Ermenilerin ilk başbakanı Kaçaznuni, suçlu bizdik demiştir. Lozan antlaşması günlerinde yine Osmanlı paşası olan Ermeni asıllı Bogos Nubar, Ermeni kayıplarının göç, savaş ve hastalık sonunda üç yüz bin olduğunu itiraf etmektedir. Mecburi göç ile ilgili olarak işgal kuvvetlerinin Malta’da yargıladığı subay ve devlet memurlarının hiç birinin suçlu olmadığı ortaya konmuştur. Yalnız bu hainler, işgal günleri Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Beyi düzmece suçlamalarla Beyazıt meydanında idam ettirmişlerdir. Daha sonra Osmanlının Türk devlet büyükleri Ermenilerce yurt dışında katledilmiş, Taşnak ve Hınçak Ermeni çetelerinin yerini Asala alarak, katliamlarına devam etmişlerdir.

 

Peki bugün bu büyük yalan niye?

Ermeniler bu yalana sıkı sıkıya sarılmaya kendilerini mecbur etmişler. Çünkü bu yalanla Ermeniler birbirine bağlanıyor ve dünyadan silinip gitmemek için bunu bir yaşam iksiri olarak kullanıyorlar.

 

Ermenistan’da sayıları giderek yok olan Ermeniler şunu çok iyi bilmeli ki, Ermenistan’da hayat bulmak, geleceklerini temin etmek için Türkiye ve Azerbaycan’a muhtaçtırlar. Biz barış içinde yaşamak istiyoruz. Bunun kanıtı da Türkiye’de yaşayan Ermenileri vatandaş olarak bağrımıza basmış olmamızdır. Bununla beraber Türkiye’de kaçak işçi olarak çalışan Ermeni kadınların kazandıkları ile Ermenistan ekonomilerine katkı oluşturmasını desteklemiş olmamızdır. Ermeniler de artık sürdürdükleri büyük yalanı terk ederek, Türk’le el ele vermek zorundadır. Artık bunu anlamalıdırlar.

 

Bir de her yıl, acaba Amerikan Başkanı ne diyecek sorusu kafaları kurcalamaktadır. Amerikan Başkanı “soykırım” dememiş de “büyük felaket” demiş. Söylediği sanki başka kapıya çıkıyor. Daha ne diyecek ve ne derse desin. Amerika ve diğer ülkelerdeki Büyük Elçilerimiz, nisan ayı başında veya sonunda tüm dünya parlamentolarında gerçekleri belgeleri ile onların gözlerine sokmalıdır.

 

 

 

 

 

 

Nis 26

Meleklerin Cinsiyetini Tartışmayı Bırakın

Ruhittin SÖNMEZ

Kuşatma altındaki Bizans’tan farkımız yok. Düşmek üzere olan devletin aydınları, din adamları ve yöneticilerinin tartıştığı konu meleklerin cinsiyeti yani erkek mi, dişi mi olduğu imiş.

Her yönüyle, ekonomik buhran, dış politika, terör, salgın, eğitim vd sorunlarla kuşatılmış, “beka problemi” olan ülkemizin gündemine bakınız.

Akıl, mantık bir tarafa bırakılmış koca koca insanlar, atılan işaret fişeği ile aynı şablon cümlelerle, sözde yorumlar yapıyor.

Biz saçma sapan gündemle oyalanırken, bizi kuşatan meseleler kuşatmayı iyice daraltıyor.

Ekonomik krize teslim olmak üzereyiz. Ekonomistler “moratoryum” (devletin ödeme süresi gelmiş borçlarını ödeyemeyeceğini duyurması) riskinden bahsediyor.

Salgın kontrolden çıktı, günlük vaka sayısında dünya birincisi olduk. Koronavirüse teslim olmak üzereyiz.

ABD Başkanı Biden 24 Nisan’da sözde Ermeni Soykırımının yıldönümünde, Ermeni çetelerin 1915 yılında Rusların destek ve teşvikiyle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptıkları Müslüman Türk katliamları üzerinde Osmanlı devletinin imparatorluk sınırları içindeki bölgelere yapmak zorunda kaldığı “Ermeni Tehciri”ni “soykırım” olarak isimlendirdi.

ABD’nin Türkiye aleyhindeki girişimleri sadece bundan ibaret değil. ABD, Ege Denizi ve Trakya’dan, 80 bin askeri ile bizi kuşattı. Yunanistan 18 adamızı işgal etti. Suriye ve Irak’ta PKK terör örgütü ve Barzani’nin garnizon devletleri, ABD ve Rusya gibi emperyalist devletlerle kuşatıldık.

Bütün bu meseleleri çözmek sorumluluğu altında olanların gündemine bakın lütfen.

  1. Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’in unutulmaz sözlerinden biridir: “Meseleleri mesele etmezseniz, mesele olmaktan çıkar.”

Bu cümle Demirel’in kendine has üslubu ile meseleleri çözmek gibi bir kaygısı olmayan ve meseleleri görmezden gelenlere ironik bir eleştiridir. Yani öncelikle devleti yönetenlere “asıl meselelerin ne olduğunu görün” tavsiyesidir.

Yoksa içinde bulunduğunuz tünelde karşıdan gelen treni görmemeniz veya “tünelin ucu göründü” sanmanız akıbetinizi değiştirmez.

Sorumluluk mevkiinde olanlar, meleklerin cinsiyetinin ne olduğuna, amirallerin bildirisinin mahiyetine ya bir an evvel karar verin veya böyle saçma sapan tartışmalarla oyalanmayı bırakın.

Kafa kafaya verin. Sadece kendi aklınızı değil, ortak aklı kullanın ve asıl meseleleri çözün.

Bu milletin yetişmiş kadrosu, devlet umuru görmüş, bilgili, tecrübeli, vatansever insanlarının sayısı zannettiğiniz kadar çok değil. Elinizde olan malzemeyi iyi değerlendirin.

Bir milletin en değerli sermayesi insan gücüdür. Türkiye’nin insan gücünün en seçkin zümrelerini cömertçe harcamayın.

Dertlerini anlatamadıkları için sevmediğiniz yöntemleri kullanan insanları da dinleyin.

Muhtarları ve esnafları dinlediğiniz gibi… Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri ile öğrencilerini, emekli büyükelçileri ve emekli komutanları da dinleyin.

Birilerini aşağılamak, hakaret etmek, onlar gerçekten kıymetli insanlarsa, değerlerini eksiltmez. İnsanlar kıymetli insanların değerlerini görmezden gelenlerin değerini sorgular.

Birbirimize hakaret ederek, aşağılayarak, suçlayarak sadece düşmanları sevindiririz.

Bu ülkeye hizmet etmek istiyorsanız veya başarılı olup daha uzun süre iktidarda kalmak istiyorsanız, ortak akıl ve milli birliği sağlayıcı bir davranış modeli geliştirmek zorundasınız.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önce Türk Milleti ve sonra bütün meslek sahipleri için övücü, cesaretlendirici, özgüven aşılayan, saygılı, moral ve motivasyon yükleyen üslubunu benimseyin.

Kalıcı olmak ve yıllar sonra da saygıyla anılmak istiyorsanız Atatürk’ü örnek alın.

“Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!”

Nis 26

Anadolu Aydınlar Ocağı Kongresi Gerçekleştirildi

Anadolu Aydınlar Ocağının üç yılda bir yapılan 10. olağan kongresi 9 nisan günü gerçekleştirildi. İstanbul, Bağlarbaşı’nda çalışma merkezinde yapılan kongrede genel başkan Prof. Dr. İbrahim Öztek dördüncü kez oy birliği ile yeniden başkanlığa seçildi.

Yapılan faaliyetler ve gelecek için yapılacak faaliyet programı son derece kapsamlı, yurt içi ve yurt dışı olmak üzere başta kültürel, sosyal, stratejik, bilimsel ve sportif açıdan çok geniş bir yelpazeye yayılmış olduğu görüldü.

Kongrede, Anadolu Aydınlar Ocağının Azerbaycan, Romanya ve Kırım Aydınlar Ocakları ile birlikte yapmış olduğu çalışma ve projelere daha çok önem verilmesinin gerektiği vurgulandı. Ülkemizin en önemli ve güncel problemlerinden Korona pandemisi, sigara alkol ve uyuşturucu ile mücarele ve terör konularında halkımızın  ve gençlerimizin daha duyarlı olmaları konusunda yapılacak çalışmalar önemle vurgulandı. Azerbaycan ile ortak sürdürülen Aydınlar Ocakları, Muharip Gaziler ve strateji platformu çalışmalarına daha fazla önem verilmesi konuları üzerinde duruldu. Bu çalışmalara  üniversiteler arası ağırlık kazandırılarak, Balkanlar ve Orta Asya Türk devletlerini kapsayacak şekilde genişletilmesinin önemine değinildi.

Anadolu Aydınlar Ocağının on yıldır Genel Başkanı olan Öztek, arkadaşlarının teveccühlerine teşekkür ederken, yeni seçilen yönetim, denetim ve ilim istişare kurul üyelerini tebrik etti.

Nis 26

Ata’nın Emir Aldığı Meclis 100 Yaşında, Kutlu Olsun

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Mustafa Kemal, 1908 yılından itibaren aralıklarla gönüllü olarak gittiği Osmanlı devletinin bir eyaleti olan Libya’yı İtalyanlardan kurtarmak için yaptığı savaşlardan birinde 16 Ocak 1912 günü Bingazi’de Kasrı Harun denilen bölgede tam teşekküllü İtalyan Tümeni’ne saldırır. İtalyanlar bu beklenmedik saldırı karşısında neye uğradıklarını şaşırırlar. Savaş gırtlak gırtlağa sürer ve İtalyanlar geri çekilmek zorunda kalırlar. İtalyan uçakları Türk birliklerinin bulunduğu bölgeyi bombardıman ederler. Mustafa Kemal, sol gözünden yaralanır. Bombalardan seken bir kireç taşı görüne isabet etmiştir.

10 Ağustos 1915 günü sabah dört buçukta Çanakkale savaşlarının en kanlı gönlerinde Yarbay Mustafa Kemal elinde kamçısı, süngü savaşına hazırlanan askerlerine şöyle hitap ediyordu; aslanlarım, kahramanlarım, vatanımızı namusumuzu, şerefimizi düşman çizmesiyle çiğnetmeyelim, kamçımı indirdiğimde düşman üzerine hep beraber aslanlar gibi atılalım. Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum. Ölürsek şehidiz, kalırsak gazi. Kamçı indi ve Allah Allah nidaları yeri göğü inletirken ölüm kusan bomba parçalarından biri Mustafa Kemal’in sağ göğsünü bulmuş ve yaralanmıştı. Bir metre kareye altı bin merminin düştüğü, merminin mermiyi vurduğu o gün Allahtan şarapnel Mustafa Kemalin göğüs cebindeki saati parçalamış ve göğsüne kan oturmuştu. O günün sonunda Anafartalar ikinci Conk Bayırı zaferi kazanılmış, Nuri Conker; zaferi Mustafa Kemale, Mustafa Kemal’i ise Allah’ın lütfuna borçluyuz diyordu. Asımın nesli işte, namusunu çiğnetmemişti.

Henüz savaş bitmemişti. 25 Ekim 1915 günü İstanbul’da çıkan Tasviri Efkar gazetesi kapağına Cevat Çobanlı Paşa ile Miralay Mustafa Kemal’in fotoğraflarını basmış, sekiz sütun üzerine de şöyle yazmıştı; Boğazları, saltanatı, Hilafeti kurtaran kumandanlar.

Aradan, dünyayı kan ve barutla sarsan koskoca dört yıl geçti. Çanakkale boğazının serin sularına gömülen düşman donanması hortlamış ve İstanbul önlerine demirlemişti. Yedi düvel denilen emperyal güç yurdun dört bir bucağını işgal etmiş, padişahı, saltanatı ve hilafeti esir almıştı. Vatanı kurtarmak bu sefer yine Mustafa Kemal Paşaya düşmüştü. Artık ne sarayın ne padişahın hükmü kalmamıştı. Esas olan milletin iradesiydi. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktı. 19 Mayıs günü Samsun ufkundan ülkeye bir güneş gibi doğan Mustafa Kemal, henüz bir yıl dolmadan 23 Nisan 1920 günü yoktan bir millet, yoktan bir vatan ve kendisinin de emirlerini alacağı modern Türk devletinin temelini oluşturacak Büyük Millet Meclisini kuruyordu. Bu yüce millet, yüce bir meclise sahip olmalıydı. Artık emir verecek tek bir güç vardı. O güç Türk milletinin iradesiydi. Tekbirlerle, dualarla milletin iradesi düşmanını boğmaya hazırlanıyordu. Boğdu da, bu gün yüce Türk milletine zincir vurulamayacağının tüm dünyaya haykırıldığı ulu gündü. Kutlu olsun.

O, her zaman olduğu gibi bir avuç arkadaşı ile TBMM’nin iradesi çerçevesinde yine muhteşem bir teşkilat kurdu. Bu teşkilat dev gibi büyüdü ve vatanın her köşesinden her yönünden düşman üzerine yürüdü. Tek bir amaç, tek bir irade vardı. O da “Ya istiklal ya ölüm” “hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” “Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça bir adım geri gitmek yoktur”. Bir biri ardı sıra gelen kanlı savaşlardan birinde Sakarya’da 12 Ağustos 1921 günü top sesleri arasında atından düşüyor ve kaburgaları kırılıyordu. Mustafa Kemal Paşa üçüncü kez gazi oluyordu. Diğer gazilikleri gibi savaşına devam etti. Sonunda Mareşal Mustafa Kemal savaşın son emrini verdi, “Ordular ilk Hedefiniz Akdeniz’dir ileri”.

6 Ekim 1923 günü Mareşal Mustafa Kemal’in orduları yedi düvelin elinde, yaklaşık 5 yıl işgal altında ve esir bulunan Konstantiniye’ye girdi.

Yüce peygamberimiz; “Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur” dememiş miydi.

Önce Fatih Sultan Mehmet; «ya ben Konstantiniye’yi alırım, ya da Konstantiniye beni» sözleri ile peygamberimizin şefaatine layık olmuştu.

473 yıl sonra ise, üç kez Gazilik mertebesine ulaşmış müjdelenmiş bir diğer komutan Mustafa Kemal Paşa ve onun müjdelenmiş askerleri Konstantiniye’yi Türk milleti adına 4 yıl 10 ay 23 gün sonra yeniden fethediyor ve onlar da yüce Peygamberimizin şefaatine nail oluyorlardı.
Mağrur devletlerin mağrur komutanları, bir kez daha Türk’ün müthiş sillesini yemiş ve sonunda Türk’ün şanlı sancağını selamlayarak geldikleri gibi gitmişlerdi.

Ey millet sakın unutma, 19 Mayıslar, 23 Nisanlar, 30 Ağustoslar yok edilmek istenen bir milletin ikinci kez doğuşudur. Bugün 23 Nisan kutlu olsun.

 

Not: Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar İstanbul, ‘Konstantiniyye’ adıyla yani Constantinople olarak biliniyordu. Padişah Vahdettin zamanında da basılan paralar üzerinde dahi Konstantiiye yazıyordu. Büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1929’da “Bu şehrin adı İstanbul’dur” diyerek, dünyaya ilan etti ve Konstantiniyye-Constantinople isimlerinin kullanımını yasakladı. Hatta yurt dışından gelecek mektuplarda adres kısmına İstanbul yazılmaması halinde bunların iade edileceğini duyurdu. Batı dünyası ayağa kalkmıştı…

Nis 26

Atatürk Diyarbakır’ın Fahri Hemşehrisi

Edip TEKKOL

05 Nisan…’Atatürk’ün Diyarbakır’ın Fahri Hemşeriliği ’ ni kabul edişinin 95. yıldönümü.

Diyarbakır ; Selçuklu, Eyyübî, Artuklu, Timurlu, Akkoyunlu ve Osmanlı Türk Devletlerinde önemli bir kültür ve medeniyet merkezi olup nice Devlet – Sanat ve Fikir Adamları’nı yetiştirmiş bir Türk şehridir.

Örneğin; Türk  büyüklerinden Uzun Hasan (Akkoyunlu hükümdarı), Seyyid Nesimi (Divan Şairi), Molla Gürani (Fatih’in hocası), İbrahim Gülşeni (Mutasavvıf), Ziya Gökalp (Sosyolog-Fikir Adamı -Milletvekili), Süleyman Nazif (Edebiyatçı – I.Cihan Harbinde Musul, Basra, Bağdat Valisi), Ali Emiri Efendi (Tarihçi – Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nin kurucusu – Osmanlı Defterdarı), Cahit Sıtkı Tarancı (Şair), Celal Güzelses (Musiki üstadı),  Sezai Karakoç (Şair), Hikmet Çetin (Siyasetçi), Hamit Aytaç (Hattat), Yaşar Özel (Ses sanatçısı) vs.

Yine Diyarbakır,  Mart 1916’dan Temmuz 1917’ye kadar (17 ay) Atatürk’ü de 2.Ordu Komutanı olarak bağrında barındırmış bir şehirdir. Bundan dolayı,  Diyarbakır Belediye Meclisi 02 Nisan 1926’da ‘Atatürk’ü Diyarbakır’ın Fahri Hemşerisi’ olarak kabul eden bir Karar alır ve bunu Atatürk’e bildirir. Atatürk te 05 Nisan 1926’da Diyarbakır’ın Fahri Hemşeriliğini kabul ettiğini Diyarbakır Belediye Başkanlığına bildirir ve Diyarbakır halkına aşağıdaki Hitabeyi yollar. (Bu Hitabe Diyarbekir Gazetesinin 26 Eylül 1932 tarih ve 566/66 sayılı baskısında yayınlanmıştır.)

Atatürk bu Hitabesinde özetle; Ben Türk elinin kahraman bir bucağındanım. Bizim diyarımız Oğuz Türk’ün has konağıdır. Biz de bu yüce konağın çocuklarıyız. Türkeli büyüktür. Her yeri dolduran Türk’tür. Her yanı aydınlatan Türk’ün yüzüdür. Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları ve hep ayni cevherin damarlarıdır… Gazi Mustafa Kemal Atatürk beyanında bulunmaktadır.

Bu nedenle geçmişte, 05 Nisan günü, Atatürk’ün Diyarbakır’ın Fahri Hemşeriliğini Anma Günü, resmigeçit, konferanslar, şiir dinletileri, folklor yarışmaları gibi çeşitli etkinlik ve törenlerle özel olarak kutlanırdı. O bölgenin Türklüğü ile ilgili her şeyin unutturulmaya hatta yok edilmeye çalışıldığı bu dönemde, bu gibi anma günlerinin hatırlanmasının ve kutlanmasının milli birlik ve beraberliğe büyük katkı sağlayacağı unutulmamalıdır.

Atatürk, 15 – 16 Kasım 1937’de Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı sıfatıyla Diyarbakır’a 2.defa gelir. Bu ziyaretin ardından Bakanlar Kurulu Kararı ile ‘Diyarbekir’ ismi ‘Diyarbakır’ olarak değiştirilir.

Ancak, Atatürk’ün  15 – 16 Kasım 1937’de Diyarbakır’ı ziyaret edişinin ve Dersim isyanının elebaşı Seyit Rıza’nın 16 Kasım 1937’de Elâzığ’da idâm edilişinin yıldönümünde, 15 – 16 Kasım 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Mesut Barzani ‘Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı’ sıfatıyla Diyarbakır’a davet edilip ağırlanır, Kaçak türkücü Şivan Perver’e Kürtçe “ Megri, Megri – Ağama, Ağlama ” ağıtı okutulur, Türkiye üzerinde emelleri olan Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’ye ve Osmanlı’ya isyan etmiş olan Amcası Şeyh Abdüsselam Barzani’ye övgüler dizilir!

Mesut Barzani de Diyarbakır’da yaptığı konuşmada Güneydoğu Anadolu’dan ‘Kuzey Kürdistan’, Diyarbakır’dan da ‘Amed’ diye söz eder.

Bütün bunları göz önünde bulundurarak Süleyman Nazif’in deyişiyle, “ Milletine, Vatanına, Tarihine ihanet eden fert ve milletlerin hiç birini unutma Türkoğlu! ”. Yine, “ Türk – Kürt Kardeştir ” diyerek Ziya Gökalp’ın, ” Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir ” sözünü de unutma Türkoğlu!..

Mar 22

Hayatın Amacını Keşfetmenin Gücü

Zülfikar ÖZKAN

Hayatlarını kendilerinden başka bir insana veya amaca adayanlar, daha çok çalışıyor, ellerinden gelenin daha fazlasını yapıyor ve daha çok iş başarıyorlar. Çünkü insan, hayatının amacına hizmet ederken olabileceğinin en iyisi olmaya programlanmıştır. Hayatının amacını bulan, aslında kim olduğunu bulmuş demektir. Amacı doğrultusunda hareket edenlerin içlerini huzur kaplıyor, düşünceleri netleşiyor, aklını tamamen yaptıkları işe veriyorlar ve yaptıkları işi zevkle yapıyorlar. Tüm insanları ve olayları  oldukları gibi kabul ediyorlar (Mathews,  s. 90).

“İnsan kendini bir işe adadığı andan itibaren Tanrı’nın inayeti de harekete geçer. Başka türlü gerçekleşmesi asla mümkün olmayan ve insanın, yeni birileriyle tanışmak, maddi destek elde etmek gibi daha önceden öngörmediği, aklına bile getiremeyeceği şeyler, ona yardım etmek adına birer birer gerçekleşmeye başlar”, diyor Goethe.

Sadece bizi motive eden amaç için çalışarak dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz. Bu sebeple “Hayatı değerli kılan şey nedir?” , “İnsanın hayattaki amacı nedir?” sorularına mutlaka cevap bulmalıyız. Kişi, hizmet edeceği bir davaya veya seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini o kadar çok gerçekleştirebilir (Frankl, s. 105).

“Yaşamak için sebebi olan, her türlü zorluğa dayanabilir” sözlerinin sahibi Nietzsche haksız mı? Bilim adamları, amacı olan insanların daha uzun ve daha sağlıklı yaşadıklarını gözler önüne seriyorlar. Peki sizin kendi yaşamınıza yüklediğiniz anlam nedir? Hangi amaç için yaşıyorsunuz?

Hadi kendi hayatımın amacını söyleyeyim: Benim hayatımın amacı, başka insanların potansiyellerini, halihazırda var olan (gizli kalmış) güçlerini hayata geçirmelerine ve kendilerini tanımalarına yardımcı olmaktır.

Mar 16

Gençlik

Halil ALTIPARMAK

 

İnsanın yaşantısında, en hareketli olduğu, fizikî anlamda dayanıklı olduğu çağ, GENÇLİK ÇAĞIDIR. Burada hareketliliktenve fizikî dayanıklılıktan bahsediyoruz.

Hareketliliğin diğer bir tarifi olarak, sürekli üretme ve geleceği yaratma düşüncesine sahip olma ve bu düşünceyi uygulama da diyebiliriz.

Gençliğin, geleceği yaratma ve düşünce üretme özelliği, sadece kendi geleceği açısından değil ülkenin geleceği açısından da oldukça önemlidir.

Çünkü, bir ülkenin, bir topumun, bir milletin geleceğini yaratacak olan, o ülkenin, o toplumun, o milletin gençliğidir.

Yani, Gençlik, geleceğin üretiminin bugünkü belirleyicisidir.

Bu nedenle, bir ülkede Gençlik, o ülkenin geleceğini belirleyici olduğunu bilen, o ruha sahip, o düşünce ile dolu ve bu nedenlerle de hareketli olmalıdır.

Avrupa’da, dünyayı sömürerek zengin olmayı becermiş ülkelerin bugün en büyük sıkıntıları, gençliğini kaybetmiş olmalarıdır. Adı geçen ülkeler, çok ciddi endişe duymakta ve çareler aramaktadırlar. Yani, geleceklerini belirleyecek, gelecek üretimlerini bugünden üstlenecek bir gençliğe sahip olmamanın telâşını yaşamaktadırlar.

Peki, bizde durum nasıl?

Gençliğimiz var, nüfus üretkenlik hızımız önceki dönemlere göre yavaşlamış da olsa, sayısal anlamda ciddi bir genç nüfusa sahibiz.

Tamam, iyi güzel de, bu Gençliğin ruh hali nasıl, hem kendinin, hem toplumun, hem ülkenin geleceğini nasıl görüyor?

İşte, bizim sıkıntımız da tam bu soruda düğümleniyor.

Bugün, Türk Gençliğinin çok ciddi bir kısmının morali bozuk ve gelecek endişesi taşıyor. Bu durumun bir şekilde mutlaka çözümünü bulmalıyız.

Mevcut iktidardan bu çözümü beklemek, pek akılcı görünmüyor.

Neden?

Çünkü, kindar ve dindar nesil yetiştirme düşüncesi ile yola çıkmış olan bu iktidarın, zaten, kendisi de bu çözümü üretme iddiasında olmadığını açıkça söylüyor.

Peki çözümü kim ve nasıl bulacak?

Her şeyden önce, Gençlik, kendi, o hareketli, güçlü, iddialı iradesi ile ayakta kalabilmenin şartlarını belirleyecek ve bu şartlara göre de geleceğini kurmaya çalışacak. Yani, kendine güvenini ve gelecekten ümidini asla kaybetmeyecek. Çok zor biliyorum, ama, Gençlikte bu irade olduğunu da biliyorum.

Kendi Gençliğimi ve o dönemi düşününce bugünkü zorluğun altından bugünkü gençliğin kalkacağına gerçekten inanıyorum.

Toplumların, milletlerin hayatlarında zor dönemler olmuştur ve her zaman da olabilir. Kabul edelim, bugün de zor bir dönemden geçiyoruz. Bugün yaşadığımız salgının zorluğundan bahsetmiyorum. Salgın, bir yıllık bir konu. Biz uzun zamandır zor dönemleri yaşıyoruz.

Gerçekleri gizlemeye gerek yok.

Ekonomik olarak zordayız, eğitim olarak zordayız, terör olarak zordayız, siyaset olarak zordayız, yönetim olarak zordayız vs. Bu gerçekler zaten açık bir şekilde önümüzde duruyor ve biliyoruz.

Ancak, bütün bu zorluklara karşılık Türk Milleti olarak ve Türk Gençliği olarak elimizde de çok büyük bir koz var.

Mustafa Kemal ATATÜRK, MİLLÎ MÜCADELE ve KUVVA-İ MİLLİYECİLER!

Bugün, ne kadar zorda olursak olalım, Millî Mücadele döneminin o çok, çok ağır şartlarından çok iyiyiz. Çünkü, CUMHURİYET,  her şeye rağmen, o bitmiş, tükenmiş, adeta enkaz haline gelmiş durumumuzdan nasıl ayağa kalkılabileceğini, hem bize ve hem de dünyaya örnek olarak göstermiştir.

Elimizde böyle bir koz varken, yılgınlık, bıkkınlık, ümitsizlik asla olmamalıdır.

Zorluklar, sıkıntılar, çözümsüzlükler, çaresizlikler karanlıktır, gecedir. Ama, unutmamalıyız ki, her gecenin sonu mutlaka vardır ve o da aydınlıktır.

Aile, bir ülkede, toplumsal kurumların en küçüğü olmasına rağmen, en önemlisidir. Bu nedenle, aile büyükleri, aile bireylerini en azından ruh hali anlamında sağlam tutabilmenin şartlarını ortaya koyma gayretini göstermelidirler.

Bugün, toplumumuzda, aile büyüklerinin ciddi bir kısmı eğitimlidir. Bizler, gençliğimizde, çok büyük çoğunlukla eğitimsiz ailelerde yetiştik. Ama, aile içerisinde, ülkemiz adına, toplumumuz adına geleceği inşa etme düşüncesini  yaşatma ortamında bulunmaktan dolayı, ümidimizi kaybetmedik. Dönemler, elbette aynı olmak zorunda değil, zaten mümkün de değil. Ama, şartlara göre düşünceler üretme konusu aynıdır.

Dünya tarihinin en uzun yaşayan devletlerinden biri olan Osmanlı Devleti’mizin yıkılması ile ortaya çıkan enkazdan Türkiye Cumhuriyeti Devletini çıkaran Türk Milleti, Anadoluyu asırlardan beri yurt yapabilmenin bedelini çok ağır ödemiştir. Bu gerçek, Türk Gençliği tarafından hiç akıldan çıkmaması gereken bir gerçektir.

Bu gerçeğin ışığında yaşamayı bilmeliyiz ve hayatı bu gerçeklere göre  kurmalıyız.

Mustafa Kemal ATATÜRK, bütün bu anlatmaya çalıştığım gerçekleri çok iyi bildiği için Büyük Nutku’nun sonunda yapılan her işi, Türk Gençliğine emanet etmiştir.

Vahşi Kapitalizmin, yeni Küresel Düzenini uygulama oyununa gelmeden, kendi geleceğimizi belirleme konusunda dayanıklı, sabırlı, çalışkan, ümitli, toparlayıcı, millî ve akılcı olmalıyız.

Unutmamalıyız ki, Vahşi Kapitalizmin yeni Küresel Düzeni, dünyanın hemen her yerini kendi oyun alanı olarak görmekte ve ona göre planlar, projeler yapmaktadır. Yani, bütün dünya, karanlık oyunların sahasıdır.

ÇARE;

“Bir tek şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak”.

“Ey Türk Gençliği!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur”.

 

 

Eski yazılar «