Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Divan Toplantıları — 1 yorum
  2. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  3. Mekkeli Yetimin Hikâyesi — 1 yorum
  4. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum
  5. Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 07

Kaşınanlar Dizisi: Yunanistan ve Ermenistan

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ın Ermeni işgali altında olması binlerce soydaşımızı göçe mecbur etmişti. Rahat durmayan ve önüne gelenin kullandığı, hukuk tanımayan Ermenistan sınırdaki Türk köylerine saldırdı. Ermenistan bir bakıma şımarık Yunanistan’a benziyor. Azeri ordusundan gereken cevabı da aldı ve alıyor. Saldırgan Ermeniler işgal ettikleri toprakları terk etmeden barış olamaz.

Ermeni saldırısını ve bu saldırıyı seyreden ülkeleri ve milletlerarası kuruluşları kınıyor ve ayıplıyoruz. İstanbul’da çatlak ses çıkaran tahrikçi malum Ermeni gazetesinin, Türkiye Azerbaycan dayanışmasından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir devlet olduğuna göre, Asala artığı  gazeteci kılıklı bu teröristler vatandaşlıktan çıkarılmalı ve sefil ülkelerine postalanmalıdır. Ermenistan vatandaşlarının Türkiye’de çalışmaları sona erdirilmelidir. Türkiye yol geçen hanı değildir.

Eki 18

Türkiye Kamu-Sen’den Azerbaycan’a Büyük Destek

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

10 Ekim 2020 cumartesi günü Türkiye Kamu-Sen İstanbul Başkanı Remzi Özmen’in daveti ile Validebağ öğretmenler evi sosyal tesislerinde Türk Dünyası bir araya geldi. Kahvaltılı toplantıda yüzden fazla sivil toplum örgütü başkanı her ne olursa olsun Karabağ’ın azatlığı hiçbir şeye değişilmeyecektir diyerek, her şeyleri ile Azerbaycan’ın yanında olduklarını imza altına aldılar.

Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl başkanı Remzi Özmen; Ermenistan topraklarının, Revan’ın, Karabağ’ın tarihle birlikte Türk yurdu olduğunu, Halen Türk tarih eserlerinin ayakta bulunduğunu ve bu eserlerin Türk yurdunun tapusu olduğunu vurguladı. Rusların ve Ermenilerin Azerbaycan Türküne yaptıkları katliamları, Türk yurtlarının Ermenilere nasıl peşkeş çekildiğini, Son olarak da Karabağ ve Hocalı soykırımının kanlı izlerinin halen canlılığını koruduğunu belirtti.

Özmen kana doymayan bu terörist devletin son birkaç yıl içinde de şımarıklığına devamla Azerbaycan sınır boylarına tecavüz ettiğini, savaş suçu işleyerek, sivilleri çoluk çocuk demeden katlettiğini vurguladı. Bu gün de kanun tanımayan, uluslararası kurallara uymayan, batının kışkırtmaları ile cinayetlerini sürdüreceğini sanan Ermenistan, Azerbaycan’dan gerekli tokadı yemiştir dedi.

Toplantıda söz alan Anadolu Aydınlar ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek; Yarım kalan Kafkas İslam Ordusu harekatını Kahraman Azerbaycan ordusu bugün tamamlayacaktır. Karabağ’ın tümünün azatlığı dışında bir sonuç düşünülemez. Bu harekata ilişkin olarak, Azerbaycan’ın öz be öz ayrılmaz bir parçası olan Nahçivan’ın ayrı bırakılması da düşünülemez. Türk’ün şark kapısı olan muhtar Nahçivan Cumhuriyeti ne yapıp yapıp, aradaki Zengezur’dan bir koridorla Azerbaycan’a birleştirilmelidir dedi.

Toplantı sırasında Prof. Öztek, ve Remzi Özmen, Cephede savaşan Muharip Gaziler Başkanı Emin Hesenli ve Komutanlarla herkesin duyacağı şekilde telefonla konuştular. Türkiye’den selam, sevgi başarı ve Zafer dilediler.

 

Eki 18

Tarih Yazmanın Önemi

Ruhittin SÖNMEZ

Roma İmparatorluğu’nu çoğumuz dünya tarihindeki “en büyük ve en uzun süreli imparatorluk” olduğunu sanırız.

Şüphesiz tarihin gördüğü en muhteşem devletlerden biridir, Roma imparatorluğu. Ancak ne en büyük ve ne de en uzun yaşayan devlettir.

Roma, yüzölçümü itibariyle en geniş sınırlarına ulaştığı dönemde 5 milyon km2 toprağa hükmetmiş. Buna karşılık Moğol İmparatorluğu’nun egemenlik alanı 25 milyon km2 (Dünyanın %16’sı) yani Roma’nın 5 katı olmuş.

Yine Göktürk, Altın Ordu ve Osmanlı imparatorlukları da Roma’nın 5-6 katı kadar büyüktür.

Roma dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğu da değildir.

Roma İmparatorluğu’nun İsa’dan önce 27 ile İsa’dan sonra 1453 arasında (Bizans dönemi dahil) yaşadığı ve ömrünün 1480 yıl olduğu kabul edilir.

Oysaki, Alev Alatlı’dan okuduğuma göre, Roma İmparatorluğundan çok daha uzun yaşayan ve bizim pek bilmediğimiz imparatorluklar da varmış:

Viet nam, Van Lang İmparatorluğu 2226 yıl (M.Ö. 2524- M.Ö. 258) yaşamış.

Hint Pandyan İmparatorluğu 1850 yıl (M.Ö. 500- M.S. 1350) yaşamış.

Güney Doğu Asya’da Champa İmparatorluğu 1835 yıl (M.Ö. 196- M.S. 1639) yaşamış.

Çin’in imparatorluk tarihi ise 2123 yıl (MÖ 211-MS 1912) sürmüş. 1915-1916 yıllarında imparatorluk dirilmiş fakat tekrar yıkılmış.

Bahsettiğimiz bu imparatorluklar da en az Roma İmparatorluğu kadar muhteşem devletlermiş.

Peki bizim algımızın böyle yanlış oluşmasının sebebi ne?

Tarih yapmak kadar tarih yazmanın da önemli olduğunu gösteren örnekler bunlar.

****

Edward Gibbon (1737- 1794) adında bir İngiliz soylusu ve milletvekili üşenmemiş, 57 yıllık ömrünün 20 yılını vermiş ve 12 ciltlik “Roma İmparatorluğu’nun Gerileyişi ve Çöküşü” isimli külliyatı yazmış.

Biz ise daha çok sözel kültürle, menkıbe ve destanlarla geçmişi anmışız. Mağlubiyetlerin çok olduğu dönemleri inceleyip, sebeplerini araştırmaktan sakınmışız. Çöküş dönemi için külliyat çapında tarih yazmak yerine yaşananları unutmayı tercih etmişiz.

Rönesans’tan itibaren Avrupa zihniyetinde tarih yazımında “olan değil, olması gereken” önemsenir oldu.

Tarih yazıcısının niyeti neyse, O nasıl münasip görüp yazdıysa geçmiş ona göre yapılandırılır. Yazarın kurgusunun dışında kalan “teferruat” tarih yazımında yok sayılır.

Roma’ya “muhteşem” kimliği verilince zıddına “sefil barbarlar” unvanı yakıştırılır.

“Hayırhah” İsa’nın zıddı ise “kan dökücü” Muhammed oluverir.

Türkler için “Bastığı yerde ot bitmeyen Türk’ten sakın”, “Asya bozkırlarının çirkin göçebesi, bodur, korkunç, ölüm saçan, yağmacı, ırz düşmanı Türkler” diye yazılır.

Bu sıfatlara önce bunları yazanlar, sonra da onların muhatapları inanır. Daha kötüsü bizi de inandırdılar.

“Onca yıllık yerleşikliğe, Osmanlı’nın dillere destan bürokrasisine, şer’i ve örfi hukuk kurallarına rağmen” bizi bile Türklerin “göçebe” olduğuna inandırdılar.

***********************************

AZERİ DEĞİL TÜRK, AZERİCE DEĞİL TÜRKÇE

Ruslar, Sovyetler Birliği döneminde, hegemonyası altında kalan Türkler için uydurma bölgesel tarih ve diller üretti. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan vd Türk Cumhuriyetlerini ayrı milletmiş ve ayrı dilleri varmış gibi ayrıştırdılar. Bugün bağımsızlığını kazanmış olan soydaşlarımız ve biz hala bu projenin etkisi altındayız.

Soydaşlarımız için Türk ve dillerine Türkçe demek yerine, Azerbaycan’daki soydaşlarımız için Azeri ve dillerine Azerice, Özbekistan’daki soydaşlarımız için Özbek ve Özbekçe, Kazakistan’daki soydaşlarımız için Kazak ve Kazakça denilmesi Türk Birliğini sabote ediyor.

Yağmur Tunalı arkadaşımız, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş sebebiyle, medyada yazan ve konuşanların çok sık tekrarladığı bu fahiş hataya dikkat çekiyor:

“Âzerbaycanlılar için Elçibey’in ağzından hiç kimse TÜRK dışında milliyet adı gibi algılanacak bir isim telaffuz ettiğini duymamıştır. Bütün Türkleri de böyle anmak isterdi. Ayrı bir millet adı gibi düşünülmesin diye Kazak, Kırgız, Özbek demeyi de istemezdi. ‘Kazakistanlı kardeşlerimiz’, ‘Özbekistanlı kardeşlerimiz’ ve benzeri sözlerle hitap ettiği olurdu.”

“Türk cumhuriyet ve topluluklarında Rus- Sovyet projesi içinde hangi milliyet ifâdelerinin devlet zoruyla yerleştirildiği mâlûmdur. Kaç nesil o zorla yetişti. Onlar mâzurdur. ‘Kendinize Türk diyeceksiniz’ demenin ve zorlamanın mânâsı yoktur. Bunu yapmadık, yapmamalıyız. Yalnız şunu yapmalıyız: Biz onlara Türk demeliyiz. Çünkü onlar Türk’tür.”

“Zamanla onlar, Türkiye’de bize de Türk diyorlar diyecekler, alışacaklar ve benimseyecekler.”

“Biz Türkiye’de bu Sovyet planına göre hareket etmemeliyiz. Türk’e Türk demeliyiz.”

****

Yağmur Tunalı, “Ama Onlar da kendilerine böyle (Özbek, Kazak vd) diyorlar” diyen birine Prof. Dr. Turan Yazgan Hoca’nın sözünü aktarıyor:

“Bu emperyalist zorunu, bu Rus dayatmasını, bu bölücülüğü gerçek mi kabul edeceğiz? Bak sana söylüyorum: Bana şu Fâtih semtini ver, iki nesilde her mahallesinden bir dil ve millet çıkarayım! Yapacağımız bellidir: Bu oyunu bozabilmek lâzımdır. Bu iş hem zordur hem de bu kadar basittir. Biz bunu kabul edecek zavallı bir millet değiliz!”

“Bu iyi planlanmış ve yüz yıla yakın iyi uygulanmış bir projedir. Kaç nesil bu bölücülük ve ayrımcılık diliyle yetişti. Aynı milletten olduğumuzu hatırlamak ve hatırlatmak bile zaman işidir. Değiştirmek çok yönlü gayrete bağlıdır. Bunun için ilk şart şudur: Öncelikle Türkiye’nin aydınları ve âlimleri Sovyet literatürüne teslim olmamalıdır.”

“Tarihi yazanların” etkisini bu kadar güzel anlayan ve anlatan çok az aydınımız var.

Yüz yıllık bir projenin sonucu olarak, devlet kayıtlarına ve zihinlere kazınmış bir hatanın düzeltilmesi çok çetin bir iş.

Roma İmparatorluğu’nu “tarihin en büyük ve en uzun ömürlü devleti” saymak, hatalı da olsa, bize çok zarar vermeyebilir.

Ama “Türk’e Türk ve diline Türkçe dememek” hatasını devam ettirmek, Türk Birliği idealine en büyük zararı verecektir.

Düşmanların projelerine direnemeyenler, yeniden “tarih yapma” şansını kaybederler.

Eki 07

İstanbul’un Kurtuluşu

Ali Kemal GÜL

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.
Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır. Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.
Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.

*
Kazanılan Kurtuluş Savaşları sonucu şehirlerimiz de düşman işkalinden kurtulmaktadr.

Osmanlının payıtahtı dünyanın incisi güzide şehir İstanbul’un 5 yıl süren işgali bundan 97 yıl evvel, 6 Ekim 1923’de sona ermişti.

Zamanın düşünürlerinden Yazar Abdülhak Şinasi Hisar‘ın dile getirdiği bir cümle vardı ki, tek cümlede bütün gerçekleri ortaya koyuyordu: İstanbul’u işgal eden itihaf devletleri dediğimiz medeni vahşiler İstanbullulardan cephelerde Türklerden yedikleri dayağın intikamını 5 yıl süreyle almışlardır.

Abdülhak Şinasi Hisar devamla şunları söylemişti:

“İstanbul’u işgal eden bu medeni vahşiler adeta bu binlerce yıllık uygar şehre kudurmuş köpek sürüleri gibi daldılar. Yanlız orduları değil, orduyla birlikte İstanbul’a dalan bir caniler sürüsü vardı. İstanbul’da 5 yıl cehennem azabı yaşatan bu sürülerdi. İngilizler 1. Dünya Savaşında Türk Orduları karşısında aldıkları ve kendi tarihlerinin kaydettiği en büyük mağlubiyetlerin intikamı peşindeydiler. 2. Dünya Savaşında Nazi canilerinin Avrupa’ya yaşattıkları vahşetin bir kaç katını İstanbullulara yaşattılar. İstanbul esir şehir halindeydi hiç bir Türk’ün şehir dışına çıkması mümkün değildi. Yakalanan İstanbul’daki direnişçiler Taksim’deki Topçu Kışlası’nda işkence görüyordu. İstanbul’a dehşet saçmak ve halkı sindirmek için işkence yapılan kışlanın camları özellikle açık bırakılıyordu. Canhıraş feryatları yoldan geçen halkın duyması için böyle bir yöntem uyguluyorlardı.”

İstanbul’un kurtuluşuna gelince;

Lozan Barış Antlaşması’nın ilgili maddelerine göre, 25 Ağustos 1923 gününden itibaren işgal kuvvetleri, İstanbul’dan ayrılma hazırlıklarına başladılar. İşgal bölgelerini birer ikişer terk edeceklerdi. İstanbul Kumandanlığıyla, İtilaf Devletleri Komutanları anlaşarak, 1,5 ay içinde işgale kesin olarak son vereceklerdi.

2 Ekim 1923 günüydü. Daha önceden hazırlanan program uyarınca, Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden seçilen müfrezeler, belirli saatte Dolmabahçe Meydanı’nda yerlerini aldılar. Yapılan teftiş töreninden sonra, şanlı sancağımızı ayrı ayrı selamlayan işgal kuvvetleri kumandanları, cami rıhtımında bekleyen “Arabîc” gemisine binerak İstanbul’dan ayrıldılar. Gemi, bu sırada bütün düdüklerini çalarak veda etmekte, “Marlborough” gemisindeki bando da “Auld Lang Syne” marşını çalarak ona eşlik etmekteydi.

Bütün İstanbul, artık büyük bir sevinç ve sabırsızlık içinde, ordusunun şehre girmesini bekliyordu. 6 Ekim sabahı, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu birlikleri İstanbul halkının coşkun alkışları arasında Sarayburnu’na çıkmış, Gülhane Parkı’ndaki yerini almıştı ki, o kapkaranlık işgal günlerinin sonunun geldiğinin en kesin kanıtıydı.

*

Günümüzde Emevi Din sosuyla beslenmiş Osmanlı kalıntılarının Başbuğ M Kemal Atatürk ve ekipiyle alakalı fütursuzca saygıdan uzak söz ve davranışlarına tanık olunca;

Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan O’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır. Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.
En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’! Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.

Eki 07

Hedef Nahçivan

Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK

Rus diplomat Aleksander Griboyedov’un geliştirdiği bir proje ile Ruslar, 1828 yılından itibaren Erivan, Karabağ ve cıvarına Türkiye ve İran’dan getirdikleri Ermenileri yerleştirdiler. Erivan diye bir yer yoktu. Bu şehir Revan Türk Hanlığının başkenti Revan’dı.1 ekim 1827  tarihinde Revan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildi. %5 olan Ermeni nüfusu 1915 sonrası % 70’lere çıktı. Türkler ya sürüldü ya da katledildi. O tarihten bu yana da Azerbaycan’da ve Türkiye’de 2 milyon Müslüman Türk Ermeniler tarafından soykırıma uğratıldı. Halbuki Patrik Narses Vajabedyan, 1876 yılında vatandaşlık meclis şurasında şöyle diyordu “Şayet günümüze kadar Ermeni milleti, millet olarak inancını, kilisesini, dilini tarih ve kültürel değerlerini koruduysa, tüm bunlar Türk devletinin Ermeni milletine gösterdiği koruma, yardım ve hayırseverliği sayesindedir”. 1923 Ermeni Taşnak kongresinde, Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni ise; “Türklere karşı biz savaş açtık, suçluyuz. Tehcir amaca uygundu” diyor.

Ermeniler, 30-31 Mart 1918 günleri yalnız Bakü’de bir günnde 17 000 Türk’ü katlettiler. 25-26 Şubat 1992 günü Hocalı solkırımı ve Karabağ işgali ile 28 yıl öncesinin kanları henüz kurumadı. Diri diri yakılan Azerbaycanlı bebek ve yaşlılar ile diri diri derileri soyulan çocukların feryatları halen kulaklardadır.

Bunların canilikleri ruhlarına işlemiştir. Onun içindir ki dün ve bugün sivil yerleşim yerleri bombalamaktadırlar. Bugün de otuza yakın çocuk, yaşlı Azerbaycan Türk’ü katledilmiştir.

Nahçivan, Azenbaycan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat Azerbaycan’la kara bağlantısı yoktur. Türkiye ile 17 kilometrelik sınırı ile Türkiye’nin Şark kapısıdır. 1921 Kars ve Moskova Antlaşmaları sonunda elde edilen bu statü, aradaki Zengezur bölgesinin Ruslar tarafından Ermeni’lere verilmesi ile Hem Azerbaycan’ın, Hem de Nahçivan’ın boynu bükük kalmıştır.

Ermenilerin Tavus stratejik bölgesine saldırılarının temelinde Azerbaycan Türkiye arasındaki başta TANAP olmak üzere petro-gaz yolları ve Gürcistan üzerinden geçen diğer bağlantılara kastetmektir.

Bundan 4 yıl önce sınır tecavüzlerinin dersini alan Ermenistan bugün de boyuna boşuna bakmadan Azerbaycan topraklarına saldırmıştır. Fakat güvendiği dağlara kar yağmıştır. Türkiye ile büyük çıkarları olan büyük ağabeyi Rusya, Ermeni Başbakanı Nikol Paşinyan’ın SOROS hayranlığı ve giderek Fransızlaşma gayretlerine kızgındır. ABD ve AB, AGİK ve BM’in 30 yıla yakın zamandır Azerbaycan haklılığına yaptığı vurguyu ister istemez kabullenmektedirler. Son yıllarda İran’la olan yakınlaşmamız da Azerbaycan’ın lehinedir. Ortadoğu’daki ABD uzantısı İsrail’de Azerbaycan’dan yana tavır takınmaktadır.

Şimdi tam zamanıdır. Yalnız harekat, çok yönlü ve yıldırım harekatı şeklinde kısa sürede sonuçlandırılmalıdır. Ermeni birlikleri çembere alınarak hareket güçleri yok edilmeli, Gereken yerlerde Ermeni birliklerinin arkasına geçerek kuşatılmalı, Çokça esir alınmalıdır. Bu esirler daha sonra Azerbaycan’ın elini kuvvetlendirecektir.

Zamanı gelmiştir. Haydar Aliyev’in ülkesi,  Azerbaycan’ın doğal uzantısı ve ayrılmaz bir parçası olan Nahçivan’la birleşilmeli, bunun için de hedefte zengezur’dan Nahçivan’a geniş bir koridor açılmalıdır. Türkiye de bu koridor için ısrarcı olmalıdır. Çünkü: Atatürk Moskova anlaşması için gönderdiği Yusuf Kemal beye ne yap yap Nahçivan’ın özerkliğini sağlayın. Zira burası Türk kapısı, Türk’ün şark kapısıdır demiştir.

Maddi manevi tüm varlığımızla bugün Azerbaycan’ın yanındayız. 30 yıl önce silahsız, askeri eğitimsiz Azerbaycan Türk’ü bugün elinde pusatı, ruhunda şehadet inancı ile savaşıyor. Türkiye’den giden dualar ayrı bir enerjidir. Cerrah hekimlerimiz de gazi kardeşlerimizin yaralarını sarmak için hazırdır. Müdahalelere meydan vermeden Allah’ın yardımı ile bir an evvel zafere ulaşalım.

Eki 07

Türk Töresi

A. Kemal GÜL

Bilindiği üzere İslami Türk edebiyatının en eski edebî eseri, 1069 yılında Yusuf Has Hâcib tarafından yazılmış bulunan Kutadgu Bilig’dir. Satuk Buğra Hanın Müslüman oluşundan (946) 123 yıl sonra yazılmıştır. Elbette aynı yıl bütün Türkler Müslüman olmadı. Ancak Satuk Buğra Hanın Müslüman olmasıyla Türkler arasında İslamiyet kısa zamanda yayıldı. Özellikle 960’larda, 970’lerde milyonlarca Türk Müslüman oldu. Demek ki Kutadgu Bilig’in yazılış tarihini şeklinde ifade edebiliriz.

Kur’an’ın dini İslam’ın idari uygulamada, aynı zamanda Site Devleti Başkanı olan Peygamber Hz. Muhammet’in getirdiği prensipler yetmiş yıl kadar sürdü; Kerbela katliamıyla son buldu; Tek adama dayanan Emevi dönemi başlamış oldu.

Nitekim Alevi-Bektaşi kültürüyle beslenmiş bir kısım vatandaşımız, Hz. Muhammet’in vahiy doğmalarıyla beslenerek ortaya koyduğu İslam Dininin toplumu yönetmede dünyevi ayağının Kerbela katliamıyla sonlandığı, İslami terörüze eden diktatörlüğü öncelemiş Emevi İslam anlayışının başladığı inancındadırlar

Elimizdekiverilere göre bu dönemde akılcılığı esas alan Maturitilik yerini Sünni Eş’ariliğe bıraktı. Akılcılığın yerine teslimiyetçiliği esas alan Sunni Eşarilk 15.yüzyıldan başlayarak Timurlu’yu, 16.yüzyıldan başlayarak Osmanlı’yı, 17.yüzyıldan başlayarak Babürlü’yü çökertti.

Atatürk Türk’ün Töresi yolundan US-BİLİM çizgisinde Ülkede TÜRKLÜĞÜ diriltti.

Atatürk’den sonra BATICILIK ile Türk Töresinden uzaklaşıldı. Bir yandan da Sünni -Eş’ariliğin tohumlar atıldı. Kur’an kursları, okullarda din dersi adı altında öğretilen dincilik, arka arkaya açılan imam okulları, ilahiyat fakülteleri, tarikatlara, cemaatlara verilen ödünlerle beslenen büyüyen Sünni-Eşarilik sonunda devleti ele geçirdi.

Batıcılık Türkiyeyi batırdı.

Sünni- Eşarilik bataklığa soktu.

Şimdi tek yol, tek çözüm tek umut kaldı.

Yeniden TÜRK’ÜN TÖRESİ’ ne dönmek.

Kökleri ORKUN YAZILARINDA ortaya konulmuş, ATATÜRK ile çağdaş yorumuna eylemine ulaşmış, bugünün gelişmelerini yakalamıs TÜRKÇÜLÜK… YENİ BİR YORUM, YENİDEN TÜRKÇÜLÜK; BU ANLAMDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ.

 

*

Uygulamada Milliyetçilik siyasetle doğrudan ilgilidir. Çünkü milliyetçilik, milleti ve milletle ilgili değerleri yükseltme ülküsüdür. Milletin yükseltilmesi de doğrudan siyasete bağlıdır. Milletin ve milletle ilgili değerlerin yükselmesi, daha iyi duruma gelmesi için elbette tek tek fertler de, kurumlar da çalışırlar, çalışmalıdırlar. Ancak asıl görevin ülkeyi yönetenlerde olduğu muhakkaktır.

Milliyetçilik siyasetle ilgilidir ama siyasi partilerle doğrudan ilişkili değil, dolaylı olarak ilişkilidir. Doğrudan ilişkili değildir, yani milliyetçi olmak için herhangi bir siyasi partiye taraftar olmak şart değildir ve milliyetçilik herhangi bir siyasi partinin inhisarında değildir. Dolaylı olarak ilişkilidir, yani milliyetçiler, ülkeyi yönetecek olan siyasi partilerin milliyetçi görüşü benimsemeleri için çalışırlar, gayret gösterirler. Milliyetçiliğe karşı olan, karşı olduğunu hareketleri ve sözleriyle açıkça gösteren partilerle de mücadele ederler.

Türk’üz ve Türkiye’de yaşıyoruz. Türk milliyetçisi Türk’ü sever ve hem maddi hem manevi açıdan onun yükselmesini, daha iyi duruma gelmesini ister. Tek tek her Türk’ün daha iyi maddi şartlar içinde olması, daha kültürlü, daha seçkin insanlar haline gelmesi Türk milliyetçilerinin hedefidir.

Türk kimdir? Her defasında Türk şudur, budur diye kıyametler kopuyor, bir tartışmadır gidiyor. Oysa sözlük diye bir şey var. Bir kavramın ne olduğunu anlamak için ilk yapılacak iş sözlüğe bakmaktır. Türkçe Sözlük’te Türk’ün tanımı aynen şöyledir:

“1. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse. 2. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin değişik lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse.” 

Sözlük açık olarak anlamı veriyor. Sözlükler, kavramları herkes kendine göre açıklamasın diye vardır. Yani bana göre bu, sana göre şu, olmaz. Sözlük ne derse odur.

Öyleyse Türk, hem Türkiye’de yaşayan bütün vatandaşlara denir; hem de dünyanın her tarafında yaşayan soydaşlara.

Türk milliyetçilerinin Türk’ü yükseltmek ülküsü de her iki anlamdaki Türk için geçerlidir. Yükseltmek için yapılacak işler, bu işlerin sırası, uygulanacak politika… Elbette hepsi imkânlara ve şartlara bağlıdır. Hiçbir Türk milliyetçisi, Türklerin aleyhine sonuç verecek maceralara girişmez. Esasen şartlara ve imkânlara göre davranmak, milliyetçiliğin veya herhangi bir ülkünün alanı içine girmez; “akıllı olma”nın alanına girer.

Türk milliyetçisi siyasetle ilgilenir mi? Elbette ilgilenir ve ilgilenmek zorundadır.  Çünkü milliyetçinin bir ülküsü vardır ve bu ülkü yönünde ilerlenmesi de her şeyden önce siyasetle olacaktır. Bir milliyetçi şu veya bu partiye de girip çalışabilir. Ancak milliyetçiliği çalıştığı partinin inhisarında göremez, gösteremez. “Benim partim daha milliyetçidir, milliyetçiliğe daha yakındır.”diyebilir elbette. Ancak milliyetçi olmak için kendi partisinden olmayı şart olarak ileri süremez.

 Bir siyasi parti eylem ve söylemleriyle Türk milliyetçiliğine ne kadar yakın duruyorsa biz de kendimizi o partiye o kadar yakın hissederiz. Türk kavramını bile kabul etmeyenlerle ise hiç işimiz olmaz. 

 

 

 

 

 

Ağu 16

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan Kongresi Kasım Ayına Kaldı

Değerli Üyelerimiz

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ  Olağan  Kongresi 2020 yılı Haziran ayı içinde yapılacaktı. Koronavirüs salgını sebebiyle her türlü toplantı ve kongre ertelenince Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi de ertelenmek zorunda kalınmıştır. Daha önce  Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresinin  2020 yılı Ağustos ayı içinde yapılacağını duyurmuştuk. Fakat İçişleri Bakanlığın son genelgesi ile tüm sivil toplum kuruluşlarının kongrelerinin 31 Ekim 2020 tarihinden sonra yapılacağı duyurulmuştur. Bu sebeple eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa Aydınlar Ocağı Genel Merkezi Olağan  Kongresi 2020 yılı Kasım ayı içinde yapılacaktır.  Kongremizin tarihi, saati ve yeri ayrıca bildirilecektir.

Bilgilerinize saygılarımızla arz ederiz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

Eyl 08

Hukuk ve Toplum

Av. Mustafa ÖZKURT

Kanunlar toplumu hizaya sokarken, hukuk ise onları şekillendirir. MÖ.

Internet denen ve hızla hayatımıza giren iletişim aracı aynı zamanda insanların kendini ifade eden bir araç haline gelmiştir.

Sosyal medya, sanal âlem gibi kavramlarda dilimizde yer etmeye başlamıştır.

Ancak Internet’in yaygınlaşmasıyla toplumlarda yeni olumlu ve olumsuz olgularında ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bu olumsuzlukların başında bilginin asli kaynağı olması gereken kitap okuma alışkanlığından hızla uzaklaşır olmamızdır. Kitap ve dergi okuma alışkanlığından uzaklaşılmasıyla, sosyal medyada bir sayfadan uzun makale veya görüşler okunmaz hale gelmiştir. Bunun yerini daha kısa ve öz ‘sloganlaşmış cümleler’ basmakalıp deyimler almıştır. Bu nedenle belli bir kitle dışında, genel okuyucuya hitap eden edebi kaygılardan uzak, yazılarımda kavramları izaha zaman, zaman yer vermek durumunda kalmaktayız. Demokrasi, insan hakları, hak, hukuk gibi terimlerin yazıda ne anlamda kullanıldığını açıklama ihtiyacı hâsıl olmaktadır.

Diğer önemli gördüğüm bir hususta Türkçeye yabancı dillerden konuşma dilimize yerleşmiş eski veya yeni kelimeleri mümkün olduğunca kullanmaktan çekinmemekteyim. İnsanın kavrama ve kendini ifade etme kapasitesi kelime haznesi ile doğru orantılıdır. Kısır bir kelime haznesine sahip bir kimsenin önüne gelen konularda sağlıklı karar alması mümkün değildir. Çünkü insan kavramlarla düşünür.

Genç kuşakların kendilerini iyi bir şekilde yetiştirebilmeleri için mutlaka kelime dağarcıklarını zenginleştirmeleri gerekir. Kelime dağarcığını arttırmak yalnız edebiyatçı veya edebiyat meraklıları için değil aynı zamanda fen adamları içinde gereklidir.

Bu girişten sonra asıl konumuz olan hukuk ve topluma dönebiliriz.

Günlük hayatta hukuk ve kanun birbirlerine karıştırılsa da aslında kanun hukuk denen açılır şemsiyenin bir teli gibidir. Kanun toplumu hizaya getirirken, hukuk ise onun görürlüğüne şekil verir.

Hukuk toplumların yaşam tarzını, uyacakları yazılı ve yazılı olmayan kaideleri bünyesinde taşır.

Aynı zamanda Hukuk içinde bulunduğu çağa göre bir toplumun medeniyet seviyesini gösteren kanun, yönetmelik ve uygulamalar toplamıdır. Kısaca maslahat olarak adlandırılan prensiplerden oluşur.

Kanunlar ise belli bir konuda toplumun davranışlarını kontrol altına alma görevini bünyesinde saklar.

En uç örnekleme gerekirse bireyin uyuşturucu madde kullanılmasının devlete doğrudan doğruya bir zararı yoktur. Ancak devletin ekonomik hayatı ve vatandaşlarının sağlığını koruması da görevleri arasında olduğundan bunu yasaklamaktadır. Aynı şekilde adam öldürmenin de suç sayılması toplumsal düzeni sağlamak içindir.

Anayasalar her ne kadar içinde yasa kelimesi geçse de bir ülkenin hukuk sistemini oluşturan belgelerdir.

Kanunların, hukuk sistemini oluşturan yani anayasaya uygun olması gerekir. Kanunlar Anayasa Mahkemesi tarafından bu uygunluk yönünden denetlenebilirdir. Bunun tek istisnası uluslararası antlaşmalardır. Uluslararası antlaşmalar usulüne uygun olarak kabul edilmesi halinde denetime tabi değildir. Uluslararası antlaşmalar içeriği hariç, sadece usulüne uygun kabul edilip edilmediği denetlenebilir.

Kısaca uluslararası antlaşmaların anayasaya uygun olup olmaması denetime tabi değildir. Bu nedenle uluslararası antlaşmaların hukukumuzda ayrı bir yeri vardır.

Uluslararası antlaşmalar hukukun öncelikli bir parçası olması nedeniyle ülke hukukunu da bir noktada düzenlemektedir. Kısaca topluma şekil vermektedir.
Her vazedilen kanunun hukuki olduğunu söylemekte mümkün değildir. Genel anlamda hukuk beşeri vicdanı tatmin eden kaidelerden olmalıdır.

Sözleşmeler yapılırken maslahatı da dikkate almak gerekir. Burada toplumun genel ahlakı, dini temayülleri, sosyal barış gibi ilkeler göz ardı edilmemelidir.    Uluslar arası antlaşmalar kulağa hoş gelen ancak farklı amaç içlerinde barındıran kelimelerden uzak olmalıdır. Tıpkı  “Kadına Yönelik Şiddet Ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” nde ifade bulan 6.madde gibi.

“Kadına Yönelik Şiddet Ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi Ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” (kısaca İstanbul Sözleşmesi) başlık olarak kulağa hoş gelmesine karşılık maslahata uygun olmayan ve tartışma konusu yapılan 6. Maddede olduğu gibi.

Bu madde başlığı ile birlikte aşağıdaki gibidir.

[ Madde 6 – Toplumsal cinsiyet konusunda hassasiyet gerektiren politikalar                                                                         

Taraflar bu Sözleşmenin uygulanmasına ve sözleşme hükümlerinin etkilerinin değerlendirilmesine bir toplumsal cinsiyet bakış açısı katacak ve kadınlarla erkekler arasında eşitliğe ve kadınların güçlendirilmesine ilişkin politikalarını yaygınlaştıracak ve etkili bir biçimde uygulayacaklardır. ]

Burada tartışma yaratan “toplumsal cinsiyet” lafzıdır.

Kadına karşı şiddetin önlenmesine aklı başında hiç kimse karşı çıkamaz. Ancak Kadına karşı şiddetin önlenmesine çalışıyoruz diye toplumun genel ahlak anlayışına aykırı bir hususta içeriyorsa bütünden ayrı olarak bu hususa karşı olmak yerindedir.

Üçüncü cinste denilen hemcinslerin evliliğine gidecek bir yolu açacak ve dolayısıyla bununla toplumu biçimlendirecek sözleşmeyi kabul, insan hakları veya daha başka söylemlerle telafisi mümkün değildir.

İstanbul sözleşmesi hazırlanırken bu çalıştaya katılanların buna dikkat etmemesi yadırganacak bir husustur.

Zehir teneke kupada değil altın kupada ikram edilir.  Burada da böyle olmuştur.             Vesselam.

 

Eyl 08

Gençliğe Kurulan Uyuşturucu, Bağımlılık ve Duygusuz Bir Nesil Oluşturma Tuzağı

Dr. Şahin CEYLANLI

Gençlik, zararlı ve bağımlılık yaratan madde ve araçların saldırısı altındadır. Müstehcen yayınların yanı sıra; sigara , alkol ve bunlara benzer maddelere bağımlılık artmakta ve bunlara başlama yaşı da oldukça düşmektedir. Eroin bağımlılığı ve arkasından uyku verici ve sakinleştirici ilaçlara düşkünlüğün geldiği görülmektedir. Bu ve buna benzer maddelerin gençlik kesiminde ve diğer kesimlerde kullanılmasını mazur görmemeliyiz. Bunları, yorgunluk giderici, gerginliği azaltıcı, arkadaşlık ve beraberlik işareti olarak görmek son derece yanlıştır. Çoğu kere bunlar kendini kabul ettirebilme aşamasında da kullanılmaktadır. Gençler  genellikle merak ettikleri için uyuşturucu kullanmaya başlamaktadırlar. Bu sebeple, uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca, arkadaş ve çevre baskısı ile de gençler uyuşturucu kullanımına yönelebilmekte ve yapılan telkin ve ısrarlara çoğunlukla arkadaş gurubu dışında kalabilirim korkusuyla uyulmaktadır.

Uyuşturucu madde kullanımının birey üzerinde yapmış olduğu tahribata bakacak olursak; gece uykusu bozuluyor, unutkanlıklar başlıyor, sinirlilik ve tahammülsüzlükler baş gösteriyor, gözlerde kızarıklıklar oluşuyor ve böylece uyuşturucu kullanımı yaşama kalitesini düşürerek onları adeta yaşayan bir ölü haline getiriyor.

Gençlik üzerine karanlık odaklar tarafından kurulan bir başka tuzak da duygusuz bir nesil oluşturma gayretleridir. Hayatın gerçeklerini bilmeyen, duygusu olmayan, vatanını, bayrağını, dinini, ülkeleri için canlarını çekinmeden veren şehitleri tanımayan oportünist bir gençlik yetiştirmek onların en büyük özlemi olmuş ve kısmen başarı da sağlamışlardır. Bu odakların gönlünde yatan gençlik sadece eğlenen, yiyen, içen bir gençlik. Geçmiş ve gelecek kaygısını düşünmeyen, sorumsuz bir gençlik. Vatanı, bayrağı, milli ve manevi değerleri angarya olarak gören bir gençlik. Müşahadeler gençliğin bu ortama doğru hızla kaydığı yönündedir.

Gençliğin bu hale düşmesinde toplum kadar anne ve babaların da rolü vardır. Çocuklarına yeteri kadar zaman ayırıp gerekli ilgiyi, sevgiyi ve şefkati göstermeyen anne ve babalar  suçludur. Bu konuda aile içi eğitim ön plana çıkıyor. Anne ve babaların çoğu uyuşturucu maddeler ve kurulan tuzaklar hakkında yeteri kadar  bilgi sahibi bile değildir. Çocuklara, ebeveynleri tarafından yeterli ilgi gösterilmezse eğer, sorumluluk duygusundan kaçan, bencil ve ne yaptığını bilmeyen bu çocuklar hemen karanlık odakların tuzağına düşüyor. Bu eksikliğin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Alınacak kanuni ve sosyal tedbirler ile bu tür maddelere ve tuzaklara ilgi azaltılabilir. Bunların başında gençliği spor yapmaya yönlendirmek gelmelidir. Karanlık mahfiller hakkında gençliği bilgilendirmek ve yönlendirmek gerekmektedir. Ayrıca, muhtevasında uyuşturucu madde bulunan ilaçların insan bünyesine göre verilmek suretiyle bağımlılık azaltılabilir. Alkol ve uyuşturucu telkini yapan her türlü film, dizi ve reklamlar yasaklanmalı veya ihtisas sahibi kişilerce denetlenmelidir.  Anne ve babalar, çocukları ile kuvvetli sevgi bağı kurmaları, onlara doğru ve yanlışı öğretmeleri, çocuklarını dinleyerek onların sorunlarına yardımcı olmaları, onların uygun bir aile ortamında yetişmelerini sağlamaları en büyük görevleri olmalı.  Ancak bu şekilde sağlıklı nesiller yetiştirilebilir.

Eyl 08

Örgütlü Cahillik

Ruhittin SÖNMEZ

 

Güncel meselelerimizin hemen hepsinin temelinde cahillik yatar. Devlet yönetimindeki ciddiyetsizlikten kadın cinayetlerine, trafik magandalığından salgın tedbirlerine karşı tavrımıza, her an patlamaya hazır toplumsal öfke birikiminden, siyaset, futbol veya cemaat/tarikat taraftarlığına kadar her alanda şikayetlerimizin temelinde cehaletin izlerini görüyoruz.

 

Diyebilirsiniz ki, bu şikayetlerimizin temelinde olduğunu söylediğiniz cahilce tavırları gösterenler arasında tahsil seviyesi yüksek olanlar da var. Bu durumun açıklanması için “tahsil insanın cehlini alır, eşekliği baki kalır” gibi çok veciz atasözlerimize başvurabiliriz. Veya “Ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum” diyen veya “deve sidiği ile tedaviyi” savunan profesörleri ve Necip Fazıl’ın “Bizde profesör derler kitap yüklü merkebe” mısrasını hatırlayabiliriz.

 

Ömer Seyfettin böylelerine bakıp, “ilim başka irfan başka/ alim başka arif başka” sözünü tekrar etmeyi severmiş. “Anadolu insanı âlim değildir, ama ariftir” diye söylermiş. “İrfan” eskimeye yüz tutmuş bir kavram. Türk Dil Kurumu’na göre irfan üç anlamda kullanılır: Anlama bilme, kültür, gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş.  İlmin irfan boyutu bilgiyi içselleştirip gereğini yerine getirmektir.   İrfan kavramı gibi arif olanların da artık toplumumuzdan dışlandığı bir dönemi yaşıyoruz. İster okumuş yazmış olsun, isterse okumamış olsun en büyük sıkıntı “bilmediğini bilmeyenlerden” kaynaklanıyor.

 

İlâhiyatçı yazar Ayşe Sucu “Cehaletle savaşan din, cehaletin elinde…” başlıklı yazısında cahilliğin mertebelerini yazmış: “Bilmediğini bilmek kültürümüzde bir mertebedir. Eskiler buna ‘cehl-i basit’ derler. Bilmemenin zararsız hali denebilir. Zira öğrenme olasılığı her zaman vardır, yeter ki kişi bilmediğini bilsin. Bir de ‘cehl-i mürekkep’ vardır, dinlerin de dikkat çektiği cehalet. Hem bilmez hem de bilmediğini bilmez; yani iki kademeli cehalet. Ama beteri de var “cehl-i mik’ap” deniliyor. Yani hem bilmez hem bilmediğini bilmez hem de bildiğini iddia eder. Böyleleriyle karşılaşırsanız durmayın yanında! Çünkü cahilliğin bu boyutu ahmaklıktır.”

 

Türkiye’de cehaletin en hızlı yaygınlaşan türü “cehl-i mik’ap” olsa gerektir. Çünkü devlet adına, siyasi akımları temsilen konuşanların, uzman adıyla TV’lerde yorum yapanların arasında her konuda konuşup, bilmedikleri konuları bildiği zannı ve iddiasıyla ahkâm kesenlere şahit oluyoruz. Bu tür cahiller bazı malumatı öğrenmişlerdir. Ama sınırlı bilgilerini de içselleştirmemişlerdir.

 

Ayşe Sucu bu mertebe için “ahmaklıktır” dese de bunlar zeki değildir ama kurnazdırlar. Şahsi menfaatlerini toplumsal çıkarın üstünde tutarlar. “Cahil cesur olur, cesaretini diğer cahillerden alır.” “Cahil cesareti” ile risk alırlar, ataktırlar. Her alanda en ön planda onları görürüz. Bu tavırları cahil kitlelerin çok hoşuna gider. Özellikle taraftarı olduğu kişi veya kurumları savunurken saçmalasa da zırvalasa da cehaletini zirveye çıkaran tavırlarıyla takdir toplarlar.

300-500 kelime ile konuşan, kendi dilinde okuduğunu anlama oranı yüzde 40’ı geçmeyen topluluklarda, yazılanlar ve anlatılanların anlamının değil, amigo tavırlarının etkili olması sürpriz olmasa gerek. Bu kitleler “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” ilim irfan sahibi kişilerden hoşlanmazlar. Bu kalabalıklar dış politikayı bile kahvehane ağzıyla yapan “devlet adamlarını”, rakiplerine hakaret eden siyasetçileri, kendisini atayana yağ çeken ama “bizden değil” dediklerine ayar çeken bürokratları alkışlar. Cehalet bu kadar rağbet görünce, her kesimden cahillerin adeta ortak hareket ettiği örgütlü bir güç haline gelir. Teşkilat-ı cahiliyye diyebileceğimiz gayri resmî bir organizasyon oluşur.

 

İşte bu safhada Goethe’nin “Örgütlenmiş bir cehaletten daha korkunç bir şey yoktur” dediği felaket baş gösterir.

 

CAHİL CESARETİ

 

“Dunning–Kruger etkisi” Cornell Üniversitesinin iki psikoloğu Justin Kruger ve David Dunning’in tanımladığı bir algılamada yanlılık eğilimidir. ‘Cahil cesareti’ olarak da adlandırabiliriz. Bu konuda Hürriyet Gazetesinde Doğan Turan imzalı bir yazıdan alıntılar yapalım:

 

Bu iki bilim adamının Nobel Ödülü almalarına vesile olan araştırmalarına göre, bu sendroma sahip olan insanlar, cehaletlerinin sonucu olarak daha fazla öz güvene sahip olup, o konu hakkında hiç iyi olmasalar bile çok iyilermiş gibi davranış sergilerler.

 

Bu insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. Niteliklerini abartma eğilimindedir. Gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

 

Bu özelliklere sahip olan insanların bazı genel davranış biçimleri de bulunmaktadır.

1) Bilgiyi ve eğitimi aşağılarlar ve değer vermezler.

2) Her zaman, her şeyi en iyi kendileri bilirler.

3) Sesleri her zaman çok yüksek çıkar, çok fazla bağırırlar.

4) Üstlerine saygılı, hatta dalkavuk, astlarına baskıcı hatta zalimdirler.

5) Yalana bayılırlar. Bir gün kabul ettikleri gerçeği, diğer gün reddederler ve asla eski duruma olan inançlarını kabul etmezler.

6) Başarısız oldukları durumlarda ya başkasının üzerine yıkarlar ya da olayı yok kabul ederler.

7) Eşsiz olduklarına inanırlar. Onlar gibi başka kimse olamaz, asla.

8) Herkesin gördüğü, tanık olduğu bir olayı inkâr edebilir, sizi buna inandırmaya çalışır, karşı çıkanları yalancılıkla, gerçeği saptırmakla, ihanetle suçlarlar.

Yani bu insanlara göre her zaman en başarılı, en bilgili ve en iyi olanlar kendileridir.

Bilmem bu tip size tanıdık geldi mi?

Çevrenizde böyle tipler varsa müjde verelim: Bu insanların nitelikleri eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlarmış.

Ama birilerinin bunlara “eğitime ihtiyacınız var” diyebilmesi lazım.

 

Eski yazılar «