Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Ağu 17

Devleti Yönetenlerin Hukuk Kavrayışı

Ruhittin SÖNMEZ

Hukuk Fakültelerinin amacı, kanunları, mevzuatı bilen kişiler değil, “hukuk nosyonu” kazanmış hukukçular yetiştirmektir.

Sadece hukukçuların değil devleti, şirketleri, kurumları yönetenlerin de hukuk nosyonuna sahip olması yani hukuk kavrayışı elde etmiş olmaları çok önemlidir.

Prof. Dr. Ersan ŞanHukuk nosyonunun (kavrayışının) kaynağı, hukukun evrensel ilke ve esaslarıdır. Bu ilke ve esasların varlık nedenleri ile önem ve fonksiyonlarını anlayıp gözeten kişi, hukuk nosyonunu elde etmiştir. Bu nosyonu kazanmak, hiç kimse ve hiçbir mesele için terk etmemek hukukçunun (devleti yönetenlerin de.. RS) amacı olmalıdır” diyor.

***

BİR HATIRA – Şimdi Petkim Petrokimya Yarımca Kompleksi’nde çalıştığım dönemde yaşadığım ilginç bir hatıramı nakledeyim.

Petkim’in, Başmühendisi olduğum, CBR Fabrikası ile diğer bir fabrikasında (SBR) ana hammadde olarak kullanılan Bütadien 1,3 adı verilen maddeden ikibin ton satın alınmış ve gemi ile limanımıza gelmişti. Gemiden alınan numunelerin analizinden sonra anlaşıldı ki, geminin önceki yükü olan bir başka kimyasal maddenin kalıntısından karışma olmuş. Bir tonluk malzeme içinde yaklaşık 10 gram mertebesindeki bulaşma fabrikanın çalışmasını etkileyebilir, hatta durdurabilirdi. Bu sebeple limanımıza kadar gelen hammaddemizi almayı riskli bulduk.

Ancak yeniden hammadde temin edilmesi için gerekli sürede mevcut stok tükeneceğinden iki fabrikamızın birinin veya ikisinin birden durma ihtimali vardı.

Petkim yöneticileri bu hammaddeyi iade etmek veya almak zorunda kalırsak fiyatında indirim yaptırmak için müzakere masasına oturdular.

Avrupa menşeli bu maddeyi Petkim’e satan şirketin temsilcileri son derece profesyonel ve ağızları iyi laf yapan kişilerdi.

Onların tezi ise “Petkim’in Bütadien talebi esnasında bildirdiği spesifikasyonda (teknik özellikleri bildiren tabloda) gemide önceki yükten karışan kimyasalın bulunmayacağına dair bir not yoktu. Bu maddeyi almak zorundasınız” şeklinde idi.

Spesifikasyonda normal olarak Bütadien içinde olması muhtemel diğer kimyasal maddeler için belli üst sınırlar belirtilmişti. Asli özellikler bunlardı. İçinde olması hiç olağan olmayan maddelerin olmayacağı veya en fazla şu oranda olacağına dair bir bilgi konulması hem mantıksız ve hem de imkânsızdı.

Asli niteliğin varlığı, arızi özelliklerin yokluğu” esas alınmalıydı.

Olay yapılan müzakereler sonucu bir şekilde çözüldü. Ancak bu hatıranın benim için unutulmaz olan ilk yönü satıcı firmanın bu kadar mantıksız ve hukuki temeli olmayan tezinin saatlerce ciddi ciddi tartışılmasıydı. Daha da kötüsü şirketimizin avukatının bu teze cevap verememiş olmasıydı.

*************************

HÜRRİYET LÜTUF DEĞİLDİR

Prof. Dr. Kemal Gözler’in “İnsan Hakları Hukuku” kitabından birkaç cümle:

İnsanın sağlıklı olması asli özelliği, hasta olması arızi bir durumdur. Otomobilin çalışıyor olması asli niteliği, arızalı olması ise arızi niteliğidir.

Tıpkı bunlar gibi “insanın hür olması onun asli niteliği, hürriyetinin olmaması veya sınırlandırılmış olması arızi niteliğidir.”

Mecelle’de yer alan hükme göre, “aslî niteliğin varlığı, arızî niteliğin yokluğu asıldır.”

Yani, “Hürriyetin varlığı asıldır, yokluğu veya sınırlandırılması arızadır.”

Bir insanın belirli bir fiili yapıp yapmama konusunda hürriyetinin olup olmaması sorunu da aynı şekilde çözümlenir.

Örneğin, parkta bankta veya çimlerin üzerinde oturan bir kişinin gitar çalma hürriyeti var mıdır? Bunun için polisten veya belediyeden izin mi alması gerekir?

Öncelikle parkta gitar çalmanın serbest olduğu varsayılır. Çünkü gitar çalmak bir insan fiilidir ve insan fiilleri konusunda hürriyetin var olması asıldır.

Parkta gitar çalmak yetkili makamlar tarafından usulüne uygun olarak önceden yasaklanmamış ise, bir kişinin parkta gitar çalması için bir makamdan izin almasına gerek yoktur; hürriyet asıldır ve isterse gitar çalabilir.

  • Yasaklanmamış her fiil serbesttir.
  • İnsanın hürriyet sahibi olabilmesi için devletin ona hürriyet vermesine gerek yoktur.
  • Yasak, yasak koymaya yetkili makam tarafından usulüne uygun olarak ayrıca ve açıkça konulmuş olmalıdır: Yorum yoluyla yasak üretilemez. (Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz İlkesi)
  • Hürriyet Geniş, Yasak Dar Yorumlanır.
  • Kanunla yapılacak bir düzenlemenin olağanüstü hâl KHK’si ile yapılması tipik usûl saptırmasıdır.

Bu kadar temel hukuk bilgisini okuma zahmetine katlandıysanız şimdi bir de bu bilgiler ışığında, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın CHP’nin “adalet yürüyüşü” hakkında söylediği sözlerini okuyunuz:

“Yapılan iş hukuki değil. (Ankara’dan İstanbul’a) Gidişiniz hükümetimizin bir inceliğidir. Daha da ileri gidiyorum lütfudur.”

Devleti yönetenlerin hukuk kavrayışı böyle.

Ya hukukçular?

Prof. Dr. Kemal Gözler hukukçulardan da şikâyetçi:

“Şüphesiz ki, insan haklarına saygının üzerinde yeşerdiği felsefî, kültürel, ahlâkî vb. değerler vardır. Bu tür değerler, hukukçuya özgü değerler değildir; bunlar birer insanlık ve yurttaşlık değeridir. Bu vasıflar, insanın vicdanıyla alakalıdır.”

“Belirli bir hukukçunun bu vicdana sahip olup olmadığı da normal zamanlarda anlaşılmaz. Normal zamanlarda insan hakları havarisi kesilenler, insan haklarının gerçekten tehdit edildiği dönemlerde, Türkiye’de 2016-2017 yıllarında olduğu gibi, ortadan kaybolabilmektedirler.”

Ağu 17

Şahin Bey ( Antepli Şahin )

Dr. Şahin CEYLANLI

 

İstiklal Harbi’nin büyük kahramanlarından Şahin Bey 1877 yılında Gaziantep’te dünyaya geldi. 1899 tarihinde Yemen’e asker olarak gitti. Burada göstermiş olduğu üstün hizmetleri, yeteneği ve cesareti sayesinde başçavuş rütbesine yükseltildi. 1991 yılında Trablusgarp savaşına arkadaşları ile birlikte gönüllü olarak katıldı. Balkan savaşlarında görev aldı ve Çatalca cephesinde savaştı. Galiçya’da 15. Kolordu emrinde savaşa katıldı. Daha sonra Sina cephesinde görev aldı. Bu cephede göstermiş olduğu kahramanlık ve fedakarlık sayesinde kendisine teğmenlik rütbesi verildi. İngilizlerle Sina cephesinde yapılan savaşta esir düştü. Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başına kadar esir olarak kaldı. Yapılan ateşkesten sonra diğer esirlerle birlikte serbest bırakıldı.

Daha sonra Türkiye’ye dönerek muhtelif yerlerde görevlerde bulunuyor. Şahin Bey pek huzurlu değildi? Doğup büyüdüğü Antep ve çevresi düşman işgali altındaydı. Hemen gönüllü olarak Antep ve çevresinde  düşmana karşı savaşmak için Antep Heyet-i Merkeziyesi’ne  müracaat ediyor. Müracaatı kabul edilerek kendisine Antep ve Kilis yolunu kontrol altında tutma görevi veriliyor. Etrafına toplamış olduğu 200 civarında gönüllü ile birlikte çatışmalara giriyor. Böylece, düşmanın bu yoldan Antep’e asker ve mühimmat sevkiyatı yapması Şahin Bey ve arkadaşları sayesinde büyük ölçüde engelleniyor.  Şahin Bey, gece-gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek silah arkadaşlarının maneviyatını yükseltmek için konuşmalar yapıyor. Son köprü başında ise; şahin gibi bir avuç gönüllü arkadaşıyla düşmana saldırıyor, kelimenin tam anlamıyla son kurşununa varıncaya  kadar. Son kurşunu da bitince, son sözlerini söylüyor:  “ Allah’ım vatanımı ve Antep’i kurtar!…Alçak düşman, sen de gel beni sen süngüle!…”  Bu büyük kahraman bir avuç arkadaşıyla birlikte 28 Mart 1920 tarihinde  kahramanca vuruşarak düşman tarafından şehit ediliyor.

Yavuz Bülent Bakiler’in şu dörtlüğü:

“ Ben Antepliyim, Şahin’im ağam.

Mavzer omuzuma yük.

Ben yumruklarımla dövüşeceğim.

Yumruklarım memleket kadar büyük.”

Bu büyük kahramanın ne denli vatanına, milletine bağlı olduğunu tam manasıyla ortaya koyuyor.

Bu vatan için canlarını çekinmeden verenler, bu topraklar için toprağa düşenler; bu vatan ve millet size minnettardır. Yerinizde huzur içinde yatın.

 

Ağu 14

Yalan Söylemek Ve Yalana İnanmak İhtiyacı

Ruhittin SÖNMEZ

National Geographic Dergisi’nin Haziran sayısında “Neden Yalan Söylüyoruz” başlıklı bir makale yayımlandı.

Bu makaleden özetlediğim bilgileri ve benim çıkardığım sonuçları ilginç bulacağınızı sanıyorum. Ayrıca yaşadığımız bazı gerçekleri anlamamız için faydalı olacağını ümit ediyorum.

Hepimiz hayatta hiç tanımadığımız kişilerden, sevdiklerimize, iş arkadaşlarımıza kadar, küçük büyük bazı yalanları söylüyoruz.”

Bunların bir kısmı “kişisel yetersizlikleri gizlemek” ya da “başkalarının duygularını incitmemek için” söylenmiş zararsız yalanlar. Bunlara “beyaz yalan” da deniyor.

Bunların dışında ciddi yalanlar da var. Evlilik dışı ilişkiyi eşten saklamak, sahte diploma ile belli makamları işgal etmek gibi.

Araştırmacı Tim Levine, “dürüstlük işe yaramadığında yalan söylüyoruz” diyor.

Yapılan bir araştırmaya göre, söylediğimiz yalanların yüzde 16’sı maddi çıkar (ekonomik yarar sağlamak) için, yüzde 15’i kişisel çıkar (paranın ötesinde yarar sağlamak) için, yüzde 22’si kişisel suç (bir yanlışı veya kötülüğü örtmek) için, yüzde 14’ü kaçınma (insanlardan kaçmak veya kurtulmak) için, yüzde 8’i kişisel etki (pozitif imaj) yaratmak için, yüzde 5’i insanları güldürmek için söyleniyor.

Aynen yürümek ve konuşmak gibi, yalan söylemek de gelişim sürecinin bir parçası. Çocuklar iki-beş yaşları arasında yalan söylemeyi öğreniyor.

Yapılan bir testte iki yaşındaki çocuklarda yalancılık oranı yüzde 30 iken, üç yaşındakilerin yüzde 50’sinin, sekiz yaşa gelindiğinde ise yüzde 80’inin yalan söylediği tespit edilmiş. Yaş büyüdükçe de yalan söyleme konusunda ustalaştıkları görülmüş.

Psikolog Bruno Verschuere, “doğru kendiliğinden geliyor. Ama yalan özel bir çaba ve yanı sıra, keskin olduğu kadar da esnek bir zekâ gerektiriyor” diyor.

Psikolog Kang Lee’nin deneyinde zihin ve yönetsel fonksiyon testlerinde iyi yalan söyleyen çocukların performansı kötü yalan söyleyenlerden daha üstün çıkmış. Otizm yelpazesinde yer alan çocukların ise yalan söylemeyi beceremediği gözlenmiş.

SONUÇ:1 İyi yalan söyleyen yalancılar keskin ve esnek bir zekâya sahiptir. Çok inandırıcı yalanlar söyleyebilen çocuğunuzun veya siyasi parti liderinizin, dürüstlüğü ile olmasa da, zekâsı ile övünebilirsiniz.

***

YALANIN SINIRINI TOPLUMSAL DEĞERLER BELİRLER

“Hepimiz birazcık da olsa yalan söylüyoruz ama çoğumuzun yalan söylemesini sınırlandıran bir şey var.”

Kendimizi dürüst bir insan olarak görme isteğimiz, çok büyük menfaatler elde etmemize yarasa da, bizi sonuna kadar yalan söylemekten men ediyor.

“Ne kadar ileri gidebileceğimiz dile getirilmeyen anlaşmalarla, sosyal normlar (örneğin ofisteki malzeme dolabından birkaç kalem alınmasının kabul edilirliği) tarafından belirleniyor.”

Bir bakanın devletten ihaleyi kazanan iş adamının uçağıyla umreye gitmesi Türkiye’de normal karşılanırken, Amerika’da bir eyalet valisinin bedava futbol maçı bileti alması rüşvet kabul edilip, toplum valiyi istifaya zorluyor.

Toplumda “bal tutan parmağını yalar,” “çalıyor ama çalışıyorlar” gibi sosyal normlar gelişmişse yalan ve hile ile devlet imkânlarını kendi lehine kullanan kamu görevlilerinin sayısı ve işledikleri cürmün boyutu artıyor.

SONUÇ:2 Dürüst olmayan toplumlar büyük yalancılar üretir.

***

YALAN YALANI BESLER

Büyük yalancı, dolandırıcı ve seri üçkâğıtçıların “pişmanlık duymadan sükûnetle yalan söylemelerinden anlaşıldığı gibi, yalan bir defa başlayınca art arda diziliyor.

“Yapılan deneylere göre, yalan söylediğimizde ortaya çıkan stres ve duygusal rahatsızlığa beynimiz alışıyor ve bu bir sonraki yalanı kolaylaştırıyor. Küçük kandırmacalar daha büyük kandırmacalara sebep oluyor.”

SONUÇ 3: Bir kişi çok rahat yalan söylüyorsa, çok yalan söylemiş biridir.

***

YALANCININ AVANTAJI

İnsanlar yaratılışları icabı, muhatabından yalan beklemiyor, yalan araştırması yapmıyor.

“Çoğu zaman duymak istediğimiz şeyi duyuyoruz. İster sahte pohpohlama, ister yüksek yatırım kârı sözü olsun, hoşumuza giden ve bizi rahatlatan yalanlara fazla karşı koyamıyoruz.”

Seçilme yaşını 18’e düşürürken gençleri pohpohlayıcı sözler boşa söylenmedi. Çünkü “18 yaşında kaç milletvekili seçilebilir?” sorusunun akla gelmeyeceği biliniyordu.

Jet Fadıl’ın projeleri binlerce mağdur yaratmıştı. Ancak yüksek kâr vaat eden sonraki projelerine de halkımızın yoğun rağbeti bu tespitin somut bir örneği idi.

“Referandumda evet derseniz terör bitecek” de böyle hoşumuza giden tatlı yalanlardandı.

SONUÇ 4: Hoşa giden yalanlara dikkat edin. Başa gelecek belaları gizlemek için söylenmiş olabilir.

***

LİDER NE DİYORSA O

“Araştırmacılar, dünya görüşümüzü destekleyen yalanları kabul etmeye özellikle eğilimli olduğumuzu ortaya koydular.”

2015 yılında yapılan bir araştırmada 2 bin yetişkin Amerikalıya “aşı otizme yol açıyor” veya “Donald Trump aşının otizme yol açtığını söylüyor” şeklinde iki görüş sundular. Hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde aşının otizme yol açtığına inananlar oldu. Trump yanlısı katılımcılar, Trump adının geçtiği bilgiye daha güçlü bir şekilde inanç gösterdi.

Daha sonra araştırmaya katılanlara, aşı- otizm ilişkisine dair bilginin yanlışlığı bilimsel verilerle açıklandı. Bunun üzerine katılımcıların tamamı ilişkinin yanlış olduğunu kabul ettiler.

Ancak bir hafta sonra yeniden yapılan aynı testler, eski yanlış bilgilerinin aynı oranda geri döndüğünü gösterdi.

SONUÇ 5: Kitlelerin lidere olan inançları sebebiyle doğru kabul ettiği bilgilerin yanlışlığı kanıtlansa bile inançlarından döndürülmeleri zordur.

 

Ağu 12

Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun

Dr. Sakin ÖNER

Eğitim, bir milletin yaşam standardını, tutum ve davranış kalitesini, bilimsel ve ekonomik düzeyini oluşturan yaşam boyu devam eden bir faaliyet sürecidir. Eğitim faaliyetleri, bir milletin istikbaliyle yakından ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimin millet hayatındaki hayati önemini, “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder” sözleriyle ifade etmiştir. Bunun için eğitim milli ve siyaset üstü olmalı, sık sık değiştirilmemelidir.

Milli eğitim, uygulandığı milletin milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerleri ile evrensel değerleri göz önünde bulundurarak, bilim ve tekniğin rehberliğinde hazırlanır. Şahsi ve kurumsal tercihler, duygular, dünya görüşleri ve ideolojiler milli eğitim politikasının belirlenmesine etkili olmamalıdır. Dünyanın gelişmiş devletlerinde eğitim politikaları süreklidir ve siyasi iktidarların politikalarına göre sık sık değiştirilmez. Biz de ise, özellikle Atatürk döneminden sonra, her siyasi iktidar değişikliğinde, ilk değiştirilmek istenen eğitim politikalarımız olmuştur. Hatta aynı siyasi iktidar döneminde görev yapan farklı bakanlar, bir önceki bakanı tekzip eder uygulamalar yapmışlardır.  Bu sebeple, eğitim sistemleri, yönetim kadroları, okulların işlevleri, ders müfredatları ve yönetmelikler üzerinde değişiklikler yapmışlardır.

Milli eğitim sistemimizdeki bu değişiklikler, 2010 yılına kadar, öğrencilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin “milli, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” yapısına uygun, Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlı “iyi insan ve iyi vatandaşlar” olarak yetiştirilmesine yönelik yapılmıştır. Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, laikliğin dinsizlik olduğuna, dindarların hor görülüp ezildiğine ve ötekileştirildiğine, eğitim sisteminin dine yabancı nesiller yetiştirdiğine inanan bir kesim vardır. Maalesef geçmiş siyasi iktidarların ve askeri darbelerin yanlış tutum ve davranışları da, bu kesimdeki bu algıların güçlenmesine destek olmuştur.  Yıllarca iktidara gelip bu düzeni bütün kurumlarıyla kökten değiştirme düşüncesiyle yetiştirilen bu kesim, şu anda iktidar makamında bulunmaktadır.

2007 yılında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, 12 Eylül 2010 Referandumu sonucu yüksek yargının el değiştirilmesi ile iktidar, yıllardır oluşturduğu siyasi ajandasındaki, toplumu her alanda dini esaslara göre yapılandırmayı esas alan  maddeleri, birer birer hayata geçirmeye başlamıştır. Bunların en önemlileri eğitim alanında yapılanlardır. Bu dönemde üniversitelerde türban yasağının ve meslek lisesi mezunlarına üniversiteye geçişte farklı puan uygulamasının kaldırılması, doğru kararlar olmuş ve birçok öğrencinin mağduriyeti ortadan kaldırılmıştır.

Eğitimde yapılan diğer değişiklikler, iktidarın 2011 yılında açıkça ifade  ettiği kendi dünya görüşüne göre “yeni nesil yetiştirme projesi” çerçevesinde değerlendirilmelidir.

  • Sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim sisteminden vazgeçilerek 4+4+4 biçiminde kesintili bir sisteme geçilmesi,
  • Kur’an Kurslarındaki eğitimin de zorunlu eğitim kapsamında değerlendirilmesi,
  • Anadolu Liselerinin Hazırlık Sınıflarının kaldırılması,
  • Orta öğretime geçiş sisteminde sık sık yapılan değişiklikler (ALYS, SBS, TEOG),
  • Genel liselerin Anadolu Lisesine dönüştürülmesi,
  • Anadolu Öğretmen Liselerinin kapatılması,
  • İmam Hatip Ortaokullarının açılması ve İmam Hatip Liselerine pozitif ayırımcılık yapılması,
  • Dini ağırlıklı seçmeli derslerin (Arapça, İslam Tarihi, Peygamberimizin Hayatı”Siyer”) her tür ve derecedeki okullarda okutulması,
  • Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin 1 saatten 2 saate çıkarılması,
  • Öğretmen olarak istihdam imkanları arttığı için İlahiyat Fakültelerine talebin artması,
  • Akademik başarısı yüksek okulların “Proje Okulu” seçilerek yönetim ve eğitim kadrolarının zorunlu olarak değiştirilmesi,
  • Deneyimli yöneticilerin öğretmen veya uzman kadrolarına çekilerek, yerlerine objektif kriterlerle değil, sübjektif değerlendirmeler yapan mülakat komisyonları ile deneyimsiz kişilerin atanmaları, Oluşturulan yeni ders müfredatları,
  • Bazı yönetmeliklerde yapılan köklü değişiklikler
  • Son olarak 176 dersin müfredatından “Atatürkçülük” konularının çıkarılarak yerine konulan “Değerler Eğitimi”nin verilmesine, protokolla, bazı vakıfların (Ensar Vakfı, Birlik Vakfı) ortak edilmesi,

Siyasi iktidarın eğitimi, “yeni nesil yetiştirme projesi”ne göre yeniden yapılandırma amacıyla yaptığı düzenlemelerdir.

Eğitim Raporunun bundan sonraki bölümlerinde 2017-2018 öğretim yılından itibaren uygulanacak yeni müfredatlar ve bazı yönetmeliklerde yapılan köklü değişiklikleri ayrı ayrı inceleyecek ve genel olarak değerlendireceğiz.

 

 

Ağu 12

İslam Devletinde Eğemenliğin Mahiyeti

                                                                                                   Av. Mürsel ASLAN*

İslam devletinde eğemenliğin mahiyeti Kur’anı Kerim ve peygamberimizin  sünneti ile tayin edilmiş ve uygulanmaya  koyulmuştur. Devletin yönetimi ile ilgili bütün kural ve kaideleri Allah c.c. koymuştur ( Adaletle hükmediniz g,bi)  . Uygulamasını Peygamber efendimiz yerine getirmiştir. Peygamberlerin görevi , bulundukları toplumlara vahyi tebliğ etmek ve  uygulamasını göstermektir.  Kural ve kaideler koymakta Eğemenlik AALLAHa aittir uygulama beşer planında peygamberlerindir.

 

İlk peygamber Hz. Ademden ,Son peygamber efendimiz A.S. a kadar, bütün peygamberler bulundukları toplum ve toplumlarda adaletin tesisine çalışmışlardır. ZENGİN İLE FAKİR ARASINDA DENGENİN SAĞLANMASI, İŞÇİ İŞVEREN ARASINDA dengenin sağlanması gibi Yani ; EĞEMEN GÜÇLERİN TOPLUM ÜZERİNDEKİ BASKI VE ZULÜMLERİNE KARŞI DURMUŞLARDIR. Toplum içerisinde sınıf ayrımını , güçlülerin eğemenligini yıkmaya çalışmışlar. Bu eğemen sınıf bazen iktidarı elinde tutan gerek seçimle gelmiş, gerekse başka yollarla gelmiş olsun fark etmez. Kurdukları zulüm sistemi ile kendilerinden olmayan veya ötekileştirdikleri kitleleri ve halkı elinde bulundurduğu devletin gücü ile baskı altına alarak yıldırmış ve sindirmişerdir. Bu siyasi gücün yanında ise , yandaş sermaye kasimi ve dini kuralları eğemen kesimin lehine yorumlayarak fetvalar uyduran Ülema olarak toplumda sivrilen kesim yerini alarak üçlü sac ayagı oluşmuştur.İşte Peygamberler ve mustazafların görevi bu üçlü sac ayagı ile mücadele olmuştur. Eğemen sınıfın hakim olduğu bir toplumda adalet yoktur ,Ancak eğemenlerin lehie tesis edilir mustazaflar ezilir kitleler ezen üçlü sac ayağı oluşmuş sınıf karşısında köleleşir. Bu husus Kur’anı KERİM DE Şöyle İzah edilmiştir:

 

Firavun ve Hz. Musanın mücadelesinde; Firavun’un safında yer alan o zamanın en zengini olan Karun,ile O zamanın ülemasının büyük bir kısmı Hz. Musanın karşısında olmuşlardır. Çünkü; Musa bunların toplum üzerineki baskılarını zulmünü yıkmakla, eğüemenliklerini kırmakla emrolunmuştur. ADALETİN SAĞLANMASINI  AMAÇLAMIŞTIR. Ezilen halkının yanında yerini almıştır. İslam devlet düzeninde, devleti yöneten kesimin tek görevi devlet nizamında ataleti sağlamaktır. Bu hususda Peygamber efendimizin uygulamaları ve Hadisi Şerifleri çokça mevcut olup, en çok toplumdaki gelir dengesizliğine engel olmuştur ve düzeni sağlamıştır. Birileri fazla yemekten, birileri de açlıktan ölmemiştir.

 

İslam devleti , yönetilirken, devleti yöneten bürokraside liyakat ön planda yer almıştır.Adam kayırmacılık ve yandaşlık yer almamıştır. Bu hususda da EFENDİMİZ a.s. BİR UYGULAMASINI örnek verecek olursak, Pegamber Efendimiz , yanında sahabesinin bir kısmı ile Kabeye gelir. Ozaman Kabenin yönetimi müşriklerin elinde, Kabenin görevlisi ise bir müşrik. Peygamber efendimiz, kabenin anahtarlarını ister, içerisini görmek için ,görevli vermez. Hz. ALİ  kolunu büker ve anahtarları alır , kapıyı açar. Pegamberimiz içeriyi temaşa ettikten sonra, o anahtarları görevliye iade edilmesini söyler. Hz. Ali onun müşrik olduğunu belirtmesine rağmen, peygamberimiz bu göreve onun layık olduğunu söyler. Bunun üzerine o görevli de daha sonra Müslüman olur.

 

GEREK Efendimizin devlet yönetiminde, gerekse dört halifeni devlet yönetiminde; Adalet ve Liyakat uygulamalarından hiç taviz verilmemiştir. EN önemli bu iki husus devleti düzeninin temelidir. Daha sonraki saltanat dönemlerinde bunlar terk edilmiştir.

 

*Anadolu Aydınlar Ocağı Başkan Yardımcısı

 

Ağu 06

Medeniyetleri Buluşturan İlçe İncesu

Emrah BEKÇİ

 

Efendim!

            Öncelikle bütün okurlarımıza saygı ve selamımı iletirim!

Anadolu’muzun bazı beldeleri vardır. Bu beldeler, tarihi hafızaları derin bir şekilde barındıran, genel olarak bakıldığında göze bir şeyler çarpmayan, lakin detaylara inildiğinde Anadolu’nun edebiyat, san’at ve tarihinin kodlarını içinde saklamış olduğuna şahitlik ederiz. İşte öyle bir Anadolu ilçesine sizleri misafir edeceğim.

İlçemizin adı: İNCESU

 

‘İncesu’ ismi, Hititlerden, Doğu Roma’ya, Bizans Kroniklerinden Anadolu Selçuklu Devletine, 1302 Yalokova Savaşından sonra Osmanlı Devleti ve günümüze kadar, 6 bin senelik ‘bilinen’ tarihi barındırmakta ve muhafaza etmektedir.

 

Avrupa ve Asya medeniyet ve tarihi hususunda araştırmalar yapan bilim insanları ve araştırmacılar ‘İncesu’ya temas etmeden geçilemeyeceğini çok iyi bilirler. Çünkü İncesu, Asya ve Afrika’ya yolu açılan bir kavşağın köşe başındadır. Hitit, Roma, Bizans, Selçuklu tarihi incelendiğinde, İncesu’dan vize almayan ve konaklamayan kervanlar, yollarına emin hareket edemeyeceklerini iyi bilirlerdi. İncesu, ticaret yolu üzerinde bulunan, gelip giden kervan ve askeri yapılanmaların dinlenme-haber alma-gidecekleri yönlerdeki coğrafyanın ve ticaretin nabzını yoklamak için bir merkez konumundaydı.

İncesu hakkında sizlere genel olarak biraz bilgi aktarmak istiyorum:

İncesu; Doğusunda Kayseri İl merkezi, Batısında Nevşehir Ürgüp İlçesi, Güneybatısında Yeşilhisar İlçesi yer alan, Kayseri’ye bağlı bulunan günümüzdeki şirin bir ilçemiz. İncesu’da Hititler, Frigler, Kimmerler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokya Krallıkları, Romalılar, Bizanslılar ile Miladi 1071 senesinden sonra günümüze kadar ağırlıklı olarak Türkmenlerin yaşadığını yazılı olarak gözlemliyoruz.

İncesu tarihi ve sosyal yapısıyla alakalı olarak elimizde toplu olarak bulunan en önemli kaynaklar; ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İncesu, Yazan Turan Yalçın’ın 94 Sayfalık eseri.’ ’Coğrafyadan Vatana İncesu, Hazırlayanlar: Hasan Çiftçi, Hüseyin Çavdar’ın 179 Sayfalık Eseri.’ Ve İncesu Belediyesi ile Erciyes Üniversitesi’nin müşterek olarak 22-24 Ekim 2010 Tarihinde düzenledikleri I-Ulusal İncesu Sempozyumu, ‘Eskiçağlardan Günümüze Her Yönüyle İncesu’yu anlatan ve bilgi veren, bilgi şöleni sonucu basılan üç ciltlik, toplam 1661 sayfalık, İncesu Belediyesi’nin 7-8-9 sayılı kültür yayınlarıdır. (Bendenizin bildikleri bu kadardır.)

 

İncesu, tarih severler ve araştırmacılar için halen birçok bilinmeyeni gün yüzüne çıkartılmasını bekleyen bir ilçemiz. Kültür konularına çok hassas ve duyarlı olan İncesu yerel yönetimi ve Belediye Başkanı Sayın Zekeriya Karayol. Gelişmiş ve gelişecek olan bir yerel yönetim merkezinin ‘Kültür-San’at-Fikir-Edebiyat’tan’ geçtiğini, İncesu’nun da tüm bu unsurları barındırdığının farkında olan, bu konularda tüm imkânlarıyla çalışmalar yapıp, İncesu’nun uluslar arası camiada yerini sağlam bir şekilde almasına gayret gösteren, emin adımlar ile ileriye yürüyen değerli bir büyüğümüz.

 

(İncesu Belediye Başkanı Sayın Zekeriya Karayol)

Efendim!

Günümüzde bir ilçemizi düşünelim. Bu ilçemiz miladi 1071 tarihinden önce birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış olsun. Hatta coğrafi konumu öyle bir vaziyette olsun ki, doğu ve batıya hareket eden kervanların ve askerlerin uğrak noktası konumunda bulunsun. İncesu; stratejik konumu, medeniyetlerin yol güzergâhındaki dinlenme ve uğrak yeridir. İlk dönem Hıristiyanlık inancı için ev sahipliği yapmış vaziyeti ile 1071 den önce kültürlerin birleştiği bir merkez. 1071 den sonrada tüm dünya medeniyetlerinin izlerini yine sinesinde besleyen günümüze kadar muhafaza eden önemli bir ilçemiz. Yazımın içerisinde bunlardan birkaç bölümü sizlere peyderpey açmaya gayret göstereceğim.

 

(İncesu’lu Hocamız Sayın Hasan Çiftçi)

Yazımın içeriğine nerden başlayacağım konusunda şaşkınlık içerisinde bulunduğumu öncelikle belirtmek istiyorum. Bunu şu şekilde sizlere arz edeyim:

İncesu dediğimizde şu başlıklar önümüze çıkmakta ve hangisini ele alsam diye çok düşündüm. Bende sadece başlıkları buraya yazmayı düşündüm ki, İncesu’nun ne kadar önemli bir yer olduğunu sizlerin takdirlerine sunma imkânını, anca böyle izah edeceğimi düşündüm. Aksi halde, burada şahsıma ayrılan sayfaların, koskoca İncesu tarihinin tamamını anlatmaya yeterli olmayacağı malumunuzdur.

 

(Roma Dönemi ‘MİL’ Taşı)

XIX. Yüzyıl ‘Temettüat’ Defterleri, Mısır İsyanlarında İncesu, 1872 Tarihli Emlak Kayıt Defterlerinde İncesu, ‘Karamanlıca’ dediğimiz lisanın İncesu’da şekillenmesi, Asurlu Tüccarların Güney Yolu olarak İncesu’yu kullanmaları. Atatürk’e şiir okuyan 8 yaşındaki ‘Servet Kutat’ kızımız. ‘Sokrat ve İncesu’. 19. Yüzyılda sosyal ve ekonomik olarak İncesu. 191. nolu şerriye sicilinde İncesu. Selçuklu ve Beylikler döneminde kurulan zaviyeler ve İncesu. Osmanlı ‘Seferberlik’ vaktinde kıtlıklar ve İncesu örneği. Ehl-i Örf Taifesinin İncesu’da yapmış olduğu tahribat. Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinde ki İncesu…

 

(Atatürk’e Şiir Okuyan Servet Kutat, 8 Yaşında)

Efendim!

Liste bu şekilde yüzlerce başlık olarak devam etmekte, kısacası İncesu Anadolu’nun tam göbeğinde, İnanç-Kültür-Savaşlar-Tarım başta olmak üzere, tüm insanlığın atalarını sinesinde barındırmış ve kucaklamış bir ilçemiz.

Bendenizin çokça ilgisini çeken İncesu’yu tanımak görmek gezmek, tarihi kalıntılara kalem tutan ellerimle temas etmek, bilinen 6 bin yıllık tarihiyle dertleşmek, hep ‘bir gün olacak, göreceğim, gezeceğim’ sözlerimden öte geçmemişti. Tarih okumalarım ve kültürel her türlü araştırmalarımın sayfa aralarında hep bu ilçemizin ismi yazılmıştı. Hal böyle olunca ‘bir milli aydın olarak’ İncesu’yu merak etmeden duramadım.

(Servet Kutat’a 1934 Tarihindeki Teşekkür Mektubu)

Aradan geçen uzunca bir vakitten sonra İncesu Aydınlarımızdan Sayın Hasan Çiftçi ve Hüseyin ÇAVDAR ile temasa geçtim. Hatta Sayın Hasan Çiftçi Büyüğümüz, İncesu ile alakalı olarak kaleme alınan ve bir özet niteliğinde olan; Coğrafyadan Vatana İncesu isimli, Sayın Hüseyin ÇAVDAR Hocamızla birlikte, İncesu Belediyesine telif ettikleri eseri bendenize iletti. Aradan geçen az bir vakitten sonra, Sayın Hasan ÇİFTÇİ Hocamıza, İncesu ile alakalı bazı kültürel hususları, hep birlikte İncesu Belediyesi Başkanı Sayın Zekeriya Karayol’a aktarmamız gerektiğini belirttim. Sayın İncesu Belediye Başkanımız Zekeriya Karayol sağ olsunlar bizleri makamında büyük bir nezaketle ağırlayıp, dikkatlice dinledi, tavsiyelerimizi notlar aldı.

Efendim!

Aydın olmanın en büyük sorumluluğu; doğup ve büyümüş olduğu coğrafya haricinde, ‘Vatan’ dediğimiz bütün coğrafyanın insanı olması, görmüş olduğu negatif hadiselere parmak basıp, yapılması gereken hadiseleri ise, edebiyat çerçevesinde ilgililere aktarmasıdır. Bu milli bir görevdir. Bu görevi aydına veren doğmuş olduğu vatan toprağıdır. Bundan dolayı bütün aydınlarımız, sadece doğmuş oldukları topraklar değil, vatanının tüm misaklarını doğmuş oldukları topraklar olarak görüp, çalışmalarını ve yazılarını bu yönde yapmaları, milletimiz, vatanımız ve devletimiz için büyük bir katkı sağlayacaktır.

 

İncesu, Anadolu’muzun göbeğinde Erciyes Dağına göz kırpan, geniş ovaların sardığı, Ürgüp’ün peri bacalarının selamladığı, karayolu ile gelip geçenlerin konakladığı, Hatta ‘Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın, gelip geçenlerin dinlenmesi için Kervansaray ve Hanlar yaptırıp buyur ettiği. Türk Edebiyatının şairi Faruk Nafiz Çamlıbel’in bu handa kalıp, ‘Han Duvarları’ şiirinin mısralarını yazdığı-hüzünlendiği, gezip görülmesi ve günümüze kadar kalan tarihi taşlara dokunulup sohbet edilmesi, yazılması, gelecek kuşaklara tanıtılması-aktarılması gereken bir ilçemiz.

Buradan şunu da açık bir şekilde ifade etmek istiyorum. Kayseri tarihini bilmeden, Sivas, Antalya, İstanbul, Ankara, İzmir, Samsun, Diyarbakır, Bitlis..vs. Anadolu’muzun geçmiş tarihini anlamak çok zordur. Bundan dolayı Kayseri’yi iyi etüt eden bir mütefekkir, tüm Anadolu’nun tarihine hâkim olacaktır. Bu çıkış nokta nazarıyla, Kayseri’yi ve tarihini anlamak içinde ‘İncesu’ tarihini iyi bilmek gereklidir.

Çünkü İncesu, Kayseri’nin en eski vakfı olan‘Hisarcık Suyu Vakfiyesi’nden sonra,  ikinci eski, miladi 1278 tarihli Es’Seyyid – Es’Şeyh Selvi Oğulları Hasan ve Hasun Bey Vakfının kurulduğu yerdir. Bunu da burada bir önemli not olarak, gelecekte araştırma yapacak ilim adamlarına şerh olarak belirtmek isterim. Kısacası İncesu, Kayseri merkez kadar önemli bir ilçemizdir.

İlçe merkezinde ve çevresinde, tarihi doku ve kültürel ne kadar değer var ise ‘İncesu Belediyesi’ tarafından değerlendirilip, kullanıma açılması için bütün gayretler sarf edilmektedir. Anadolu’da ve Kayseri merkezde mukim olan yerli ve gezmek isteyen insanlarımız. Farklı bir doku, farklı bir tarih, huzurlu ve sakin bir ortam istiyor ise, gerek aileleri, gerek ise arkadaşlarıyla birlikte İncesu’yu ziyaret etmelerini tavsiye ederim. Belki ikinci bir ‘Han Duvarları’ şiirini yazacak bir yürek veya ince bir ayrıntıdan, farklı bir tarihi hadiseyi aydınlatacak bir kardeşimize bu tavsiye ile vesile olmuş olacağız.

Ayrıca İncesu 1925 de ‘Mübadele’ kanunu ile Yunanistan’a göç eden ‘Ortodoks Türkleri’ Karamanlıca yazıp okuyan, Osmanlı vatandaşlarının da yurdudur. Anadolu’da Birinci Dünya Harbi (Seferberlik) çıktığı vakit, yaşadıkları coğrafyada, yani ‘İncesu’da’ devlete isyan etmeyip bağlı kalan ‘Anadolulu: Rum dediğimiz insanlarımızın da yurdudur. 1844 Nüfus sayımında İncesu’da 495 Hane, 2242 kişi olarak geçmektedir. 1902 Salnamelerinde ise 1719 Erkek, 1910 Kadın olmak üzere toplam: 3629 Rum yaşamaktadır.

Bunları buraya yazmamın nedeni şudur:

Gerçi Rum isek de Rumca bilmez, Türkçe söyleriz,

Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz

Öyle karışık bir yazı biçimimiz var ki,

Harflerimiz Yunanca, Türkçe meram eyleriz.

(1896 Tarihli Anonim Basılı Metin. Coğrafyadan Vatana İncesu, Hasan Çiftçi-Hüseyin Çavdar, İncesu Belediyesi Kültür Yayınları, s.92,98.)

Efendim!

Buradan bir hadiseyi daha belirtmek istiyorum. 2008 senesinde Balkan ülkelerinde tarih ve kültür araştırmaları için 3 seneye yakın bulundum. Miladi 910-20 de, Bulgar Han’ı (Bulgar: Türkçe bir kelimedir ‘karışmak’ manasındadır.) Han Pars, Pagan dinini bırakarak, Ortodoks olmuş, ismini de I-Boris olarak değiştirmiştir. Bu tarihten sonra Bulgar ordusuna ait olan birlikler ‘Bizans Sınırlarına’ yerleştirilmiştir. Bu birliklerde ‘Kıpçak-Peçenek Türkleri fazlaca hâkim durumdadır’. İşte İncesu’da bulunan, ‘Rum; yani Ortodoks dediğimiz, Karamanlıca yazıp okuyan insanlarımız, geçmişte sınır boylarına Bizans’ın yerleştirmiş olduğu ‘’Peçenek-Kıpçak Türklerinin’’ kalan bakiyelerdir. 1925 de mübadele kanunu ile birlikte Yunanistan’a yollanmışlardır. Kısacası özü bizden inançları farklı olan kişilerdir.

İncesu tarihi ile ilgili olarak cumhuriyet dönemi kaleme alınan ilk toplu metin merhum Turan Yalçın’ın ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ isimli eseridir. Basılı eser 93 sayfa olup, a-z’ye İncesu hakkında bilgi aktarmaktadır. Eser içerisinde sadece müellif merhum Turan Yalçın hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır. Eseri vücuda getiren müellif İncesu için önemli hizmet yapmış bir şahsiyetidir. Bundan dolayı eseri okumam için şahsıma öneren Sayın Hasan Çiftçi Hocamızla irtibata geçip merhum müellif hakkında bilgi almak istedim. Sayın Hasan Çiftçi Hocamız bendenizi merhum Turan Yalçın büyüğümüzün Gazi Üniversitesinde vazifeli oğlu Sayın Prof. Dr. Alemdar Yalçın Hocamıza yönlendirdi. Sayın hocamızla irtibat kurduktan sonra İncesu’nun ana kodlarını oluşturan ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ eseri müellifi hakkında şahsıma bilgi aktarıldı. Bendenizde sizlere Merhum Sayın Turan Yalçın hakkında bilgileri arz etmek isterim.

**

 

 

1918 senesinde Kayseri’nin İncesu ilçesinde dünyaya geldi. 1924 yılında İncesu İlkokulundan mezun oldu. Mezun olduğu 1924 senesinde İlkokul 6 senelik eğitim vermekte ve rüştiyeye hazırlık amacını taşımaktaydı. Mezuniyetlerinden sonra, İncesu nüfus idaresine stajyer memur olarak göreve başladı. Daha sonra İncesu ve çevresinde atlı gezici tahsildar olarak görev yaptı. Bu süre içinde İncesu’nun birçok köylerini atla dolaştığı için bölgede gözlem yapma konusunda önemli bir fırsat yakaladı.

İncesu hakkında ki gözlemlerini notlar haline getirmeye başladı. İhtiyaç nedeni ile 1950 senesinde Kayseri Develi ilçesine vergi memuru olarak atandı. Buradaki görevi sırasında İçişleri Bakanlığındaki çalışmaları sebebiyle Develi İlçesi Bakır Dağı Nahiyesi’ne Nahiye Müdürü olarak atandı. 1960 yılında, nahiye müdürlüğü ilga edilene kadar vazifesine devam etti.

Kendi isteği ve çocuklarının eğitimi için Kayseri Vergi Dairesi Müdürlüğü, Vergi Dairesi Hesap Şefliğine tayin edildi. 1976 senesinde vazifesi hitamı emekli oldu.

Merhum Turan Yalçın’ın İncesu üzerine yaptığı çalışma, sadece bir tarih çalışması değildir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü öğretim üyelerinin de talebelerine örnek olarak gösterdiği, Sözlü tarih geleneğine bağlı bir sosyal antropoloji çalışması özelliği taşımaktadır. Asıl değeri buradan gelmektedir.

Merhum Turan Yalçın, İncesu tarihi ile tuttuğu notları uluslar arası hakemli dergide sosyal antropolojik çalışma örneği olarak yayınlanmıştır. Verdiği bilgilerin bir kısmı doğrudan kendi gözlemlerine dayanmaktadır. Bunun içinde gittiği İncesu köylerindeki mezar taşlarını, 1950 senesinin teknik imkânları ile aydıngere çekerek okumuş ve bu taşların bugün yok olması sebebiyle köylerin tarihi ile ilgili hayati bilgiler vermiştir.

Bunun yanında eser, bir tür anı özelliği taşımaktadır. Çünkü özellikle yaşadığı ilk gençlik yıllarındaki İncesu hakkında artık kayda alınması imkânsız bilgiler vermesidir. Bunun yanında ilçenin tarihi ile ilgili Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya kadar giden kısımda verdiği bilgiler, birinci derecede tarihi kaynaklara dayandığı gibi. İncesu Ortodoks Rumları üzerine verdiği bilgiler hiçbir yerde rastlanmayacak kadar önemli sözlü tarih kayıtlarıdır.

Eseri içerisinde İncesu’nun gelenek ve görenekleri ile ilgili verdiği bilgilerin hepsi kendisinin bölgedeki görevleri sırasında tuttuğu gözlem notlarıdır. Bu notları el yazısı olarak ‘Osmanlı Türkçesi’ olarak tutmuştur.

Merhum Turan Yalçın’ın İncesu’da gerçek olaylara dayanan hikâyeleri bulunmaktadır. Bu hikâyelerde geri kalmışlık, yoksulluk ve cehaletin İncesu ve yöresindeki etkilerini çarpıcı bir üslup ve titiz bir gözlem yeteneği ile aktarmıştır. Merhum Turan Yalçın Hocamızın henüz basılmamış olan üç defter halinde şiirleri bulunmaktadır.

**

Bu bilgileri bendenizle paylaşan merhum Hocamız Sayın Turan Yalçın’ın oğlu Sayın Prof. Dr. Alemdar Yalçın Hocamıza teşekkürlerimi arz ederim. Umarım merhum hocamızın defter halinde bulunan üç şiir kitabı yerel yönetim tarafından değerlendirilip, İncesu Kültürüne kazandırılır.

Buradan İncesu Tarihini neşreden merhum Turan Yalçın Hocamızın ‘Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU’ eserinin sayfa 5’de bulunan bizlere hitabını sizlere takdim ediyorum:

ÖN SÖZ

Sevgili Okuyucularım,

Bugün öyle insanlar tanıyorum ki beldeler kurmuş, vatanı bir baştan bir başa imar etmiş, milletine hayat bahşetmiş oldukları halde bir köşeye atılmış ve unutulmaya terk olunmuşlardır. Birçok şehrimiz de aynen böyledir. Bir şehre varırsınız, şehrin insanları ve manzarası hoşunuza gider, merak edersiniz. Acaba bu şehir ne zaman kurulmuştur? Kim kurmuştur? Kimler bu şehre hizmet etmiştir de bu güzellik temin olmuştur? Kütüphanelere koşarsınız bir emare temin etmek mümkün değil, ortalara düşersiniz.

Bir bilgi alabilir miyim ümidi ile her ağızdan bir ses işitirsiniz, her duyduğunuz birbirini nakzeder. Hangisinin doğru olduğuna kanaat getiremezsiniz. Neden bu şirin beldenin bir tarihi yazılmamış diye kendi kendinize üzülürsünüz. Siz ve sizin gibiler üzüntüsüyle baş başa kalmakta devam eder de durur. Gene bu yerin bir tarihini yazmak kimsenin hatırına dahi gelmez.

Bu eserle, bu boşluğu kısmen olsun kapatmaya çalışacağız. Hemen ileve edelim ki bu eserde; kaydedilen bilgilere, rivayetlere fakat rivayetlerin en doğru olanına, tarihe en yakın bulunanına ve inandıklarımıza yer vermeye çalışacağız. Noksanlarımız, hatalarımızı ve yanlışlarımızı hüsn-i niyetinizin perdeleyeceğine inanmak ve zeki hemşerilerimizin müsamahasına güvenmekteyiz.

Dileriz ki bu eserin neşrinden sonra ilmi tartışmalar başlasın ve tarihe tam uygun bir eser vücut bulsun. (Bir İlçenin Sosyo-Kültürel Tarihi: İNCESU, s. 5, Turan YALÇIN.)

 

Efendim!

Ayrıca çok farklı bir noktayı daha sizlere arz etmek istiyorum. Şimdi burada yazacağım hususlar, gerek ilmi gerek ise edebi bir vaziyette bu vakte kadar kaleme alınmadı. Sizlere arz edeceğim hususlar sadece birkaç misal olarak düşününüz ve gerisini sizler tarihe bir göz atarak tamamlayınız. İncesu’nun bir kavşak noktası olduğunu belirtmiştik. Bu hal ta Roma’dan Bizans’a, Oradan Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devletine kadar sürmüştür.

İncesu’dan kimler gelip geçti, kimler konakladı hiç düşündünüz mü? Birkaçını ben buradan sizlere arz edeyim:

Büyük İskender Hind Seferine çıktığı vakit İncesu’dan geçti. Mecburdu çünkü yol İncesu’dan geçiyordu.

Mevlana Celaled’din-i Rumi 8 yaşındayken babası Sultan Bahaed’din Veled (Sultan’ül Ulema) ile Konya tarafına Larende’ye gitmek için İncesu’dan geçti.

Kayseri’de Medfun Seyyid Burhaned’din Tirmizi, Mevlana’nın yanına gitmek için İncesu’dan geçti.

Tebrizli Şemseddin ‘Şems-i Tebrizi miladi 1243 senesinde Konya’ya gitmek için İncesu’dan geçti.

Şam’da öğrenimini tamamlayan Muhammed Celaled’din, ‘Mevlana’ olmak için, yani çilesini Ali Dağın’da tamamlamak için hocası Seyyid Burhaned’din Muhakik-i Tirmizi’nin yanına gelmek için İncesu’dan geçti..

Efendim!

Liste bu şekilde uzayıp gitmektedir. Bunları buraya nakletmemin nedeni, bir ilçenin ne kadar tarihsel ve kültürel değerinin olduğunu vurgulamaktır. Anadolu’da İncesu gibi parmakla sayılı beldemiz vardır.

İncesu, tarihi ve kültürel dokusunu bilen-tanıyan, kendini her daim sorumlu-vazifeli hisseden yerel-idari yönetime sahip bir ilçemizdir. Gelecek tarihlerde çok önemli tarihsel ve kültürel projelere imza atıp, gelecek kuşaklara büyük miraslar bırakacaklardır. Buna inancım tamdır.

Buradan, Anadolu kültürüne duyarlı bütün okurlarımıza ve İncesu Belediye Başkanı, Kaymakamı ile bütün İncesu sakinlerine selam ederek, saygı ve sevgilerimi arz ediyorum.

 

Ağu 06

Kutlu Bayramın Bereketi

Prof. Dr. Hacı DURAN

Bu yılın Ramazanı kemale erdi. Allah’a şükür bayrama girdik.  Ramazan’ın bizden onbir ay süresince ayrılması, ister istemez bir burukluk yaşatıyor.  Bayramla birlikte yeniden bu zamanı yaşamanın hasretine katlanma süreci başlıyor. Bu süreç bayram ve bayram sonrası zamanların bir şükrü olarak yaşanacak.

Ramazan’dan ayrılmak anne rahminden ayrılmak gibidir, bir bakıma.  Anne rahmine asla geri dönemeyiz. Fakat Ramazan’a Allah’ın inayeti ve rahmeti ile sağlığımız el verdiği müddetçe dönebileceğiz. Bundan dolayı anne olmaya baba olmaya hazırlanırız. Yani dönmeyi arzu ettiğimiz bir yere dönme imkanı olmayınca, kendimizi o mekana dönüştürüyoruz. Böylece annelik ve babalık kendini bilen birisi için bir rahmet kapısına dönüşmek oluyor.

Ramazan bayramına aynı zamanda Şükür bayramı da denir. Şükür yerine belki de bir telafuz değişikliğinden dolayı Şeker bayramı da denmektedir. Bu arada şükrün şekere dönüşmüş olması da güzeldir. Zaten şükretmek insanın en tatlı davranışlarından ve tutumlarından birisidir. Bundan dolayı Ramazan bayramına, ha şükür ha şeker bayramı denmiş. Bana göre fark etmez. Şükür etmek zaten hayatın tadına varmaktır, hayatı İlahi lütfün şekeri olarak algılamaktır.

Fakat yaşadıkça sürekli bir şekilde Ramazan’a yeniden döneceğiz. Dönme süreci şükürle başlıyor ve şükürle devam edecektir. Şükür Allah’ın rahmetini idrak etme davaranışı olarak hayatı kapsayacak ve bu mümini, inanmış adamı Allah’ın rahmetinde tutacaktır. Yani şükür bayramını idrak etmek Allah’ın rahmetine güvenmektir. Bir rahmet kapısının aracı olma yönünde ömür sürmektir, inşa etmektir. Ramazan’ın bitmesi ve bayramın başlaması; tabiatın ilahi döngüsüne bağlı olarak yaşadığımız müddetçe tekrarlanacaktır. Böylece hayatımız Şükrü umrana veya uygarlığa dönüştürecektir.

Ramzan’dan ayrılma, Şükür bayramını idrak etme ve Ramazana yeniden dönüş; hayatı rahmeti Rahman’ın rahminde geçirdiğimizin tanıdığıdır.  Bu tanıklık inşaallah, orucu oruç, namazı namaz, duayı dua, helalı helal, sevabı sevab, günahı günah olarak bilmeye ve yaşamaya neden olur.

Bu bilinç hayatımızı mamur edecektir. Hayatın her fiilini ve anını alemlerin rahmine, yani rahmeti Rahman’a salıvercektir. Malum olduğu üzere, çok şükür ki Ramazan Şükür/Şeker bayramıyla taçlanıyor. Şükür bayramının şükürleri nasıl gerçekleşiyor? Bayram boyunca bunları bizzat yaşamış olacağız.

Şimdi bayram zamanı. Ramazanın bir yıldaki, zaman üstü-zaman aralığı, mekanı ve sosyal döngüsü, son sahur ve iftarla birlikte bu yıl kemale erdi. Hepimizi oruçla, Kur’an okumayla tatmin etti.

Bayram’ın Arapça adı, ayd’dır. Ayd tekrarlanan demektir. Dönen ve iadesi olan zaman, dönem ve tören demektir. Bayram’ın yeniden iadesi, tekrarı iki şekilde kendini bize hissettirecek, kendini yaşatacak ve canlandıracaktır.

Birincisi her ramazanla birlikte bayramın her yıl yeniden tekrarlanması şeklinde olur. Her yıl bayram bize, biz bayrama doğru hasretle koşarız. Ama bayram, zamanı aşar, her yıl on gün önce, kendini bize yaklaştırır. Böylece bayram mantığımızla kurgulanan zamanı aşar. Kendine özgü bir takvimle bizi yüzleştirir. Her anı ilahi hikmetle bize sunar. Bu aşım ile birlikte bayram zamana yayılmış olur. Bayram’ın insan mantığına göre sabitlenmiş bir zamana sığmamış olması, bayramı zamana yaymak demektir. Bu döngüler sürecinde haftanın, ayın ve yılın herbir günü bayram günü olabiliyor.

Her yıl yeni bir günle ve bir önceki yıla göre yaklaşık olarak on gün önce başlayan bayram, insanların yapay ve sabitlendirilmiş bayram zamanlarını tamamen aşar. İnsan her şeyi kendi mantığına göre sabitlemek ister. Bundan dolayı, insanlar gerçek döngüyle uyuşmayan bir takvime göre hesap yapar. Ama ibadetin ve Bayram’ın zamanı bir coşkunun tecellisi gibidir. Mantığı aşar. İlahi zamana insanı bağlar ve onunla uyumlaştırır.

İkincisi Bayramlaşma törenleri de  bayramları yeniden canlandırır, günceller ve günün bayramına ekler. Bir çocuğun ve yetişkinin, annesinin, babasının, nenesinin ve bir büyüğünün bayramını kutlaması, bayramı nesillere arası bir coşkuya dönüştürür. Büyüklerin ömürleri boyunca yaşadıkları bayramları yeniden yaşamalarına neden olur. Yani bayramlaşma eskilerin bayramını, ömürlerini, umranlarını ve geleneklerini günün bayramına ekler. Yeni nesillerin bayramını geçmişe taşır. Bir büyüğün küçüğü ile bayramlaşması gelecek nesillere bayramı bir ömür, bilinç ve umran olarak ulaştırır.

Yani herbir bayramlaşma Nuh’un gemisi gibidir. Bir dönemden kalma uygarlığı, bilinci, örfü veya umranı, hayatın fırtınalı dalgalarından kurtarır. Yeni bir insanılığa ve umrana dönüştürür. Nesiller arası bayramlaşma geçmişi geleceğe, geleceği geçmişe en saf ve sade biçimiyle dönüştürür.

Bayramlaşma adeti ile zaman; takvim anlarının, kabaca yani aritmetik olarak toplanması işlemi olmaktan çıkar. Vahdet’in bir anı olarak Huzur-u Rahman’ın tecelligahı olur. İşte herbir bayramlaşma bu huzura erişmektir. Bunu kutsamaktır.

Arkadaşların, yaşıtların, komşuların, hemşehrilerin, vatandaşların ve aynı gönül ortamlarının havasını teneffüs edenlerin bayramlaşması ise bayramı belli bir anda binlerce kere tekrarlar yeniden canlandırır. Böylece hayat; gün boyunca hem zaman, hem de mekan eylemi olarak, iyiliği ve güzelliği paylaşmak olur.  Bayramlaşma, Şükrü ve Hamdi paylaşmaktır. Dolaşımda tutmaktır. Bayramlaşma bu yönüyle bir geometrik veya logaritmik dizi gibi hızlı bir şekilde;  hayrı, hasenatı, iyiliği, güzelliği, sevgiyi, aşkı ve merhameti çoğaltır. Eskileri yeniler, yenileri kökleştirir.

Bayram böylece yayılır, herkes tarafından tekrarlanır. Bayram sevgiyi, saygıyı, güzelliği, hoşnutluğu ve mutluluğu dolaştıran ve paylaştıran bir bilinç olur.

Bayram, şehidlerin, müteveffa ataların ve tanıdıkların, hatırlanmasına neden olur. Her bir bayramlaşma eski nesil ile yeni nesil arasında müşterek ve yeni bilincin uyanması ve umrana dönüşmesidir. Böylece bayram unutulmuşluğu, terk edilmişliği, umutsuzluğu ve karamsarlığı yener. İnsanı hayatın akışıyla yeniden buluşturur.

Bayram orucun ve İlahi kelama eşlik etmenin dinginliğini heyecana, coşkuya ve yeniden coşkulu eyleme dönüştürür. Bir ayın ibadeti sevgi olarak insanlar arasında dolaşıma girer. Tüm okurlarıma ailecek dostlarıyla güzel bir bayram idrak etmelerini Cenab-ı Hakk’tan umut ediyorum. İyi bayramlar, sevgili dostlar.

Ağu 06

Kendi Kendimizi Kısıtlamayalım!

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

İnsan beyni, bir orkestra şefi gibidir. Ruh yapımız ve kişiliğimiz, beyin aracılığı ile kendini ifade etmektedir. Beynimizin stres altında kalması, bütün organlarımızın faaliyetine olumsuz etki yapmaktadır. Stres yönetiminde, beynimizi doğru kullanırsak, mutlu, başarılı ve kaliteli yaşayabiliriz. Stres yönetimi de bizim vereceğimiz kararlara bağlıdır. Bu sebeple, işe dünyayı değiştirmek yerine kendimizi değiştirmekten başlamalıyız.

Yüzen fare deneyi, motivasyon ve depresyona dair oldukça etkileyici bir deneydir. Bir fare, minik bir havuza oturtulur. Ayakları yere değmediği için, suda çırpınmaya başlar.
Bu deneyde şu soruların cevabı aranmaktadır. Farenin istediğini gerçekleştirmesi için kaç dakika yüzmesi gerekir? Bu yüzme işine stresin etkisi var mıdır?
Bu deney insan hayatıyla da ilgilidir. Acaba bizim bir şeye ulaşmamız ne kadar sürer? Bir şey dediğimiz, ayaklarımızı değdireceğimiz kadar yakın bir kara parçası veya bir üniversite diploması olabilir. Mutluluk ve huzur gibi soyut hedefler de olabilir.
Deneyde, depresif özelliklere sahip fareler, uzun süre yüzememişlerdir. Ara ara isteksiz biçimde çabalamışlardır. Farelerin beyinlerinde motive edici ve harekete geçirici dürtülerden çok, kısıtlayıcı sinyaller devreye girmiştir. Farelerde stres ön plana çıkmıştır. Normal şartlarda bu fareler üzerinde antidepresanlar denenmiştir. Eğer antidepresanı alan fareler uzun süre yüzebilmişlerse, bu durum antidepresanın fareler üzerinde de etkili olduğuna işaret eder.
Bu deneyin ikinci kısmında farelerin bağırsakları temizlenmiş ve yenilenmiştir. Bu vesileyle bağırsakları yenilenen farelerin stresleri azalmıştır. Bunun sonunda fareler, gerçekten daha umutlu ve ve uzun süreli yüzmeyi başarmışlardır. Kanlarında yer alan stres hormonlarında da kayda değer bir azalma gözlemlenmiştir. Stresin azalması dayanıklığı artırmıştır ( Gıulta Enders, Büyüleyici Bağırsak, çev. Alisa Candan Karsu, Büyükada Yayıncılık, İstanbul, 2016, s. 138).
Bu deneyin ortaya koyduğu gibi, pek çok insan kendini sınırlamakta ve kaynaklarını fark edememektedir.

Her insanın bir yeteneği vardır, bu yeteneği arayalım, bulmaya çalışalım. Dünya’ya gelmemizin amacı kendi yeteneklerimizi arayıp bulmaktır. Bunun için beynimizi en iyi şekilde geliştirerek kullanalım! Ömrümüzü etiketler veya unvanlar peşinde koşarak tüketmeyelim!

Günümüzde insanları tıpkı bir balık misali olta yerine para ile tutmaya çalışıyorlar. Bu oltaya takılmak isteyen veya takılan bir çok insan var. Bun kişiler yoğun stres yaşıyor.
Gereksiz stres yaşayarak yeteneklerimizi kısıtlamayalım.

Ağu 06

İnsan Hak ve Hürriyetleri

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Hak ve hürriyetler, her zaman ve her devirde tartışma konusu yapılmış ve demokratik toplumların vazgeçilemez değerleri olmuştur. İnsan hakları denince ilk önce,  insanların içinde bulundukları ve yaşadıkları şartlara göre geçinme haklarına sahip olmaları akla gelmektedir. İnsanlar geçinme haklarına sahip değil ise, o ülkede insan hak ve hürriyetleri yok demektir. Toplum halinde yaşayan insanlar, geçinme, yaşama ve buna benzer hak ve hürriyetlere sahip  iseler, o ülkede insanlık anlayışına dayanan  bir ekonomik sistem var demektir. Bu düzene, insan hak ve hürriyetlerine dayanan idare denir. Bu tür idarelere kavuşan insanlar, rahat yaşama ve geçinme imkânlarına sahiptirler.

İnsan hak ve hürriyetleri evrenseldir ve demokrasi ile idare edilen ülkelerde çok önemli bir yeri vardır. İnsanların yaşama şartlarının aşağı yukarı tamamı insan hakları kavramı içine girer. İnsanların değerlerini, onurlarını bu haklar korumakta,  başka bir ifade ile insanların maddi ve manevi yönlerini koruyan, düzenleyen ve yön veren  insan hak ve hürriyetleridir.  Bu kavramların,   hukuki dayanakları olduğu gibi sosyolojik ve ahlaki dayanakları da vardır. Ayrıca fikir, düşünce ve ifadeden, insanların yaşama, hayatlarını idame  ettirme ve dünyaya bakış şartlarını düzenleyen idareler meydana gelir. Bu bakımdan;  insan hak ve hürriyetleri toplumları çok yakından ilgilendirmekte ve bu bütün dünya ülkeleri için geçerli olmakta  ve ayrıca bütün sivil toplum kuruluşları tarafından da destek görmektedir. Bu bakımdan; hiçbir kuvvet veya hiçbir kuruluş, hak ve hürriyetleri yok etme hakkına sahip değildir.

İnsan haklarına, din ve vicdan, fikir, düşünce ve ifade, haberleşme, yerleşme ve seyahat, evlenme ve aile kurma,  çalışma ve iş kurma, mülkiyet edinme, yaşama , eğitim , seçme ve seçilme ve benzeri hürriyetlerle de ulaşmak mümkündür. 10 Aralık 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 3. 12. 16. 17. 18. 19. 25. ve diğer maddelerinde bu hak ve hürriyetlerin anlamı çok açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu beyanname ile, Birleşmiş Milletlere üye olan devletlerin, Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği ve dayanışma içine girerek, insan hak ve hürriyetlerine,  bütün dünyada gerçekten saygı gösterilmesi teminat altına alınmıştır.  Söz konusu olan hürriyetlere sahip olunmayan ülkelerde, kalkınmaktan ve demokrasiden bahsedilemez.

Temennimiz, ülkemizde de insan hak ve hürriyetlerinin önünün açılması,  gereken ilgi ve saygının gösterilmesi ve huzur içinde yaşanan bir ülke olma yolunda önemli adımların atılmasıdır.

Tem 31

İstihbarat

Emrah BEKÇİ

Devletler, iktidarlar tarafından yönetilirler. Yönetimdeki kasıt halkın refahıdır. Bir ülke içerisinde yaşayan toplum, güvenlik zafiyetinden dolayı endişe içerisinde bulunuyor ise. O devleti yöneten iktidarın atadığı güvenlik birimleri işin ehli insanlar değildir.

Ülkemizin (Türkiye), dünya üzerinde bulunduğu coğrafi konumu ve sınırlarının dışında yaşanan hadiseler, iç güvenliği tehdit eden yapılar haline geldi. Önceki tarihlerde kısmi terör ve ekonomi ile boğuşan ülkemiz. Son 15 sene içerisinde komşularının sınırları ve yönetimlerinin değiştiği, misakı dâhilinde çatışmaların hat safhada seyir ettiği, neredeyse ‘ölümün-İnsan öldürmenin’ doğal olarak kabul edildiği bir hal aldı.

Ülkelerin yaşamsal nefes alma sürecinin sağlıklı olması, ‘güvenlik’ ile alının tedbirlerin olumlu olmasından geçen somut işlerdir. Vatandaşın kendi yönetmesi için verdiği reyleri potansiyel daimi iktidar olma yolunda ‘ehil olmayan atamalara’ yöneltmesi, ülke genelinde, ülkeden olmayan farklı ideal ve düşüncelerin at oynatmalarına neden olacaktır.

Dünya tarihinde iktidar-güvenlik-istihbarat-yönetim-strateji ile ilgili basılmış olan bütün kitapların sayfalarını yokladığımız vakit; ülke yönetiminde bulunan, siyaseten tercih edilen kişi-kesimlerin işinde ehil olup olmadıklarını sorguladıklarına şahitlik ederiz.

Dünyada ileri seviyede adını zikredeceğimiz ülkelerin yönetiminde bulunan veya ataması yapılacak insanların, atanacakları kurum ve işi ne derecede doldurup olumlu netice alacaklarının analizi yapılıp, sonrasında bir dedeme sürecinden sonra hak ediyorsa daimi olarak atanacağı yere verildiğine şahitlik ederiz.

Ülkemizde ise; yazmış olduğum ve üzerinde durduğum bu metni bile doğru dürüst analiz edecek kabiliyette, bir elin parmak sayısı kadar atanmışının olmadığına inanan bir kişi olduğumu belirtmek isterim. Şahsımı da üzen bu cümle ülkemizin içinde bulunduğu vaziyetin içler acısı fotoğrafıdır.

Ülkemiz genelinde son zamanlarda vukuu bulan terör olayları, işinden evine, okuldan evine gelen her zümreden yaşayan insanımızı tedirgin etmektedir. Hatta terörle mücadele ile görevli bütün silahlı kuvvetlerimizin ‘aile-eş-yakınlarını’ dahi endişeye sevk etmektedir. Bunun nedeni ülkenin bütün misakında her şeyin, her an, ülkeyi yönetmesi için atanan ve vekâlet verilen şahıslardan emin olunmamsından kaynaklanmaktadır.

Ülkemizin yakın tarihine göz gezdirdiğimiz vakit. Ülkeyi yönetenlerin ‘açılım süreci’ başlığı altında günümüzde ‘eşkıya’ dedikleri kesimler ile kol kola, el ele pozlar verip, aynı atmosfer altında gözyaşı döktüklerine şahitlik ederiz. Hatta ve hatta, ‘hizmet’ başlığı altında yuları keferenin elinde olan cemaat hakkında ‘bu insanlar kötüdür, devlet düşmanıdır..vs.’ denildiği vakit, ‘Hocamız evliyadır, elleri öpülesidir..vs.’ gibi söylemlerle savunulduğunu 15 Temmuz 2016 tarihinde önce her yazılı-görsel medyada şaşkınlıkla şahitlik ederiz.

Ülkemizi kargaşa ve terör başlığı altında yaşanmaz bir hale getirenler, kendi ellerimizle ‘dindar’ dediğimiz, gerçekte ‘dini-dar’ olan kesimlerdir. Dindar insan vicdan sahibi, ahlaklı, vatan ve millet kaygısı olan kişidir. ‘Dini-dar’ dediğimiz kesim ise; amaca ulaşana kadar halk ile aynı tempoda davul çalan, hedefe vardığı vakit kendi bestesini söyleyen kişidir. Müslüman-Türk Milletinin en büyük zaafı: inancıdır. Rey verecek kişinin inancına tesir edip, vicdanını el geçiren iktidar iştahlı yapı, merdivenin ikinci basamağına çıktığı vakit ‘sermayenin’ düdüğünü öttürmeye başlar. Sermaye sahipleri koro şefi gibi, hangi notayı elindeki çubukla işaret ederse, siyasetçi düdükten o sesi çıkartır.

Üzülerek belirtmeliyim ki ülkemizin vaziyeti bu haldedir..

Hal böyle olunca, büyüme ve dünya ülkeleri arasında söz sahibi olma yolunda ilerleyen ülkemizin gidişine dur denilmek zorundadır. Çünkü bu coğrafyada ‘Güçlü Türkiye’yi kimse istememektedir. Güçlü Türkiye yerine, komut alan ve yabancı isteklerine arzu-endam edecek Türkiye istenmektedir.

Ülkemizin parlamentosunda vazife gören vekillerimizin %60’ına yakını ecnebi okullarından diplomalı kişilerdir. Bu tespitime itiraz edecekler elbet olacaktır. Yabancı milletler yönetecekleri ve etkin olacakları ülkelere tesir etmeleri için her 20 senede bir o ülkenin içerisinden vakti zamanı geldiğinde kendilerine hizmet edecek uygun karakterleri belirleyip, ülke yönetiminin sinir uçlarına dâhil ederler. Bunun için o ülkelerde ‘Vakıf Üniversitesi-Kolejler’ kurarlar. Yukarıdaki ilk cümleme itirazı olanların mecliste bulunan ‘vekillerimizin; lisans-yüksek lisans-kolej ve nereden burs aldıklarına’ bakmaları yerli olacaktır.

Ülke yönetimimizin vaziyeti bu halde iken, ülkemiz dâhilinde ve dışında güvenlik hizmetlerinde vazifeli olan ağzı süt kokan genç neslin zayiat vermesi, işini ehil bir şekilde yapması düşünülemez ve istenemez. Ülkemizi misaklarında meydana gelen her şiddet ve terör olayı sonucunda 5 dakika bile geçmeden medya kanallarına bağlanması sağlanan sözde stratejist, terör uzmanı, bilmem hangi üniversitenin torpille Prof-Doç-Dr olmuş akademisyenlerinin, boş laf salatası sözleri, bu zümreyi gerçekmiş gibi dinleyen halkımızda büyük fikri endişe yaratmaktadır.

Efendim!

Ülkemiz kabuk değiştirmektedir. Bu bir ‘Diriliş-Varoluş’ sürecidir. Geçmişte Aziz Müslüman-Türk Milletinin kanını emen kaşarlaşmış keneler zayıflamaya ve yok olmaya başlamıştır. Bu süreçte ülkemizi ve devletimizi yöneten erklerin en fazla önem vermeleri gereken yapı ‘güvenliktir’.

Güvenliğin sağlıklı bir şekilde nefes almasını ‘istihbarat’ sağlamaktadır. Haber almasında zafiyeti olan devletlerin her uzvunda hastalıklar sirayet eder. Bu hastalıklar bünyeyi sadece hasta etmezler, daha ileri bir seviyede ilerleyerek kangren ve bulaşıcı salgına neden olurlar. Tedavi ise teknolojik imkânları kullanarak sanal ortamda ameliyat değil, sahada, uzvu reel olarak görerek cerrahi operasyondur.

Aksi halde masa başında telefon ve takip sistemleriyle yapılan istihbarat çalışmaları, ancak ve ancak neticesini genç nesillerle ödediğimiz ve sadece seyrettiğimiz ah-vah’lardan öteye geçemeyecektir.

Türk Milleti en küçük hücresi olan aile yapılanmasına kadar devletine haber aktaran ve olumsuzlukları devletine bildiren, akabinde devletinin ise vatandaşını öncelikli dikkate alması gereken bir yapıda olmadığı müddetçe, ülkemizdeki kargaşa ve terör yaşamımızın her daim birinci sırasında olacaktır. Güçlü ve huzurlu bir devlet ancak ‘Güçlü Güvenlik’le, güçlü güvenlik ise, güçlü ve ehil insanların çalıştığı ‘İstihbarat’la olabilir..

Gerisi lafı güzaftır…

 

 

Eski yazılar «