Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eki 13

Yeni ’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ Sade Ama Yetersiz

Dr. Sakin ÖNER

Yüksek Öğretim Kurumu Başkanı Yekta Saraç’ın açıkladığı 2018-2019 eğitim yılında uygulanacak ’Yükseköğretim Kurumları Sınavı’ adındaki yeni yükseköğretime giriş sınav sisteminin hem olumlu ve hem olumsuz yönleri bulunmaktadır.

  1. Sınav sayısı ve süresinin sınırlandırması olumludur. Aslında bu konuda başa dönülmüştür. Merkezi yükseköğretime giriş sınavları, 1974 ve 1975yıllarında aynı gün sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki oturumda, 1976-1980 yıllarında aynı günde ve bir oturumda uygulanmış; 1981 yılından itibaren iki basamaklı bir sınav hâline getirilmiştir. Yeni sınav sisteminde sınavların aynı günde ve bir oturumda uygulanması, dört ay aralıklı iki  tarihte yapılmasından kaynaklanan sınav kaygısı, stresi ve baskısını büyük ölçüde kaldıracaktır.
  2. Oturumda 40+40=80 soruluk genel Türkçe ve Matematik sorularından oluşan Temel Yeterlilik Testi (TYT) uygulanıyor. Bu testte 150 puan alanlar önlisans, 180 puan alanlar lisans programlarını tercih edebilecek. Ama bu testin sonucunu öğrenmeden 2. oturuma girilecek olması, öğrencinin motivasyonunu olumsuz yönde etkiliyecektir. Sınavlar Haziran ayı içinde bir veya iki hafta aralıkla yapılmalı, ikinci oturuma, TYT sonucu öğrenildikten sonra girilmelidir.
  3. TYT, öğrencinin zihni becerilerini (anlama, kavrama, analiz, sentez, karşılaştırma ve yorumlama) ölçmesi bakımından yararlıdır. Bu sınav kapsamında sadece Türkçe ve temel Matematik sorusu sorulması yeterli değildir. Bu sınavda soru sayısı arttırılarak (genel yetenek ve genel kültür) soruları da sorulmalıdır.
  4. TYT Sınavının yerleştirmede ağırlığının yüzde 40 olduğu açıklanmıştır. Bu sınavda 200 puandan fazla alanların puanlarının ikinci yıl da geçerli olması sakıncalıdır. Çünkü ikinci yıl yapılacak sınav soruları, birinci yıl yapılan sınav soruları ile aynı değildir. Bu da eşitsizlik doğuracaktır.
  5. Oturumda tercih edilen programa göre: (Edebiyat- Coğrafya-1 40 soru), (Sosyal Bilimler 40 soru), (Matematik 40 soru) ve (Fen Bilimleri 40 soru)sorulacak. Bu oturumda 4 ayrı puan türü oluşturulması, lisans programlarının alan özelliklerine yeterli değildir. Puan türlerinin çeşitlendirilmesi konusu yeniden değerlendirilmelidir. Özellikle Tıp ve bazı Mühendislik programlarında fen bilimlerindeki başarının da değerlendirilmesi gerekir.
  6. Sözel puan: Edebiyat-Coğrafya-1 ve Sosyal Bilimler testlerinden,
    Sayısal puan: Matematik ve Fen Bilimleri testlerinden,
    Eşit ağırlık puanı: Edebiyat ve Coğrafya-1 ile Matematik testlerinden oluşacak.  Eşit Ağırlık’ta (Tarih) ve (Felsefe) sorularının etkisinin olmaması büyük bir eksikliktir.
  7. Meslek Yüksek Okullarının akademik düzeylerinin ve başarılarının geliştirilmesine büyük önem verildiği belirtilmiştir. Fakat bu okullara, sadece Temel Yeterlikler Sınavında 150 puan alanların kabul edilmesi doğru değildir. Meslek Yüksek Okullarında son yıllarda sağlık bilimleri ile ilgili bölümler çoğalmıştır. Bu alanlara giren öğrencilerin en azından Fen Bilimleri alanındaki puanları da göz önünde bulundurulmalıdır.
  8. Ortaöğretim başarı puanının da sınav puanlarına eklenmesi hususu yeniden gözden geçirilmelidir. Çünkü okulların puanları maalesef objektif değil, sübjektiftir. Kırsal ve varoş okullarında öğretmen kadrosundaki yetersizlikler nedeniyle vekil öğretmenlerle şişirme notlar verilebilmektedir.
  9. Aynı günde yapılacak iki oturum aynı okulda yapılırsa, aradaki sürenin iki saat olması yeterlidir. Fakat farklı okullarda olursa, bu süre büyük metropellerde yeterli olmaz. O zaman bu sürenin üç saatten az olmaması gerekir. Oturumun Cumartesi, 2. Oturumun Pazar günü sabahları yapılması,  Öğrencilerin ancak yüzde 10’unun katıldığı Yabancı Dil sınavının ise, Cumartesi günü öğleden sonra yapılması daha doğru olacaktır.

Sonuç olarak; yeni sistemde sınavların bir günde yapılması sınav stresi yönünden olumlu, fakat baraj sınavının sonuçları öğrenilmeden 2. oturuma girilmesi öğrencinin motivasyonunu bozacağı için olumsuzdur. Test çeşidinin azaltılması bazı özellikli bölümlere öğrenci seçiminde sıkıntı yaratacaktır. Sistem uygulanmadan mutlaka gözden geçirilmelidir. Yeni sınav sisteminde başarılı olunabilmesi için, öğrencilerin müfredatı çok iyi öğrenmelerine bağlıdır. Özellikle Türkçe (Edebiyat) ve (Matematik) derslerinde yoğunlaşılmalıdır.

 

 

 

 

Eki 13

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kostantaniyye-İslambol-İslambul-İstanbul’u

Emrah BEKÇİ

Milli Tarihimizin her anında birçok hadise ile karşılaşırız. İşte bu hadiselerden biri de ‘’İstanbul’’ şehrimizin adının nereden ve nasıl şartlarda verildiğidir. Hatta geçmiş vakitlerde yaşanan hadiselerin, gelecek zamanımıza ve biz Türk Milletine, farklı milletlerin nasıl baktığının fotoğrafını ne bir şekilde çekmektedir?

Fatih Sultan Mehmed Bizans Başşehrini aldığı zaman şehrin adı Kostantinopolis = Kostantinin şehri idi. Araplar Kostantinin beldesi anlamı olarak sevgili İstanbul’umuza Kostantaniyye derlerdi. Fatih zamanında Türk dili, bir taraftan İran’ın öte yandan Arapların tesiri altına girmeye başlamıştı. Daha sonra bu hazin akımın ağır sonuçları ile güzelim Türkçemizin zorlanması devrinin başında olmamıza rağmen, Kostantinopolis’e şeref verecek Türk adı koymayı düşünmedik, Kostantaniyye deyiverdik…

 

Bunlarla da yetinmeyip, daha bir çok isimler ekledik ki, bunların da Türkçemiz ile pek alakası bulunmamaktaydı: Dar-ül-hilafe, Dar-ül-saltana, Der’aliyye, Der-saadet, Asitane, Dar-ül-mülk, Beldet-ül-tayyibe, Payitah-ı saltanat, Südde-i saltanat, Dergâh-ı Selâtin gibi birçok isim verdik…

Bu arada Fetihten iki sene sonra basılan paralara, tek –y- ile Kostantaniye kelimesi, paraların basıldığı yerin adı olarak yazmaktadır. IV. Mehmed’in Saltanatı itibariyle basılan paralarda iki –yy- harfi ile yani ‘Kostantaniyye olarak basılmaya devam etti.

Ve Türkçemize ihanetimiz böylelikle de bitmemiş, paraların üzerine nerede basılı olduğunu anlatmak için İstanbul’da basılmıştır yerine ‘Duribe fi Kostantaniyye’ denilmiştir.

Fatih İstanbul’u fethettiği zaman Rumları toplamış büyük bir nezaket göstermiştir:

  • Dininizde tam bir hürriyet içindesiniz, Patriğinizi seçiniz, kiliselerinizde istediğiniz gibi ibadet ediniz. Size hiçbir Bizans İmparatorunun veremediği hürriyetleri ben veriyorum.

Demiş, ilk olarak Patrik Gnadiyos’a, kendi hassa ahırından zümrütlerle süslü eğerli cins bir at hediye etmiş, kendisini saltanat makamında kabul etmiş, iltifat etmiş, dönerken de inci ile süslü bir asa armağan etmiştir.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in vezirleri ve çevresindeki bazı ilim adamları genç Hakana şöyle bir teklifte bulundular:

  • İslamiyet bu güzel beldede nusrat kazandı. Buradaki Rumlar şimdi azınlıktır. Onlar, batıl yolu üzerindedirler. Dinlerinde Hazret-i İsa’nın onlara gösterdiği yoldan eser kalmamıştır. Bunlar şimdi Frenkistanın dört tarafına dağılacaklar, oralarda fesad saçacaklar, başımıza belalar getireceklerdir. İzin veriniz, bunlara İslam olmayı teklif edelim, razı olmayanları da kılıçtan geçirelim.

Fatih Sultan Mehmed, bu teklifi hiç tereddüt etmeden reddetti ve dedi ki:

  • Bizde iki temel yol vardır: Kur’an—Kerim ve Peygamberimizin takip ettiği yol, yani sünnet-i senniyye… İslamiyet, ‘La ikrah-ı fiddin=Dinde zorlama yoktur’ buyurmuştur. Bizler kim oluyoruz ki, kabulü ve hidayete kavuşmayı akıl ve iz’an yolu olarak insanlığa göstermiş olan bu büyük dinin içine cebri, kılıcı, zorlamayı sokalım? Böyle ifratlar, aşırılıklar hem büyük günah, hem de haddi aşmaktır.

 

Bu şahane cevaptan sonra tedbir almış, şehrin azalan nüfusunu, Türklerle doldurmuş, gelen göçmenlere iş sahaları açmış ve şehrin adını da ‘’İSLAMBOL’’ yani, halkının çoğu Müslüman olan şehir koymuştur. İSLAMBOL adı resmi yazışmalara girmiş, ama kullanılmamıştır. İslambol adı, daha sonraları İslambul olarak kullanılmaya başlanmış, fakat bu arada Kostantaniyye söyleyişi, izahı imkânsız bir umarsamamazlık ve aşağılık duygusu ile asırlarca kullanılmıştır. Hatta İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, bastırılan paralarda Osmanlı Bankasının kefaleti bahis konusu olduğu zaman, İngiliz asıllı Mr. Steg, paraların bastırılma merkezi olarak, İsviçre’deki matbaanın adı ile yetinmemiş ‘Duribe fi Kostantaniyye’yi koydurtmakta ısrar etmiştir.

 

Devlet edebiyatında Kostantaniyye yerine, İslambol’un kullanılmasına, Sultan III. Mustafa zamanında başlanıldığını ve bu konu üzerinde padişahın beyaz üzerine hatt-ı hümayununun iki kere tekrarlandığını görüyoruz. Nizam-ı Cedid hareketi zamanında, tophaneyi açan, tersaneyi ıslah eden Sultan III. Mustafa’nın veziri Koca Ragıp Paşa (1698-1762), ‘Ris-ül-küttab’ günmüz anlamı ile ‘Dış İşleri Bakanı’ Şatır Zade Kâşif Emin Efendiye, 19 Şaban 1174 (Miladi: 1760) tarihinde gönderdiği emirde, basılacak paralarda; Kostantaniyye yerine, İslabol’un kullanılmasını, sadece paralarda değil, bütün resmi haberleşme evraklarında İslambol adına yer verilmesini emretmiştir.  Konuyla ilgili emir evrakı şu şekildedir:

 

  • İzzetlü Reis-ül-küttab Efendi: Bundan akdem ferman-ı hümayun-u hazret-i cihandari ile Sikke-i Hümayunlarından ‘Kostantaniyye’ lafzı ref’olunup onun yetine ‘İslambol’ lafzı vaz’olunup, bu here bu emr-i şeriflerine ilave olarak, emr-ü müstahsenenin kuyudat-ı resmiyede dahi ‘Kostantaniyye’ lafzı yazılmayıp, ‘İslabol’ ismi tahrir olunmak babında ferman-ı hümayun-u melukane şerefsüdür olmağla…

 

(Koca Ragıp Paşa’nın Fermanının Fotoğrafı)

 

Sonuç olarak ne oldu? Bizim ‘Kostantaniyye’ yerine İslambol’u kullanmaya başlamamız, bütün Hıristiyanlığı ayaklandırdı; Frenklar, Kostantaniyye’de ısrar ederken, Ruslar, Türk İstanbul’una yeni isim buldular: ‘Çarigrad (Çar’ın Şehri) dediler. Bu tabir, 1827-1828 ve daha sonra 1877-1878 ile 1914-1918 savaşlarında, Rus basın ve kitaplarında, hatta resmi belgelerinde kullanılan tabir haline geldi. 1944 de Stalin, Karadeniz kıyılarımızı, Gürcü Profesörlerin tarihi belgeleriyle isterken, İstanbul için yine aynı tabiri ‘Çarigrad’ adını kullandılar.

 

Yazı içerisinde görüldüğü üzere tarihlerin değişmesi hiçbir şey ifade etmemektedir. Farklı milletler İstanbul’u geçmişte de, gelecekte de kendi toprakları ve şehirleri görmektedir. Bundan dolayı, üzerinde oturduğumuz aziz vatan topraklarının muhafazası ve atiye emin bir şekilde teslimini candan öte vazife bilmeliyiz.

Kaynak: Emrah Bekçi, Türkiye Kamu-Sen, Kamu Türk Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 21, ‘’ Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kastantanniyye-İslambol-İslambul-İstanbul’u, s. 62, 63, 64, 65.

 

 

 

 

 

 

 

Eki 13

İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Oranı Belirleme:

 Dr. Hasan GÜNAYDIN

 

6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun “Temel ilkeler” başlıklı 3. maddesi “(2) Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz.” hükmüne amirdir. Yine aynı kanunun “Bilirkişilik sicilinden ve listesinden çıkarılma başlıklı” 13. maddesine göre “ç) 3 üncü maddede belirtilen temel ilkelere aykırı olarak bilirkişilik faaliyetinde bulunulması” Bilirkişilik Listesinden çıkarılma sonucunu doğurmaktadır.

 

Özellikle İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin davalarda İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Oranı Belirleme kaçınılmaz bir işlem olup, hatta, bazen mahkemeler tarafından bilirkişilerden bizzat istenmektedir. Görevlendirme esnasında da “Kusur yönünden incelenmek üzere Kusur Bilirkişisine tevdiine” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Oysa İlliyet Bağı Kurma ve Kusur Tespit Etme konusu hukuki bir mesele olduğundan yukarıda zikredilen kanun hükmü gereğince böyle bir mahkeme kararını yerine getirme bilirkişilik listesinden çıkarılmaya yol açacaktır. Bilirkişilik eğitiminde verilen bilgiler ve yapılan mütalaalar esnasında “sadece Mahkeme (hakim) kusur belirleyebilir ve illiyet bağı kurabilir” şeklinde uyarılarda bulunulmaktadır.  Fakat her bilim dalının kendi konuları içerisinde “Kusur Tespit Etme” ve “İlliyet Bağı Kurma” fiilinde bulunması kaçınılmazdır. Örneğin;

 

  • Bir ekonomist “Arz ve Talep Kanunu”’ndan söz ettiğinde aslında arz ve talep arasında illiyet bağı kurmaktadır. Yine, bir hekim “sigara kullanımı kalp krizi riskini %20 oranında arttırır” dediğinde sigara kullanımı ve kalp krizi arasında illiyet bağı kurmuş olmaktadır.

 

  • Benzer şekilde; “Malpractice var” denildiğinde kusur tespiti yapılmış olunmakta veya “Kusurlu İmalat” mühendislik uygulamalarında sıklıkla söz konusu edilebilmektedir. “Malpractice Var”diyebilmek içinse o konuda bilimsel ve teknik uzman bilgisine sahip olmak gerekmektedir. Mesela; By-Pass ameliyatı yapan bir doktorun ameliyatı kusurlu yaptığını söyleyebilmek için bu ameliyatın nasıl yapıldığı en iyi şekilde bilinmelidir.

 

Bu durumda, teknik ve bilimsel açıdan illiyet bağı kurma ve kusur belirleme kaçınılmaz bir faaliyettir ve bilimsel ya da teknik bilgi gerektirmektedir. Dolayısıyla, bilirkişilerin kendi alanlarında kusur belirlemeleri ve illiyet bağı kurmaları söz konusu kanunun ilgili hükmü ile çelişmektedir.

 

Klasik Mantığın temel kurallarından birine göre; (a=b) ve (b=c) ise (a=c) önermesinde bulunulabilir. Bu kuralı konumuza uyarlarsak;

 

  1. (İlliyet Bağı Kurma hukuki bir mesele olduğundan) sadece hakimler illiyet bağı kurabilir (a=b),
  1. İlliyet Bağı tüm bilim dallarında kaçınılmaz bir davranıştır (b=c),
  2. Öyleyse sadece hakimler bilimsel faaliyette bulunabilir (a=c).

 

Açıkça görüldüğü üzere; mantık kurallarına göre mantıksız ve geçersiz bir sonuca ulaşılmaktadır. “Sadece hakimler illiyet bağı kurabilir” önermesinde bulunulduğunda ortaya “herşeyi bilen, hiçbir bilginin bilgisi dışında kalmadığı, kusurdan ve bilgisizlikten münezzeh bir hakim” tablosu çıkmakta ve bu sonuç hayatın gerçekleri ile çelişmektedir.

 

Benzer şekilde, diğer bir önermeye göre;

 

  1. (Kusur Belirleme hukuki bir mesele olduğundan) sadece hakimler kusur belirleyebilir (a=b),
  1. Kusur Belirleme (Malpractice’te olduğu gibi) her bilim dalında var olan/teknik bilgi gerektiren bir konudur (b=c),
  2. Öyleyse hakimler her bilim dalını/teknik bilgiyi bilirler (a=c).

 

Burada da görüldüğü gibi; “sadece hakimler kusur belirleyebilir” önermesinde bulunulduğunda yine ortaya“herşeyi bilen, hiçbir bilginin bilgisi dışında kalmadığı, kusurdan ve bilgisizlikten münezzeh bir hakim” tablosu çıkmakta ve bu sonuç yine hayatın gerçekleri ile çelişmektedir.

 

Öyleyse, böyle mantık dışı bir sonuca ulaşmamak için İlliyet Bağı ve Kusur kavramlarını tanımlama ve benzer kavramlarla aralarındaki farkı belirleme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

 

Bazı kaynaklarda “İlliyet Bağı” terimi “Neden Sonuç İlişkisi” şeklinde tanımlanmakta/ açıklanmaktadır. Ancak; hukuki metinlerde daha sık kullanılan “İlliyet Bağı” terimi ile felsefi/ilmi metinlerde daha fazla geçen “Neden Sonuç İlişkisi” terimini birbirinden ayırmak gerekmektedir. Başka bir ifadeyle; Neden Sonuç İlişkisi kavramı teknik ve bilimsel bir anlam taşımalı, İlliyet Bağı kavramı ise hukuki anlamda kullanılmalıdır. Benzer şekilde; “Hata” kelimesi ilmi ve teknik manada ele alınmalı, “Kusur” kelimesi ise hukuki mana içermelidir. Yani Kusur denildiğinde “Hukuki Sonuç Doğuran Bir Hata”, İlliyet Bağı denildiğinde de “Hukuki Sonuç Doğuran Neden Sonuç İlişkisi” anlaşılmalıdır.

 

Böyle kabul edildiği takdirde, başlangıçta belirttiğimiz çelişki ortadan kalkacak ve bilirkişilerin bilimsel ve teknik açıdan neden sonuç ilişkisi kurma hakkı ile yine bilimsel ve teknik hata belirleme yetkisi elinden alınmamış olacaktır. Aksi takdirde tüm adli vakalarda kusur ve kusur oranı belirleme yetkisi sadece hakimlerde kalacak ve pratik/teknik açıdan imkansız bir sonuç doğacaktır.

 

Yukarıda zikredilen kanun maddelerine göre yaşanabilecek bir başka sorun da ilgili kanun maddelerine atıfta bulunabilme yasağının getirilmiş olmasıdır. Zira kanun maddelerine atıfta bulunma aynı zamanda “Hukuki Nitelendirme ve Değerlendirmede Bulunma” faaliyetini içermektedir. Oysa kanun maddelerine atıfta bulunmadan hatalı uygulamaları analiz etmek/değerlendirmek mümkün değildir. Örneğin;

 

  • Sigortalı bir hasta Sosyal Güvenlik Kurumu’na dilekçe vererek kendisinden yasal ücretin üzerinde ilave ücret alındığını belirtmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu da konuyu inceleyip hastanın beyanına dayanarak sözleşme kapsamında cezai müeyyide uygulamıştır. Hastane uygulanan cezanın iptali için dava açmış ve dosya mütalaa vermek üzere bilirkişiye tevdii edilmiştir. İhtilaf konusu, “özel hastanenin yasal sınırın üzerinde ilave ücret alıp almadığıdır”. Bu ihtilaf konusunun açıklığa kavuşturulabilmesinin tek yolu ise, hastanenin aldığı ilave ücret karşılığında kestiği faturanın mahkemeye sunulmasıdır. Zira faturada yazan meblağ ile SGK tarafından resmi fiyatlara göre hastaneye ödenen meblağ arasında oranlama yapılması ve davaya konu ilave ücretin yasal sınırın (%200’ün) üzerinde olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Bunun başka bir yolu yoktur ve faturanın sunulmaması halinde konu muallakta kalacaktır. Bilirkişi yazdığı raporda Vergi Usul Kanunu’nun ilgili maddelerine atıfta bulunarak hastadan alınan ilave ücret karşılığında fatura kesilmesi gerektiğini belirtmeli ve bu faturanın mahkemeye sunulması gerektiğini, aksi takdirde mütalaa verilmesinin mümkün olmadığını vurgulamalıdır. Ancak, böyle yazdığı takdirde, 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun yukarıda zikredilen 3. maddesi ile 13. maddesine aykırı hareket etmiş olacak ve davacı tarafından şikayet edilerek Bilirkişilik Listesinden çıkartılacaktır. Sonuç olarak; bu koşullar altında bilirkişilik hizmeti verilmesi çok zor hatta imkansız görünmektedir.

 

 

 

Eki 13

Hollanda Cezaevlerini Kapatıyor, Türkiye’ye Cezaevi Yetmiyor

Ruhittin Sönmez

Önce Hollanda hakkındaki haberi okuyalım:

Hollanda’da suç oranının düşmesi ve ülkede var olan hapishanelerde boşluk sorununu ortaya çıkardı. Geçtiğimiz yıllarda bazı boş hapishaneleri mültecilere açan Hollanda bir kısmını da Belçika ve Norveç’e yıllık kiraya veriyor.

Ülkedeki suç oranının 20 yıldır azalması ve özellikle son dokuz yılda sürekli düşmesiyle var olan hapishanelerin üçte biri boş. Ülkede bulunan 60 hapishanenin 19’u son üç yıl içerisinde kapatıldı. İlgili bakanlıkların yaptıkları araştırmalara göre gelecek yıllarda ülkede daha fazla hapishane kapatılacak.

Hollanda, Norveç ve Belçika’ya hapishanelerini kiralamaya başladı. Yıllık olarak kiralanan hapishaneler karşılığında Norveç’ten 27, Belçika’dan ise 30 milyon euro kira bedeli alacak.

Suç oranlarının düşmesinde hapsetme yerine rehabilitasyonu tercih eden suç-ceza uygulamasının etkili olduğu belirtiliyor.

Bizde suça bulaşma aracı olarak değerlendirilen bilgisayar başında geçirilen saatler Hollanda’da tam tersi bir etki yapmış.

Suça bulaşmanın erken dönemi olarak adlandırılan 12-18 yaşındaki gençlerin evlerinde bilgisayar başında daha fazla zaman geçirmesinin onları sokaklardan uzak tutması ülkede suçun azalmasının sebeplerinden biri olarak gösteriliyor.

Hollanda’da hafif uyuşturucuların ve fuhuşun yasal olmasının da ülkedeki suç oranını düşürdüğü ifade ediliyor.

Hollanda hakkındaki bir başka haber bizleri imrendiriyor. Hollanda’daki suç oranlarının düşmesinin kökenindeki ana unsurun ipucunu veriyor:

BM Çocuk Fonu UNICEF’e göre dünyanın en mutlu çocukları Hollanda’da yaşıyor.

Uzmanlar, bunu çocukların aileleriyle daha fazla zaman geçirmesi ve okulda sınav ve ödev baskısı olmaması gibi birçok faktöre bağlıyor.

******************************

NORVEÇ’TE CEZAEVLERİ ÇOK KONFORLU

Norveç’te hapishaneler yeşilin ortasında daha çok bir rehabilitasyon merkezi ya da huzur evini andıran yapılar şeklinde inşa ediliyor. Mahkûmlar dışarıdaki hayattan farklı olmayan, ancak duvarlar arkasında bir dönem geçiriyorlar.

Türkiye’de olsa ben bu hapishaneden çıkmazdım diyebileceği şartları görünce, insan “caydırıcılık veya ıslah etme bu şartlarda sağlanır mı?” diye düşünmeden edemiyor.

Fakat sonuçlar gerçekten “İnsan bu ortamı bırakır mı?” diyenleri yanıltacak cinsten. Cezaevlerinde topluma tekrar kazandırılan Norveç vatandaşları sadece %20 oranında suçlarını tekrarlıyor. Karşılaştırmanız için Amerika Birleşik Devletleri‘nde bu oran %60’lara yakın olduğunu hatırlatalım.

Etik olarak suçluya nasıl davranılması gerektiği tartışmalarında da önemli bir örnek olan Norveç‘in yöntemlerinin başarılı olduğu görünüyor.

Bize bu konular yabancı. Ama bilelim ki Dünya bunları tartışıyor. Yeni çözümler üretiyor.

******************************

TÜRKİYE’DE CEZAEVLERİNİN DURUMU

Resmi istatistiklere göre son yıllarda hükümlü ve tutuklu sayılarının mertebesi ürpertici. Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye’deki cezaevleri tarihinin en dolu seviyesine çıktı.

Türkiye’de toplam 382 ceza infaz kurumu bulunuyor. Adalet Bakanlığı 5 yıl içinde 174 yeni cezaevi yapmayı planladı, bir kısmının yapımı devam ediyor.

Son rakamlara göre, Hükümlü ve hüküm özlü (hükmen tutuklu= Hakkında ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet kararı verdiği ve tutukluluk halinin devamına hükmedilenler) sayısı toplamı 128.750 kişi. Tutuklu sayısı ise 88.510 kişi. Cezaevlerindeki toplam kişi sayısı 217.260 a ulaştı.

2002 yılında 55 bin 609 tutuklu ve hükümlü ile iktidarı devralan AKP hükümetleri döneminde sayı yaklaşık 4 katına çıktı.

Hapishaneler yetmediği için adi suçlulardan birçoğu için af ve infaz şartları değiştirildi. Bu yolla cezaevlerindeki hükümlü sayı düşürülmeye çalışılmasına rağmen sayılar böyle.

Cezaevlerindeki konfor konusuna ise hiç girmeyelim. Sadece “Allah kimseyi oralara düşürmesin” deyip geçelim.

Rakamlar böyle.

“Ülke iyi yönetiliyor mu, yönetilmiyor mu?” siz karar verin.

Eki 13

Bulgaristan’da “Koşukavak Panayırı”Ndayız!!!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Yolumuzu bilerek ve kasden kaybedilmiş Türk yurtlarına çeviriyoruz, Allah’ta nasip ediyor, bizde gidiyoruz…

 

Bu seferde Türklerin ezici bir nüfus çoğunluğuna sahip olduğu Bulgaristan’ın Koşukavak’ına gittik, geleneksel panayırına katıldık ve köylerini gezmeye başladık…

 

100 yıl önce terk ettiğimiz bu topraklarda her şey buram buram Türk kokuyor…

Biz geldik ve bu havayı teneffüs ettik diye çok mutluyuz… Sizde her Ekim ayının ilk haftasında düzenlenen bu panayıra katılmaya çalışın.

 

Görerek ilk anlayacağınız şey bizim Trakyamız ile Yunanistan ve Bulgaristan topraklarının aynı kültür coğrafyasından ibaret olduğudur… Ve bu kültür Türk kültürüdür.

 

Hayat paylaşınca güzel oluyor.. Ben de öyle yaptım… Bulgaristan’daki soydaşlarınızdan gönül dolusu selamlar var…

 

Eki 09

Sosyal İlişkiler, Bağışıklık Sistemi ve Mutluluk

Yrd. Doç. Dr.Zülfikar ÖZKAN

Sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim 19. Yüzyılın sonunda, Avrupa’da intihar oranlarını etkileyen sebepleri araştırdı. Durkheim, daha az sosyal baskı, bağ ve yükümlülük içinde olan insanların kendilerini öldürmeye daha eğilimli oldukları sonucuna vardı.
İnsanlar üzerinde en az baskı kuran dinsel yaşantıyı öngören Protestanların intihar oranlarının katoliklerden daha yüksek olduğunu buldu. Yalnız yaşayan insanlar intihara daha çok eğilimliydiler. Evli insanlar daha az, çocuklu evliler çok daha az intihar ediyorlardı. Bir gruba bağlılığı az olan kişinin, kendine bağlılığı artıyor. O kişi kendi özel çıkarlarına dayalı kurallardan başka kuralları aynı oranda kabul etmiyor (Jonathan Haidt, Mutluluk Varsayımı, s. 165).
Sonraki yüzyıl boyunca yapılan çalışmalar Durkheim’in teşhisini doğrulamıştır. Bir insanın genlerine ve kişiliğine dair soru sorma imkânınızın olmadığı bir durumda, onun ne kadar uzun yaşayacağını ve ne kadar mutlu olacağını tahmin etmek istiyorsanız, sosyal ilişkilerine bakmanız yeterlidir.
Güçlü sosyal ilişkilere sahip olmak bağışıklık sistemini güçlendiriyor, üstelik sigarayı bırakmaktan bile çok daha fazla ömrü uzatıyor. Ayrıca ameliyat sonrası iyileşmeyi hızlandırıyor, depresyon ve kaygı bozuklukları riskini azaltıyor. Bu hem dışa dönükler hem de içe dönükler için geçerli.
Bu meselenin dayanak noktası sadece “ hepimizin sırtımızı dayayacağımız birine ihtiyaç duyarız” düşüncesi de değildir.
Destek vermeye ilişkin son araştırmalar, başkalarına ilgi göstermenin, çoğu zaman başkalarından ilgi görmekten daha yararlı olduğunu ortaya koymuştur. Aşırı kişisel özgürlük ideolojisi tehlikeli olabilir. Çünkü insanlar, kişisel ve mesleki açıdan kendilerini kanıtlamak uğruna evini, işlerini, yaşadıkları şehri ve eşlerini terk edebilirler. Böyle bir hedefe ulaşmanın en iyi yolu ilişkileri koparmaktır.
Senaca diyor ki: “Sadece kendini düşünen ve her şeyi kendi yararı meselesine dönüştüren hiç kimse mutlu bir hayat süremez.”
“Bizi tamamlamaları için başkalarına ihtiyaç duyarız” diyen Aristofanes haklıdır. Bizler sevmek, arkadaşlık yapmak, yardım etmek, paylaşmak ve hayatımızı başkalarıyla iç içe geçirmek için ince bir şekilde ayarlanmış duygularla dolu ultrasosyal türleriz (Haidt, s. 166).
Günümüzde sosyal ilişkiler iyice zayıflamaktadır. Mutlu olmak ve akış yaşantısına geçmek için fiziksel ve zihinsel kaynaklarımızı kullanamıyoruz. Spor yapmak yerine, ünlü sporcularımızı izliyoruz, Müzik yapmak yerine müzik kayıtlarını dinliyoruz. Sanat faaliyetleri yapmak yerine, başkalarının yaptığı pahalı tabloları satın alıyoruz. Sosyal faaliyetlere katılmıyoruz, katılanları televizyondan seyrediyoruz.
Neredeyse birbirimizle konuşamayacak duruma geldik. Sohbet sanatımız kaybolmak üzere.
Hz. Ali’nin şu sözünü aklımızda tutalım: “Hoş bir sohbet, işte cennet bahçesi budur.”
Sosyal ilişkiler kendiliğinden zayıflamamıştır. Her olayda hepimizin payı olduğunu unutmayalım.

Formun Üstü

 

 

Eki 09

Hicret

                                                                                                         A.Kemal GÜL

Mekkeli bir yetimin hikâyesidir bu… Yaşadığı toplumun ‘’emin’’ sıfatıyla andığı, ‘’Denizlerde bir kılı ıslatacak su bulunduğu, Hıra ve Sebir dağları yeryüzünde dikili durduğu sürece’’ mücadele edecek olan ‘’erdemlilerin’’ önderinin hikâyesi bu.

‘’Gençliğimde Cüda’n oğlu Abdullah’ın evinde öyle bir antlaşmaya katılmıştım ki o, benim için dünyadaki her şeyden daha değerlidir. Allah’a yemin olsun ki bugün de o göreve çağrılsam, hiç tereddüt etmez, giderim’’ diyen Mekkeli bir yetimin sarsılmaz iman gücünün hikâyesidir bu…

Kendisine mal ve servet teklif edildiğinde: ‘’ Bir elime güneşi bir elime de ayı verseler yine de davamdan vazgeçmem’’ diyen Mekkeli bir yetimin ulvi hikâyesi…

Mescidin bahçesindeki hasırın üzerinde uyukladığında, mescide gelen dostlarının üzerinde uyuduğu hasırın izlerinin yüzüne çıktığını görüp, ‘’Sana bir şilte alalım, hasırın izi yüzüne çıkmış’’ dedidiklerinde, ‘’Benim dünya ile ne işim olabilir’’ diyen Mekkeli bir yetimin beşeri aşan hikâyesi…

İsminin önüne övücü sıfatlar eklenmeye başlandığında, övenleri bundan menederek; ‘’ Hıristiyanların Meryem’in oğlu İsa’yı övdüğü gibi beni övmeyin, bana yalnızca Allah’ın kulu ve Resulü deyin’’ diyen Mekkeli bir yetimin zamanlar/ mekânları aşan hikâyesi…

Huzurunda birisi korkuya kapıldığında: ‘’Sakin ol, ben Kral değilim, ben güneşte kurutulan eti yiyen Kureyşli fakir bir kadının oğluyum’’ diyen Mekkeli yetimin mütevazılığinin hikâyesi…

Hıra dağının bir mağarasında inzivaya çekilmiş Yüce Yaratıcısıyla baş başa iken engin sabrıyla, kayıptan bir ses duyar.  O ses Büyük Melek Ceprailin Yüce Yaratandan aldığı seslenişin söze dökül mesiydi. ‘’Oku, Allah’ın adıyla oku. O insanı bir nüfteden yarattı …’’Ayetiyle peygamber olarak müjdelemenin sorumluluğunu kavramış oldu. İlk ayet’’ ilim yapmayı’’ işaret ediyordu. O Mekkeli yetim, müşrikleri Yüce Yaratanın birliğine davetle mükellef son peygamber Muhammet Mustafa’dır.

O Peygamber ki, Yaratanın yarattığı her şeyin ilmini yapmakla, insanı ve insanlığı doğru yola, ilim yapmaya davet etmekle mükellef kılındı.’’İlim insanın yitik malıdır, bulduğunuz yerde alın’’ diyecekti. ‘’Beşikten mezara kadar ilim edinin’’diyecekti.

***

Hicaz ve çevresinde yaşanan putperestliğin, insanlığı yerlerde süründüren, insanın insana kul olmasını yeğleyen her tülü sömürünün, insani değerleri ayaklar altına almanın, çiğnemenin kırılması noktasında Mekkeli yetim Hz. Peygamberin verdiği tavizsiz kavganın hikâyesidir… Bu, zaman ve mekânları aşan beşer üstü mesajın adı İslam’dır, Mekkeli yetim İslam’ın son Peygamberidir dünya durdukça…’’İslam güzel ahlaktır, ben bozulan güzel ahlakı tamamlamak için görevlendirildim’’diyecektir.

O öyle beşer üstü bir hikâye ki Cennetten yeryüzüne adım atışımızla başlayan hicret hikâyemizidir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Mekkeli yetim Peygamberimiz Muhammet Mustafa’dır. O adalet ve merhamet peygamberini, insanî erdemlerden ve kulluk bilincinden uzaklaşmış cahiliye toplumu hazmedemedi. Mekkeli müşrikler, kendilerine bir şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilen Merhamet Peygamberine akla hayale gelmedik baskı ve zulmü reva gördüler.

Ona kucak açmak, onunla yeniden kendilerine gelmek yerine onu dışladılar, Onun hayatına kastettiler. Bu baskı ve şiddet ortamında İslam’ı yayma ve yaşama imkânı kalmadığını gören Peygamberimiz önce sahabeden bazılarını gönderdi, sonra da kendisi gitti fedakâr insanların şehri Medine’ye.

İşte Allah Resulü ve ashabının bu kutlu yolculuğunun adı hicrettir. Bu hicret, sıradan bir göç değildir. Hz. Ömer döneminde takvim başlangıcı kabul edilen hicret, Müslümanlar için bir milattır.

Hicretle beraber İslam’ın yüksek hakikatleri Medine’den bütün yeryüzüne dalga dalga yayılmaya başlamıştır. Hicret, Müslümanlar için birçok dersler içermektedir. Her şeyden önce bu hicret, bir kaçış değil, yüce değerlerin yeryüzünde neşv-ü nemâ bulması için girişilen kutlu bir yolculuktur. Hicret; şiddetten merhamete, esaretten özgürlüğe gidişin adıdır. Allah’a itaatin, sadece O’na kul olmanın göstergesidir. Hicret, İslam davası uğruna anadan, babadan, evlattan hatta candan vazgeçişin, ibretli ve meşakkatli kıssasıdır. Hicret, yârını, diyârını, malını-mülkünü Allah için göz kırpmadan terk eden Muhacir ve onları bağırlarına basan Ensârın destanıdır. Bu destanda fedakârlık, kardeşlik, ahde vefa, birlik ve beraberlik, sevgi, saygı, paylaşma ve kucaklaşma vardır.

Hâsılı hicret, Allah’a ibadete, insanî erdemlere, rahmet ve medeniyete gönlünü açanların azmi ve kararlılığı, bu değerlere kapılarını kapatanların ise hüsranıdır.  Resûlullah Efendimizin hadisi doğrultusunda asıl hicret, haram ve günahları terk ederek Yüce Allah’a teslimiyettir. Allah Resulüne gönülden bağlılığın, sadakatin, ümmet olabilme gayret ve samimiyetinin ifadesidir. Hicret, insanlık onurunu zedeleyen her türlü süflî duygu ve emellere sırt çevirmektir. Ulvî değerler uğruna mücadele etmektir. Hicret; bâtıldan, boş şeylerden, ömrü israf eden her türlü arzu ve istekten uzaklaşmaktır. Hakk, hakikat ve ahlak yolunda ilerlemektir. Yüce Mevlâ’nın yarattığı tertemiz fıtratımızı muhafaza edebilmektir. Şirkten, küfürden, nifaktan uzak durup, imana sadık kalabilmektir.  Hicret ahlakına sahip olmanın ölçüsü Allah’a kul, Resulüne ümmet olma bilinciyle, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için gayret göstermektir. Sevgi, saygı, paylaşma, yardımlaşma duygusuyla, samimiyetle kardeşine, milletine, değerlerine gönülden bağlı olmaktır.

Dolayısıyla İslam’ın bütün değerlerini istismar ederek, vatanına ve milletine her türlü hainliği yapanların, hicret kelimesinin arkasına sığınmaları beyhude bir çabadır. Böylelerinin, içine düştükleri acizliği, hicret kelimesini kirleterek müntesiplerine izah etmeye çalışmaları, hicret gibi ulvi bir kavramı istismardan başka bir şey değildir.

Ne mutlu hayat yolculuğunu kutlu bir hicrete dönüştürebilenlere! Ne mutlu bu hicretin sonunda Allah’ın rızasına ulaşabilenlere! Mesajını veren Kur’an ayetlerinin vurgusuyla!…

Hicretin 1439. yılının, İslam ve insanlık âleminin huzur ve kurtuluşuna vesile olması dileğiyle!…

 

 

 

Eyl 20

Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Belirli aralıklarla sözde Ermeni Soykırımı iddialarının gündeme getirildiğini görüyoruz. Bazı Batılı ülkeler aslında kendi soykırımlarını örtme çabasıyla hayali bir soykırımı suçlamasında bulunmaktadırlar. Bununla da yetinmeyip bazı sözde dost ve müttefiklerimiz meclislerini mahkeme gibi kullanarak gerçek dışı ve ispatlanamayan sözde Ermeni Soykırımını onaylamışlardır.

Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Türkiye, tarihi ile yüzleşmeli diyenler, başkaları adına ülkelerine savaş açmış siyasi devşirme ve işbirlikçileridir. Osmanlıyı Doğuda Ruslarla bir olup arkadan vuran Ermeni militanlar, terör örgütü mensupları, Ermeni oldukları için değil; asi oldukları için, Osmanlıya savaş açtıkları için öldürülmüşlerdir. Ne Osmanlı’nın, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni vatandaşları ile bir sorunu olmamıştır. Sorun terör örgütleri ile ilgilidir. Ermeni sorunu, Ermenilerin olmaktan çok; Ermenileri dün Osmanlı’ya, bugün de Türkiye’ye karşı kullananların sorunudur.

Bir dönem Boğaziçi Üniversitesi’nde Sabancı Üniversitesi’nin de desteği ile,  dış yönlendirmelerle ülkemizi suçlayıcı bir toplantı düzenlenmişti. 2005 Eylülünde yapılmak istenen bu toplantı konuşmacısından dinleyicisine kadar “Ermeni Soykırımı vardır” şartlanması içinde hareket etmiştir. Hatta o kadar ki, o dönem Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu’nun konuşma ve tebliğ verme talebi bile reddedilmiştir. Milli ve yerli birçok STK bu tek taraflı fanatik Ermeni tezlerini işleyen toplantıya karşı tepki göstermiş ve mahkeme kararı ile toplantıyı iptal ettirmişlerdi. Maalesef dönemin Cumhurbaşkanı Sayın A. Gül toplantının nasıl bir tezgah olduğundan sanki habersiz gibi toplantıya katılacaklarını bildirmişlerdi.

Toplantı Boğaziçi Üniversitesi’nden Bilgi Üniversitesi’ne alınmak zorunda kalınmıştı. Toplantıyı iptal eden hakim maalesef Elazığ’a sürülmüştü. Ayrıca kararı alan 4 nolu İdare Mahkemesi de kapatılmıştı!

Şimdi yine Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde diğer bazı yabancı üniversitelerin desteği ile Berlin’de Postdam isimli bir üniversitede tek taraflı bir toplantı düzenlenmiştir. Herhalde konu YÖK ve diğer bazı kurumlarımızın ilgi alanına girmektedir. Gerekenin yapılacağını, eski yanlışların tekrarlanmayacağını ümit ederiz.

Kendi ülkesi ve tarihi ile haksız bir şekilde kavgalı sözde ünvanlı bazılarının ve üniversite adını kirletenlerin Ermeni sorununda kullanılması düşündürücüdür ve üzüntü kaynağıdır. Türkiye düşmanları ve işbirlikçiler ne yaparsa yapsınlar; tarihi gerçekleri değiştiremeyecek, yeni bir tarih yazdıramayacaklardır. Bugüne kadar gerçekleri ortaya koyma çabası gösteren her kuruluş ve şahsı saygıyla selamlıyoruz. Bu çirkin ve gerçek dışı soykırımı iddialarını nefretle kınıyoruz.

Bu vesileyle bazı yabancı ülkelerin oyuncağı olan Ermeni militanlarınca şehit edilen Sait Halim, Talat ve Cemal Paşaları, Dışişleri mensuplarımızı ve Devlet görevlilerimizi, Ermenilere kötü muamale yapılmasını engelleyemediği iddiasıyla işgalci ülkelerin ve işbirlikçilerinin baskı ve fetvalarıyla 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanında idam edilen, Atatürk’ün teklifiyle TBMM tarafından Milli kahraman olarak kabul edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i de rahmetle anıyoruz.

Eyl 20

8. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası Sonuçlandı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek*

Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucu Eş Başkanı

40’a yakın ülkenin katıldığı şampiyona, 3 eylül günü saat 17.00 de Halk konseri, Mehter konseri, folklör gösterisi ve Ağaç güreşi gösterileri ile başlayacak, bütün gece devam etti ve şampiyona sabaha karşı 04.00 de sona erdi.

Şampiyona, Aba Güreşine verdiği büyük hizmetlerle bilinen Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu başkanı Doç.Dr. Lütfü Savaş’ın eseri olan Spor Kompleksi içindeki özel Aba Güreşi yarışma alanı Mersah’ta yapıldı. Hataylı Aba güreşi seyircisi, bu muhteşem organizasyona adeta renk kattı. Son müsabakalara kadar kimse Mersah’ı terk etmedi. Bu Aba güreşi alanının dünyada tek olduğunu  belirtmek isterim. Şampiyona, bir çok televizyon ekiplerince canlı olarak yayınlandı. Müsabaka kurallarını ve Uluslararası Aba Güreşini öğrenen ülkeler, artık her kategoride birbiri ile başa baş mücadele vermesini  öğrendiler ve artık her ülke sporcusu derece almaktadır. Yani biz Dünyaya Aba Güreşini öğrettik. Şampiyonanın sürekliliği ve bu şampiyona vasıtası ile medeniyetler beşiği hoşgörü şehrimiz Hatay’ı ve güzel Türkiye’mizi Dünya’ya tanıtmış olmamız, bu şampiyonanın en önemli özelliği oldu. Misafirlerimize Hatay’ımızı, Hatay’ımızın güzelliklerini, yemek kültürünü ve Hatay’da bulunan dünyanın ilk kilisesi Sen Piyer ve dünyanın en muhteşem mozayik ve arkeoloji müzelerini  gezdiriyoruz. Turistik yerlerimizde ağırlıyoruz. Misafirlerimiz  nerede ise Hatay’dan ayrılmak istemiyorlar.

Burada yarışan kırka yakın ülkenin yarısı Türk cumhuriyetleridir. Bundan sonra sıra; MÖ 2500 yıllarında Orta Asyada Kıvışka denilen yerde yapıldığı gibi Hatay çayırlarında veya Kocaeli çayırlarında Türklerin Olimpiyatlarını gerçekleştirmektir. Bunu yapacak kadrolar ve imkanlar mevcuttur. Yeter ki devletimizin desteği olsun.

  1. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası, Türkiye’de yapılan ve ülkelerin tam takım ile katıldığı Dünya’nın en büyük geleneksel güreş spor organizasyonudur.

Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu ise Türkiye’de ilk kez kurulan bir Dünya Federasyonudur. Dünya’ya Güreşi öğreten Türkiye, üzülerek belirtmek isterim ki, Dünya Güreş Federasyonuna sahip çıkamamış, Dünya Güreş Federasyonunun İsveç’te kurulmasına müsaade etmiştir. Yarın bir ülke çıkar da, biz Dünya Yağlı Güreş Federasyonunu kurduk. Bundan böyle bize bağlanacaksınız derse hiç şaşmam. Ayrıca, bizim federasyonumuz içinde alt başlık olarak Yağlı Güreş de bulunmaktadır. Yağlı güreşimizi organize eden değerli güçlerimizle bunu da Dünyaya öğretebiliriz.

Selam sevgi ve saygılarımla.

 

ŞAMPİYONADA DERECEYE GİREN SPORCULAR:

 

60 KG.                                                                                 70 KG.

  1. FATİH ÖNALAN        TÜRKİYE                   1. İBRAHİM VALİYAN                            İRAN
  2. ALİ KARABOĞA     TÜRKİYE                    2. AHMET KOSMOV                               TÜRKMENİSTAN
  3. SAGYNDYK ASHİM   KAZAKİSTAN            3. VİTALİ KELİOĞLU                             GAGAUZYA/MOLDOVA
  4. DOULBAY OSPAN       KAZAKİSTAN            3. HASAN KAYA                                      TÜRKİYE
  5. BAXIEV EYVAZ  AZERBAYCAN           5. CUMA AKKUŞ                                     TÜRKİYE
  6. İZAYEV VASIF ASAFOĞLU AZERBAYCAN        5. ENVER SEDAT ÇOLAK                     TÜRKİYE

 

80 KG.                                                                                 90 KG.

  1. IVAN STETENOV  BULGARİSTAN        1. MUNKHJARGEL ERDENEKKHUL   MOĞOLİSTAN
  2. MEVLUT ÇOLAK  TÜRKİYE                   2. DAVLET TAKHİRİDONOV                KAZAKİSTAN
  3. DANİYAR TEMİRKHANOV KAZAKİSTAN     3. İZET KADİROV                                     KIRIM/UKRAYNA
  4. İVAN VASEV  SİBİRYA/RUSYA      3. ALİ RIZA JAHANİAN                           İRAN
  5. RUSLAN KHALİTOV   ÖZBEKİSTAN            5. IVOYLO MANHEY                               BULGARİSTAN
  6. VADIM KOZANOV ALMANYA                 5. MUHAMMET TAVVAB ALAMI         AFGANİSTAN

 

+90/AĞIR/BAŞ PEHLİVAN                                                        TAKIM SIRALAMASI

  1. KALANTARİAN MUŞTABA İRAN    1. TÜRKİYE
  2. GIORGI KOBAIDZE  ACARA/GÜRCİSTAN               2. İRAN
  3. MAHMUT ÇAYIRCI  TÜRKİYE                                    3. BULGARİSTAN
  4. EVGENI ZALNOV  SİBİRYA/RUSYA                       3. SİBİRYA/RUSYA
  5. IVAN SHARYGIN      TATARİSTAN
  6. REZO TSUKULIDZE   ACARA/GÜRCİSTAN

 

 

*Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucu Eş Başkanı

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı

Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile Mücadelede Kültür v e Spor Birliği Başkanı

 

 

Eyl 20

Teog Sınavı Kaldırılmamalıdır…..!!!

Sakin ÖNER

Anadolu Liseleri iyi lisan bilen insan ihtiyacını, Fen Liseleri fen alanında uzman ihtiyacını ve Sosyal Bilimler Liseleri sosyal bilimler alanında uzman ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştur. Bu okullara kuruldukları günden itibaren özel seçme sınavıyla öğrenci alınmıştır. Sırasıyla Anadolu Liseleri Giriş Sınavı, OKS (Orta Öğretim Kurumları Sınavı), SBS (Seviye Belirleme Sınavı) ve son olarak TEOG (Temel Öğretimden Orta Öğretime Geçiş Sınavı) ile öğrenci seçilmiştir. Bu sınavların son üçü (OKS, SBS ve TEOG) AKP iktidarı döneminde üç ayrı bakan tarafından değiştirilmiştir. Her değişiklikte bu merkezi sınav daha düşük profile çekilmiştir. Her değişiklikten sonra okulların akademik başarısı düşmüştür.

2010 yılında başlayan eğitim yöneticisi rotasyonu ve 2016 yılında Proje Okulu seçilen başarılı okullarda yapılan öğretmen rotasyonu ile okullar, kurumsal kimliğini ve kültürünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bütün okullara yanlı mülakat komisyonları vasıtasıyla tecrübesiz ve ehil olmayan kişiler yönetici olarak atanmışlardır. Bir taraftan okulların yönetici ve öğretmen kadroları zayıflatılırken, bir taraftan da müfredatın içi boşaltılarak rahatça yönlendirilecek yandaş bir nesil yetiştirilmeye çalışılmaktadır.
Son TEOG operasyonunun amacı, özellikli ve başarılı okulları sıradanlaştırmak ve semt okulu haline getirmektir. Başarılı öğrencilerin pozitif ayrımcılık yapılan İmam Hatip Liselerine yönelmelerini sağlamaktır.
Zaten son TEOG Sınavında öğrencilerin kendi okullarında kendi öğretmenlerinin nezaretinde sınava girmeleri, sınavın güvenilirliğini büyük ölçüde kaybettirmiştir.

Türkiye’de eğitimde imkan ve fırsat eşitliği, ölçme ve değerlendirmede objektiflik bulunmadığı için TEOG Sınavının kaldırılması kaliteli eğitimin sonu olacaktır. TEOG’UN KALDIRILMASI TARİHİ LİSELERİ, FEN LİSELERİ VE SOSYAL BİLİMLER LİSELERİNİ BİTİRİR  Ülkenin geleceğini düşünen bütün vatanseverler, her türlü imkan ve vasıta ile TEOG Sınavının kaldırılmasına karşı çıkmalıdırlar.

Eski yazılar «