x
ACI KAYBIMIZ
Aydınlar Ocağı Genel Merkez Kurucular Kurulu Üyesi, milliyetçi ilim ve fikir adamı,
Vefa Lisesi mezunu Prof. Dr. Cevat BABUNA vefat etmiştir.Cenazesi 18 Eylül 2017
Pazartesi günü (bugün) Fatih Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Sakızağacı Şehitliğinde
defnedilecektir. Ailesine, Aydınlar Ocağı camiasına başsağlığı dileriz.Allah rahmet
eylesin, mekanı cennet olsun.

Admin

Yazarın detayları

Kayıt tarihi: Ocak 18, 2017

Son Yazılar

  1. Mesudiye Yeşilçit Köyü Derneği’nden Anlamlı Panel — Mayıs 9, 2012
  2. Kadınların Korkulu Rüyası: Meme Kanseri — Haziran 12, 2012
  3. Türk Düşmanlığını Görüyor Musunuz? — Aralık 17, 2014
  4. Bir de Biz Konuşalım — Aralık 20, 2014
  5. Türk Gençliğine Hitabe — Ocak 4, 2015

En çok yorum alan yazıları

  1. Dost ve Müttefik Amerika(!) — 1 yorum
  2. Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”Ne Uygun — 1 yorum

Yazarın yazılar listesi

Eyl 20

Yine Sözde Ermeni Soykırımı Oyunu

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

            Belirli aralıklarla sözde Ermeni Soykırımı iddialarının gündeme getirildiğini görüyoruz. Bazı Batılı ülkeler aslında kendi soykırımlarını örtme çabasıyla hayali bir soykırımı suçlamasında bulunmaktadırlar. Bununla da yetinmeyip bazı sözde dost ve müttefiklerimiz meclislerini mahkeme gibi kullanarak gerçek dışı ve ispatlanamayan sözde Ermeni Soykırımını onaylamışlardır.

Türk tarihinde utanılacak bir sayfa yoktur. Türkiye, tarihi ile yüzleşmeli diyenler, başkaları adına ülkelerine savaş açmış siyasi devşirme ve işbirlikçileridir. Osmanlıyı Doğuda Ruslarla bir olup arkadan vuran Ermeni militanlar, terör örgütü mensupları, Ermeni oldukları için değil; asi oldukları için, Osmanlıya savaş açtıkları için öldürülmüşlerdir. Ne Osmanlı’nın, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni vatandaşları ile bir sorunu olmamıştır. Sorun terör örgütleri ile ilgilidir. Ermeni sorunu, Ermenilerin olmaktan çok; Ermenileri dün Osmanlı’ya, bugün de Türkiye’ye karşı kullananların sorunudur.

Bir dönem Boğaziçi Üniversitesi’nde Sabancı Üniversitesi’nin de desteği ile,  dış yönlendirmelerle ülkemizi suçlayıcı bir toplantı düzenlenmişti. 2005 Eylülünde yapılmak istenen bu toplantı konuşmacısından dinleyicisine kadar “Ermeni Soykırımı vardır” şartlanması içinde hareket etmiştir. Hatta o kadar ki, o dönem Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu’nun konuşma ve tebliğ verme talebi bile reddedilmiştir. Milli ve yerli birçok STK bu tek taraflı fanatik Ermeni tezlerini işleyen toplantıya karşı tepki göstermiş ve mahkeme kararı ile toplantıyı iptal ettirmişlerdi. Maalesef dönemin Cumhurbaşkanı Sayın A. Gül toplantının nasıl bir tezgah olduğundan sanki habersiz gibi toplantıya katılacaklarını bildirmişlerdi.

Toplantı Boğaziçi Üniversitesi’nden Bilgi Üniversitesi’ne alınmak zorunda kalınmıştı. Toplantıyı iptal eden hakim maalesef Elazığ’a sürülmüştü. Ayrıca kararı alan 4 nolu İdare Mahkemesi de kapatılmıştı!

Şimdi yine Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde diğer bazı yabancı üniversitelerin desteği ile Berlin’de Postdam isimli bir üniversitede tek taraflı bir toplantı düzenlenmiştir. Herhalde konu YÖK ve diğer bazı kurumlarımızın ilgi alanına girmektedir. Gerekenin yapılacağını, eski yanlışların tekrarlanmayacağını ümit ederiz.

Kendi ülkesi ve tarihi ile haksız bir şekilde kavgalı sözde ünvanlı bazılarının ve üniversite adını kirletenlerin Ermeni sorununda kullanılması düşündürücüdür ve üzüntü kaynağıdır. Türkiye düşmanları ve işbirlikçiler ne yaparsa yapsınlar; tarihi gerçekleri değiştiremeyecek, yeni bir tarih yazdıramayacaklardır. Bugüne kadar gerçekleri ortaya koyma çabası gösteren her kuruluş ve şahsı saygıyla selamlıyoruz. Bu çirkin ve gerçek dışı soykırımı iddialarını nefretle kınıyoruz.

Bu vesileyle bazı yabancı ülkelerin oyuncağı olan Ermeni militanlarınca şehit edilen Sait Halim, Talat ve Cemal Paşaları, Dışişleri mensuplarımızı ve Devlet görevlilerimizi, Ermenilere kötü muamale yapılmasını engelleyemediği iddiasıyla işgalci ülkelerin ve işbirlikçilerinin baskı ve fetvalarıyla 10 Nisan 1919’da Beyazıt Meydanında idam edilen, Atatürk’ün teklifiyle TBMM tarafından Milli kahraman olarak kabul edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i de rahmetle anıyoruz.

Eyl 20

Teog Sınavı Kaldırılmamalıdır…..!!!

Sakin ÖNER

Anadolu Liseleri iyi lisan bilen insan ihtiyacını, Fen Liseleri fen alanında uzman ihtiyacını ve Sosyal Bilimler Liseleri sosyal bilimler alanında uzman ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuştur. Bu okullara kuruldukları günden itibaren özel seçme sınavıyla öğrenci alınmıştır. Sırasıyla Anadolu Liseleri Giriş Sınavı, OKS (Orta Öğretim Kurumları Sınavı), SBS (Seviye Belirleme Sınavı) ve son olarak TEOG (Temel Öğretimden Orta Öğretime Geçiş Sınavı) ile öğrenci seçilmiştir. Bu sınavların son üçü (OKS, SBS ve TEOG) AKP iktidarı döneminde üç ayrı bakan tarafından değiştirilmiştir. Her değişiklikte bu merkezi sınav daha düşük profile çekilmiştir. Her değişiklikten sonra okulların akademik başarısı düşmüştür.

2010 yılında başlayan eğitim yöneticisi rotasyonu ve 2016 yılında Proje Okulu seçilen başarılı okullarda yapılan öğretmen rotasyonu ile okullar, kurumsal kimliğini ve kültürünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bütün okullara yanlı mülakat komisyonları vasıtasıyla tecrübesiz ve ehil olmayan kişiler yönetici olarak atanmışlardır. Bir taraftan okulların yönetici ve öğretmen kadroları zayıflatılırken, bir taraftan da müfredatın içi boşaltılarak rahatça yönlendirilecek yandaş bir nesil yetiştirilmeye çalışılmaktadır.
Son TEOG operasyonunun amacı, özellikli ve başarılı okulları sıradanlaştırmak ve semt okulu haline getirmektir. Başarılı öğrencilerin pozitif ayrımcılık yapılan İmam Hatip Liselerine yönelmelerini sağlamaktır.
Zaten son TEOG Sınavında öğrencilerin kendi okullarında kendi öğretmenlerinin nezaretinde sınava girmeleri, sınavın güvenilirliğini büyük ölçüde kaybettirmiştir.

Türkiye’de eğitimde imkan ve fırsat eşitliği, ölçme ve değerlendirmede objektiflik bulunmadığı için TEOG Sınavının kaldırılması kaliteli eğitimin sonu olacaktır. TEOG’UN KALDIRILMASI TARİHİ LİSELERİ, FEN LİSELERİ VE SOSYAL BİLİMLER LİSELERİNİ BİTİRİR  Ülkenin geleceğini düşünen bütün vatanseverler, her türlü imkan ve vasıta ile TEOG Sınavının kaldırılmasına karşı çıkmalıdırlar.

Eyl 20

9 Eylül Üzerine Bir Kaç Söz!..

Özcan PEHLİVANOĞLU

Bugün 9 Eylül 2017… Mustafa Kemal Atatürk’ün komutası altında Türk Ordusunun düşmanı tabiri caiz ise denize dökerek “Güzel İzmir”i düşman işgalinden kurtarışının 95.yıldönümü!

 

Türkler açısından çok önem arz eden bir gün. Çünkü Anadolu topraklarında 15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922 tarihine kadar başımıza gelmedik melanet kalmamıştır.

 

Günümüzde bunların farkındamıyız? Elbette bir çok mesele de olduğu gibi bunları da, bilmeyiz. Bize bunları, gizli bir el öğretmemiştir.

 

Ancak sözlü tarih denilen bir olgu nedeni ile Ege bölgemizin yaşlıları, başlarına gelenleri ve olan bitenleri evde, kahvede, sohbette, muhabbette daima anlatıp durmuşlardır.

 

Onun için başta İzmir olmak üzere tüm Ege; Atatürk’e ve Türk Ordusuna kalben büyük bir samimiyetle bağlıdır. Gericiliğe, yozluğa, yobazlığa ve düşman seviciliğe karşıdır. Ruhsal genetikleri sebebiyle yeniden başımıza bir şey gelirse, düşmanı tekrar denize dökmeye hazırdır.

 

Düşman bugünde olduğu gibi sadece Yunan değildir. Onlarca yıl süren plan ve hazırlıklardan sonra 15 Mayıs 1919’ta Yunan askeri; yüzlerce İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan gemilerinin refakatinde ve korumasında İzmir’i işgale başlamıştır.

 

Yaklaşık üç buçuk yıl sonra bir 9 Eylül günü, bu Yunan Ordusu ve kendi ülkesine ihanet eden Rumlar İngiliz gemilerine binerek kaçmışlardır.

 

Bugünde Ege’deki Türk Adaları; ABD,İngiltere,İsrail, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yönlendirmesi ve isteği üzerine Yunanistan tarafından yerli işbirlikçilerin suskunluğu ile tıpkı Midilli gibi pervasızca işgal edilmektedir. Şimdi siz Midilli’nin işgalini hatta Girit’in verilişini de bilmezsiniz değil mi?

 

9 Eylül bunları hatırlattığı için önemlidir. Öleceğini bildiği halde direniş ateşini yakan Hasan Tahsin’i, Türk bayrağını yeniden İzmir valilik binasına diken Yüzbaşı Şerafettin’i ve çıplak ayakla, aç bilaç, yorgun argın ama ruhundaki mücadele azmi ile İzmir’e koşarak değil adeta uçarak giren Türk askerini hatırlattığı için önemlidir.

 

9 Eylül; ihaneti içselleştirmiş yerli işbirlikçilerin durdurulduğu gün olarak önemlidir. Vatanın özgürlüğü ile işgali arasındaki mukayeseyi istemiyerekte olsa yapmak zorunda kalmış olan Türk Milletinin, istiklalin ne demek olduğunu bir kez daha anladığı gün olarak önemlidir.

 

9 Eylül’ün ifade ettiklerini ve o günün ortaya çıkardığı “9 Eylül Ruhu”nu bir kaç kelime ile anlatmanın elbette aczi içindeyim. Olsun yine de hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Sarı Paşa’mı ve onun yılmaz neferlerini anmak istedim.

 

9 Eylül sadece İzmir’lilere değil, Türkiye’nin dört bir köşesinde ve tüm Türk Dünyasında aklı ve yüreği benim gibi atan herkese kutlu ve aydınlığa ulaşmak için zihinlerdeki prangaların kırıldığı gün olsun.

Eyl 20

Hâkimlerin Vicdan Sahibi Olması Gerekir

Ruhittin SÖNMEZ

“Hâkimler bakımından, vicdan hüküm verirken dikkate alınması gereken son derece önemli bir kavramdır.

Anayasamıza göre, hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa’ya, kanuna, hukuka ve vicdanlarına göre hüküm verirler. Bu nedenle hâkimin anayasayı, kanunu ne derece iyi bilmesi gerekiyorsa vicdani süreçleri de o derece iyi bilmesi ve en önemlisi de VİCDAN SAHİBİ olması gerekir.

Bir yargı mensubunu üstün kılan, onu kendi istek ve hırslarından kurtararak, sadece hukuku uygulamasını emreden vicdanıdır.”

Bir hukukçu olarak her kelimesine katıldığım bu sözleri, Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in yeni yargı yılı açılışında yaptığı konuşmasından aldım.

Bu sözler sadece birer temenniden ibaret kalmamalı. Çünkü “Halkın yargıya duyduğu güven ve memnuniyetin artması gerekir.”

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ifade ettiği beklentisi bizim de beklentimizdir:

“Yargı camiamızdan beklentimiz, aziz milletimizin bir tek ferdinin dahi adaletsizlik hissine kapılmaması için titizlik ve gayret gösterilmesidir.”

Ülkemizin 15 Temmuz 2016 da yaşadığı Darbe Teşebbüsü ağır bir travma idi. Bu travma sonrası Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevden almaları, gözaltılar, tutuklamalar, yargılamalar izledi. Bu işlemlerin arasında elbette hatalar da yapıldı.

Bunların sayısı o kadar fazla ki gittiğimiz her yerde mağduriyetinden yakınan insanlar veya yakınları ile karşılaşıyoruz.

****************************************

KHK İLE UZAKLAŞTIRILANLAR

Bir yandan Yargıtay Başkanının teorik olarak dile getirdiği, belki de temennisi olan “teröre karşı mücadele ülkemizin en doğal ve meşru hakkıdır. Devletimiz, hukuk kurallarından vazgeçmeden terörle mücadeleyi sürdürecektir” sözleri…

Diğer taraftan yandaş gazetelerde bile yakınma konusu olan mağduriyetler… Mesela Yeni Akit’te yazan Abdurrahman Dilipak’ın anlattıkları..

Dilipak, “KHK ile ilk uzaklaştırılanlardan” bir örnek veriyor. “Adamın bu yapı ile ilgili tek bir bağlantısı var, o da Afrika’da açlık çekilen bölgelerle ilgili bir kampanya ve telefondan SMS yolu ile 5 lira göndermiş.

‘KHK ile görevden uzaklaştırılmışsın’ diye savcı gözünün yaşına bakmıyor, tutuklama talebi ile nöbetçi mahkemeye gönderiyor, nöbetçi mahkeme de ne olur ne olmaz, asıl mahkemesi değerlendirsin diye tutuklama veriyor. İdareye ‘bir yanlışlık oldu galiba’ diyorsun, bu defa onlar da ‘Mahkeme kararı var, yargıya intikal eden bir konuda biz bir şey yapamayız, bekleyeceksin’.

Bir kısır döngü içine giriyorsunuz.”

“Hani bunun hukuk neresinde, vicdan neresinde?” diye sormadan edemiyoruz.

Bunun gibi örnekler, “Cemaatle mücadele hukuk zemininde yapılır. FETÖ yargılamaları Hukuk zemininden çıktı” diye yakınan Hanefi Avcı’yı haklı kılmakta.

Hanefi Avcı gibi, FETÖ mağduru da olan, usta bir istihbaratçıyı ciddiye almak gerekir.

****************************************

BYLOCK’DA ŞÜPHELER

Sadece KHK ile uzaklaştırılanlarda değil, ByLock sanıklarında da benzer durumlar yaşanıyor.

Birçok sanığın ByLock raporlarında eksiklikler, çelişkiler ve şüpheler var. 6 ayrı raporda “bylock yok” denen sanık hakkında 7. Raporda “bylock var” çıkabiliyor. Üstelik kim/kimlerle görüştüğü belli değil,  içerikleri çözümlenmemiş.

Yeni Akit yazarı Sabri Balaman’ın verdiği bilgilere göre, MİT’in hazırladığı ByLock raporlarının kaynağı FETÖ’cülerin hâkim olduğu TİB’in verdiği bilgiler imiş.

Yani FETÖ’nün raporu ile insanlar terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyormuş.

Çünkü 17 Kasım 2014 öncesi erişim logları silinmiş, MİT, FETÖ’cülerin kontrolünde olduğu için kapatılan BTK’dan/TİB’den aldığı listelere göre raporlarını yeniden düzenlemiş. TİB’deki FETÖ’cü uzmanlar dijital kayıtlar ile oynamış, masum insanları listelere dâhil etmişler. Gerçek kullanıcılar için de hakkında şüphe uyandıracak teknik müdahaleler yapmışlar.

Başbakan Binali Yıldırım’ın, “ByLock’a bile montaj yapmışlar. Gözlerine kestirdikleri bazı isimleri ByLock kullanıyor gibi gösterdiklerini biliyoruz” sözü bu yüzden.

Var olan başka teknik sebepler de ilave edilirse, ByLock listelerinin “her türlü şüpheden uzak” bir delil olma vasfı taşımadığı anlaşılıyor.

Sabri Balaman, haklı olarak, “TİB’in (yani FETÖ’nün) değiştirilmiş kayıtları esas alınarak insanlar terörist ve hain ilan edilemez” diyor.

Peki, ByLock gibi böyle önemli bir “delilden” vaz geçebilir miyiz?

İlave verilerle delil olma vasfı kazanabilir.

Nitekim Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi ile Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi “ByLock indirilmiş ve kullanılmış olması tek başına delil sayılamaz. İletişimin kimlerle yapıldığı ve içerikleri incelenmeli, ancak suç teşkil eden örgütsel iletişim varsa terör örgütü üyeliğinden ceza verilmelidir” şeklinde karar verdi. Bence bunlar doğru kararlardı.

Böyle karar veren hâkimler hemen görevden alınıp pasif görevlere tayin edildiler. Bundan sonra hiçbir mahkeme benzeri karar veremedi.

Bir kısır döngü daha böylece yaratıldı.

****************************************

KURUNUN YANINDA YAŞ DA YANMASIN

Hâkimlerin, savcıların üzerinde baskı yaratan bir atmosfer var. Bu atmosferin dağıtılmasını sağlayacak tek şey hâkimlerin ve savcıların yalnızca hukuka ve vicdanlarına göre davranma iradesi göstermesidir.

Elbette darbeye karışan, Ceza Kanununda suç olarak sayılmış eylemleri yapanlar, yine kanunda sayılmış cezalara mahkûm edilmelidir, edilecektir.

Ancak aklın yolu birdir. Abdurrahman Dilipak da, benim gibi, hukuk ve vicdan gözüyle bakanların söylediklerimizin aynısını ifade ediyor:

“Bu yanlışlıklar FETÖ’yü yıpratmıyor, aksine onların istismarlarına zemin hazırlıyor.

FETÖ sıradan bir sorun değil. Kökü derinlerde olan bir baş belası. Sınırımızda savaş var, bu arada terör ve darbe, hepsi bir arada geldi. Bir takım yanlışlıklar olabilir. Tamam da, bu iş teknik bir yanlıştan değil, bir FETÖ komplosuna döndü/dönüyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu alçakça iş aileleri zor durumda bırakıyor. Suçlu cezalandırılsın ama ‘kurunun yanında yaş da yanar’ diye bu işi geçiştiremeyiz.”

Eyl 20

8. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası Sonuçlandı.

Prof. Dr. İbrahim Öztek*

Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucu Eş Başkanı

40’a yakın ülkenin katıldığı şampiyona, 3 eylül günü saat 17.00 de Halk konseri, Mehter konseri, folklör gösterisi ve Ağaç güreşi gösterileri ile başlayacak, bütün gece devam etti ve şampiyona sabaha karşı 04.00 de sona erdi.

Şampiyona, Aba Güreşine verdiği büyük hizmetlerle bilinen Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu başkanı Doç.Dr. Lütfü Savaş’ın eseri olan Spor Kompleksi içindeki özel Aba Güreşi yarışma alanı Mersah’ta yapıldı. Hataylı Aba güreşi seyircisi, bu muhteşem organizasyona adeta renk kattı. Son müsabakalara kadar kimse Mersah’ı terk etmedi. Bu Aba güreşi alanının dünyada tek olduğunu  belirtmek isterim. Şampiyona, bir çok televizyon ekiplerince canlı olarak yayınlandı. Müsabaka kurallarını ve Uluslararası Aba Güreşini öğrenen ülkeler, artık her kategoride birbiri ile başa baş mücadele vermesini  öğrendiler ve artık her ülke sporcusu derece almaktadır. Yani biz Dünyaya Aba Güreşini öğrettik. Şampiyonanın sürekliliği ve bu şampiyona vasıtası ile medeniyetler beşiği hoşgörü şehrimiz Hatay’ı ve güzel Türkiye’mizi Dünya’ya tanıtmış olmamız, bu şampiyonanın en önemli özelliği oldu. Misafirlerimize Hatay’ımızı, Hatay’ımızın güzelliklerini, yemek kültürünü ve Hatay’da bulunan dünyanın ilk kilisesi Sen Piyer ve dünyanın en muhteşem mozayik ve arkeoloji müzelerini  gezdiriyoruz. Turistik yerlerimizde ağırlıyoruz. Misafirlerimiz  nerede ise Hatay’dan ayrılmak istemiyorlar.

Burada yarışan kırka yakın ülkenin yarısı Türk cumhuriyetleridir. Bundan sonra sıra; MÖ 2500 yıllarında Orta Asyada Kıvışka denilen yerde yapıldığı gibi Hatay çayırlarında veya Kocaeli çayırlarında Türklerin Olimpiyatlarını gerçekleştirmektir. Bunu yapacak kadrolar ve imkanlar mevcuttur. Yeter ki devletimizin desteği olsun.

  1. Uluslararası Aba Güreşi Dünya Kupası Şampiyonası, Türkiye’de yapılan ve ülkelerin tam takım ile katıldığı Dünya’nın en büyük geleneksel güreş spor organizasyonudur.

Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu ise Türkiye’de ilk kez kurulan bir Dünya Federasyonudur. Dünya’ya Güreşi öğreten Türkiye, üzülerek belirtmek isterim ki, Dünya Güreş Federasyonuna sahip çıkamamış, Dünya Güreş Federasyonunun İsveç’te kurulmasına müsaade etmiştir. Yarın bir ülke çıkar da, biz Dünya Yağlı Güreş Federasyonunu kurduk. Bundan böyle bize bağlanacaksınız derse hiç şaşmam. Ayrıca, bizim federasyonumuz içinde alt başlık olarak Yağlı Güreş de bulunmaktadır. Yağlı güreşimizi organize eden değerli güçlerimizle bunu da Dünyaya öğretebiliriz.

Selam sevgi ve saygılarımla.

 

ŞAMPİYONADA DERECEYE GİREN SPORCULAR:

 

60 KG.                                                                                 70 KG.

  1. FATİH ÖNALAN        TÜRKİYE                   1. İBRAHİM VALİYAN                            İRAN
  2. ALİ KARABOĞA     TÜRKİYE                    2. AHMET KOSMOV                               TÜRKMENİSTAN
  3. SAGYNDYK ASHİM   KAZAKİSTAN            3. VİTALİ KELİOĞLU                             GAGAUZYA/MOLDOVA
  4. DOULBAY OSPAN       KAZAKİSTAN            3. HASAN KAYA                                      TÜRKİYE
  5. BAXIEV EYVAZ  AZERBAYCAN           5. CUMA AKKUŞ                                     TÜRKİYE
  6. İZAYEV VASIF ASAFOĞLU AZERBAYCAN        5. ENVER SEDAT ÇOLAK                     TÜRKİYE

 

80 KG.                                                                                 90 KG.

  1. IVAN STETENOV  BULGARİSTAN        1. MUNKHJARGEL ERDENEKKHUL   MOĞOLİSTAN
  2. MEVLUT ÇOLAK  TÜRKİYE                   2. DAVLET TAKHİRİDONOV                KAZAKİSTAN
  3. DANİYAR TEMİRKHANOV KAZAKİSTAN     3. İZET KADİROV                                     KIRIM/UKRAYNA
  4. İVAN VASEV  SİBİRYA/RUSYA      3. ALİ RIZA JAHANİAN                           İRAN
  5. RUSLAN KHALİTOV   ÖZBEKİSTAN            5. IVOYLO MANHEY                               BULGARİSTAN
  6. VADIM KOZANOV ALMANYA                 5. MUHAMMET TAVVAB ALAMI         AFGANİSTAN

 

+90/AĞIR/BAŞ PEHLİVAN                                                        TAKIM SIRALAMASI

  1. KALANTARİAN MUŞTABA İRAN    1. TÜRKİYE
  2. GIORGI KOBAIDZE  ACARA/GÜRCİSTAN               2. İRAN
  3. MAHMUT ÇAYIRCI  TÜRKİYE                                    3. BULGARİSTAN
  4. EVGENI ZALNOV  SİBİRYA/RUSYA                       3. SİBİRYA/RUSYA
  5. IVAN SHARYGIN      TATARİSTAN
  6. REZO TSUKULIDZE   ACARA/GÜRCİSTAN

 

 

*Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucu Eş Başkanı

Türkiye Olimpian Derneği Başkanı

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi

Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı

Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Federasyonu Onursal Başkanı

Uluslararası Sigara Alkol Uyuşturucu ile Mücadelede Kültür v e Spor Birliği Başkanı

 

 

Eyl 20

‘’ANILARDA SON ERMENİ’’ ABD’de Okunacak…

Emrah BEKÇİ

Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915 senesinde ‘’Sevk ve İskân Kanununu’’çıkartarak, Osmanlı Devleti misaklarında yaşayan ‘Ermenilerin’, yine Osmanlı Devleti misakında bulunan başka bir yere devlet güvenliğinde naklini gerçekleştirmiş. Bu nakil esnasında yaşanan hadiseleri ‘sanki bir katliammış gibi’ papağanlaştıran Ermeni Diasporası, tarafsız tarihçiler eşliğinde O zamanın arşivi olan ‘Osmanlı Devleti Arşivleri’ (B.O.A) incelenmesi teklifinin tersine. Milli Mücadele senelerinde Anadolu’da bulunan ‘Misyoner-Ajan-Yabancı Askerlerin’ hatırat ve notlarını belge olarak kabul etmeye devam etmektedir.

Her yılın Nisan ayında nasırına basılmış deve misali, farklı ülkelerde oluşturdukları topluluklar ile etkinlikler düzenleyip, Anadolu’da illegal faaliyet gösteren terör örgütlerine finansal destek sağlamak, hem de yaşadıkları ülkelerde ‘O ülkenin insanlarını Türk ve Müslüman’lara karşı ön yargı ile bakmalarının zeminini oluşturmaktadırlar.

Ülkemiz ve milletimiz için ellerinden gelen karalama kampanyasını düzenleyen ‘Ermeni Diasporası’na, bulundukları ülkelerde, kendi milletimizden olan insanlarımız şiddet kullanmayan vasıtaları kullanarak; etkinlik, sosyal medya, kamuoyu oluşturmak amacıyla karşılık veren (S.T.K) Sivil Toplum Kuruluşları oluşturmuş-oluşturmaktadırlar.

İşte bu (S.T.K) Sivil Toplum Kuruluşundan birisi yazımın konusudur.

 

(A.B.D) Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Türk ve Müslüman vatandaşlarımız ile orada doğup büyüyen ve öz kimliğini (Türklük Şuurunu) kaybetmeyen Amerikan Vatandaşı Türk kardeşlerimiz, (T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation’ adında bir yardımlaşma, Türk karşıtı medyatik, siyasi, terör, tarih..vs. oluşum ve duyumların karşısına; gerek bulundukları ülkenin yönetimi erklerinin dikkatlerini çekerek resmi başvurular yapıp, Amerika Birleşik Devletlerin de kamuoyu oluşturma çabasındalar.

Bu vatansever kardeşlerimiz, sadece Türk ve Müslüman karşıtı olaylara tepki konusunda değil; ABD’de okuyan çocuklara burs, bulundukları ve yaşadıkları yerlere Cami, kültür evi, Türkçe Dil kursu, Milli bayramlarımızda etkinlikler ve mili yazarlarımızın kitaplarının İngilizceye çevrilmesi ve ABD başta olmak üzere bütün dünyaya tanıtılması gibi sayılamayacak hizmeti üstlenmiş vatan evlatlarıdır.

(Eğitimci-Yazar Abdullah Ayata)

 

İşte tam bu noktada yazımla birlikte siz değerli okuyucularımıza bir müjde vermek istiyorum. Yazımın başında belirtmiş olduğum ‘’Ermeni Diasporasının’ yurt dışı çalışmalarına; Türk, Müslüman Anadolu insanının hoşgörü, sevgi, ‘gâvuru bile incitmeyen’ töresini edebiyatımızın lisanını kullanarak kitaplaştıran Sayın Abdullah Ayata’nın ‘’Anılarda Son Ermeni’’ isimli eseri, ABD’de T.A.S.F.O tarafından ‘İngilizceye Çevrilmeye başlandı’.

Kitap Türkiye’de 30 baskısını tamamlamış; kitabın baskı yapılmaması için Yazar Abdullah Ayata’ya Ermeni Diasporası aracılığı ile birçok maddi teklifte bulunulmuş. Lakin Yazar Abdullah Ayata bu teklifleri: ‘’-Türk ve Müslüman Milletimizin edebi ve töresel eserlerini satın alacak gâvur parası henüz icat olunmamıştır.’’ Diyerek teklifleri nazikçe geri çevirmiştir. Kitap okurlarıyla Türkiye’de 40 bin’den fazla okuyucusuna 10. Baskıda ulaşmıştır. Günümüzde ise 30.Baskının üzerinde yeni Türkçe baskıya hazır haldedir.

Şahsım kitabı son baskıya hazır hale getiren ‘editörüm’. Kitap alanında: ‘’Ermeni Diasporasına’’, Türk ve Müslüman Milletimizin, töre, ahlak, gelenek velhasıl ‘İnsanlık neymiş’ öğretecek ve bilgilendirecek bir eser. Ayrıca dünya milletlerine ise ‘Türk Milletini’ yalından tanıma imkânı sağlayacak bir eser.

(T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation Başkanı Sayın Fatih Özonur /ABD –El Paso)

Eseri İngilizceye çevirecek T.A.S.F.O Ekibinden, Başkan Sayın Fatih Özonur, Halkla İlişkiler Direktörü Emre Serbest ve TASFO Sosyal Medya Yayın Direktörü, aynı zamanda Türkiye aşığı ve Türk Dünyası Davasının yılmaz savunucusu Amerikalı Nora Dillingham çevrilecek.  ABD’de çevirisine başlanılan, İngilizce satışı yapılacak 360 sayfalık Abdullah Ayata Romanı: ’Anılarda Son Ermeni’ kitabının gelirinin % 50’si Arizona’da (T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation’ inşa etmeyi planladığı Cami ve Eğitim külliyesinin vakfına aktarılacak.

(T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation Halkla İlişkiler Direktörü Emre Serbest /ABD- Florida)

Ayrıca 2018 senesine, yurt dışında milli edebiyatımızdan bir eserin okunup, milli kimliğimizin ve inancımızın hoşgörüsünü ABD başta olmak üzere farklı ülkelerin milletleri tanımış olacak.

 

(T.A.S.F.O) ‘Turkish American Security Foundation Sosyal Medya Yayın Direktörü Nora Dillingham /ABD- Arkansas)

 

Buradan ABD başta olmak üzere farklı ülkelerde yaşayan Türk ve Müslüman kardeşlerimizi ‘’yakında İngilizce çevirisi bitmiş olacak’ eseri temin edip, okumaları ve okutmaları arz ederim. Ülkemizde Anadolu’nun kalbi Kayseri’de 1914 senesinde başlayıp 1970’li yılların sonunda ASALA Terör Örgütünün kan dökmesiyle biten nefes kesen yaşanmış olayların romanlaştırılmış hali, hem dünümüzü hem de geleceğimizi tefekkür etmemize vesile kılacaktır.

 

 

 

 

 

 

Eyl 20

“Ben Çektim Çocuğum Çekmesin” Yanılgısı

Yrd. Doç. Dr. Zülfikar ÖZKAN

 

Pek çok anne –baba “Ben çektim, çocuğum çekmesin!” ifadesini hemen hemen her ortamda kullanıyor. Bu tür anne-babalar kendisinin yaşadığı sorunları, çektiği sıkıntıları ve çileleri çocuklarının yaşamasını istemiyor. Aşırı korumacı bu aileler, farkında olmadan, çocuklarına iyilik yapmak isterken, kötülük yapıyorlar. Bu yöntemle çocuklarına farklı alanda sıkıntı çektiriyorlar.

Nasıl mı? Bu önemli konuyu, okulların açılmakta olduğu şu günlerde irdelemeye çalışalım.
Öncelikle iyi veya kötü yaşadığımızı nasıl anlayabiliriz? Hayatımızda bir takım sorunlarla karşılaşmamız, acılar çekmemiz kötü yaşadığımızın göstergesi midir?

Çile veya acı çekerek mutlu olabilir miyiz?

Çektiğimiz acılar veya çileler hayatımızın amacına hizmet ediyorsa sonunda mutluluk doğurabilir. Acılar, acı çekmeye değer bir amaca bir hedefe götürmeli.
Zıtlıklar birbirini tamamlar.

Heraklitos”un dediği gibi “Her şey karşıtlıkların çatışmasıyla meydana gelir.” Sorunlar ve acılar olmadan rahatlık ve mutluluk olamaz.
“Karşıtlıklar olmaksızın ilerleme olmaz. Çekme ve itme, akıl ve enerji, sevgi ve nefret, insanın var oluşu için gereklidir. “ der William Blake.

“Sorunlar olmasın” diyen anne –baba, aynı zamanda mutluluk da olmasın demektedir. Çünkü mutluluk bir çabanın, gayretin, bir işin sonucunda oluşur. Aristoteles diyor ki: ”Mutluluk bir fiilin sonucudur.” Mutluluk tesadüfen oluşan veya ilahi hediye değildir. Mutluluk, en uygun (optimum) faydayı sağlayana verilir. Mutlu yaşamak isteyen, öncelikle onu üretmelidir. Çünkü mutluluk bedava değildir.
Mutsuzluk, kendiliğinden gelir fakat mutluluk için çalışmak gerekir.

Bu konuya devam edeceğiz.

Eyl 20

İzlenimler

Dr. Hasan GÜNAYDIN

07/Aralık/2015 Pazartesi günü, 13:30 – 15:30 saatleri arasında, İstanbul’daki Fatih ilçesinin Edirnekapı semtinde bulunan Kariye Müzesi’ni ve çevresini gezdim. Çocukluğumun (5 yıllık ilkokul döneminin) geçtiği yerleri 40 yıl sonra tekrar görmek hem anıları tazelemek açısından güzel hem de bu süreç içerisinde gerçekleşen değişiklikleri görmek bakımından düşündürücüydü. Kariye Müzesi’nin önünde top oynadığımız geniş alan şimdi restorant olmuş, çevredeki birkaç binanın yerine kat yüksekliği aynı olan yeni binalar yapılmış ve bir iki ahşap bina onarılarak otele dönüştürülmüş. Geri kalan her şey eskisi gibi ve değişmeden zamana meydan okumakta. Çocukluğumuzda “Rahip Okulu” olarak bildiğimiz tarihi binalar halen duruyor, fakat gizemli kapılarında kendilerini tanıtan tek bir kelime bile yok. İçine girilmesi mümkün olmayan bu binalardan bir tanesi restore edilmekte. Yaklaşık 40 yıl önce çekimine şahit olduğum Tarkan filmindeki oyuncular otantik kıyafetleriyle gözlerimin önünden geçiyor. Hafızamda müzenin önü tıklım tıklım dolu ve arkadaşlarımla birlikte, tüm yalvarmalarımıza rağmen içeri alınmıyoruz. Aralardan kaçıp müzeye girmeye çalışıyoruz ama nafile. Yıllar önce otobüsler dolusu yabancı turistin doldurduğu mekanlar –muhtemelen restorasyon sebebiyle- şimdi bomboş ve sessiz. Rahmetli abimin turistlere söylemem için öğrettiği muzır sözler aklıma geliyor: “My heart is tikitak for you, because I love you.” Bunu duyan turistlerin ilkokul 1. sınıf öğrencisi küçük bir çocuğu gülerek sevdiklerini hatırlıyorum. Yaklaşık 3 saat süren ziyaretim esnasında, yanlarındaki çocuk arabasında ağlayan çocuklarıyla Arapça konuşan bir karı-koca ve 15 – 20 yabancı turist dışında hiç kimse yok. Benden başka yerli ziyaretçi bulunmuyor. Müzenin hemen yanında Osmanlı döneminden kalma mütevazı bir çeşme var. Kimsenin ilgilenmediği bu güzel çeşmenin üzerinde “beni şu tarihte şu kişi yaptırdı” diyen bir tabela dahi görünmüyor ve o, boynu bükük bir şekilde fotoğrafını çekecek turistleri bekliyor. Müzenin sol tarafından inen yol üzerinde, müze bahçesi içinde yer alan sahabe mezarının başında iki kadın ve bir erkek dua ediyor. Bunlar oradan geçmekte olan halktan insanlar. Mezarda yatan kişi 612 – 693 tarihleri arasında yaşamış ve Konstantinopolis Seferi’nde hayatını kaybetmiş olan Ebu Said el – Hudri. Kendisinden 1170 tane hadis rivayet edilmiş ve en çok hadis rivayet edilen 7 kişiden biri olarak tanınıyor. İçeri giriyorum. 15 – 20 kişilik bir turist gurubu başlarında rehber olduğu halde müzeyi geziyor. Rehber İngilizce ve İtalyanca olarak bilgi veriyor. 4 – 5 dakika kulak kabartıp dinliyorum. Müzedeki tasvirlerin orijinal olmadığından, bazılarının da İncil Öncesi Dönemi (before the Bible) yansıttığından söz ediyor. Bu tasvirlerden birinin önünde Meryem Ana’nın (Virgin Mary) doğumunu ve babası Joachim ile annesi Anna Maria’yı anlatıyor. Başka bir tasvirin önünde de 7 sayısının İstanbul için taşıdığı öneme değiniyor; 7 tepe (seven hills), 7 kapı (seven gates), 7 adım (Meryem’in ilk 7 adımı, seven steps) ve 7 kat cennet (seven heavens) vurgusu yapıyor. Restorasyon sebebiyle binanın bazı bölümleri ziyarete kapalı. Onarıma 12/09/2013 tarihinde başlanmış ve işin süresi 600 gün olarak belirlenmiş. Ancak onarım işlemleri hala devam etmekte. Restorasyon İstanbul İl Özel İdaresi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü İstanbul Rölöve (teknik resim kurallarına uygun çizim) ve Anıtlar Müdürlüğü kontrolünde yüklenici firma Taksim Yapı tarafından gerçekleştirilmekte. Restorasyonun birinci etabında Naos (iç oda) ve kuzey cephesindeki 2 katlı ek yapı bölümleri kapatılacak, ikinci etabında İç Narteks (ana mekana açılan giriş) bölümü onarılacak, üçüncü etabında ise Dış Narteks (dışa kapılarla açılan kapalı mekan) ve Parekklesion (dinsel açıdan yapının en önemli yeri, kilisenin doğu ucunu belirleyen apsis) bölümleri restore edilecek. Müzeyi gezmeye başlıyorum.

İstanbul 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiş ancak manastır uzun bir süre kullanılmaya devam etmiş. Sultan II. Bayezid Dönemi’nde sadrazamlık yapan Atik Ali Paşa (Hadım Ali Paşa) tarafından 1511 yılında Khora Kilisesi camiye çevrilmiş. Osmanlı İmparatorluğu döneminde binanın mimari yapısını etkileyecek fazla bir müdahale olmamış. Yapılan onarım çalışmaları deprem sebebiyle oluşan yıkımları onarmaktan ibaret. Mozaikler, freskolar hatta hıristiyanlık sembolleri bile imha edilmemiş ve açılıp kapanan ahşap kapaklarla örtülerek korunmuş. İnce bir kireç badanası ile sıvanarak, hasar görmemesi, tahrip olmaması ve bozulmaması sağlanmış. Sadece batı cephesinin sağ köşesindeki çan kulesinin yerine bina ile uyumlu olacak şekilde minare yapılmış, güneydoğu köşesine mihrap eklenmiş, batı cephesi pencere oranlarında değişiklikler gerçekleştirilmiş ve binadan ayrı olarak sol tarafına çeşme inşa edilmiş. Cami olarak kullanılmaya başladıktan sonra yanına bir medrese yapılmış ancak hem bu medrese hem de manastırın kilise dışında kalan yapıları günümüze kadar ulaşamamış. Kızlar Ağası Hacı Bekir Paşa’nın 18. yüzyıl başlarında yaptırdığı okul ve aşevi de bugün yok. 1766 yılında meydana gelen deprem sonucunda kubbe yıkılmış ancak Mimar İsmail Halife tarafından Bağdadi bir kubbe yapılmış. 1894 yılındaki depremde minaresi hasar gören yapı II. Abdülhamid tarafından tekrar onarıma alınmış. A.B.D.’de bulunan Amerika Bizans Enstitüsü ve Bizans İncelemeleri İçin Dumbarton Oaks Merkezi sponsorluğunda 1948 – 1958 tarihleri arasında gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarıyla camideki sıvalar sökülerek fresk ve mozaikler ortaya çıkarılmış. Bakanlar Kurulu’nun 29.08.1945 tarihli kararı ile müzeye çevrilen cami halen bu amaçla kullanılmakta ve Doğu Roma mimarisinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmekte.

Bütün bunları okuduktan sonra düşünceye dalıyorum. Yıllar önce gidip gördüğüm Endülüs’teki Kurtuba Cami’ni (ki o da kiliseye çevrilmiş) ve El Hamra Sarayı’nı hatırlıyorum. 700 yıllık Endülüs Medeniyeti’nden geriye sadece ikisi kalmış, diğer her şey imha edilmiş. Ve ben iki zihniyet arasındaki farkı onlar adına duyduğum utançla gözlemliyorum. Sadece onlar adına değil insanlık adına utanıyorum…

Eyl 20

Komşumu Uğurlarken

 A.Kemal GÜL

                                                                                                                                     Marmara’nın şirin bir kasabasında yazlık evlerimizdeyiz, komşuyuz. Çoğu kez akşamları buluşur sohbet ederiz oyun oynarız. Bacıların mütevazı ikramlarıyla midemizi beslerken, çaylarımızı yudumlarken haz duymuşuz her daim. Bir letafet, bir zarafet var olmuştur davranışlarımızda. Çoğu kez evimin anahtarını bu güvenilir komşuma bıraktığım olmuştur. Sezon sonu geldi, ayrılma zamanıdır. Komşumu Şırnak- Silopi’ye uğurluyorum gönlümde oluşan hüzün ve özlemle ‘’ yolunuz açık olsun, selam ve selametle kalın, gelecek yıl görüşmemiz dileğiyle…’’ Vedalaştık. Arkalarından el sallarken düşünceye daldım hayallerimle… Tarihe yolculuk denir ya…
Komşum Kürt asılı Türk vatandaşı, genelde aile içinde Kürtçe konuşurlar. Ben Trabzon-Akçaabat’lıyım. Eşim Ankara- Polatlı’dan, aile içerisinde Tatarca konuşurlar… Bütün unsurlarıyla milletimizin iç içe olduğu Anadolu coğrafyasında bin yıllardır birlikte yaşarız. Aynı dinin mensuplarıyız, aynı gönül dilinin bireyleriyiz doğusuyla- batısıyla, güneyiyle-kuzeyiyle kadim yurdum Anadolu’nun. Ve biz tek milletiz, bütün unsurlarıyla Türk Milletiyiz.
Ne yazık ki bu mutlu coğrafyayı netameli duruma sokan, insanını ayrıştırmaya çalışan kültür DNA sı bozuk idareciler,despotlar hep var oldu, var olmaya da namzettirler..

Süre gelen günümüzde de bu yaratıklar mütedeyyin insanımızın temiz duygularını sömürerek, türbinlere oynama sanatını başarıyla oynayarak işbaşında olabiliyorlar ve olacaklar. Ne yazık ki devlet adabından ve yönetiminden, içinde bulunduğu tarih ve kültürden habersiz, her şeye ticari kafa ile bakan, Cumhuriyet değerlerine saldırarak beslenen yönetimlerin itibar gördüğü zamanlarda kan emici ihanet odaklarına gün doğmuştur, haramzadeler göbek atmıştır.
Henüz emekleme aşamasında olan demokrasimizde Türk seçmeni genelde hayal kırıklığına uğrar, kandırılır. Çünkü zayıftır, muhtaçtır, daha vahimi örgütsüzdür. Bir gerçeği vurgularsak eğer, Türk seçmeni çoğu kez seçtiği vekillerinden, yöneticilerinden daha asil kalır, dürüst ve düzgün kalır, haysiyetli kalır. Seçilenler, yöneticiler demokratik sistemimizi olgunlaştırma adına, geleceğimizin kalıcı aydınlığı adına ne yaparlar, ne gibi projeler üretirler/ geliştirirler, orta ve uzun vadede stratejiler nedir, bilinmez. Anadolu’nun verimli toprağında üretimin çağdaşlaşması, hayvancılıkla alakalı endüstrünün güçlendirilmesi temelinde politika üretmek, kalkınmada strateji geliştirmek yerine bağırıp çağıran politikacılarla nereye kadar gidersiniz? Biraz düşünün!

Kürt sorunu diyorlar… Tarihin süzgecinden günümüze süzülürken görüyoruz ki.
Türkler ve Kürtler hep iç içe yaşadılar, kız aldılar/ verdiler, akrabadırlar, aynı dinin mensuplarıdırlar. Bu bin yılların kardeşliğidir, içiçeliğidir. Yaşadığımız ortak kültür dili bizi birleştiren, var eden ana unsurdur. Türk Milleti’ne mensubiyetle tarihte var olan bu Müslüman güzide halk, birlikte yaşadığımız bu netameli coğrafya parçasının ebedi yurt kalmasının birlikten, güçlü olmaktan geçtiğini görmeliler. Birbirini ötekileştirmeden sevgi bağlarını güçlendirmek kanaat önderlerinin, siyasi liderlerin ana ilkesi ve hedefi olmalıdır.
Türkler bu toprakları ne Kürtlerden aldı ne de Türk Milletine mensup diğer unsurlardan. Anadolu’yu, içinde Kürtlerin ve diğer halk unsurlarının da bulunduğu Türk Milleti namıyla Bizans’tan aldı ve yurt edindi, ebedi vatan kıldı. Tarihi vesikalar ortada. Osmanlının son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu ilk yıllarda vuku bulan isyanların arkasındaki gerçekleri lütfen araştırın, okuyun. Bu nezih millete neler kaybettirdiğimizi görelim. Karadeniz’de halk ağzında sıklıkla kullanılan güzel bir söz vardır :‘Akıllı olun akıllı!
Ve unutmayalım ki altı asır süren ecdadımız Osmanlı Devlet-i Aliyesi’nin mevcudiyetindeki kurucu unsur Türkmenler, farklılıkları kaşıyan değil birleştiren, ayrılıkları kışkırtan değil bütünleştiren, kimlikleri tahrik eden değil millet kimliğinde barındıran, dirliği ve düzeni bozmaya kalkışana dersini veren bir yönetim tarzı anlayışının bozulmaya başlaması gerileme devrinin de başlangıcı oldu… Süreç sonuçta Osmanlının devamı Türkiye Cumhuriyeti Devletini tarih sahnesine çıkarttı.
Evet, ülkemin bütünlüğü, insanımın güvenliği ve mutluluğu adına vurgulamak gerekir ki:
Kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil, namertlerin değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara, ‘’yiğit’lere ne kadar da ihtiyacımız var. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.
Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.

 

 

 

Ağu 27

Türk Tarihinde Ağustos Ayının Önemi

Dr. Şahin CEYLANLI

 

Türk zaferleri akla geldiği zaman, daima Ağustos ayı gözümüzün önüne geliyor. Malazgirt Meydan Savaşı Anadolu’nun kapısını Türklere açmış ve tarihe yeni bir sayfa olarak eklenmiştir. İşte bu büyük zafer, Hıristiyan dünyası tarafından hiçbir zaman unutulmamış ve her fırsatta Türklere kin beslemişler ve Türkleri Anadolu topraklarından atmak için oluşturdukları büyük ordularla Haçlı Seferlerini başlatmışlar, suçsuz, günahsız Türkleri kılıçtan geçirerek kan dökmüşler ve bir soykırım yapmışlardır. Bu hesaplaşma 1071 tarihinden 1922 tarihine kadar sürmüş ve 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruzun başlamasına vesile olmuştur. 23 Ağustos 1921’de Sakarya Savaşıyla başlayan kurtuluş mücadelesi, Büyük Taarruzla devam etmiş ve düşmanın 09 Eylül’de İzmir’de perişan olmasıyla sonuçlanmıştır.

Milletlerin tarihinde çok önemli olaylar mutlaka vardır. İşte Türk milletinin  tarihinde de Ağustos ayı zaferleri büyük önem taşıyor. Ağustos ayına zaferler ayı diye boşuna söylenmemiştir. İşte bu zaferlerin tarih sırasıyla en önemlileri Şunlardır:  26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi, 23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi, 24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi, 29 Ağustos 1521 Belgrat’ın Fethi, 29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi, 01 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Fethi, 05 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi, 23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Savaşı’nın Başlaması, 26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşına ait aşağıdaki satırları Türk tarihinde Ağustos ayının önemini ortaya koyuyor:

“ Aylardan Ağustos. Günlerden Cuma

Gün doğmadan evvel İklim-i Rum’a

Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler

Ya Allah… Bismillah…Allahuekber “

Zaferler büyük mücadelelerden sonra kazanılıyor. Yok olmamak için canla, başla çalışarak, birlik ve beraberlik içinde olarak zaferlere ulaşılabilir. Bu duygularla hareket eden Türk milletinin nasıl yeniden dirildiğine tarih şahit olmuştur. Binlerce şehit kanıyla sulanmış bu vatan topraklarına her zaman sahip çıkmak milletimizin şiarı olmalıdır.

Bu vatan için, bu topraklar için canını ve kanını feda eden şehitlerimizi  rahmetle anmak, gazilerimizi de şükran ve minnet duygularıyla yad etmek en büyük görevimiz olmalıdır.

Eski yazılar «