x

KASIM AYINDAKİ ACI KAYIPLARIMIZ

Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Dairesi Başkanlığı, Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ve Müsteşar Yardımcılığı yaparak Türk milli eğitimine uzun yıllar başarılı hizmetler yapan, ayrıca geçmişte Adana Türk Ocağı, Ülkü-Bir Başkanlığı yapan büyük Türk milliyetçisi Necdet Özkaya 03.11.2017 Çarşamba günü vefat etmiş ve 05.11.2017 Pazar günü Adana’da Asri Mezarlık’a defnedilmiştir.

Aydınlar Ocağı Kurucu Üyelerinden Türk milliyetçiliğine büyük hizmetler yapmış olan Necati Bozkurt büyüğümüz 10.11.2017 Cuma günü vefat etmiş ve 11.11.2017 Cumartesi günü Üsküdar Karacaahmet Şakirin Camiinde kılınan cenaze namazından sonra defnedilmiştir.

Her iki Türk milliyetçisi büyüğümüze Allahtan rahmet diler, mekanlarının cennet olmasınI niyaz ederiz. Ailelerine ve Türk milliyetçisi camiaya sabır ve başsağlığı dileriz.

AYDINLAR OCAĞI GENEL MERKEZİ

  

«

Kas 13

Atatürk En Büyük Türk Milliyetçidir

Prof. Dr. Mustafa E. ERKAL

 

Milli Mücadelenin muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu, mazlum milletlerin bağımsızlık rehberi, son yıllarda değerini daha da iyi anladığımız büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk’ü 79. ölüm yıldönümünde rahmet ve saygı ile anıyoruz. Atatürk milliyetçi bir çizgide olmasaydı bazıları gibi Milli Mücadeleye girişmekten çekinirdi.

10 Kasım, 29 Ekim, 19 Mayıs ve 23 Nisanlar doğru bir durum değerlendirmesi imkanını bize veren ders alınacak tarihler ve fırsatlardır. Dünü bilerek bugünü değerlendirebilmek; yarınları kurtarabilmek mümkün olabilir. Aslında değerli destan şairimiz rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şu mısraları bize ışık tutmaktadır: Seni özünden vuran düşmanın kimmiş dünkü/ Göreceksin ki yine aynı düşman bugünkü…

İnancımıza göre, her canlı ölümü tadacaktır. Önemli olan yaşanan ömrün hayırlı hizmetlerle geçmiş olmasıdır. İşte; Atatürk de Milli Mücadele ve Cumhuriyetle Türk tarihinde bir çığır açtığı, Osmanlı’nın yıkıntılarından bir güneş gibi doğan T.C.’nin kurucusu olduğu için daima hayırla ve rahmetle yad edilmektedir.

Atatürk’ün mensubu olmaktan gurur ve şeref duyduğu Türk Milletinin bir kavimler ve etnik guruplar ittifakı olmadığını öncelikle kavramamız gerekir. Milli Mücadele Anadolu’dan kovduğumuz emperyalist ülkelerin isteklerine, Mondros Mütarekesi ve Sevr şartlarına uygun olarak yapay devletçikler ve milletler yaratmak için yapılmamıştır. Milli Mücadele ile Sevr dayatması paramparça edilmiş ve tarihin çöp kutusuna atılmıştır. Milli Mücadele kimsenin izni ile de olmamıştır. O milli bir harekettir ve Türk Milletinin bir bütün olarak işgalcilere direnmesidir. Milli Mücadele bir zümre, etnisite veya sınıf hareketi de değildir. Türklerin ve kendilerini Türk olarak, Türk Milletine mensup hissedenlerin şerefli ve fedakarca bir vatan savunmasıdır. Kendilerini Türk Milletine mensup hissetmeyenler Milli Mücadeleye de, Devletin kuruluşuna da katılmadılar. Mensubu olduklarını hissettikleri ülkelere gittiler ve oralarda görev aldılar. Kurucu Türk unsuru ile kader birliği yapanlar, Anadolu’da kalarak bu şerefli ve zor mücadeleyi başardılar.

Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyet kimseye kimlik dayatmamıştır. Tam tersine kimliksizlik mi dayatılıyor soruları akla gelmiştir. Bizim tarihimizde zora dayalı bir kültürleştirme yani eritme (asimilasyon) olmamıştır. Türk tarihinde böyle yüz karası suçlar yoktur. Bu bakımdan, Cumhuriyetin haksız yere suçlanmasını anlamak da zordur. Eğer Batılı ülkelerin yaptığı gibi bir eritme olsaydı; Balkanlar’da tek dil ve tek din olurdu. Hoşgörü esas alınmış ve farklılıklar üzerinde birlik, tevhid aranmış, farklılıklar da kutsallaştırılmamıştır. Osmanlı’da eğitim-öğretim dili de Türkçedir.

Cumhuriyetin kurucu unsuru Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenlerdir. Hiçbir ülkede kurucu unsur dışlanarak milli kimlik tanımı yapılamaz. Türkiye ismi yüzyıllar önce Anadolu’ya bizzat yabancılarca verilen isimdir. Milli kimlik etnik çağrışım yapmaz; çünkü etnik gurup kapsamında düşünülemez. Yeni devletin bir Türk devleti olması, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde 16.yüzyıldan itibaren dışlanan ve kaybedilen kimliğin tekrar kazanılması ve asla dönüştür. Bir başka ifade ile, 1299’da Osmanlı’yı kuran kurucu iradeye dönüştür.

Milli bağımsızlık ve egemenlik üzerinde bilhassa duran Atatürk aksi bir görüşte olmuş olsaydı; Türk Milletinin Milli Mücadeleyi başaramayacağından hareketle manda ve himaye görüşlerini kabul ederdi. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen kendisidir. “Türkiye maymun değildir; hiçbir milleti taklit etmeyecektir; o sadece öze dönecektir; hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir” ifadeleri adeta ders niteliğindedir.

Atatürk’ün yaşadığı dönemdeki bazı liderlerden esinlenerek kendisine haksız bir şekilde bazılarınca diktatörlük yakıştırılmıştır. Aslında Türk tarihine, Cumhuriyete ve Türk kültürüne karşı olanlar Atatürk’e de karşıdır. Milli Mücadele faal ve açık bir Meclisle, TBMM ile yürütülmüştür. Atatürk tek adamlığı ve TBMM’de kendisine verilmek istenen imtiyazları reddedecek kadar Türk Milletinden bir ferttir.

Milli Mücadele ne bir ihtilâl, ne de bir darbedir. Darbeler iktidarlara karşı yapılır. Milli Mücadeleye atıldığımız dönemde ortada biten, çöken, toprakları işgal edilen, egemenliği ortadan kalkmış bir saray ve eli kolu oynayamayan bir esir padişah vardı. Milli Mücadele ve Cumhuriyet, ne padişahı, ne de onun işbirlikçi hükümetini iktidardan indirmiş değildir.

Cumhuriyet mi, yoksa demokrasi mi diye bir değerlendirmede bulunmak bizim siyasi tarihimiz bakımından eksik bir tercihtir. Cumhuriyet, demokrasi ve milliyetçilik gerek Milli Mücadeleyi harekete geçiren, gerek onun tacı olan Cumhuriyetin özüdür.

10 Kasım 1938 tarihinde Nazi yönetiminden kaçarak Türkiye’ye göç eden ve İ.Ü. Hukuk Fakültesinde ders veren bir Alman profesör Atatürk’ün ölüm haberini duyunca şaşırır. Derse girip girmemekte karar veremez. Üniversite rektörüne müracaat eder ve ne yapması gerektiğini sorar. Dönemin rektörü; “sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın” der. Alman profesörün cevabı çok dikkat çekicidir: “Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki” der.

Atatürk sanata ve tiyatroya da meraklı bir liderdi. Bir oyuna bir süre gecikerek gitmek durumunda kalır. Oyun başlamıştır. Temsil sonunda Atatürk ilgilileri tebrik eder ve “Eğer benim için geç başlatacak olsaydınız dalkavukluk etmiş olurdunuz” der. Atatürk alçak gönüllü ve mütevazi bir insandı.

Atatürk samimi bir dindardı. Hurafelerin din olarak takdimine de karşıydı. Atatürk TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara Hacı Bayram Camiinde dava arkadaşlarıyla birlikte Cuma namazını kılmış, Meclis önünde topluca dualar edilmiş, kurbanlar kesilmişti. Ayrıca yurtta mevlidler okunmuştu. Atatürk Kuran-ı Kerim’in tefsirlerini yaptırmış, Diyanet İşleri Teşkilatını kurdurmuş ve anayasa ile bunu teminat altına aldırmıştı. Kuran-ı Kerim kendisinin en büyük moral kaynağı idi. Köşkte Hafız Yaşar Okur ile Saadettin Kaynak değişik makamlarda Kur’an ve Mevlid okurlardı. Türkçe hutbe ilk kez 1928 yılında Süleymaniye Camiinde Sadettin Kaynak tarafından okunmuş, Arapçasına Türkçe de eklenmişti. Atatürk’e göre, Türk Milleti daha dindar olmalı, yani bütün sadeliği ile dindar olmalı idi. Müslümanlık şuura muhalif ve ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyordu. O’na göre “dinsiz bir milletin idamesine imkân yoktur. İslam dini öyle yüce bir dindir ki; ilim Çin’de de olsa alınız diyen bir peygamberin ümmetiyiz” ifadeleri de kendisinin dine ve yüce dinimiz İslam’a bakışını ortaya koyar.

Atatürk’de de ifadesini bulan laiklik anlayışı yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. Laiklik asla dinsizlik demek değildir. Tam tersine farklı inanç ve dini duyguları garanti altına almaktır.

Milletleşemeyen, milli mutabakatları ve ortak kabul ve redleri, sembolleri, ilkeleri belirlenemeyen toplumlar demokrasiyi yaşatamazlar. Zira demokrasi milletleşemeyen kalabalıkların rejimi değildir. Günümüzde Ortadoğu’da milletleşemeyen milli seviyede kabulleri gerçekleşemeyen toplumlar laik bir yapıda da olmadıklarından birlikte yaşayamazlar; mezhep ve etnik çatıştırmaları aşıp asıl düşmanla mücadele edemezler. Müslüman Müslümanla savaşır ve savaştırılır. Bırakın mücadeleyi bazıları etnik ve mezhep taassubu ile düşmanla işbirliğine bile gidebilirler.

Bursa Amerikan Kız Kolejinde misyoner öğretmenlerin gayretiyle üç kız çocuğunun Hristiyan yapılması karşılığında bu okulu 29 Ocak 1929’da kapatan da kendisidir.

Atatürk çağlar üzerinde kalarak döneminde Avrupa’dan esen ırkçı akımların etkisine kapılmamış bir üstün liderdir. Kendisi ırkçılıkla milliyetçiliği ayıran bir liderdir. Gerçekten ırkçılık sosyal olayların sebep ve sonuç ilişkilerini biyolojik ve genetik konulara bağımlı görmesine rağmen, milliyetçilik kültürel değerlere bağlı bir kavramdır. Atatürk’ün şu sözleri ders niteliğindedir: “Bizim milliyetperverliğimiz, başka milletleri küçümsemeyen, mağrur olmaya yer vermeyen bir milliyetçiliktir”.

Aslında milliyetçilik ne dışa kapanmadır; ne sadece duygusallık, ne de basit bir düşmanlıktır. Dış politikadan ekonomiye, çevreciliğe kadar ülke çıkarlarını koruyacak, geliştirecek şuur ve olgunluğu kazanmaktır. Milli kültürü koruyarak geliştirmedir. Çağımızın yükselen bir değeridir. Belirli bir tavır alışlar bütünüdür. Kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak veya dışlamak değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek şuur ve olgunluğa erişmedir. Uydu olmamanın sigortasıdır. Türk milletine mensubiyet ile İslam âlemine aidiyet birbirinin alternatifi de değildir. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamaz.

Mustafa Kemal Atatürk barışçıdır ve savaşın en son başvurulacak bir çare olduğunu düşünür.

Gençliği en büyük ümit olarak görür. Nitekim, 19 Mayıs’ı gençlere armağan etmiştir. Şu sözleri konuyu tamamlar: “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır”.

Cumhuriyet onun eseridir. Nitekim “Yaptığımız işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan T.C.’dir” diyerek bu gerçeği ifade eder.

Atatürk binlerce kitaptan meydana gelen zengin bir kütüphaneye sahiptir. O seçkinci değil, milletine tepeden bakmayan, Türk milletinin bir parçasıdır. İleri görüşlü, milli haysiyet ve onura düşkün, mütevazi, Çanakkale’de ölen yabancı askerlere bile merhamet edebilen bir liderdir. Onda vatan ve millet sevgisi ve kadın hakları öne çıkar. Egemenliği millette görür.

Atatürk’ün ölümünün 79. yıldönümünde bize düşen görev; Türk tarihine bir bütün olarak bakabilmek, önde gelen liderler ve dönemler arasında rekabet ortamı yaratmamaktır. Aksi bir anlayış bilimsel de değildir. Milli bağımsızlık ve egemenlik konularında hassas olmaya mecburuz. Günümüzde önümüze sürülen her türlü teslimiyetçiliği ve tuzağı aşabilmek için dünden ders almalıyız.

Atatürk’ün “Kendi benliğine ve milliyetine sahip olmayan milletler diğer milletlere av olur” uyarısını hiçbir zaman unutmamalıyız.

Atatürk’ün 79. ölüm yıldönümünde O’nu ve silah arkadaşlarını, Türk Devleti için hayatını seve seve veren bütün şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anarız. Hepinizi saygıyla selamlarız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>