«

»

Mar 28

Aradığını Kendinde Ara

Emrah BEKÇİ

 

Bertnart Russell, ‘’Din ile Bilim’’ isimli makalesinde derki;

 

‘’Din ile Bilim arasındaki ilk, kimi yönlerden de en önemli kavga, bugün Güneş Sistemi adını verdiğimiz düzenin merkezinin güneş mi yoksa yeryuvarlağı mı olduğu konusundaki gökbilimsel tartışmadır. Bu konuda geçerlikte olan kuram, Yer’in evrenin merkezinde kımıldamadan durduğunu, güneşle ayın, öbür gezegen ve durağan yıldız sistemleriyle birlikte yerin çevresinde kendi yörüngelerinde döndüklerini ileri süren Ptolemaios’çu görüşe dayanıyordu. Yeni Copernicus’çu kurama göre hiç de durağan olmayan yeryuvarlağının iki türlü hareketi vardı; günde bir kez kendi ekseni çevresinde, yılda bir kez de güneşin çevresinde dönüyordu.

 

Copernicus kuramı, on altıncı yüzyılda büyük bir yenilik olarak karşılanmışsa da, gerçekte, gök bilim alanında çok ileri olan eski Yunan’da daha önce ortaya atılmış bir görüştür. Bu yeryuvarlağının döndüğünü söyleyen ilk gökbilimcinin, İ.Ö. üçüncü yüzyılda yaşamış olan Sisam’lı Aristarkhos olduğu kesinlikle bilinmektedir. Tıpkı Galilei gibi o da dinsizlikle suçlandırılmış.’’ (Bernart Russell, Din ile Bilim, II. Bölüm, Copernicus Devrimi, s.2.)

 

***

 

Aradan asırların geçmesine rağmen, toplum içerisinde ‘bilime’ karşı, kendini sözde din adamıyım diye tanıtan bazı zer-zevat kesim, bilimi dinsizlik olarak niteleyip; ortaçağ altı feodalitesinde yaşama mücadelesini kendilerine zevk ve ihsan saymaktadırlar.

 

Ülkemizde, ‘gâvur icadına’ karşı duran bu zümre; her ‘cem’lerinde İsviçre yapımı amfi ve mikrofonlar ile sözde ‘Asrı Saadet’ zamanına yolculuk gerçekleştirirler(!) Halden hale girdikleri ve adına da ‘zikir töreni’ dedikleri toplantıların yapıldığı mekânlara ancak yoğun ter kokusu bıraktıklarının farkında bile olamazlar. Aramızda yaşama faaliyetini gösteren bu beşer tayfasının ülke ve devlet zor bir duruma düştüğü vakit kimseye faydası olmaz.

 

Bunun nedeni; inandıkları görüş ve içinde bulundukları dar kesimin zihnine enjekte edilen, ‘Millet, Devlet, Vatan, Ülke’ gibi kavramların ayrıştırıcı olduğunu düşündürüldüklerinden ileri gelmektedir.

 

Osmanlı İmparatorluğu tarihini gözü kapalı yokladığımız vakit, bu tür dar ve zihinsel olarak şartlanmaya hazır kitlenin, cenk, cihat ve savaştan kaçmak için vakıf ve tarikat kurduklarını, bu tarikat ve tekkelerin halife (Sultan) tarafından fermanlar ile askerlikten muaf tutulduklarını, o zamanda yapılan ‘Tahrir Defterleri’inden okumak mümkün.

 

Devletimizin ‘Emperyalizme’ karşı vermiş olduğu savaş ruh ve akıl hastanesinde tedavi gören hastalarımızın bile dikkatini çeker iken. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de kendini bilmem ne ‘seyda, şeyh, hacı, hoca, molla… vs.’ gibi unvanlar ile andırıp, ülkemizin en güzel yerleri ile şehirlerin en merkez konumuna tezgah kurmuş bu kalabalık beşer sürüsü, sadece devletimizin ve milletimizin sırtına yük olmaktan öteye gitmemektedir.

 

Muhammed Celaled’din Veled’in (Mevlana Celaled’din-i Rumi) Hocası olan; Seyyid Burhaned’din Muhakik-i Tirmizi Hazretleri ‘Maarif’inde şöyle buyurmuş;

 

‘’Halkın çoğu menfaat elde etmek için çalışır, fakat başkasına hiçbir şey varmak istemezler, fedakârlıkta bulunmazlar. Yüce Allah’ın: ‘’Yazıklar olsun eksik ölçüp yanlış tartanlara! (Mutaffifin:1) ayetindeki ihtarı bile hiç düşünmezler. Fakat gönül ehli, irfan ehli böyle değildir. Onlar küstahlık etmezler bilakis Allah yolunda bol bol verip döke-saça harcarlar. ‘’Allah’a güzel bir tarzda, gönül hoşluğu ile ödünç verin! (Müzzemmil: 20) ayeti hükmünce, hiçbir şekilde esirgemeksizin, varlarını yoklarını harcayıp bağışlarlar…’’ (Emrah Bekçi, ‘’Bir Can Var Canında O Canı Ara’’ Mevlana Celaleddin Rumi’nin Hocası Seyyid Burhaned’din, s.137,138.)

 

Yukarıda koskoca ‘Mevlana’ gibi bir dehayı yetiştiren Seyyid Burhaned’din Hazretlerinin sözüne dikkat kesildiğimizde aklımıza şu sual gelmektedir; ülkemizde kaç tarikat, kaç cemaat veya bu isimler adı altında faaliyet gösteren kaç yapı var? Bunların sayıları elbette ki çok… Ama önemli olan şu; ülkemizin nimetlerinden faydalanıp, vatandaşlık bağıyla da bağlı olan ve büyük bir kitle olduğu düşünülen bu yapıların toplamının, servet, mülk, kazanç elde ettikleri neleri var? Onlara göre dünyalık olan bu mal ve mülkün ne kadarını devletimizin kasasına bağışlayıp ‘zor günlerimiz de çam sakızı çoban armağanı’ demişlerdir?

 

Yukarıda belirtmiş olduğum sorular, bu ülke için bedel ödeyen şehit, gazi ve halen vazifesini devam ettiren kesimler ile çevreleri tarafından içsel olarak sorulduğunun farkında olmamak elde değil. Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Yavuz Sultan Selim Han devrine kadar, din adına birliktelik yapan kesimlerin çoğu fakir olarak ölmüştür. Bütün mal ve mülklerini hem yaşarken, hem de vefatlarından sonra devlete bağışlayıp; kefenin cebi mi var? Sözünü mühürleyip, güzel atlara binip gitmişler.

 

***

 

Düşünen beyinlere ile vatanını milletini seven, gerekirse bütün malını mülkünü seferber edecek olan ‘Can’lara sormak isterim; yakında ramazan ayı gelecek ve büyük bir coşku ile mübarek ayı dua ve oruçlar ile icra edeceğiz. Ülkemizin genelinde şuan uykuda olan ama insanlarımızın manevi duygularının yüksek olduğu bu aylarda, tebdili kıyafet ile ticarete soyunup; konferans, sunum, dua, Kur’an, besmele, iftarlık yemek, mezar başı Yasin-i Şerif hizmetleri verip vatandaşın cebindeki üç-beş lirayı kasasına atanlar, neden bu mübarek aylarda ‘’-Müslüman kardeşim aç mısın? Açık mısın? Al şu üç-beş lirayı evine ekmek götür…’’ demezler?

 

Efendim! Özde İslam’a göre hareket etmeyip, sözde din adına ahkâm kesen bu kesimleri devletimizin kurumları bile bu günlerde kesesinin ağzını açıp üç-beş kelam etsinler diye teşvik etmekteler. Oysa bu mübarek aylarda amaç Hakkı sıklıkla anıp, O’na kulluğumuzu ibadetlerimizle en iyi şekilde anlatabilmek olduğunu hepimiz biliriz. Allah’ın, nerde anıyorsak; orada şah damarımızdan bize yakın olduğunun zaten farkındayız. İlla birileri; ‘’-Bak kardeşim Hakk’a şunları yaparsan, şunları verir. Şunları yapmazsan şunları vermez…’’ demesi mi gerekmekte?

 

Makalemin başındaki alıntının özetinde ki ‘dinin ilme karşı’ olması, İslam’a aykırı bir vaziyettir. Lakin İslam adına ahkâm kesip keselerini dolduran kesimlerin ise işine gelen bir haldir. Birileri her ne maksatla olur ise olsun, inancımızı pekiştirmek adına bizlere para karşılığı bir şeyler pazarlıyor ise onda art niyet aramalıyız.

 

Çünkü inancı (İslam’ı) dünyada satın alacak ne bir para, ne de darphane kurulmuş değildir. İslam, parayla değil; İmanla çelikleşir…

 

Ne güzel demiş Seyyid Burhaned’din Tirmizi Hazretleri (d. 1165-66 / ö. 1241;

 

Bir can var canında o canı ara,

Beden dağındaki mücevheri ara,

Ey yürüyüp giden dost, bütün gücünle ara,

Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>