«

»

Şub 13

Afrin Öncesi ve Sonrası

Ruhittin SÖNMEZ

10 Şubat Cumartesi günü Afrin’den 12 şehit haberi geldi. Bir de Atak helikopterimiz düştü. “Harekât, askerimiz kent merkezine yaklaştıkça, daha riskli olacak” diyenler haklı çıkıyor.

Meselenin içimizi yakan boyutunu şimdilik düşünmemeye çalışarak, soğukkanlı bir şekilde, neler oluyor, neden oluyor ve neler olacak sorularına cevap aramaya çalışıyorum.

TV’lerde konuyu tartışan “uzmanların” bir kısmı savaşın risklerine dikkat çekenleri, hükümetin resmi görüşü dışına çıkanları hemen hain, PKK/ HDP/ ABD işbirlikçisi ilan ediyor. Diğer kısmı ise her konuda sırf karşı çıkmak adına bir şeyler söylüyor. Ben her iki tip “uzmana” da itibar etmiyorum.

Siyasi iktidar cenahı dış politikayı hep iç siyasette avantaj kazanma hesabı düşünerek yapmayı adet edindi. Ana muhalefet tarafı ise bu saldırılara cevap yetiştirmeye çalışmakta. Bunlar arasındaki söz düellosundan da bir şey çıkmaz kanaatindeyim.

AFRİN HAREKÂTININ ÖNCESİ

Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmaya başladığı dönemi hatırlayalım. Büyük Ortadoğu Projesinin Suriye ayağı 2011’de Esad rejimine karşı düzenlenen iç ayaklanmalarla başlatıldı. O zamana kadar  Erdoğan- Esad ilişkisi devletlerarası münasebetten öte iki kardeşin ilişkileri kadar yakındı. Şaşırıyorduk. “Bu adam sağlam pabuç değildir. Biz O’nun babasını da sevmezdik” demeye kalksak “komşularımızla sıfır sorun” politikasına karşı çıkan “hainlerden” olma korkusuna kapılıyorduk. Ne olduysa oldu, birden Esad, Esed oldu. O’nu düşman ilan ettik.

Esad karşısında birden zuhur ediveren türlü çeşitli silahlı örgütün düzenlediği saldırılar, ayaklanmalar ve işgaller ile ayaklanmalarla karşılaştı. Bunlarla en sert şekilde mücadele etmeye başladı.  İç savaş yayıldı. Suriye stratejik bir bölgeydi. ABD’nin planına karşı devreye Rusya, İran ve Çin girdi.

ABD ile Rusya, İran blokunun önce destekledikleri paralı askerlerden oluşan çetelerin vekâlet savaşları… Sonra IŞİD / DAEŞ denen bir ordu Irak ve Suriye’nin topraklarının büyük bir kısmını işgal ediverdi. Arkadan süper güçlerin bizzat kendi silahlı kuvvetlerinin de zaman zaman sürece dâhil olduğu karmaşık bir savaş alanına döndü Suriye.

Türkiye’nin çok keskin bir “Esed gitsin” politikası izlemesi üzerine, Esad ülkesinin kuzeyinde Türkiye ile arasına PKK/PYD’nin yerleşmesine izin verdi.

ABD bir hedef belirlemişti. Bu hedef, İsrail’in güvenliği ve petrolün nakli için bir koridor oluşturmaktı. Bu koridorun kontrolünü oluşturacağı “Kürt Devleti” ile yürütecekti. Irak’ın kuzeyinde Barzani ile yaptığını, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD ile yapacaktı.

Bir gün güney sınırımızda, Fırat’ın doğusundaki Ayn El Arab kenti, “Kobani” kantonu oldu. Türkiye PKK/ PYD’nin burada tutunması için ABD silahlarıyla teçhiz edilmiş teröristlerin kendi topraklarımızdan geçişine izin verdi. Teröristlerin yedikleri lahmacun paralarını bile devletimiz ödedi.

Bu terörist örgütün lideri Salih Müslim’i, devletimiz İstanbul’da devlet başkanı gibi ağırladı.

Başbakan Ahmet Davutoğlu Diyarbakır mitinginde “Kobani’ye buradan selam ediyorum… Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyor, bağrıma basıyorum” dedi.

Şimdi “alınlarından öpülen kardeşlerin” şehit ettiği evlatlarımızı ebediyete uğurluyoruz. Devletimiz şehit haberleriyle yanan yüreklerimizi, “alınlarından öpülen kardeşlerden” kaç tanesini öldürdüğümüzü açıklayarak yüreklerimizi soğutuyor.

BAŞKA ÇARE YOK MUYDU?

Herkes bilir ki savaş son çaredir.

Siyaset yoluyla çözüm üretemediğinizde elinizi güçlendirmek için silahlı güç kullanılır. Savaşın sonunda da yine diplomasi devreye girer ve düşmanınızla barış imzalarsınız.

Anladığım kadarıyla Suriye meselesinde Rusya ve ABD belli konularda anlaşmış gibi.

ABD Suriye’nin kuzeyinde ama Fırat’ın doğusundaki bölümde bir PKK devletini şimdilik yeterli görmekte.

Rusya, Fırat’ın batısının Suriye’de kalmasını kâr saymaktadır. Afrin Harekâtı başlamadan ilk kazançları, ÖSO’dan Suriye’nin (Esad’ın) devraldığı Halep Havaalanı oldu.

ABD Fırat’ın batısındaki bölgenin PKK/ PYD’den temizlenmesine ses çıkarmayacaktır. Ancak bu temizlik işini yapmaya sürüklediği Türkiye’ye bu işin çok pahalıya mal olacağı bir direniş olmasını istemektedir. Çünkü ABD planına göre, Türkiye Fırat’ın doğusunu temizlemeye cesaret edememelidir.

Bunun için ABD göz göre göre terörist PKK/ PYD’yi binlerce tır dolusu modern silahlarla (uçak hariç her türlü silahla) donattı.

Şehitlerimiz, gazilerimiz ve maddi kayıplarımız bu silahları kullanan ABD maşası teröristlerin eseridir.

Sınırımızda bir “PKK devleti” kurulmasına izin veremezdik. Bu, ülkemizin önümüzdeki on yıllarda güvenliğini tehdit edecek önemli bir tehlikedir.

Bu bakımdan Afrin Harekâtı uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Ancak bu son çare mi idi?

Harekâtı yaparken devletimiz “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğumuzu” açıkladı. Bu demektir ki, eninde sonunda biz buradan çekileceğiz ve Suriye devletine bırakacağız. Zaten Türk nüfusun çok az olduğu topraklarda uzun süre kalmak kolay olmayacaktır.

Şu anda Suriye devletini Esad temsil etmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayabilecek tek güç O’dur. Esad Türkiye için en ehven-i şer seçenektir. Peki, birçok konuda yaptığımız gibi hatamızı kabul edip, bizi “kandıran” bir suçlu bulsak ve Esad ile anlaşsak nasıl olurdu?

Esad ülkesinin bütünlüğünü korumak için, Fırat’ın batısında ve doğusunda, PKK/ PYD’yi kendi temizlese, biz de ona yardımcı olsaydık… Hem kahraman askerlerimiz şehit ve gazi olmasalar, hem de Türkiye’deki 3,5 milyon Suriyeliyi kendi ülkelerine gönderseydik daha iyi olmaz mıydı?

İyimser bir soru soralım: Acaba şu safhada bu seçenek üzerinde çalışılıyor olabilir mi?

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>