«

»

Kas 19

AB Rüyasının Sabahı…

Prof.Dr.Mustafa E. ERKAL

AB macerası çok üzücü, itibar kırıcı ve hiç de hoş olmayan acı örneklerle doludur. Türkiye’de birçok kesim haysiyetli ve itibarlı bir aday üye olmamamız için ellerinden geleni yaptılar. Pazarlık gücümüzü kırdılar. Sırtımızı önce NATO’ya, daha sonra da AB’ye dayadık mı her sorunun anında çözüleceğini zannettiler. Milliyetçi çizgiden uzak olanlar dolayısıyla Türkiye Avrupa’da kendisine layık olmayan muamelelerle karşı karşıya kaldı. Ülkemizde bol bol kendilerini sömürge müfettişi zannedenleri ağırladık durduk.

AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği ve getirildiği nokta bizim yıllardır ısrarla söylediğimiz bir gerçeği haklı kılıyor: AB Türkiye için bir güvenlik sorunudur. Gerçeklerden uzak olanlar AB üyeliğini Yunanistan ve Portekiz’den farklı görmediler. Oysa tamamen farklı bir muamele ile karşı karşıya kaldık. Türkiye’ye AB ortalamasının 1/3 oranında gelişmişsiniz, gelir dağılımı ve bölgesel az gelişmişlik önemli boyutlarda, sizi üye alıp bölge kalkınma sorunlarınızı fonlarla destekleyemeyiz diyenler başkalarına farklı davrandılar. Son yıllarda Yunanistan’daki krizi bile çözmekten uzak kaldılar.

Reformları ve açılımları AB için değil; ülkemiz için yapıyoruz aldatmacası kamuoyunu yanıltmada uzun süre kullanıldı. AB devletimizin aleyhine olabilirmiş; ama vatandaşlarımıza ve çocuklarımıza cennet vadediyormuş söylemleri sürdü gitti. Türkiye’yi Avrupa basınında karikatürlerde köpek kulübesinde boynunda zincirli gösteren örneklere rastladık. AB Türkiye’yi aşırı istekli gördükçe akla bile gelmeyecek tavizler talep etti. Milli hassasiyetten uzak bazı çevreler ise; AB’ye girmeyip dışa kapalı Suriye mi olacağız hezeyanlarında bulundular. Bazı yazılı ve görüntülü basın ve TV ekranları Türk Milletine sürekli ve tek taraflı AB’nin faziletlerinden bahsettiler. Hele hele 2000’li yılların ortalarında TÜSİAD’ın Brüksel temsilcisinin AB aşkı unutulabilir mi?

AB’nin 50.yılı kutlamalarına Türkiye davet bile edilmedi. Yabancılara kızmayalım; ama KKTC’yi AB  üyeliği önünde engel görenler; milli dava da ne demekmiş diyen bazı siyasetçiler, Kıbrıs’ın stratejik öneminin kalmadığından bahseden gafillere ne demeli? Kıbrıs’ta milli çıkarlarımızı korumaktan çok rahmetli Rauf Denktaş’ı hedef alarak çözümsüzlüğün çözüm olamayacağından bahseder olduk. Çözümün önünde o değerli insanı engel görenler oldu. Annan Planını kabul ettirebilmek için Kıbrıs’a milletvekili çıkartması bile yaptık. Plan kabul edilirse Girne sahilleri yatırımlarla dolacak, işsizlik sorunu çözülecekti. Oysa tersi oldu. Topraklarımız üzerinde Batılı emlakçı ve komisyoncular cirit attı. Dolar ve Eurolar havalarda uçuştu. Türk ve KKTC bayraklarının olmadığı mitingler düzenleyerek önce biz KKTC’yi inkar ettik. Allah’tan Rumlar Annan Planına hayır deyince KKTC’yi kurtarmış olduk. Annan Planına verdiğimiz “Evet” Kıbrıs’ta hükümranlık haklarımızdan vazgeçtiğimiz anlama geldi. Yapılan çirkin propaganda zihinleri karıştırmış milli davamız olan Kıbrıs bundan zarar görmüştür. 2000’li yılların bilhassa ortalarında “AB bölmez birleştirir, zaten milli sınırlar ortadan kalkıyor, tek bir devlete geçiliyor (AB), Milli menfaatleri korumaya da bölücülük yapmaya  da gerek kalmayacak” gibi saçma iddialar bugün iflas etmiştir. AB genişlemeden yorgun çıkmış, bazı ülkelerde yapılan referandumlarda AB karşıtlığı öne çıkmış, Hollanda ve Fransa AB Anayasasını referandumlarda reddetmişler İngiltere AB’den ayrılmada başı çekmiştir. AB Belçika’yı bile birleştirememiş, Brüksel Flaman ve Valon ayrışmasını engelleyememiştir. AB üyeliğinden sonra İspanya bölücü ETA teröründen kurtulamamıştır. İngiltere AB üyesi olduktan sonra IRA terörünü bitirememiştir.

AB Türkiye’ye karşı haksız ve çifte standart bir politika izlerken, Avrupa’nın şımarık çocuğu ve AB üyesi Yunanistan Batı Trakya Türklüğü üzerinde akla gelmedik baskı ve dayatmalarda bulunmuş, vatandaşlık ve mülkiyet hakları gasp edilmiş, Türk kimliği hedef alınmış, vakıf mallarına el konmuş, Lozan Antlaşması ayaklar altına alınmış, insan hakları çiğnenmiştir. Buna rağmen, Brüksel’den uyarıcı hiçbir ses çıkmamıştır.

Gerçekler hayalleri daima bastırır. Bize karşı uygulanan oyalamaların amacı tam üyelik olmasa da AB çadırında Türkiye üyelik hayaliyle kontrol altında tutulmalı şeklinde oldu. Türkiye’de maalesef milli menfaat ve milliyetçilik dönemi artık geride kaldı küresel bir çağda yaşıyoruz diyebilen bazı siyasetçilerimiz 2016 Kasım’ında Brüksel’de milli çıkarlarımızı korumak durumunda kaldılar ve AB’den haklı olarak şikayetçi oldular.

AB ihtilaflı alanları üye yapmama ilkesini Kıbrıs Rum Kesimi’ni üye yaparak çiğnemiştir. AB , Kıbrıs’ta KKTC aleyhine bir çözümü şart olarak ileri sürmüştür. Yeni azınlıklar yaratınkomutu Brüksel’den gelmiştir. Atatürk’ün asılı resimleri ile uğraşılmıştır. Ülkemize yabancı olan etnik farklılaştırma, çatıştırma ve etnik sorun rüzgarlarının önemli bir bölümü Brüksel kaynaklıdır. Çözülmenin demokratikleşme olduğu telkinlerini bazıları AB’den öğrenmişlerdir.

Türkiye tabii ki AB’ye mahkûm değildir. Ancak uygulanan yanlış politikalarla bu durum AB’ye hissettirilmiş değildir. Türkiye’nin bilgili, kaliteli ama Türkiye karşısında tarafsız ve ilkesiz bazı aydın, siyasetçi ve bürokratları, tesadüfle devlet adamları olanlarımızın hiç mi suçu yoktur? Son dönemde bilhassa yükselen milliyetçiliği reddederek ve aşağılayarak dünün ve bugünün müstemlekecilerini gereğinden fazla tahrik ettik. Oysa insanlık tarihi kabul etsek de etmesek de, içimize sindirsek de sindirmesek de milli menfaat çatışmalarının tarihidir. AB bilhassa 2000’li yıllarda bu gerçeğin laboratuvarı olmuştur. Milliyetçiliğin önüne geçilemediğinden şikayet edenler arasında küresel sermaye çevreleri ile birlikte Soros da dikkati çekmiştir.

Bize açıkça özelleştirmeleri hızlandırın, nüfus artış hızını düşürün, düşüremiyorsanız bölünün ve ufalanın, azalın, tarıma desteği azaltın, demir çeliğe yatırım yapmayın, Ege’de ve Kıbrıs’ta tavizler verip gelin, bölücü ve ırkçı teröre siyasi çözüm sağlayın diyenlerin koynundan bir türlü çıkamadık.  Acaba Avrupa Hukuku bir bütün olarak bazılarının devletleriyle savaşmalarına, ayrı bir bağımsızlık peşinde koşmalarına ülkelerin toprak bütünlüklerinin hedef alınmasına müsait midir? TSK’ni tamamen devredışı bırakcak öneriler, TCK’da 301. Maddenin iptal talepleri, misyonerlere düşmanca muamele yapıldığı iddiaları, patrikhanenin ekümenikliği, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması, Türkiye’de gayri Müslimlerden başka azınlıkların bulunduğu, BM İkiz Sözleşmelerdeki çekincelerin kaldırılması, Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesinin imzalanması, Süryaniler ile Bozcaada ve Gökçeada’daki Rum azınlığın mülkiyet sorunlarının giderilmesi, Ermenistan sınırının açılması ve ambargonun kaldırılması, sivil toplum kuruluşları ve vakıfların yurtdışından mali yardım için izin alma mecburiyetlerinin kaldırılması, Güneydoğu’daki mahalli yönetimler ile yakın ilişki kurulması gibi bazı talep, dayatma ve iddialar ortaya atılmıştır.

Bütün bunlara rağmen, KKTC üzerindeki ambargolar sportif temaslarda bile kaldırılmamıştır. Bu arada “KKTC’den vazgeçmek şerefsizliktir” diyen KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı rahmet, hasret ve saygıyla anıyoruz.

8 Kasım 2016 ilerleme raporu adeta AB’nin değil de; PKK’nın ilerleme raporu olarak ortaya çıkarılmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi’ni ve Doğu Blokundan ayrılanları Rusya’ya karşı acele üye yapanların hangi AB kriterlerini ölçü aldıkları söylenebilir? Bu ülkeler Kopenhag ve  Maastricht kriterlerini yerine getirmişler midir? Türkiye’yi üretmeyip ithal eden, yabancılaşmaya dönüşen özelleştirmelerle, yabancı şirketlere tanınan imtiyazlarla ve tarıma koyduğumuz kotalarla, banka satışları ile soydurduk. Dışarıya büyük ölçüde yapılan kâr transferlerini seyrettik. Dış ve iç borç kısır döngüsü, cari açık; sanayimize, tarımımıza ve dış politikamıza ipotekler koymadı mı? Hareket alanımızı sınırlandırmadı mı?

AB ve Avrupa ülkeleri “terör örgütü İspanya’da silah bırakmalı ve özür dilemeli” derken, Türkiye’de kanlı terör örgütü PKK’nın siyasallaştırılmasına çalışılmıştır. AB aslında bugün ABD ile terör örgütü ve PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile işbirliğini ortaya koymuş, Türkiye’yi sıkıştırmak ve tam üyeliğini engellemek için doğrudan ve dolaylı desteklemiştir. Dün Osmanlı’ya söylenenler günümüzde Türkiye’ye söylenmiştir: Reformlar yapın. Türkiye Cumhuriyeti’ne makas değiştirtme gayretleri içerde AB militanlığına soyunmuş çevrelerce de desteklenmiştir. Bazılarının Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak AB’yi put haline getirmiş olması; AB taraftarlığından çok Türkiye ve Cumhuriyet düşmanlığından kaynaklanmıştır. Nitekim, bazı sözde muhafazakâr çevreler, Ankara’nın sözde zulmünden kaçarak, Brüksel’in şefaatine sığınma yanlışına ve sapıklığına düşmüşlerdir. Bu çevrelerin genelde daha önce AB’yi Hristiyan Kulübü olarak suçlamaları da daha dikkat çekicidir. Bir dönem aşırı sol ideoloji ile Türkiye ile kavgalı olanların önemli bir bölümü de daha sonra küresel ve evrenselci güçlerin oyuncağı olmuşlardır. Teslimiyetçi bir çizgide birleşmişlerdir. Bazıları için yeni ve 2000’li yıllara uygun Sevr modelinden hedef; Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye’dir.  

            AB rüyası ülkeyi yönetenleri fena halde meşgul etmiş, yanıltmış, 1995 yılında Başbakan Sayın Çiller bile 10 sene sonra AB üyesiyiz diyebilmiştir.

AB rüyası öyle bir gaflet iklimi yaratmıştır ki, 6 Ekim 2004 AB İlerleme Raporunun açıklanmasında sonra, daha rapor tercüme bile edilmemişken, 7 Ekim 2004 tarihli bazı gazetelerde dönemin Başbakanı bu raporu olumlu ve dengeli bulmuştu. Oysa bu rapor Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıyor, milli ve üniter yapımızı hedef alıyordu. Yine bu rapor yeni etnik azınlıklar dayatıyor ve hiçbir aday ülkeye uygulanmayan muamele ile Türkiye’yi karşı karşıya bırakıyordu. O dönemin basınında şu başlıklar üzücü ve düşündürücü olarak yer alıyordu : “Artık Dönüş Yok Avrupalıyız”, ”Yolun Açık Olsun Türkiye”, ”Biz değil Çocuklarımız Kazandı, Gelecek Onların”,” Bastır Türkiye”, ”Direndik Kazandık”, ”Merhaba Avrupa, Biz Geldik”, “ Başbakan Konuştu, Avrupa Dinledi”, “A diyen Brüksel’e B dedirttik”,”2010’da Avrupalıyız”, ”Başbakanımız Bir de İngilizce Bilse İdi”, “KKTC’ye Yardım Paketi Hazır, Ambargolar Kalkacak”, ”Brüksel’de Nikâh, Ankara’da Düğün”. O kadar ileri gidildi ki, zafer sarhoşluğu içinde gece atılması gereken maytapları Ankara’da gündüz atıverdik ve AB rüyasını sürdürdük.

Türkiye’yi itibarlı kılacak yol ve ülkemizin pazarlık gücünü ve siyasi etkinliğimizi arttıracak yol çok yönlü siyasi ilişkiler, Türk Cumhuriyetleri ile daha yakın ekonomik ve siyasi birliktelik ve Ortadoğu politikasında yanlışlar yapmamaktı. Tersine Ortadoğu ülkelerini birbirine karşı kışkırtanların, açıkça terör örgütlerini kullananların âleti olduk. NATO’da alkışlandık; AB’nin ısrarla dışında tutulduk. Gümrük birliği kazığını tam üyelik olmadan uygulayan tek ülke olduk. Üyeliğimiz askıda iken müzakere sürecine başladık. Bu da bir istisna idi. 1999 yılında Fin’li devlet adamlarına kanarak Helsinki’ye gittik ve hayali bir üyelik yolunda aldatıldık. Daha sonra ek protokol imzaladık, uysal bir aday üye olarak kaldık.

AB uluslar üstü bir politikayı becerememiştir. Milli devletler ve milli çıkarları inkâr yanlışı AB’nin iflasına yol açacaktır. Uluslar reddedilerek uluslar üstü bir politikada başarılı olunamaz. Nitekim, AB ülkeleri arasında milli kimlik AB kimliğinin hep önünde yer aldı. Kuzey ülkelerinden güneye indikçe bu oran arttı.

Çeşitli tarihlerde yapılan zirvelerden ve ilerleme raporlarından çıkan sonuç; Cumhuriyeti içlerine sindiremeyen bazı Batılılarca adeta Türkiye’nin tasfiyesidir. Türkiye’ye kendini inkâr ettirilmek istenmiştir. Bunda tarihi sebepler olabilir. 6 Ekim 2004 İlerleme Raporu, 14 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi, 8 Kasım 2016 İlerleme Raporu ve o tarihten bugüne Türkiye ile ilgili rapor ve talepler birbirinden farklı değildir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>